Spinoza'ya göre bütün peygamberlerin getirdiği vahiylerin amacı ve özü "doğru hayat"tır, "doğru hayata davet"tir, yoksa irade özgürlüğü veya diğer felsefi konular hakkında bilgi vermek değildir.
Kutsal Kitab'ın amacı bilimleri öğretmek değildir. Bundan kolayca şu sonuç çıkarılabilir ki o sadece insanlardan itaat ister ve bilgisizliği değil, itaatsizlkiği mahkum eder. Bu itaat, Tanrı'ya, O'nun emirlerine itaattir. Tanrı'nın emrinin özü ise adalet ve sevgidir.
"En iyi nedenlere sahip olan, en iyi inanca sahip değildir; en iyi inanca sahip olan, adalet ve sevgi yönünde en iyi davranışlarda bulunandır."
Doğal bilgi, Spinoza'nın deyimiyle "matematik kesinlik"e sahiptir. Buna karşılık dinsel bilginin veya peygamberler tarafından bize getirilen bilginin kesinliği "ahlaki bir kesinlik"tir.
Dinle felsefe birbirinden tamamen ayrı şeylerdir; çünkü felsefenin temelinin akıl olmasına karşılık, dininki vahiydir. Ne teoloji akla, ne de akıl teolojiye hizmet etmek durumundadır.
Felsefeyi teolojiden ayırmasını bilmeyen insanlar, Kutsal Kitab'ın mı aklın, yoksa tersine aklın mı Kutsal Kitab'ın hizmetinde olduğu, yani Kutsal Kitab'ın anlamının mı akla, yoksa aklın mı Kutsal Kitab'a uydurulması gerektiği konusunda tartışma içindedirler. İkincisi, aklın kesinliğini reddeden şüpheciler, birincisi ise dogmatikler tarafından ileri sürülmektedir. Ancak her iki grup da yanılgı içindedirler. Çünkü bu görüşlerden birini veya diğerini takip edersek, ya aklı veya Kutsal Kitab'ı tahrif etmek zorunda kalırız. Ben Kutsal Kitab'ın felsefi olan hiçbir şey öğretmediğini, sadece dindarlığı öğrettiğini ve tüm içeriğinin halkın anlayış seviyesine ve önceden sahip olduğu görüşlerine uydurulmuş olduğunu gösterdim.
Dinin temel dogması, "insanların şeylerin gerçek bilgilerine sahip olmaksızın yalnızca itaat yolu ile mutlu olabilecekleri" dogmasıdır.
Spinoza'ya göre gerçek mutluluk, hakikatin yani Tanrı'nın bilgisinden ibarettir. "Tanrı'yı sevmek, insan için en büyük mutluluk, bütün insani eylemlerin en son amacı, en son ereğidir."
Spinoza böyle diyor. Bu yazıyı okuyan sizler, Spinoza'nın düşünceleri için ne diyorsunuz?
katıldığım yerler var ; katılmadığım noktalar olablir;
bi bakayım.
"""Spinoza'nın deyimiyle "matematik kesinlik"e sahiptir. Buna karşılık dinsel bilginin veya peygamberler tarafından bize getirilen bilginin kesinliği "ahlaki bir kesinlik"tir."""""""
anlamaya çalışalım,
bilimsel bilgi "matemetik kesinlikle" sınanıyor.
yani hem deney, hem de matematik ile sınanan bilimsel bilgi en üst hiyerarşide yerini alıyor.
fakat ahlakı bilimsel bilgi sınırının dışına atamayız.
gümüzde nöroloji, biyojideki gelişmeleri yok sayamayız.
ahlak şudur; insan türünün hayatta kalması için, kollektif aklın bulabileceği en kolay uygulanabilir
kuallar dizisidir. Temel neden insan neslinin devam edebilmesidir. ,
evrim en güçlü olanın hayatta kalması değildir.
yarasalar da bile, zayıf olanı koruyan bir kurallar dizisi söz konusudur. yarasalar ava çıktılarında, avdan
dönen biryarasa avlanamışsa biyolojik olarak o akşam ölürmüş,. bunun için diğer yarasalardan biri, avsız kalan yarasaya kendi yediğinden kusar ve onu kurtarırmış. Fakat eğer bir yarasa kendi yediğinden kusmaktan kaçınıyorsa, o da günün birinde aç kaldığında
ona kimse yardım etmezmiş.,
ahlak artık biyolojinin bir konusudur.
evrimin bir konusudur.
çevrenin bir konusudur.
ahlak durağan bir bilgi olamaz.
anakaynağı canlılık ve memeli canlı olmaktır.
insanlar yarasalar gibi değil,
onlar seçimlerinde neyin ahlaklı olacağını içdüleiyle belirleme şansına sahip değiller,
matemetik kesinliği kullanabilmeleri için de, matematik
bilgisi çok yetersiz. GEN araştırmaları için ahlaki bir kaygı duymalı mıyız ( bu şu demek; gen araştırmaları bizim için bir tehdit mi yoksa sağlıkta olacak bir devrim mi ) bu sorunun cevabını bize kim vereblir ?
din bir ihtiyaçtır.,
çünkü hayatta kalmak için ya sezgilerimiz gelişmeli, ya matematik keskinliğimiz.
o zaman sezgilerimiz gelişmeli(çünkü matemateği daha o kadar iyi bilmiyoruz, yapabilsekdiydik olurdu ama yapamıyoruz )
fakat vahiy bilginin kendisi değil, vahiy insanların beynine input olarak girer, process olur ve çıkan bir yorumdur. asla inputu bilmezsiniz. o bir cümledir, ne demek istiyor ? çıkan sonuç ilahi bir sonuç olmaz.
din bir çabadır. insanların hayatta kalmak uğruna ürettikleri ve ihtiyaç duydukları bir çabadır
ahlaki eylemleriizi saptayabilmek için sezgileri geliştirmek uğruna yapılan her çaba dini gerekçe taşır.
Kİ; aynı çaba ateistler de vardır, ister istermez vardır, ve onların da bu çabalarının kaynağı bilimsel kesinlik değildir.
“””Kutsal Kitab'ın amacı bilimleri öğretmek değildir. Bundan kolayca şu sonuç çıkarılabilir ki o sadece insanlardan itaat ister ve bilgisizliği değil, itaatsizlkiği mahkum eder. Bu itaat, Tanrı'ya, O'nun emirlerine itaattir. Tanrı'nın emrinin özü ise adalet ve sevgidir.””
Tamam amacı bilim öğretmek değildir ama şimdiki dinlerde bilimsellik iddiası aldı başını gidiyor.Bunlar dinlerin zayıf taraflarını örtmek amacımı güdüyor yoksa gerçekten bilimsel bulgular ile paralellik varmı bu ayrıca tartısılır.Ama gerçek olan su ki günümüz insanı öyle rahat rahat şıp diye iman edecek durumda değil.Daha fazla irdeleniyor daha fazla sorgulanıyor.Bir de 19 mucizesi diye ne oldugu tam olarak anlasılamayan şifrelerle durum daha da karısık bir hale getiriliyor.
Peki itaat edelim ama dedim ya günümüz insanının işi zor...Hele bir de kutsallık iddiasında bulunan bir kitabın içinde çelişkiler olunca..Siz ne dersiniz.. ilahi oldugu söylenen bir kitabın içinde tamam bilim olmasın da hiç olmazsa ahlak konusunda da tartısmalar olmasaydı...tek bir yaratıcıya işaret etmişler ama bu yaratıcımı istedi bu kitapları ya da peygamberlik göndermeyi yoksa insanlarmı keşfettiler tanrıyı?
saygılarımla
sadece iman et demekle insanlar inanmıyorki artık..bilimsel kanıt da arıyorlar.Tamam bilim tanrıyı bulamayacak belk,belki bilimin amacı da bu değil ama hiç olmazsa kutsal kitabın içindeki yaratılış vs gibi konularda bilimi desteklese..yanılıyormuyum?
saygılarımla
Sevgili Yasemin bir çok konuyla ilgili soruların var. Ve kendi kafanda bunlara çözümün zor olduğunu belki de imkansız olduğunu düşünüyorsun. Unutma ki insan karşısındakini de kendi gibi bilir. Benim Evrensel sırlar adlı forumumun Genel cevap adlı yazısını ve sonraki yazıları üşenmeden okursan eminim ki sorularınızın yönü değişecek. Okumaktan zarar gelmez.
Spinoza’nın dinlere önem verdiğini sanmıyorum. O daha çok kendini doğaya (Tanrı’ya) adamış bir filozof. 24 yaşında Yahudilikten atılmış, bible’ın ilahiliğini reddedmiş, Hristiyanlık ve Yahudiliği dogmatik ve şekilci ritüalistik eğilimler olarak gören biri. Bir panteist... Görüşleri bana yakın ama, elbette tam anlamı ile ateistik değil.. Ama doğa hakkında çok ilgiç çıkarsamaları var. Hiç de ihmal edilecek biri değil..
Spinoza'nın yaşadığı dönemde bilimden ziyade felsefe ön plandaydı, dolayısıyle felsefe ile din arasındaki uyuşmazlıklar giderilmeye çalışılıyordu.
Günümüzde ise felsefe geçen yüzyıllardaki parlaklığını yitirmiştir, eskiden felsefenin konusu olan sorunlar bugün bilimsel olarak ele alınması gereken sorunlar olmuşlardır. (Basit bir örnek olmak üzere bugün psikoloji biliminin inceleme alanına giren hemen hemen ne varsa eskiden felsefenin konusuydu).
Felsefenin üstlendiği fonksiyonlar giderek bilim alanına transfer oldukça, felsefe-din arasındaki anlaşmazlıklar da bilim-din arasındaki sorunlar halini almışlardır.
Bilimin gücü felsefenin de dinin de üstündedir.
Felsefe yerini bilime bırakmak zorunda kalıyorsa, din de kendine haklılık payı kazanmak için bilime müracaat etmek ihtiyacını duyabiliyorsa, asıl söz sahibinin kim olduğu açıkça anlaşılır.
Bugün bilim çağında yaşıyoruz. Artık her şey bilimsel ölçütlere göre değerlendirilir oldu. Bilimde "itaat" diye bir şey yoktur, onun yerine "sorgulamak" vardır. Bilimde "inanmak" diye bir şey de yoktur, onun yerine "şüphe" vardır. Bilim çağının insanları düşünmeleri için gereken ölçütleri bilimden alıyorlar; itaat yerine sorgulamayı, inanmak yerine şüpheyi yeğliyorlar. Bunlar aynı zamanda bilimin olmazsa olmazı olan demokrasinin de gerekliliklerindendir.
Günümüzdeki anlamda bilimin olmadığı eski yüzyıllarda ise, demokrasi yerine otoriter sistemler sözkonusu idi. Otorite emreder ve itaat ister, sorgulanmak ve şüphe gibi kavramlar otorite ile bağdaşır gibi değildir.
Gerçekte sorun uygarlıklar çatışmasıdır. Dinlerin altın çağını yaşadığı yüzyıllar demokrasiden uzak, bilimsel sorgulama ve şüphenin insan hayatına hakim olmadığı dönemlerdi. O dönemlerde insanların itaat etmekten başka "bildikleri" bir yöntem yoktu ki uygulayabilsinler.
Günümüzden 4 yüzyıl önce yaşamış olan Spinoza'nın bilmediklerini biz bugün bilir haldeyiz. Değindiğin gibi, ahlakın nöro-biyolojik zemini vardır. Bazı beyin hasarlarında (kafa travması veya beyin tümörleri gibi) kişilerde daha önceden görülmeyen tipte ahlaki değişimler ortaya çıkabilmektedir (antisosyal davranışlar, saldırganlık, cinsel dürtüler üzerindeki self-kontrolun bozulması gibi). Ahlaki davranışların beyindeki nöronlar arasında belli bir organizasyonu gerektirdiği, bu organizasyonun birtakım hastalıklar sonucu bozulmasıyla, ahlaki davranışların da şekil değiştirdiği görülmektedir.
Ancak;
Ahlak beyne indirgenemez, ahlakın kaynağı sosyo-kültürel yaşamdır, (lokalizasyonu ise büyük oranda beynin frontal korteksindedir). Ahlak öğrenilen bir davranışlar kümesidir. Neye hizmet ettiği ise ayrı bir konu. İnsan neslinin devamı şeklinde açıklamışsın, OK.
Aslında sadece ahlak değil, diğer bütün insan davranışlarına da aynı türden bir açıklama getirilebilir. Başka bir yazında aşk için de aynı açıklamayı getirdiğini hatırlıyorum.
Ancak, açıklayıcı bir genel ilkeyi esas alarak tüm insan davranışlarının o temel ilkeyle açıklanabileceğini varsaymanın yanıltıcı olabileceğini de unutmamak gerek.
[Varoluşçu bir filozof der ki: En büyük gerçek ölüm gerçeği, hayat ise baştan sona kadar "varolmak" için verilen çabalar bütünüdür. Hepsi bu.] Bunun yanlış olduğunu söylemiyorum, önemsiz de demiyorum, sadece bir "bakış açısı" olduğunun altını çiziyorum.
K. Popper'in Freudyen psikanalizi nasıl değerlendirdiğini biliyorsundur sanırım: Psikanalizde açıklayıcı genel ilke Ödipus kompleksidir, yani kişinin psikolojik sorunu ne olursa olsun her türlü psikanalitik yorum dönüp dolaşıp gelir ve nihayet ödipus kompleksine dayanır. Kişinin davranış paterni ne şekilde olursa olsun terapistin gözünde kişinin davranışları ödipus kompleksinin muhtelif varyasyonlarından ibarettir. K. Popper, bu yöntemle insan davranışlarıyla ilgili her şeyin ama her şeyin açıklanabileceğini, açıklamaların yanlışlanabilirliğinin de mümkün olmaması nedeniyle metafizik spekülasyonlardan daha fazla bir bilimsel değer taşımayacağını söylemektedir.
Günümüzde insan bilimlerinde (ve tıpta) insan davranışlarını açıklamak için biyo-psiko-sosyal model esas alınmaktadır. Tek bir alana indirgeyerek soyutlamaya sadece bilimsel araştırmalarda -metodoloji gereği- başvurulmaktadır. (Biyoloji, insan davranışlarını biyolojiye indirger, ahlakın biyolojik yorumu da adı üzerinde "biyolojik yorum"dur, daha fazlası değil.)
Panteizm denince akla ilk gelen isim Spinoza'dır.
Spinoza'ya göre Tanrı cevherdir (cevher: varolmak için öteki varlıklara bağımlı olmayan). Tanrı'dan başka hiçbir cevher yoktur. Varolan herşey ancak o cevherde vardır. Bu cevhere Tanrı veya tabiat denmesi birşeyi değiştirmez; çünkü Spinoza'ya göre tabiat "tek ve bölünmez bir cevher"dir.
Bu şekilde kurulan bir Tanrı-alem özdeşliği, klasik dini anlamda "yaratma"dan, Tanrı'nın "varlık sebebi" olmasından söz etmemize izin vermez. (Panteizmde her şey Tanrı'da olup bitmektedir. O'ndan ayrı bir alem yok ki yaratma söz konusu olsun).
Spinoza'nın Tanrısı bir Zat/kişi değildir, yani monoteizmin Tanrısı değildir.
Panteizm "Tanrı her şeydedir" demekle varlık mertebeleri arasındaki ayırımı kaldırmakta, sözgelişi taş ile insanı bir tutmaktadır.
Spinoza'nın "Tanrı yahut tabiat" şeklinde kısaca özetlenebilecek panteizmi, filozofun kendi zamanında çeşitli eleştirilere maruz kalmış ve bir çeşit ateizm olarak değerlendirilmiştir. Ernst Haeckel "Kainatın Muamması" adlı eserinde şöyle der: "Panteizm, ateizmin kibarcasıdır. Onun ana tezi, Tanrı ile alem arasındaki ikiliği kaldırmak ve alemin kendibaşına, kendi dahili gücünden dolayı varolduğunu ilan etmektir. Panteist, Tanrı ile alemin bir olduğunu söylerken Tanrının 'işten atıldığını' kibarca haber vermekten başka bir şey yapmıyor."
"Yaptığımdan başkasını da yapabilirdim" şeklinde özetlenebilen bir hüriyet, Spinoza'nın panteizminde olanaksızdır. Spinoza'ya göre alem baştan sona tespit ve tayin edilmiştir. Hikmet sahibi olmak, işte böyle bir determinizmin bütün neticelerini kabul etmek ve öylece yaşayarak mutlu olmaya çalışmaktır.
Ptk 9’u tanımaya fazla zaman ayırmamıştım.. Kendisi aramıza yeni girdi ve onu yanıtlamadan önce onu biraz tanımak istemiştim.. Demin birkaç iletisine tekrar baktım..... Müthiş etkilendiğimi itiraf etmeliyim..
Benim gibi düşündüğü için mi ondan etkilendim, yoksa düşüncelerindeki o müthiş entellektualite mi, cezbetti beni?
Bilmiyorum..
Freud hakkındaki görüşlerini anlamaya çalıştım.Sınırlı Türkçem ile onun Freud’la ilgili, kendisine değil, Popper’a ait olan bir ifadesini çözmeye çalıştım..
Evet..
Bu genç benim gibi düşünüyor, dedim.....
Sanki bir marifetmiş gibi..
Evet....... Marifet!
Benim gibi düşünen o kadar az insan var ki!
Mahir biri ile karşı karşıyayım....
Montaigne'in güzel bir sözü vardır: "Her insanda insanlığın bütün halleri vardır."
Her birimiz bir diğerimizde kendimize benzeyen yanlar bulabiliriz.
İletinizle aramızdaki benzerliğe dikkat çekmek istemeniz çok hoşuma gitti.
Çünkü sizi seviyorum.
Sevgili PTK9,
Tanrı ile alem arasındaki ikiliği kaldırmadığınız an, bana göre,evrenin dışında bir tanrıdan bahsediyor olacağız ve bu da otomatik olarak sınırlı tanrı modelini ortaya çıkaracak.Yanılıyormuyum?.Çünkü evrenin dışında olan bir tanrı farklı bir boyuttadır ve yer işgal etmektedir gibi.tam anlatamadım galiba ama sanırım siz ne demek istediğimi anladınız...Bu şekilde bir düşünce şekli ile ya panteist olmak lazım ya da sınırlı bir tanrı modelini kabul etmek gerekir.(eğer bir tanrı olduguna kanaat getirdi iseniz..).
sevgilerimle
Benim biyolojik açıklamalarım Spinoza'nın, taş ile insanı aynı görmesi gibidir. nöro-biyolojik zemin çok farklı bişey değil.
eleştiri kısmına geliyorum;
""""Ahlak beyne indirgenemez, ahlakın kaynağı sosyo-kültürel yaşamdır, (lokalizasyonu ise büyük oranda beynin frontal korteksindedir). """"""""
ahlak beyne indirgenir. Beyin durağan bir organ değil.
nöron ağları beyne sürekli sinyal gönderir.,ne gönderiyorsa ahlak orda oluşur., sosyal çevre de budur, sinyaller yaşadığın çevreden gelir.
eğer sürekli haksızlığıa uğruyorsan, nöronlarının protestoya sebep olan bağlantısı güdük kalabilir, o bölgeye yeterli uyarı gelmez ve senin protesto etme özelliğin zayıf kalır. eskilerin işleyen demir ışıldar sözü boşuna değildir., Nereye uyarı fazla gidiyorsa,
orası nöron bakımından zengileşmeye başlar.
insan beyni kompleks bir yapıya sahip olduğu için,
bu oluşumlar sanki deterministik bir süreç değilmiş gibi zannediyoruz.
Mesela kinleneceğin bir olay olduysa, kafanı takma, seyahatte git falan derler., çünkü hep aynı bölgeyi tetikleyerek, o bölgede yeni nöron bağları oluşturuyorsun. Öfkeye kurban olmak budur. Sonunda olumsuz düşüncelerden kurtulamamış oluyorsun., NEDEN ?
Nöronların dağılım dengesini bozmuş oluyorsun.
ironi şu ki, KENDİ kendine telkin için de, yine dış uyarı, ya da HAFIZA, ve genetik özellikler gerekiyor.
""""Ahlak öğrenilen bir davranışlar kümesidir. """"
evvvvvvetttt, işte yukarda dediğim gibi. insanlar tecrübe ile beynin işleyişini keşfetmişler. iyi düşün diyor mesela, iyi düşünürsen moralin yükselir. bu şu demek, nöronları o bölgede aktif hale getirirsin.
biz buna ahlak diyoruz., yani bir nevi tecrübe, hafızanın aktarılması.
"""Neye hizmet ettiği ise ayrı bir konu. İnsan neslinin devamı şeklinde açıklamışsın, OK. """""
OK. TABİ YA, EVRİME HİZMET. Hayatta kalmak için. insanlar evrimi yanlış yorumluyor. Bu çok tehlikeli.
""Aslında sadece ahlak değil, diğer bütün insan davranışlarına da aynı türden bir açıklama getirilebilir. Başka bir yazında aşk için de aynı açıklamayı getirdiğini hatırlıyorum. """"""
başka açıklama getiremezsin. iddia ediyorum
ahlakın biyolojik yorumundan başka yorumu var mı ?
varsa bilmek isterim., eğer sosyal çevre diyorsan,
sosyal çevre, sadece uyarıdır, sinyallerin kaynağıdır.
genler zaten biyolojik açıklmanın içinde ? geriye ne kaldı ?
Ne panteizm, ne de sınırlı bir Tanrı modeli Kuran'dan (ve diğer kutsal kitaplardan) onay bulmaz.
Eğer Tanrı'nın tanımı için "kendi zihnimizi" referans alacak olursak, ne/nasıl olduğu bilinmeyen (kimi insanın "var", kimi insanın "yok" dediği) bir varlık hakkında aklımızın gidebileceği yere kadar her şey düşünülebilir.
Sizin değindiğiniz sınırlı Tanrı modeli, Tanrı'nın sınırsız olarak tanımlanmasından kaynaklanan mantıksal çelişkileri giderir ama bu sefer de sınırlı bir Tanrı'nın tanrılığı tartışılır hale gelir.
Panteizm ise Tanrı'yı evrenle özdeşleştirdiği için, bir çözüm sunabiliyormuş gibi görünse bile aslında Tanrı fikrinin gereksizliğinin dolaylı bir ifadesinden başka bir şey olmamaktadır.
Ahlakı tartışmak için Spinoza yerine Kant'ın felsefesini ele alan yeni bir sayfa açmak daha iyi olurdu ama konuyu dağıtmamak için burada devam edelim.
Felsefede ahlak deyince çoğu kişinin aklına öncelikle Kant gelir.
Kant ilginç bir filozoftur. Tanrı'ya inanır, ve bu güçlü bir inançdır. Ne var ki Tanrı'ya felsefi bir açıklama getirmek için takip ettiği yol diğer filozoflarınkinden çok farklıdır.
Kant, Tanrı'nın varlığına delil olarak gösterilen ontolojik, kozmolojik, teleolojik tüm delillerin geçersiz olduğunu felsefi olarak göstermiştir. (Bu açıdan ateizme hizmet etmiştir. ) Kant, Tanrı'nın varlığının felsefi açıdan ancak "ahlak" ile temellendirilebileceğini öne sürmüş ve felsefesini bunun üzerine kurmuştur.
Şimdi, knz'nin ele aldığı biçimiyle "ahlak" ancak evrimsel olarak açıklanabilir ise, Kant'a göre de ancak Tanrı ile açıklanabilir.
Ahlak (veya başka herhangi bir olguyu) tek bir açıdan açıklamaya kalkışmanın, teistlerin herşeyi Tanrı ile açıklamaya kalkmalarından ne farkı vardır?
Bu noktada K.Poppper'ı tekrar anımsamakta yarar var: "Yanlışlanabilirlik" --> Tanrı'ya inanan bir teist için "Tanrı'nın var olmadığını" gösteren herhangi bir olgu düşünülebilr mi?
Sen, kendi açıklamanı "Tanrı" açıklaması yerine koy. Yani, "hangi gözlemler yapılacak olursa, ahlak hakkında getirdiğin açıklamaların yanlış olduğu ortaya çıkar?" Bunu (yanlışlayıcı olabilecek gözlemlerin neler olduğunu) söyleyebilir misin?
Hem, "açıklama" ne demektir?
Eğer tartışmamızı bilimin sınırları içinde yapmak istersek: bilimsel açıdan açıklama demek "nedensel açıklama" demektir. "Hayatta kalmak için" gibi "ereksel" bir nitelik arzeden açıklamalar, "bilimsel açıklama" sayılmazlar, bilimsel bulgular sonucunda varılan bir yorum (veya spekülasyon) olarak kabul edilebilirler.
Eğer "nedensel açıklama"nın mahiyeti ele alınacak olursa, bugün "neden" ile anlaşılan ile ekiden "neden"den anlaşılan şeylerin farklı olduğuna işaret etmek gerekir. Biz "neden" ile aslında "nedenLER"i kastediyoruz.
Yani, her şey birbirine bağlıdır, her şey direkt veya dolaylı yoldan bir başka şeyi etkiler veya ondan etkilenir. Hani bilinen bir önektir, elma sadece elma ağacının değil, tüm doğanın ürünüdür.
Ve daha önce de değinmiş olduğum gibi sen "nedenLER" içinden bir tanesine diğerlerinden daha büyük bir öncelik verebilirsin, bunda hiç bir sakınca yoktur. Ama "tek doğru yol budur" dersen, bu noktada senden farklı düşündüğümü tekrar belirtmek isterim. (Aynı şekilde düşünmemiz gerekmiyor tabii ki).
Ve, en biyolojik diyebileceğimiz "hastalık" kavramı bile bugün tek bir nedenle açıklanmıyor.
Elimde Prof.Dr. Yaman Örs'ün yazmış olduğu çok öğretici bir kitap var: "Süreç Kuram ve Kavram olarak EVRİM"
Nisan 2001 baskısının 109-122 sayfaları arasında "evrimsel bir hastalık kavramı" anlatılıyor. Buradan aldığım bir paragrafı aynen yazıyorum:
"Genel olarak olaylar, birçok etkenin rastlantısal olarak bir araya gelmesinin bir sonucudur. Bu, hastalık olarak adlandırdığımız olgular için de geçerlidir. Artık hastalıkları "tek tek özel nedenlerin" ürünü ve az çok değişmez ya da durağan sonuçlar olarak ele almıyoruz. Şimdi bunları birer süreç olarak, genellikle de birden çok etkenin etkisi altında bulunan ve canlı varlıklarda "normal" olarak kabul ettiğimiz durumlardan belli bir sapma sergileyen ve gözlemlenebilen değişimler olarak görüyoruz. Böyle değerlendirildiğinde, örneğin akciğer tüberkülozunun oluşmasına katkıda bulunduğu bilinen hava kirliliği, soğuk, kaygılanma, zayıflık, vb. etkenlerin, en az tüberküloz bakterisi ölçüsünde bu hastalığa neden olduğunu söyleyebiliriz. Söz konusu mini canlının verem oluşumunda sürekli var olan etken olduğu doğrudur; ama o, dar anlamda tüberküloz hastalığının tek nedeni değildir."
"ahlak beyne indirgenir. Beyin durağan bir organ değil.
nöron ağları beyne sürekli sinyal gönderir.,ne gönderiyorsa ahlak orda oluşur., sosyal çevre de budur, sinyaller yaşadığın çevreden gelir."
"eğer sürekli haksızlığıa uğruyorsan, nöronlarının protestoya sebep olan bağlantısı güdük kalabilir, o bölgeye yeterli uyarı gelmez ve senin protesto etme özelliğin zayıf kalır. eskilerin işleyen demir ışıldar sözü boşuna değildir., Nereye uyarı fazla gidiyorsa,
orası nöron bakımından zengileşmeye başlar."
Nasıl da dikkatimden kaçmış. Bu paragraflarında beyne indirgeme yapmış olmuyorsun, beyni içinde bulunduğu çevresel koşullarla beraber ele almış oluyorsun. Ahlakın, beyin+çevre etkileşimi ile oluştuğuna işaret ediyorsun. Ben de bunu diyorum zaten. Aslında seninle aynı şeyleri farklı yöntemlerle söylüyoruz. "Beyin sosyal bir organdır".
Anlaşmak mı? Böyle bir şey mümkün olabilir mi?
Farklı genlere sahip, gelişimsel ve güncel açıdan farklı çevresel uyaranlara maruz kalmış ve kalmakta olan iki ayrı beynin birbiriyle özdeş nöronal-sinaptik örüntüler gelişmesi mümkün olabiliyorsa, o halde iki insanın anlaşmasından da sözedilebilir.
Espri bir yana, anafikir olarak anlaşıyoruz ama ayrıntıya inersek anlaşamayabiliyoruz.
Örneğin, ahlakın biyolojik yorumundan başka yorum kabul etmemene katılmam mümkün değildir. Ahlakı açıklamak için biyoloji yanında sosyoloji, psikoloji, ekonomi ... gibi biyoloji dışındaki tüm insan bilimlerinin açıklamalarını da hesaba katmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. (İnsanı doğa+toplum olarak ele almak gerekir diyorum. Genlerin önemi tartışılmazdır ancak o genler belli bir doğa ve belli bir "toplum"sal ortam içinde "var" olabilirler. Karşılıklı etkileşimi hep akılda tutmak gerek.)
Bilim felsefesinde, senin tarzında açıklama getirme çabaları "metafizik yöntem"e girer. Yani, tüm olgu ve olayları açıklama gücüne sahip olduğuna inandığın bir genel ilkeden yola çıkarak, açıklamak istediğin her ne ise, akıl yürütmeni bu genel ilkeye uygun olacak tarzda yapmak. (Teistlerin tüm açıklamalarını Tanrı'ya dayandırmaları gibi).
Örnek: Bİr insanın X adı verilen bir ahlaki davranışına tanık oluyoruz. Acaba niye böyle davranmıştır? diye sorduğumuzda biyolojiden gelen cevap: Hayatta kalmak için.
Aynı insan, eğer, X değil de, diyelim ki bu X davranışının tam tersi niteliğe sahip olan X' davranışında bulunmuş olsaydı, aynı 'niye?'soruyu yine sormuş olsaydık, biyolojiden hangi cevabı alacaktık? Yine hayatta kalmak için.
Bu tip açıklamalar bilimsel değildir, metafizik yönteme özgüdür. Yani, tek bir ilkenin, birbirine zıt olguları bile açıklayabileceğini kabul etmek. Aslında açıklanan birşey yoktur, sadece tüm olup bitenlere belli bir bakış açısına göre anlam verilmeye çalışılmaktadır. (Aynen teist açıklamalarda olduğu gibi).