Jump to content

ForuMeydan

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    105
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

2 Takipçiler

ForuMeydan Hakkında

  • Derece
    Advanced Member
  1. ForuMeydan

    DÜNYADA KÖTÜLÜK VARDIR.

    http://forumeydan.ipbfree.com/index.php?showtopic=294
  2. ForuMeydan

    NİÇİN SOSYALİZM ?

    Büyük fizikçi Albert Einstein’ın bu yazısı, ABD’de yayınlanan Monthly Review adlı aylık derginin Mayıs 1998 tarihli 50. cilt, 1. sayısından alındı. Yazı, ilk olarak aynı derginin ilk sayısında ilk yazı olarak, 1949’da yayınlanmıştı. Birey, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır. Ekonomik ve sosyal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkında görüş belirtmesi uygun olur mu? Birçok nedenden ötürü ben, uygun olduğuna inanıyorum. Sorunu ilk önce bilimsel bilginin bakış açısından ele alalım. Astronomi ile ekonomi arasında hiçbir temel metodolojik farklılık yokmuş gibi görünebilir: Her iki alanda da bilim adamları, belli görüngüler arasındaki bağlantıyı mümkün olduğunca anlaşılır kılmak için, sınırlı belli bir görüngü grubu için genel kabul görecek yasaları keşfetmeye çalışırlar. Oysa aslında böyle metodolojik farklılıklar bulunmaktadır. Ekonomi alanında genel yasalar bulunması, gözlenen ekonomik görüngünün, yalıtık olarak değerlendirilmeleri çok zor olan birçok faktör tarafından etkileniyor olması nedeniyle güçleşir. Ayrıca, insanlık tarihinin sözde çağdaş dönemi olarak adlandırılan dönemin başlangıcından bu yana birikmiş deney, çok iyi bilindiği gibi, nitelik olarak ekonomiyle özel bir ilişkisi olmayan nedenlerden etkilenmiş ve o nedenlerle sınırlanmıştır. Örneğin, tarihteki büyük devletlerin çoğunluğu varlıklarını fetihlere borçluydular. Fatih halklar, kendilerini yasal ve ekonomik olarak, fethedilmiş ülkenin imtiyazlı sınıfı durumuna getirdiler. Toprak sahipliği tekelini aldılar ve yine kendi saflarından bir rahiplik kurumu oluşturdular. Rahipler, eğitimi kontrol edip, sınıf ayrımını kurumsallaştırdı ve sosyal davranışlarına yön verdikleri geniş ölçüde bilinçsiz halkı güdecek bir değerler sistemi yarattılar. Ama denilebilir ki, tarihsel gelenek daha dün başlamıştır; Thorstein Vebren’in insan gelişiminin “yırtıcı dönemi” olarak adlandırdığı şeyin üstesinden hiçbir yerde gelebilmiş değiliz. Gözlemlenebilir ekonomik olgular bu aşamaya aittirler ve onlardan çıkardığımız yasalar da diğer aşamalar için uygulanabilir değildir. Sosyalizmin asıl amacı tam da bu durumun üstesinden gelmek ve insan gelişiminin yırtıcı dönemini aşmak olduğuna göre, ekonomi bilimi, mevcut haliyle, geleceğin sosyalist toplumuna pek fazla ışık tutamaz. İkinci olarak, sosyalizm sosyal-ahlaki bir amaca doğru yöneltir. Bilim ise amaçlar yaratamaz ve onları insana aşılayamaz; bilim, olsa olsa, belli amaçlara ulaştıracak araçları sunabilir. Fakat amaçların kendileri, yüce ahlaki ideallere sahip kişilikler tarafından tasarlanır -eğer bu amaçlar ölü doğmuş değil, aksine canlı ve güçlü iseler- ve yarı bilinçsiz bir biçimde, toplumun yavaş evrimini belirleyen çok sayıdaki insan tarafından benimsenir ve ileriye doğru taşınır. Bu nedenlerle, sorun insan sorunlarına dair olduğu zaman, bilimi ve bilimsel yöntemleri abartmamaya dikkat etmeli, toplum örgütlenmesini etkileyen sorunlar üzerinde söz söyleme hakkının yalnızca uzmanlarda olduğunu sanmamalıyız. Bir süredir, sayısız ses, insan toplumunun bir krizden geçmekte olduğunu ve istikrarının ciddi bir biçimde tahrip edildiğini söylüyor. Böylesi bir durumda bireylerin kendilerini, ait oldukları küçük ya da büyük gruba kayıtsız, hatta düşman hissetmesi karakteristiktir. Söylemek istediğimi daha iyi anlatabilmek için, kişisel bir deneyimimi aktarmak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde, zeki ve iyi niyetli birisiyle yeni bir savaş tehdidi üzerinde tartışıyorduk. Bana göre, insan varlığını ciddi bir biçimde tehlikeye atacak olan bu tehdidi önlemenin tek yolu, uluslarüstü bir örgütlenmeydi. Bu sözlerim üzerine, ziyaretçim, oldukça sakin ve soğukkanlı bir biçimde, bana, “İnsan soyunun yok olmasına neden bu kadar karşısınız?” dedi. Eminim ki, bundan yüz yıl önce, hiç kimse, bu türden bir sözü bu kadar düşünmeden sarf etmezdi. Bu söz, kendi içinde bir denge kurmak için boşu boşuna çabalamış ve sonunda, az ya da çok, başarı umudunu yitirmiş birisinin ifadesidir. Bugünlerde çok sayıda insanın yaşadığı o acılı yalnızlık ve yalıtılmışlığın dile getirilmesidir bu. Peki bunun nedeni ne? Bir çıkış yolu var mı? Bu soruları sormak kolay, onlara garantili bir yanıt bulmak zordur. Yine de, duygu ve uğraşlarımızın çoğu kere birbirine çelişik ve anlaşılmaz olduğunu, basit ve kolay formüllerle dile getirilemeyeceklerini bilmeme rağmen, bu soruyu yanıtlamaya çalışacağım. İnsan, aynı zamanda hem tek başına, hem de toplumsal bir varlıktır. Tek başına bir varlık olarak, kendisinin ve ona en yakın olanların varlığını korumaya, kişisel arzularını tatmin etmeye ve doğuştan olan yeteneklerini geliştirmeye çalışır. Toplumsal bir varlık olarak ise, diğer insanların onayını ve sevgisini kazanmaya, zevklerini paylaşmaya, üzüntülü anlarında onları teselli etmeye ve onların yaşam koşullarını iyileştirmeye çabalar. İnsanın o özel karakteri bu çeşitli, sık sık çelişen çabaların varlığı sayesinde oluşur ve bunların özgül bileşimleri, bireyin, kendi iç dengesini sağlama ve toplumun geleceğine katkı yapabilme düzeyini belirler. Bu iki dürtünün göreceli gücünün, esas olarak kalıtım tarafından belirlenmiş olduğu kuvvetle muhtemeldir. Fakat sonunda ortaya çıkan kişilik, geniş ölçüde, insanın gelişmesi sırasında kendini içinde bulduğu çevre, içinde yetiştiği toplumun yapısı, o toplumun gelenekleri ve belli davranış türlerini onaylaması tarafından biçimlenir. Soyut “toplum” kavramı, birey için, çağdaşları ve daha önceki kuşaklar ile doğrudan ve dolaylı ilişkilerinin toplamı demektir. Birey kendi başına düşünebilir, hissedebilir ve gayret sarf edebilir; ancak fiziksel, entelektüel ve duygusal bir varlık olarak topluma öylesine bağlıdır ki, onu toplum çerçevesi dışında düşünmek ya da anlamak mümkün değildir. İnsana yiyecek, giyecek, ev, iş aletleri, dil, düşünce biçimleri ve düşüncenin içerdiklerinin çoğunu sağlayan toplumdur. İnsanın yaşamı, hepsi de o küçücük “toplum” sözcüğünün ardına gizlenmiş olan geçmişteki ve bugünkü milyonların çaba ve başarıları ile olanaklı kılınır. Demek ki, bireyin topluma bağımlılığı, tıpkı karınca ve arı örneklerinde olduğu gibi, yok edilemeyecek bir doğal olgudur. Bununla birlikte, karınca ve arıların tüm yaşam süreci, en küçük ayrıntısına dek, katı kalıtsal içgüdüler tarafından belirlenmişken, insanın sosyal seyri ve karşılıklı ilişkileri çok çeşitlidir ve değişime açıktırlar. Bellek, yani yeni bileşimler oluşturma yeteneği ve sözlü iletişim, insanlar arasında, biyolojik gereksinimlerin dikte etmediği gelişmeleri mümkün kılmıştır. Bu türden gelişmeler kendilerini gelenekler, kurumlar ve örgütlenmelerde; edebiyatta, bilimsel ve mühendislik başarılarında, sanat yapıtlarında gösterir. Bu durum bize, insanın kendi davranışları sayesinde kendi yaşamını etkileyebildiğini ve bilinçli düşünce ve arzulamanın bu süreçte nasıl rol oynadığını belli bir noktaya kadar açıklar. İnsan, doğarken, kalıtım sayesinde, insan türüne özgü doğal güdüler de dahil olmak üzere, sabit ve değişmez olduğunu düşünmemiz gereken biyolojik bir anayasa edinir. Ayrıca, yaşam süresi boyunca, iletişim ve diğer etkilenmeler yoluyla toplumdan adapte ettiği kültürel bir anayasa da kazanır. Değişime açık olan ve birey ile toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen de bu kültürel anayasadır. Modern antropoloji bize, sözde ilkel kültürlerin karşılaştırmalı incelenmesi sayesinde, insan sosyal davranışlarının, yaygın kültürel modellere ve toplumda egemen örgütlenme tiplerine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterebileceğini öğretmiştir. Bu temelde, insan türünün yaşama koşullarını iyileştirmeye çalışanlar umutlarını şuna bağlayabilirler: İnsan, biyolojik anayasası gereği, birbirini yok etmeye ya da kendi yarattığı insafsız bir yazgının kurbanı olmaya mahkûm edilmiş değildir. İnsan yaşamını mümkün olduğunca yetkinleştirmek için toplumun yapısının ve insanın kültürel duruşunun nasıl değiştirilmesi gerektiğini soracak olursak, değiştiremeyeceğimiz bazı kesin koşullar olduğu gerçeğinin sürekli bilincinde olmalıyız. Daha önce belirtildiği gibi, biyolojik insan doğası, ne amaçla olursa olsun, değişime açık değildir. Üstelik, son birkaç yüzyılın teknolojik ve demografik gelişmeleri, artık kalıcılaşan bazı koşullar yaratmıştır. Varlıklarını sürdürebilmek için zorunlu olan metalara bağlı olan görece kalabalık yerleşimli toplumlarda, aşırı bir işgücü bölünmesi ve çok merkezileşmiş bir üretim aygıtı kesinlikle gereklidir. Geriye baktığımızda, şimdi sadece bir masal gibi görünen, bireylerin ya da görece küçük grupların kendi kendilerine yettikleri o dönemler, bir daha geri gelmemek üzere kapandı. İnsanlığın, gezegen çapında bir üretim ve tüketim toplumu haline geldiğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu noktada, zamanımızın krizinin özünü neyin oluşturduğunu kısaca dile getirmek istiyorum. Bu öz, bireyin toplumla ilişkisine dair. Birey, topluma olan bağımlılığının her zamankinden daha çok bilincine varmıştır. Fakat o, bu bağımlılığı olumlu bir özellik, organik bir bağ, koruyucu bir güç olarak değil; aksine, doğal haklarına ve hatta ekonomik varlığına yönelik bir tehdit olarak görüyor. Üstelik, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. İnsanın, o kısa ve tehlikelerle dolu yaşamını anlamlandırmasının tek yolu, kendini topluma adamasıdır. Bence kötülüğün gerçek kaynağı, kapitalist toplumdaki mevcut ekonomik anarşi. Önümüzde koca bir üreticiler topluluğu görüyoruz; bu topluluğun üyeleri ise, durmaksızın birbirlerini, kolektif emeklerinin sonuçlarından mahrum bırakmak için çabalıyorlar. Bunu zor kullanarak değil, yasalaşmış kurallara körü körüne inanarak gerçekleştirmekteler. Bu bağlamda, üretim araçları -yani, tüketim metaları ve ek sermaye metaları üretmek için gereken üretim kapasitesinin bütünü- yasal olarak bireylerin özel mülkiyeti olabilmekteler ve öyleler. Daha kolay anlaşılsın diye, aşağıdaki tartışmada -kelimenin alışılagelmiş günlük kullanımına tam olarak denk düşmemesine rağmen- üretim araçlarının sahibi olmayanların tümünü “işçiler” olarak adlandıracağım. Üretim araçlarının sahibi, işçinin işgücünü satın alır konumdadır. İşçi ise, üretim araçlarını kullanarak, kapitalistin mülkiyeti haline gelen yeni metalar üretir. Bu süreçteki temel nokta, işçinin ürettiği ile karşılık olarak aldığı arasındaki ilişkidir; bunların her ikisi de gerçek değer ölçüleriyle belirlenir. İş akdi ne kadar “serbest” olursa olsun, işçinin aldığı ücret, ürettiği metaların gerçek değeri tarafından değil; işçinin asgari ihtiyaçları ile kapitalistlerin, iş bulmak için birbiriyle yarışan işçilerin sayısına bağlı olarak, işgücüne duyduğu gereksinim tarafından belirlenir. İşçinin ücreti, teoride bile, ürettiğinin değeri tarafından belirlenmez. Özel sermaye, kısmen kapitalistler arasındaki rekabet, kısmen de teknolojik gelişme ve emeğin giderek gelişen işbölümünün, küçük olanlar aleyhine daha büyük üretim birimlerinin oluşumunu teşvik etmesi nedeniyle, az sayıda elde yoğunlaşma eğilimindedir. Bu gelişmelerin sonucu ise bir özel sermaye oligarşisidir; bu sermayenin olağanüstü gücü, demokratik yoldan örgütlenmiş siyasi bir toplumda bile denetim altında tutulamaz. Yasama organı üyeleri siyasi partiler tarafından seçilmektedir; bu partiler ise büyük oranda özel kapitalistler tarafından finanse edilmekte ya da onlardan etkilenmektedir. Yani özel kapitalistler, seçmenler ile seçilenleri birbirinden ayırır. Sonuçta halkın temsilcileri, nüfusun olanakları kısıtlı bölümünün çıkarlarını yeterince korumazlar. Ayrıca, özel kapitalistler, mevcut koşullar altında, temel enformasyon kaynaklarını doğrudan ya da dolaylı olarak kontrol ederler: Basın, radyo, eğitim. Bu nedenle, birey-vatandaş için nesnel sonuçlara ulaşmak ve siyasi haklarını zekice kullanmak son derece zor, hatta genellikle neredeyse olanaksızdır. Demek ki, sermayenin özel mülkiyetine dayanan bir ekonominin baskın niteliği iki ana ilke tarafından belirlenir: Birincisi; üretim araçları (sermaye) özel mülk sahiplerinin elindedir ve sahipleri bunları istedikleri gibi kullanırlar. İkincisi, iş akdi serbesttir. Elbette, bu bağlamda, saf bir kapitalist toplum yoktur. Altını çizmek gerekir ki, işçiler, uzun ve şiddetli bir siyasi mücadele sonucunda, belli işçi kategorileri için daha gelişmiş bir “serbest iş akdi” elde etmeyi başarmıştır. Fakat bir bütün olarak ele alındığında, günümüz ekonomisi “saf” kapitalizmden pek de farklı değildir. Üretim fayda için değil, kâr için sürdürülür. Çalışabilecek durumda olan ve bunu isteyen herkesin her zaman iş bulabilmesi mümkün değildir; hemen her zaman bir “işsizler ordusu” vardır. İşçi devamlı işini kaybetme korkusu içindedir. İşsiz ve düşük ücretli işçiler kârlı bir piyasa oluşturmadıkları için, tüketim mallarının üretimi düşer ve sonuçta büyük bir sıkıntı doğar. Teknolojik ilerleme, genellikle, herkesin çalışma yükünü hafifletmeden çok, daha fazla işsizlikle sonuçlanır. Kapitalistler arasındaki rekabetle bağlantılı olarak, kâr dürtüsü, sermaye birikimi ve kullanımında dengesizliğe yol açar ki, giderek daha da şiddetlenen bunalımların nedeni budur. Sınırsız rekabet, büyük ölçüde emek israfına ve daha önce belirttiğim gibi, bireylerde toplumsal bilinç tahribine neden olur. Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Tüm eğitim sistemimiz bu kötülükten zarar görüyor. Aşırı abartılmış bir rekabetçi tutum aşılanan öğrenci, gelecekteki meslek yaşamına hazırlık olarak, açgözlüce başarıya tapacak bir biçimde eğitiliyor. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır. Böyle bir ekonomide, üretim araçları topluma aittir ve planlı bir tarzda kullanılır. Üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre düzenleyen planlı bir ekonomi, yapılacak işi, bunu yapabilecek herkesin arasında eşit olarak dağıtacak ve her erkek, kadın ve çocuğun geçinmesini garanti edecektir. Bireyin eğitimi ise, günümüz toplumundaki gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, onun doğuştan yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olmanın yanı sıra, onu diğer insanlara karşı sorumluluk duygusu içinde yetiştirmeye çalışacaktır. Bununla birlikte, planlı bir ekonominin henüz sosyalizm olmadığının hatırlanması gerekir. Planlı bir ekonomiye, bireyin tümüyle köleleştirilmesi de eşlik edebilir. Sosyalizmin kuruluşu, son derece zor bazı sosyo-ekonomik sorunların çözümünü gerektiriyor: Siyasi ve ekonomik gücün tam olarak merkezileştiği bir durumda, bürokrasinin tüm gücü elinde toplamasına ve kendini beğenmiş bir hale gelmesine nasıl engel olunur? Bireyin hakları nasıl korunur ve böylece, bürokrasinin gücüne karşı, demokratik bir denge nasıl sağlanır? İçinde bulunduğumuz bu geçiş çağında, sosyalizmin amaç ve sorunları hakkında net tutum almak son derece önem taşımaktadır. Mevcut şartlar altında, bu sorunların özgürce ve engellenmeden tartışılması tabu haline geldiğinden, Monthly Review dergisinin yayına başlamasının önemli bir kamu hizmeti olacağı kanısındayım.
  3. ForuMeydan

    KANITLAMA

    Ne denli metafiziksel olursa olsun her önermeyi dogrulayıcı kanıt bulma olanagı vardır; dahası, getirilen kanıtlar gözlemsel ya da deneysel olarak güvenilir de olabilir. Bir sav ya da kuramin bilimselliği doğrulanmaya degil, yanlışlanmaya elvermesindedir. Üstelik istatistiksel korelasyonlar, yüksek de olsa, nedensel bir iliskiyi göstermez; olsa olsa öyle bir iliski için olasılık saglar. Aralarında hiçbir ilişki olmayan olgu kümeleri için bile kimi korelasyonlar kurulabilir. Bir kuramın gerçek anlamda yoklanması, öngörülerinin açık, seçik ve yalın bir dille ortaya konmasıyla; kuramın hangi gözlem sonuçlarıyla yanlışlanacağının baştan bilinmesiyle olasıdır. Pek çok olay Tanri'nın varligina kanıt olarak gösterilebilir. Ne ki, bu her hipotez için dogrudur. Önemli olan dogrulayıcı kanıtlar bulmak değil, hipotezin ne gibi gözlemlerle yanlışlanabileceğini önceden söyleyebilmektir. Oysa teologlar hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin savın hangi gözlemler yapıldığında yanlışlanabileceğini bize söylemiş değildir. Teolojik açiklamayi bir tek firça vurusuyla resim yapmaya benzetebiliriz. Tanri kavrami öylesine genis ve yüklü tutulmustur ki, açiklama kapsami disinda kalan hiçbir olgu gösterilemez. Bilimin ortaya çikisi, herseyi açiklayan bir kavramin aslinda hiçbir seyi açiklamadigi gerçeginin sezinlemesini beklemistir. Teoloji ileri sürdügü gibi evrensel dogrulari içeren bir bilim olsaydi, ona ters düsen yeni bir bilimin etkinlik kazanmasina olanak olabilir miydi? Teolojik ögretilerin kusku, irdeleme ya da özgür tartışmaya dayanma gücü yoktur. "Açıklama" diye ortaya konan apriori (gözlem yapilmaksizin dogru kabul edilen) ögretilerin sarsılmasıyla, onlara dayalı egemenlik de yitirilir. Teolojinin 'dogruları' tekelinde tutma, insan düşüncesi üzerinde kurdugu egemenliği koruma kaygisi, bilim ile dinin çatışmasındaki başlıca etkendir.
  4. Sadece akıl, gerçeği bulmakta yeterli değildir. Aklın en büyük özelliği, kolaylıkla yanılgıya düşebilir olmasıdır. (Metafizik felsefe sistemleri buna çarpıcı bir örnek olabilir.) Aklın yetersizliği nedeniyle: Teist der ki; aklın yolunu bulabilmesi için "iman nuruna" ihtiyaç vardır. Ateist der ki; aklın yolunu bulabilmesi için "bilimin ışığına" ihtiyaç vardır. (Bu belirlemeyi kesin çizgilerle ayrılmış sınırlar olarak algılamamak gerekir; akıl ve bilim karşılıklı etkileşim içinde olduğu gibi, akıl ve iman da karşılıklı etkileşim içinde olan dinamik süreçlerdir.) "İman nuru" ile "bilimin ışığı" üzerine yapılan VURGULAR önemlidir, çünkü birinden diğerine geçiş, bir paradigma değişikliği anlamına gelir. (Teist paradigma X Ateist paradigma) Akıl yürütürken; ateist paradigma, mevcut bilimsel verileri dikkate almayı gerektirirken, teist paradigma ise imana uygunluğu (dinsel verileri) dikkate almak durumundadır. Herhangi bir şeyi akla-mantığa uygun hale getirmek, yeterince zekası olan bir kişi için önemli bir zorluk arzetmez. İnsan, zihninde kurguladığı iç dünyasını (mikro-kozmos), zihninin dışındaki gerçek dünyada da (makro-kozmos) görmeye yatkındır; çünkü görmeye eğilimi olduğu şeyleri algılayacak ve onları zihninde kurguladığı iç dünyasıyla uyumlu kılacak şekilde akıl-mantık yürütecektir. İnsan sadece akıl yürütme yoluyla istediği her şeyi kanıtlayabilir. Bundan dolayı, kanıtlanan herhangi birşey, sırf kanıtlandı diye geçerli kabul edilmez. Peki sorun nerededir? Şuradadır: Bir şey akla çok yatkın olduğu halde gerçeğe uygun olmayabilir veya tersine akla hiç yatkın olmadığı halde o şey bir gerçek olabilir. Örneğin; canlıları bir Tanrı'nın yarattığı düşüncesi akla çok yatkın gelebilir ama bu durum gerçeğin ta kendisi midir? Tersine bir örnek verilecek olursa; canlılarda bir tasarım neticesi olduğu izlenimi uyandıran kompleks yapıların evrimsel bir süreçle bu mükemmel hale gelmiş oldukları akla hiç de yatkın gelmeyebilir ama akla ters gelmesine rağmen bu durum bir gerçek olabilir... Sadece akıl yürüterek gerçeği bulmanın mümkün olmadığının normal hayattaki örneği metafizik felsefe ise, akıl hastalığı düzeyindeki uç örneği de paranoyadır. Takip edilme hezeyanları olan bir paranoyak, kendisini kimlerin, nasıl, ne şekilde, niçin takip ettiklerini öylesine akla-mantığa yatkın nedenler göstererek izah eder ki, onun paranoyak olduğunu bilmeyen birisi, söylediği her şeye inanır. Paranoyak, hezeyanı aleyhine getirilebilecek her düşünceyi mükemmel akıl yürütmelerle cevaplar ve muhatabı onu altedemez. (Örneğin, onun takip edilme fikrini saçma bulduğunuzu söyleyecek olursanız, sizin de onu izleyen teşkilatın bir üyesi olabileceğinizi vurgulayarak size öyle akla uygun şeyler söyler ki, sonuçta kendinizi "acaba beni o gizli örgüte hiç haberim bile olmadan sokmayı nasıl becerdiler?" gibi birşeyler düşünürken bulabilirsiniz!) Paranoyaklar genellikle zeki insanlardır, söyledikleri şeyler tuhaf olsa bile, sonuçta akla-mantığa tamamen uygun gelen şeylerdir; ama hiç biri gerçek değildir - kendi zihinlerinde yarattıkları kurguları dış dünyaya mükemmelen adapte etmektedirler. Yani sorun bir akla-mantığa uygunluk sorunu değildir, gerçeğe uygunluk sorunudur... Gerçeğe uygunluk nasıl anlaşılır? İşte bu noktada bilimsel yöntem önem kazanır: Gözlem ve deney yoluyla, dış dünya ile iç dünyamız arasındaki uygunluğu kontrol edebiliriz. Örneğin; tabancalı bir adam silahını doğrultarak beni ölümle tehdit ediyor. Beni vuracağını ve pisi pisine öleceğimi aklımdan geçirerek korkuyorum. (Bunlar benim iç dünyamda olanlar). Oysaki dış dünyanın objektif gerçeği benim aklımdam geçenlerden bambaşka bir mahiyette olabilir. (Aslına adamın tabancasında mermi yok ve beni öldürmek gibi bir niyeti de yok ama korkutarak zevk alan bir psikopat). Bunu anlayabilmenin "bilimsel" yolu adamın tabancasını kontrol etmek (gözlem ve deney), adamla konuşmaya çalışarak niyetini öğrenmeye çalışmak (ikinci bir gözlem) olabilir. Örnek biraz tuhaf gelebilir ama amaç bilimsel yöntemin ne olduğunu vurgulamaktır. Teistlerin bazılarında rastlanan bilimden korkma, bilimi küçümseme eğiliminin nedeni, bilimsel yöntemin ne olduğunu bilmemekten gelir. "Bilim" denince bazılarının aklına laboratuvarda deneyler yapan Amerikalı bilim adamları gelir. (Dikkat ettiyseniz, televizyonda bilimle ilgili haberler verilirken laboratuvarda deney yapan bilim adamlarının gösterilmesi adettendir). Oysa, bilim denince laboratuvarı değil, bir yöntemi anlamak gerekir: Düşüncelerimizi (hipotezlerimizi) dış dünya ile doğruluk sınamasından geçirmek için gözlem ve deney yoluna başvurmak, eğer gözlem ve deneylerimiz düşüncelerimizi doğrulamıyorsa, düşüncemizi değiştirmek... Akıl mı üstün, iman mı? Cevaben deriz ki: Bilim, her ikisinden de üstündür... Bilim bizim aklımızı da, imanımızı da yönlendirir, güçlendirir / zayıflatır, niteliğini değiştirebilir. Teologlar, ilahiyatçılar, bilimsel çalışmaların sonuçlarından yararlanmaya çalışarak imanımızı takviye edecek şeyler söylemiyorlar mı? "Gerçek bilim insanı Allah'a götürür" diyerek bilime abartılı bir önem veren ilahiyatçılarımız, modern bilimin bulduğu her şeyin Kuran'da zaten yazılı olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmiyorlar mı? Bilimsel çalışmalar dünyanın tepsi gibi düz olmadığını ortaya çıkardığından beri, Kuran'da dünyanın şeklinin neye benzediğini açıklayan ayetleri arayıp uygun yorumlarla inanırlara "işte bilim, işte Kuran!" diye haykırmaya heveslenmiyorlar mı? Aklımız enerjisini ve gıdasını bilimden almıyor mu? Dünyanın evrenin merkezi olmadığını da bilimsel çalışmalardan öğrenmedik mi? Bilimsel veriler ışığında dinlerin gerçekliğini sorgulaya sorgulaya sonuçta dinden, imandan çıkmadık mı? Bilim bizim aklımız ve imanımız üzerinde güçlü bir baskı oluşturur. Sara (epilepsi) hastaları yüzyıllardır "cin çıkarma" duaları ile tedavi ediliyorlardı. Hem İsa, hem de Muhammed bizzat kendileri "cin çıkarma" işlemlerinde bulunarak onları takip eden imanlılarına güzel (!) bir örnek oluşturmuşlardı. Bugünkü tıp biliminin geldiği aşamada ise sara hastalığının cinlerden değil, beyindeki anormal deşarjlardan kaynaklandığı ve bu deşarjları önleyen uygun ilaç tedavileri ile sara nöbetlerinin ortadan kalktığı anlaşıldı ve "cin çıkarma" duaları ile tedavi yöntemi demode oldu. Bugün dindar veya dinsiz bütün sara hastaları, iyileşmek istiyorlarsa, imanlarının ve akıllarının dediğini değil, tıp bilimi ne derse onu yapıyorlar, ilaçlarını düzenli olarak kullanıyorlar ve sara nöbetlerinden kurtuluyorlar. Eğer ilaçlar fayda etmezse, o zaman ameliyatla beyindeki anormal deşarjların kaynaklandığı dokular çıkarılarak (adeta cin çıkarmayı çağrıştırıyor!) tedavi ediliyorlar... (Bu tedavi yöntemleri ideal olmayabilir ama cin çıkarma dualarından çok daha etkili oldukları kesindir). Bu yazdığım şeyler acaba gerçek mi, yoksa kafamdaki kurgularımı mı yazıyorum. Eğer bunu kontrol etmek isterseniz, "bilimsel yöntemi" uygulayacaksınız, yani gözlem ve deney yöntemini. Nasıl yapabilirsiniz? Mesela, çevrenizdeki bir hastanenin nöroloji veya varsa epilepsi polikliniğine giderek, orada tedavi gören hastalarla tanışıp sohbet etmeyi deneyebilirsiniz. "Hocalara okuttuk ama fayda etmedi, nihayet buraya geldik" gibi lafları çok sık duyabilirsiniz. Hatta hocalara gide gele boş yere oyalandıklarını, tıbbi tedavilerin bu yüzden geciktiğini söyleyerek hocalara kaptırdıkları paralar için küfreden hastalar veya hasta yakınlarıyla da karşılaşabilirsiniz. Peki ben bunları nereden biliyorum? Size önerdiğim bu deney ve gözlemleri bizzat kendim de yaptığım için... Bilim her sorumuza cevap verebilir mi? Elbette ki hayır! Peki bilimin cevap veremediği sorularımız için ne yapmamız gerekir? Sabırla beklememiz gerekir, dün cevabı verilemeyen birçok soruya bugün cevap verilebiliyor, bugün cevap verilemeyen sorulara da gelecekte cevap verilmesini umabiliriz; ömrümüz kafi gelirse görürüz, biz göremezsek sonraki nesiller görür... "Benim o kadar bekleyecek zamanım yok, hem benim sorularıma bilimin cevap verebileceğinden de çok şüpheliyim!" diyorsanız, o zaman akıl veya iman yollarından birine yönelmek durumunda kalırsınız. Örneğin "hayatın anlamının ne olduğu" ile ilgili sorularınıza bilim ne bugün, ne de gelecekte cevap veremez; çünkü böyle bir soru deney ve gözlem alanına girebilecek bir mahiyette değildir; ama akıl yolu (örneğin varoluşçuluk felsefesi) veya iman yolu (huzur bulduğunuz bir din) ile hayatınızın anlam sorununa belki bir cevap bulabilirsiniz. Bilim her sorunuza cevap veremez ama teologlar / ilahiyatçılar her sorunuza akla-imana uygun bir cevap bulabilirler. Özellikle imanla ilgili konularda tehlike arzedebilecek her türlü soru için "reçete gibi" hazır cevapları vardır. Her soruya cevap verebiliyor olmak bir meziyet değildir, tersine insanın güvenini sarsan bir durumdur. İşin içine ister istemez biraz üfürme, biraz demagoji, biraz da kandırmaca karışır!...
  5. ForuMeydan

    Hem Alevi Hem Ateist Olunur mu?

    http://forumeydan.ipbfree.com/index.php?showtopic=410 http://forumeydan.ipbfree.com/index.php?showtopic=58
  6. ForuMeydan

    Vasiyet

    Sevgili Crow http://forumeydan.ipbfree.com Burda ateistforumdan da bazı başlıklar arşivlendi. Bekleriz... İstediğin türde tedbirler alınabilir burda
  7. ForuMeydan

    İslamın Geri Kalmasının Sebepleri ?

    Sorun Neredeydi ?
  8. ForuMeydan

    DİYALEKTİK ve TARİHİ MATERYALİZM

    KADIN ve AILE http://www.kurtuluscephesi.org/orjinal/melaile.pdf
  9. ForuMeydan

    DİYALEKTİK ve TARİHİ MATERYALİZM

    İlkel komünal toplumları irdeleyebilmek için magara dönemlerine gitmeye gerek yok. Yakın zamana kadar bu paylaşımcı topluluklar degişik araştırmacılar tarafından incelendi, bu toplumların ortak yapısına bakmak ve ortak olan özelliklerini gözlemek yeterli. Tüm paylaşımcı komünal toplulukların ortak bir özelligi var, o da avcılık ve toplayıcılıkla geçiniyorlar. Tarımı henüz bilmiyorlar ya da henüz ilkel bahçe tarımı aşamasındalar. Mülkiyeti tanımıyorlar. Kuzey Amerikalı kızılderili toplulukları en bariz örneklerden bir tanesi. Ortaklaşmacı topluluklarda öne çıkan bir özellik daha var o da soy ana tarafından yürüyor, yani anaerkil toplum özelliklerini gösteriyorlar. Ancak içlerinde babayanlı soy esasına da geçmiş olanlar var. Aslında bu örgütlenme biçimlerinin hepsi tarihsel bir süreci temsil ediyor ve gözlendikleri degişik toplumlarda birbirlerinin içine geçmiş olarak, dünü ve bugünü içinde barındırabilecek bir biçimde bir arada bulunuyorlar. Irokualar kazıklarla çevrilmiş, anaerkil esasa göre örgütlenmiş köylerde yaşıyorlardı. Yaşadıkları evin sahipleri kadınlardı, kocaları bu eve ziyaretçi gibi geliyorlardı. Ailenin erkek reisi en büyük kız kardeşin erkek kardeşi idi. Topragın ve üzerinde yaşanan yerlerin mülkiyeti kabileye ve de kabile kadınlarına aitti. Kız kardeşler ve kız evlatlar aynı büyük evde yaşarlardı ve bu büyük evler sekiz on aileyi barındırırdı. Irokualar köleligin ne oldugunu bilmiyorlardı. Esirler ya öldürülür ya da kabile içerisine alınırlardı. Irokualar artı deger ve onun nimetlerini tanımadıkları için köleye ve köle emegine de gereksinim duymuyorlardı. 1452 yılında beş kabile birleşerek Irokua konfederasyonunu kurdu, aslında bu oluşum devlete giden yolda son aşama idi ama devlet degildi. Irokua birligi üye ıluslar arasında eşitlik, huzur ve refahı saglamak üzere tasarlanmıştı ve yalnızca savaş sorunları ile ilgileniyordu. Birlik elli sakhem, yani kabile önderi tarafından yönetiliyordu, bunlar ulustaki kadınlar tarafından seçiliyor ve gene tüm ulus tarafından onaylanıyordu. Konfederasyonda her ulus nufusu oranında eşit bir biçimde temsil ediliyordu. Konfederasyon toplantılarında herkesin konuşma hakkı vardı ama oy kullanma hakkı sakhemlerindi. Birlik savaşa ancak oy birligi ile karar verebiliyordu ve bir üye bile savaşa karşı oy kullansa birlik savaş kararı alamıyordu. Birlik üyesi her kabile birlige gidecek önderlerini kendileri seçiyorlardı ve konfederasyonun buna etki hakkı yoktu. Bu birlik 1777 yılına kadar sürmüştü ve Amerikan İç savaşı sırasında dagılmıştı. 1777 de büyük kurulun ateşi resmi tören ile söndürülmüştü.1614 de Hollandalılar Hudson Irmagına geldiler ve Huronlara ticareti ögretmeye başladılar. Kunduz kürkü karşılıgı ateşli silahlar vererek 1600 ların ortalarında yerel kunduz varlıgını tükettiler. Ticareti sürdürebilmek için de batıya dogru göç etmeye başladılar ve Huron topraklarını işgal etmeye başladılar. Beyaz adamın gelişi bu toplulukların sonu oldu. Ürünlerin degişim degerlerini ögrendiler ve bugünkü Abd ye dogru yol alındı. Şimdi bu kabilelerin ortak bir özelligi var. Bunlar mülkiyetin ne oldugunu bilmiyorlar. Bunlar köleligin ne oldugunu bilmiyorlar, bunlar suç ve ceza kavramını bilmiyorlar. Bu kabilelede adam öldürmek, yani kendi kabileleri içerisinden birini öldürmek bagışlanamaz bir şey ve tüm komünal toplumlarda oldugu gibi derhal tecrit edilmeyi gerektiriyor ve kabile dışına atılıyorlar. Bunlar cinsel suç tanımıyorlar, çünkü böyle bir kavram yok. Özgür cinsel ilişkiler var. Bunlar hırsızlık diye bir kavram bilmiyorlar, çünkü zaten mülkiyet kendilerinin ve kimden çalacaklar. Ortaklaşa üretip, ortaklaşa tüketiyorlar. Şimdi sormak lazım, Hacı nın insanın dogasında gördügü özellikler neden bu kabilelerde görülmüyor. Bu kabileleri şu anda bizim bildigimiz ve tanıdıgımız suç kavramlarının dışında tutan etmen ne. Bu bir önek ve de geniş kapsamlı bir örnek hem de şu andaki kapitalist ideolojinin ve çarpıtmanın beşigi olan bir ülkenin geçmişinde yatıyor. İnsanın dogasının kötü ve mülkiyetçi oldugunu iddia eden bir düşünce yapısının şekillendigi ülke topraklarında yaşanmış. Ama ne yazık ki insan beyni çabuk unutuyor ya da yeni düşünce çarpıtmaları çok çabuk gelişebiliyor. Buna resmi ideoloji deniyor ama biz Marksistlerin işi de resmi ideolojileri yıkıp gerçekleri gün ışıgına çıkarabilmek.
  10. ForuMeydan

    DİYALEKTİK ve TARİHİ MATERYALİZM

    Modok Kızılderililerinin yaşam düzeni vadilere, nehirlere ve göllere baglı olan avcı ve toplayıcı bir kabile. Sivri uçlu çubuklarla topraktan şalgam kökleri çıkarıyorlar, yaban bitkileri tohumları topluyorlar, büyük ve küçükbaş hayvanları avlıyorlar, balık tutuyorlar. Su kablumbagasının etini yemek için , kabugunu da kase ve kap kaçak olarak kullanıyorlar. Hasırotları ve sazlardan örgü yapabiliyorlar. Modok kültürünün kahramanı ve totemi bir cins hayvan Kumokums. " Dünyayı ve herşeyi yaratan Kumokumsdur. O dünyayı şöyle yaratmıştır : Başlangıçta Kumokums büyük saz gölünün kenarında oturuyor ve yalnızca merak ediyor, çünkü etrafta saz gölünden başka bir şey yokmuş. Bol su var diye düşünmüş, acaba biraz da toprak olsa nasıl olur. Bunun üzerine Saz gölünün dibine erişmeye çalışmış ve beşinci girişiminde gölün dibinden bir avuç çamur çıkarmış. Çamura fiske vurmaya başlamış ve çamur tüm Saz ölünün etrafı çevreleninceye kadar onun elinden taşmış. Daha sonra çamura şekil vererek dagları, nehirleri diger tabiat şekillenmelerini yapmış. Agaçları ve bitkileri topraktan çıkarmış. Kuşları gökyüzüne, balıkları suya , hayvanları da topraga koymuş.Bir kadın bir sepeti nasıl süslüyorsa o da dünyayı öyle süslemiş. Bir zaman sonra yorulmuş ve zaten de kış geliyormuş. Bir ayı ne yapıyorsa ben de onu yapacagım demiş. Saz gölünün dibinde kendine bir oyuk açmış ve zamanımıza gelineye kadar o tepe kurumuş ve bugün oldugu gibi sert bir kayaya dönüşmüş. Kumokums günün birinde uyanacak ve dünyaya bakıp onun nasıl degiştigini görünvce belki de onu ilk haline dönüştürecektir. ( Kızılderili Mitolojisi -Alice Marriot, Carol Rachlin) Surinam ve Brezilya'nın yagmur ormanlarında yaşayan Trio kızılderilileri esas olarak avcı-toplayıcıdırlar. Bu orman kabilelerinin pek azının bir koruyucu tanrısı ve ona tapmak için binaları vardır. Evcil hayvanları olmadıgı için yünü bilmezler. İlkel dokuma tezgahlarında agaç kabuklarından kumaş dokurlar. Sepet örer ve çömlek yaparlar. Metal ve taş kullanmayı bilmezler bütün aletleri bitkilerin çeşitli kısımlarından yapılmıştır.Paprava ve Varakuku adında bir yaratılış söylenceleri vardır. Bu söylenceye göre : Paparava nehir kıyısında balık tutarken, elleriyle Varaka adında bir balık yakaladı, fakat balık elinden kurtuldu, yere zıpladı ve kayboldu. Paparava ne kadar aradıysa da onu bulamadı, tam umudunu kesmişken arkasından bir kadın sesi duydu. Sen de kimsin diye sordu : Ben Varakayım, yakaladıgın balıgın ruhuyum diye yanıtladı kadın. Beni köyüne götür, nerede yaşadıgını görmek istiyorum. Paparava Varakuyu köyüne götürür. Benim yaşamım çok basittir der Paparava. Evim yok, dışarıda sazların arasında uyuyorum. Yiyecek olarak gördügün sazların yumuşak kısımlarını yiyorum, etli kısımları sulu olur. Nehre döndüklerinde bein hemen bırakma dedi Varaka. Babam yieceklerle gelecek . Yer elması, tatlı patates, yuca ve muz getirecek. Getirdiklerini görmek istiyorum. Paparava nehrin kıyısında dururken, birden dev bir timsahın agız dolusu bitkiyle kafasını sulardan çıkardıgını gördü ve hemen oradan kaçtı. Güvenli bir uzaklıga erişince timsahın Varakanın ayakları dibine bir yıgın bitki bıraktıktan sonra nehrin derinliklerine süzüldügünü gördü. Varaka Paparava'yı çagırarak bitkileri nasıl ekmesi gerektigini ögretti. Ve süzülüp gitti. Bitkiler büyürken Paparava Varakanın yolunu gözlemeye başladı. Bitkiler olgunlaşıncaya kadar Varaka gelmedi, sonra bir sabah gelerek Paparavaya bütün yiyecekleri nasıl yemesi gerektigini, yuca bitkisinden ekmek yapmayı, bitkileri hazırlaması için kap kacak yapmayı ögretti. Önceleri yeni yiyecekler Paparavaya çok tatsız geldi, yemesi zor oluyordu. Ancak daha sonra alıştı ve artık saz yememye başladı. İşte halkımız yedigimiz yiyecekler yemeye böyle başladı. (Dünya Mitolojisi, Donna Rosenberg) Kuzey Amerika'nın Navajo Kızılderililerinin yaratılış mitosuna göre başlangıçta ilk dünya ya da Siyah Dünya vardı. Üzerinde yaşayanlar yalnızca kanatsız böcekler ile sürüngenlerdi. Günlerden bir gün böcekler bir araya geldiler ve " burası çok karanlık, daha büyük ve aydınlık bir yer bulmalıyız" dediler. Pervane böcegi kendilerine kanatlar yapmayı önerdi ve böcekler çekirgenin önderliginde ikinci dünya olan Mavi Dünyaya geldiler. Burada dört büyük kuşla karşılaştılar. Beyaz Turna, Mavi Balıkçıl, Sarı Gerdanlı Dalgıç ve Siyah Gerdanlı dalgıç. Kuşlarla *böcekler savaşa tutuşurlar, sonunda sag kalan böcekleri çekirge toplayıp Sarı Dünyaya götürür. Mitos böylece insana kadar devam eder. ( Donna, age ) Bengal körfezindeki Andamanlılarda ateş Bilikunun mülkiyetindeydi. Yalıçapkını onu çalmaya kalkıştı. Fakat Biluku uyandı ve yalıçapkını kaçmaya çalışırken peşinden sedef fırlatıp kanadını ve kuyrugunu kesti.Yalıçapkını denize daldı, Betra kudu denilen yere yüzdü ve ateşi orada bekleyen hayvanldan birine verdi., o da ateşi bronz kanatlı kumruya geçirdi. Kumrudan ötekilere geçti. Yalıçapkını yaşadıgı kaza sonucu insan oldu. Biluku da öfkelenerek dünyadaki evini terk etti. O zamandan beri göklerde bir yerde yaşamaya başladı. * ( Campbell, İlkel Mitoloji ) Bu mitoslar avcı ve toplayıcı ekonomiye sahip olan, mülkiyeti ortaklaşa olarak tanıyan, içlerinde henüz sınıflaşmanın olmadıgı toplum biçimlerinde yaşayan totemci kabilelere ait yaratılış söylencelerinden seçtigim bir demet. Bu toplum biçimine sahip hangi kabile ile karşılaşırsanız karşılaşın mitosları hep aynı temel ögeleri kapsayacaktır. Burada herhangi bir tanrı kavramı, ya da ahret kavramı yoktur. Her şey doganın içerisinde ve yaşamın tüm dogallıgı içerisinde olup bitmektedir. Henüz cezalandırıcı bir güç ortaya çıkmamıştır, çünkü bu kavramlar henüz ekonomiye ve toplum biçimine yabancıdır. İnsanlar dogdukları andan itibaren toplumun eşit üyesidirler ve bireyler arasında bir sınıf farkı yoktur. İnsanca yaşamak için dogmuş olmak yeterli bir koşuldur. İnsanca yaşamak dogum ile kazanılan bir haktır ve henüz ters yüz edilmemiştir. Tanrının bulunuşu ile birlikte insanca yaşamanın ölümle kazanan bir hak oldugunu görecegiz. İşte bu da tam da özel mülkiyet ile ve sınıflaşma ile gelişen bir olgudur. Bu iletiyi yazmadaki amacım ilkel insanın saf ve dogal yapısına örnek vermek içindir. O halen inasanın insanal özüne, dogal özüne sahiptir. Hala paylaşımcıdır ve eşitlikçidir. Nitekim MÖ 500- MS 500 aralıgında meta üretiminin gelişmesi ile birlikte insanlar azgın bir sömürü ve vahşet çarkı içerisine girerler. Dikkat edin, büyük dinlerin yazı ile tanışmasının tarihleri de bu sürece denk düşer ve tüm dinler egemen ideoloji olmadan evvelki eşitlikçi söylemleden bahsederler. Eskiye özlem, ortaklaşmacılık ve toplumsallık.
  11. ForuMeydan

    DİYALEKTİK ve TARİHİ MATERYALİZM

    İdeoloji dışarıdan bakılınca, kapalı ve tutarlı bir sistem gibi görünür. İçeriden ise imana, inanışa katılmaya verir kendini. Fert ideolojiye baglanır ve onda kendini bulacagına inanır. Ama kendini gerçekleştirecegi yerde kaybeder, yabancılaşır. Demekki, ferdi, hayatlarla olan ilişkisinde, ideoloji bir takım gerekler ileri sürmektedir. Ama, bu gerekler, fert tarafından razı olunarak kabul edilmektedir. Eger, fert, ideoloji ugruna fedakarlık yapmaya yönelmişse, eger ideoloji ferdin üzerinde müeyyideler uyguluyorsa, fert onları bekler ve talep eder. Demek ki baskı altında olanların ve sömürülenlerin, boyun egişini, katlanmasını, rızasını saglayan şey ideolojidir. İdeoloji, bu ideolojiyi kabul etmeyenleri küçümsemeyi, onları ideolojiye döndürmeyi, ya da mahkum etmeyi mümkün kılar. Marks'a göre Marksizm bir ideoloji degildir. Marksizm ideolojilerin sonunu belirtir. Ve bu sonun gelişini hızlandırır. Marksizm bir felsefe de degildir. Çünkü felsefeyi aşar ve gerçekleştirir. Marksizm bir ahlak da degildir, ama ahlaklar hakkında bir teoridir. Marksizm bir estetik degildir, ama eserler, eserlerin şartları, ortaya çıkışları ve yok oluşları hakkında bir teoriyi ihtiva eder. İdeoloji bilimsel ya da bilim dışı olabilecegi gibi, nesnel gerçekligin dogru ya da yanlış yansıması da olabilir. Egemen sınıfların ideolojisi bilim dışıdır. Emekçi yıgınların ideolojisi ise bilimden hareket eder. Bütün bunlara ragmen ideoloji ile bilimi hiç bir zaman birbirine karıştırmamak gerekir. İdeolojiler tutucu ya da ilerici olabilir. Bilimdışı ya da bilimsel saptamalardan hareket edebilir. Bu ideolojinin bilim ile aynı şey oldugunu göstermez. Çünkü ideolojilere, artık, inanç ve davranış unsurları girmiştir. İnanç ve davranış unsurları , her türlü ideolojiyi katılaştırır. İdeolojiler belirli durumlarda, nasıl davranış gösterilecegi, nelere inanılıp nelere inanılmayacagı gibi konularda da kısıtlamalar getirmişlerdir. Bilimde ise inanç ve davranış unsurlarının hiç bir yeri ve rolü yoktur. Marksizm; dogaya, topluma ve tarihe bir bakış yöntemidir. Ekonomik, toplumsal ve politik güçleri çözümleyiş biçimidir. Deger yargıları ve inançlar bilim olamaz. Marksizm ise tüm bunlardan kendini soyutlar. Yalnızca nesnel gerçege baglıdır ve şeyleri ve olguları, kavram ve süreçleri birbirleri ile ilişki ve çelişkileri baglamında ele alır. Marksistler hiç bir konuda dogmalara yer vermezler, tüm süreçte degişimi esas alırlar. Her durumda somut şartların somut tahlillerine yer verirler ve stratejilerini buna uygun olarak planlar ve taktiklerini buna uygun olarak gerçekleştirirler. Marksizmin hiç bir ülke için somut reçetesi yoktur, dogması yoktur. Her Marksist içinde yer aldıgı toplumun sosyoekonomik durumuna uygun olarak sınıf ilişkileri ile her an degişebilen taktikler geliştirirler. Marks'ın gerek tarihsel çözümlemeleri ve gerekse de sınıfsal çözümlemeleri ve öngörüleri halen aşılmamamıştır. Üstüne üstlük dünyanın ezilen halkları için hala tek umuttur. Kapitalizm bu güne kadar varlıgını onun teorilerini yorumlayarak, karşı önlem almaya çalışarak sürdürebilmiştir. İleri ülkelerde ise bu varlıgını sosyal devlet anlayışına borçludur. Ancak bu sosyal refahın bedelinin ise bizim gibi ülkelere ödettirildigi gözden kaçırılmaktadır. Az gelişmiş ülkelerin sömürüye başkaldırışları bu sosyal devletin de çöküşü anlamına gelecegi açıktır. Kapitalizmin özü kar dır. Bu ise kapitalizmin bizatihi yıkılışının ve yıkılacagının temeli ve izahıdır Latin Amerikadaki sınıf mücadelerine bir bakmak aslında izah için yeterlidir. Kapitalizmin şu an içinde bulundugu ve hızla ülkemizi de sarmaya başlayan kriz aslında kapitalizmin sonunun da başlangıcı olacaktır.
  12. ForuMeydan

    Alevilik

    Alevilik İslamiyet’in içinde değil http://forumeydan.ipbfree.com/index.php?showtopic=410 Aleviler "müslüman" midir? http://forumeydan.ipbfree.com/index.php?showtopic=58
  13. ForuMeydan

    alevilik ve içki

    Alevilik İslamiyet’in içinde değil http://forumeydan.ipbfree.com/index.php?showtopic=410 Aleviler "müslüman" midir ? http://forumeydan.ipbfree.com/index.php?showtopic=58
  14. Ahlaki değerler içgüdüsel midir, yoksa dini inançların yönlendirmesiyle mi oluşmuştur? Ahlaklı olmak için dine gerek var mıdır? Gerek yok ise, tüm kültürlerde niçin din var? Ve din ne işe yarıyor? New Scientist dergisi 1 Eylül sayısında ahlak ve din arasındaki ilişkiyi masaya yatırıyor. Dawkins, dini, ahlaki değerlerin kaynağı olarak gören geleneksel görüşe karşı çıkan çok sayıdaki düşünürlerden yalnızca biri. Bu kişilere göre din, ahlaksız davranışları mazur göstermeye yarayan bir araç. Dinin ahlakın veya ahlaksızlığın kaynağı olarak değerlendirilmesi yerine, bazı bilim adamları ahlakın ve dinin insan doğasının bir özelliği olduğuna inanmayı tercih ediyor. Tüm dünyada din çok çelişkili bir konumda. Dini inanışlar her zamanki gibi güçlü ancak Aydınlanma hareketi ve bilimsel gelişmeler, din kavramına ile hiç olmadığı kadar şiddetle karşı çıkıyor. Richard Dawkins gibi dini sorgulayan bilim adamları, bizleri dinin bir hayal olduğuna ve aynı zamanda tehlikeli de olduğuna inandırmak istiyor. Dawkins, dini, ahlaki değerlerin kaynağı olarak gören geleneksel görüşe karşı çıkan çok sayıdaki düşünürlerden yalnızca biri. Bu kişilere göre din, ahlaksız davranışları mazur göstermeye yarayan bir araç. Bu görüş, son günlerde giderek daha fazla destek buluyor, zira son bilimsel çalışmalar ahlakın beynimizin derinliklerine kazındığını, başka bir deyişle içgüdüsel kaynaklı olduğunu gösteriyor. Bu da, hepimizin doğru ve yanlışı ayırt etme yeteneği ile doğduğumuz ve dini öğretilerin bu çok temel ahlaki içgüdüleri değiştiremeyeceği anlamına geliyor. Ne var ki bu radikal görüş pek çok biyoloğu ikna etmeye yetmiyor. Son yıllarda dinin insan davranışları üzerindeki etkileri konusunda çok sayıda araştırma yapılmış ve halen de yapılıyor. Bu, üzerinde bilimsel araştırmalar yapmak için çok kaypak bir konu. Bilim adamları bu konuyu şimdi dinin nasıl evrilmiş olabileceğine, hangi amaca hizmet ettiğine ve insanları daha ahlaklı -veya daha ahlaksız- yapıp yapmadığına bakarak irdeleme yolunu tercih ediyor. Bu çalışmaların sonucunda, din ve ahlak arasındaki ilişki konusunda hâlihazırdaki basite indirgenmiş fikirlere meydan okuyan yeni bir görüş oluşmaya başladı. Dinin ahlakın veya ahlaksızlığın kaynağı olarak değerlendirilmesi yerine, bazı bilim adamları ahlakın ve dinin insan doğasının bir özelliği olduğuna inanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda ahlaklı bir yaşam sürmek için aslında insanların dine ihtiyacı yoktur; ama din olmadan ahlakın evrimleşme şansı olamazdı. Böyle bir yaklaşım, dini inanışlar ve ahlaklı davranışlar arasındaki karmaşık ve çelişkili ilişkiyi açıklayabilir. Bu düşünce şekli ayrıca, dinin kalıcı gücünün altında yatan etmenleri ortaya çıkarttığı gibi, inanmışları akıl yolu ile inançlarından vazgeçirmeye çalışmalarının ne kadar faydasız olduğunu da gösteriyor. DİN İYİLİĞE ÖZENDİRİYOR! Dinin iyiliğe özendiren bir güç olduğunu gösteren çok sayıda kanıt var. 1970'li yılların sonlarında 1980'lerde Seattle'daki Washington Üniversitesi'nden sosyolog Rodney Stark ve William Sims Bainbridge, dini inançlar ile ahlaklı davranışlar arasında bir ilişki olduğu yolundaki görüşü tartışmaya açtılar. Bu ikilinin araştırmaları, ibadet etme alışkanlığının, ahlaki normların toplu olarak daha iyi anlaşılmasına ve insanların daha az suç işlemesine yol açtığını ortaya çıkarttı. Daha sonra yapılan çalışmalar ise aşırıya kaçmayan dindarların daha mutlu, daha şefkatli, daha adaletli ve daha eli açık olduklarını gösteriyor. Bir diğer çalışmaya göre ise sigara, uyuşturucu ve alkol gibi kötü alışkanlıklardan din yardımı ile daha kolay vazgeçiliyor. Din, bunların yanı sıra insanları cinsel yönden de daha ahlaklı olmaya özendiriyor. ABD'de RAND Health adında, kâr amacı gütmeyen araştırma grubunun yürüttüğü bir araştırmaya göre, dini inançlara sahip HIV'li hastalar, inançsız HIV'li hastalara göre daha az sayıda eş değiştirmiş (Journal of Sex Research, vol 44, p 49). DİNİ İNANÇ YETERLİ DEĞİL Ancak dini inanç tek başına doğruya ve iyiye yönlendirmekte yetersiz kalıyor. Bu inananlar için de geçerli. RAND çalışmasından elde edilen bir başka bulguya göre AIDS hastalığına yakalanmış Katolikler, kiliselerinin doğum kontrolünü yasaklamasına karşın, diğer gruplara göre daha fazla kondom kullanıyor. "Katolikler ahlakın kaynağının kendi vicdanları olduğuna inanma eğilimi içinde" diye konuşan RAND çalışanlarından David Kanouse , "Bu çalışma ahlaki değerlerin içgüdüsel olduğu görüşünü inkar etmiyor; yalnızca dinin doğru ve yanlış ile ilgili iç sesimizi yorumlamakta bize yol gösterdiğini ileri sürüyor" diyor. Bu görüş, dinin kötü insanları ve kötü toplumları "hizaya sokmak" için varolduğu düşüncesi ile nasıl bağdaşıyor? Dawkins ve diğerleri, nefretin ve savaşların yol açtığı olumsuzluklara gerekçe oluşturmak için dinden yararlanıldığına ilişkin çok sayıda örneğin olduğunu söylüyorlar Bu kişiler ayrıca dini kitaplarda kınanması gereken davranışların nasıl değişikliğe uğratıldığına dikkat çekiyorlar. Bunlara örnek olarak zina yapanların, dinini reddedenlerin, eşcinsellerin taşlanması, söz dinlemeyen çocukların dövülmesi, köleliğin kabul görmesi, bir babanın kendi çocuklarını fuhşa zorlaması gösterilebilir. Dawkins, dinin yalnızca diğer bilişsel süreçlerin bir yan ürünü olduğunu, insanların doğuştan sahip olduğu ahlak anlayışı ile bir ilgisinin olmadığını savunuyor. Kaldı ki pek çok ateist, tanrı inancı olmadan da iyi bir insan olmayı beceriyor. Öte yandan inananların, kendi ahlaki kurallarını uyguladıkları zaman inanmayanlardan daha iyi bir insan haline geldikleri de görülmüş değil. Boston'daki Tufts Üniversitesi'nden filozof Dan Dennett, hapishanelerdeki mahkumların -en azından ABD'de- dindarlık açısından toplumun diğer kesimlerinden daha farklı bir yapıda olmadığına dikkat çekiyor. Ayrıca Hıristiyan nüfus içindeki boşanma oranının dindar olmayan Amerikalılardan farklı olmadığı belirtiliyor. DİNİN OLUMSUZ ETKİLERİ 2005 yılında Maryland, Baltimore'dan bağımsız bir araştırmacı olan Greg Paul, dinin olumsuz etkilerine ilişkin bir rapor hazırladı (Journal of Religion and Society, vol 7 p1) Bu çalışmada Paul, 18 sanayileşmiş ülkede dindarlık düzeyi ile toplumsal bozukluk göstergelerini karşılaştırdı. Çalışmanın sonucunda, inanç düzeyinin yüksek, ibadetin yoğun olduğu ülkelerde cinayet, çocuklarda ve gençlerde görülen ölümler, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, ergenlerde hamilelik ve çocuk aldırmanın daha sık görüldüğü ortaya çıktı. Bugün ahlakın dinden değil, toplumda hissedilen güvensizlikten kaynakladığına inanan Paul, "Kitlesel olarak Tanrı inancını, korku ve yetersiz mali koşulların yarattığı endişenin oluşturur. Dolayısıyla Tanrı inancının altında derin bir biyolojik, genetik ve başka bir köken aramak gereksizdir" diyor. Bu çalışmanın sert eleştirilere hedef olması kaçınılmazdı. Bazı araştırmacılar Paul'un ülke ve ahlaki gösterge seçiminde yanlı davrandığını ileri sürdüler. Daha kapsamlı bir test için Tennessee'deki Vanderbilt Üniversitesi'nden sosyolog Gary Jensen, Paul'un göstergelerinden biri olan cinayet verilerini alarak, farklı dini inançlar ile karşılaştırdı. Jensen'in çalışmasında da cinayet oranlarının inanç düzeyi ile ilişkili olduğu ortaya çıktı. Cinayetler, özellikle Tanrı ve Şeytan inancının geçerli olduğu dualist dinlerde daha fazlaydı. Cinayet oranı ABD'de -nüfusun %96'si Tanrı'ya, %76'sı Şeytan'a inandığını belirtiyor- Filipinler'de, Dominik Cumhuriyeti'nde ve Güney Afrika'da yüksek çıktı. Bu ilişki, yalnızca Tanrı inancının yaygın olduğu, ancak Şeytan inancının az olduğu İsveç gibi ülkelerde -nüfusun yalnızca %18'i bu ikisine inandığını belirtiyor- daha düşüktü. (Journal of Religion and Society, vol 8, p 1) DİNDARLIĞIN KATEGORİLERİ Dinin rolü, Tanrı'nın gücü olarak ele alındığında ortaya buna benzer, karmaşık bir tablo çıkıyor. Kansas Üniversitesi'nden sosyal psikolog Daniel Batson dinin rolünü iki kategoride ele alıyor. Biri, Tanrı'ya inanç ve ibadeti çıkar gözetmeden yapma güdüsünü içeren "İçselleşmiş Dindarlık" tır. İkincisi ibadetin bir sosyal etkinlik olarak yapıldığı ve kişisel çıkarların gözetildiği "Göstermelik Dindarlık" kategorisidir. Batson'a göre içselleşmiş dindarlık ile merhamet veya önyargıların azalması arasında yakın bir ilişki var. Oysa, bunun tam tersi, göstermelik dindarlıkta önyargılar derinleşmiş, merhamet hissi azalmış ve yardımlaşmada bile karşılık beklentisi öne çıkmıştır. Batson üçüncü kategori olarak "Arayış Dindarlığı"nı öne sürüyor. Bu kategoriyi oluşturan insanlar dinselliği sorgulama alışkanlığına sahiptir. Bu grubu araştıran Batson, bunların diğer gruplara göre en hoşgörülü ve en yardımsever insanlardan oluştuğunu ileri sürüyor. Bu çalışmalar dinin ahlaki davranışları etkilediği fikrini desteklemekle birlikte etkinin kapsamı konusunda yeterli bilgi vermiyor. Başka bir deyişle, bu etki inanan kişinin sosyal grubu ile sınırlı mı kalıyor, yoksa evrensel bir merhamet ve vericilik duygusuna mı yol açıyor? Davis'teki Kaliforniya Üniversitesi'nden kültürel evrim uzmanları Peter Richerson ve Brian Paciotti bu soruyu yanıtlamak için ekonomi oyunlarından yararlandılar. Bunlardan biri insanların vericilik ve adalet duygularını ölçen Diktatör Oyunu'ydu. Richerson ve Paciotti bu oyunu üniversite öğrencilerinden ve dindar kişilerden oluşan iki farklı gruba oynattılar. Richerson sonuçları şöyle değerlendiriyor: "Din ahlaklı bir insan olmak için gerekli olmadığı gibi her zaman olumsuz etki yaratmaz. Bu sonuçlar insanların doğuştan ahlaki değerlere sahip olduğu fikrini destekliyor. Bu arada din, ahlaki davranışların doğasını ve kapsama alanını belirliyor ve kimlerle işbirliği yapacağımız konusunda bize yol gösteriyor." GÖZETLENME DUYGUSU İngiltere, Belfast'taki Queen's Üniversity'deki Bilişim ve Kültür Enstitüsü'nden Jesse Bering , hem dinin hem de ahlakın evrimsel uyumun bir sonucu olduğunu şu sözleriyle açıklıyor: "Ahlak dinden kaynaklanmaz. Ancak sosyal ortamdaki benzer güçlere tepki olarak ortaya çıkmakla birlikte, din ve ahlak ayrı ayrı evrimleşmişlerdir. Atalarımız dil geliştirip, başkalarının ne düşündüğünü anlama yetisine sahip oldukları anda, bireysel haberler kendi gruplarının dışına taşmaya başladı. Topluluklarının onaylayacağı şekilde davranma eğiliminde olan insanlar bundan yarar sağladılar. Ahlaklı davranışlar bu aşamada başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğüne bağlı olarak şekillenmeye başladı. Böylece ahlak uyum sağlama özelliğine kavuştu." Ahlakın evrilmesiyle aynı anda dini inanç kapasitesi doğdu. Başkalarının haklarında ne düşündüğü kaygısına kapılan atalarımız, gözetlendikleri ve yargılandıkları duygusuna kapılmış olabilirler. Bering, atalarımızın bu rahatsız edici duyguyu doğaüstü güçlere atfettiklerini ileri sürüyor, çünkü başkalarının düşüncelerini okuma becerisinin altında yatan bilişsel sistem her şeyde anlam ve niyet arama eğilimindedir. Böylece ahlakın evrimleşmesini sağlayan uyum yeteneği dinin de evrimleşmesini sağlamış olabilir. GRUBA BAĞLILIK State University of New York'tan evrim biyoloğu David Sloan Wilson, grup içi bağlılığı sağladığı için ibadetin önemine değiniyor ve ibadetin grup seçiminde önemli bir rol oynadığını söylüyor. İnsanlar son 100.000 yıl içinde giderek sosyalleştikçe ve son 10.000 yıl içinde tarımsal faaliyetler kapsamlı bir iş bölümüne yol açtıkça, din ve ahlak birlikte evrilerek sosyal birlik ve beraberliği pekiştirir bir nitelik kazandı. Kültürel ve teknolojik gelişmelerin yaşam şeklimizi değiştirdiğine dikkat çeken Virginia Üniversitesi'nden psikolog Jonathan Haid t, buna bağlı olarak Batılı liberal toplumların ahlak ve din arasındaki ilişkiyi anlamamız için iyi bir model oluşturmadığını ve atalarımıza göre bizlerin daha bireysel olduğumuzu söylüyor. "Teknoloji yaşantımızı kökünden değiştirdi. Böylece din olmadan da ahlaklı olma şansımız doğdu, çünkü artık sosyal kontrol için başka araçlarımız var" diye konuşan Haidt, bunlara örnek olarak sivil yasaları, emniyet güçlerini ve kapalı devre televizyonları gösteriyor. DİNİN BİREYSEL ETKİSİ Dinin, tüm toplumlarda bireyleri harekete geçirici bir güce sahiptir. Pennsylvania Üniversitesi'nden Andrew Newberg'in gerçekleştirdiği görüntüleme deneylerin,de ibadet eden veya meditasyon yapan kişilerin beyin görüntülerinde beyin faaliyetlerinde geçici bir azalma olduğu tespit edildi. Bu bölgeler insanın kendi farkındalığı ile ilgilidir. İnsan faaliyetlerinin pek çoğunda -müzik festivallerinden askerlik hizmetlerine dek- gruba dahil olma arzularımız tatmin edilir. Heidt'e göre insanlarda, bireysel çıkarlarının üzerine çıkma arzusu çok yüksektir. İbadet sırasında birey, kendi fiziksel varlığının dışına çıkarak benliksiz bir düzleme geçer. Heidt bu yükselme duygusunda oksitosin adı verilen hormonun çok önemli bir rol oynadığını belirtiyor. Oksitosin kendimizden hoşnut olma, barışık olma duygusunun kaynağıdır. Benliğin üzerine yükselme duygusu çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Saygın bir amacın peşinde koşarken, birilerine iyilik ettiğimiz zaman, güzel bir şiir okuduğumuz zaman, yetenekli birinin performansını izlerken, kendini iyi hisseden biriyle empati kurduğumuz zaman bu yükselme duygusunu yaşarız. Yine de dindar insanların bütün bunlardan farklı, daha fazla bir yükselme, bireysellikten kopma duygusuna sahip oldukları ileri sürülüyor. Pek çok insanın, sosyal ilişki sağlaması veya doğru yolu göstermesi açısından dine ihtiyacı yoktur. Bu kişiler için ateizm en akılcı yoldur. Ancak dinin evrim tarihimizde kilit bir rol oynadığını da unutmamak gerekiyor. Ahlaki değerleri güçlendirmek ve içsel ahlak duygumuzu şekillendirmekte de etkin bir rol oynayan din, bizim inançlarımızı kabullenmeyen kişilere yönelttiğimiz ahlaksız davranışları da mazur gösterir. Reyhan Oksay
  15. Sadece akıl, gerçeği bulmakta yeterli değildir. Aklın en büyük özelliği, kolaylıkla yanılgıya düşebilir olmasıdır. (Metafizik felsefe sistemleri buna çarpıcı bir örnek olabilir.) Aklın yetersizliği nedeniyle: Teist der ki; aklın yolunu bulabilmesi için "iman nuruna" ihtiyaç vardır. Ateist der ki; aklın yolunu bulabilmesi için "bilimin ışığına" ihtiyaç vardır. (Bu belirlemeyi kesin çizgilerle ayrılmış sınırlar olarak algılamamak gerekir; akıl ve bilim karşılıklı etkileşim içinde olduğu gibi, akıl ve iman da karşılıklı etkileşim içinde olan dinamik süreçlerdir.) "İman nuru" ile "bilimin ışığı" üzerine yapılan VURGULAR önemlidir, çünkü birinden diğerine geçiş, bir paradigma değişikliği anlamına gelir. (Teist paradigma X Ateist paradigma) Akıl yürütürken; ateist paradigma, mevcut bilimsel verileri dikkate almayı gerektirirken, teist paradigma ise imana uygunluğu (dinsel verileri) dikkate almak durumundadır. Herhangi bir şeyi akla-mantığa uygun hale getirmek, yeterince zekası olan bir kişi için önemli bir zorluk arzetmez. İnsan, zihninde kurguladığı iç dünyasını (mikro-kozmos), zihninin dışındaki gerçek dünyada da (makro-kozmos) görmeye yatkındır; çünkü görmeye eğilimi olduğu şeyleri algılayacak ve onları zihninde kurguladığı iç dünyasıyla uyumlu kılacak şekilde akıl-mantık yürütecektir. İnsan sadece akıl yürütme yoluyla istediği her şeyi kanıtlayabilir. Bundan dolayı, kanıtlanan herhangi birşey, sırf kanıtlandı diye geçerli kabul edilmez. Peki sorun nerededir? Şuradadır: Bir şey akla çok yatkın olduğu halde gerçeğe uygun olmayabilir veya tersine akla hiç yatkın olmadığı halde o şey bir gerçek olabilir. Örneğin; canlıları bir Tanrı'nın yarattığı düşüncesi akla çok yatkın gelebilir ama bu durum gerçeğin ta kendisi midir? Tersine bir örnek verilecek olursa; canlılarda bir tasarım neticesi olduğu izlenimi uyandıran kompleks yapıların evrimsel bir süreçle bu mükemmel hale gelmiş oldukları akla hiç de yatkın gelmeyebilir ama akla ters gelmesine rağmen bu durum bir gerçek olabilir... Sadece akıl yürüterek gerçeği bulmanın mümkün olmadığının normal hayattaki örneği metafizik felsefe ise, akıl hastalığı düzeyindeki uç örneği de paranoyadır. Takip edilme hezeyanları olan bir paranoyak, kendisini kimlerin, nasıl, ne şekilde, niçin takip ettiklerini öylesine akla-mantığa yatkın nedenler göstererek izah eder ki, onun paranoyak olduğunu bilmeyen birisi, söylediği her şeye inanır. Paranoyak, hezeyanı aleyhine getirilebilecek her düşünceyi mükemmel akıl yürütmelerle cevaplar ve muhatabı onu altedemez. (Örneğin, onun takip edilme fikrini saçma bulduğunuzu söyleyecek olursanız, sizin de onu izleyen teşkilatın bir üyesi olabileceğinizi vurgulayarak size öyle akla uygun şeyler söyler ki, sonuçta kendinizi "acaba beni o gizli örgüte hiç haberim bile olmadan sokmayı nasıl becerdiler?" gibi birşeyler düşünürken bulabilirsiniz!) Paranoyaklar genellikle zeki insanlardır, söyledikleri şeyler tuhaf olsa bile, sonuçta akla-mantığa tamamen uygun gelen şeylerdir; ama hiç biri gerçek değildir - kendi zihinlerinde yarattıkları kurguları dış dünyaya mükemmelen adapte etmektedirler. Yani sorun bir akla-mantığa uygunluk sorunu değildir, gerçeğe uygunluk sorunudur... Gerçeğe uygunluk nasıl anlaşılır? İşte bu noktada bilimsel yöntem önem kazanır: Gözlem ve deney yoluyla, dış dünya ile iç dünyamız arasındaki uygunluğu kontrol edebiliriz. Örneğin; tabancalı bir adam silahını doğrultarak beni ölümle tehdit ediyor. Beni vuracağını ve pisi pisine öleceğimi aklımdan geçirerek korkuyorum. (Bunlar benim iç dünyamda olanlar). Oysaki dış dünyanın objektif gerçeği benim aklımdam geçenlerden bambaşka bir mahiyette olabilir. (Aslına adamın tabancasında mermi yok ve beni öldürmek gibi bir niyeti de yok ama korkutarak zevk alan bir psikopat). Bunu anlayabilmenin "bilimsel" yolu adamın tabancasını kontrol etmek (gözlem ve deney), adamla konuşmaya çalışarak niyetini öğrenmeye çalışmak (ikinci bir gözlem) olabilir. Örnek biraz tuhaf gelebilir ama amaç bilimsel yöntemin ne olduğunu vurgulamaktır. Teistlerin bazılarında rastlanan bilimden korkma, bilimi küçümseme eğiliminin nedeni, bilimsel yöntemin ne olduğunu bilmemekten gelir. "Bilim" denince bazılarının aklına laboratuvarda deneyler yapan Amerikalı bilim adamları gelir. (Dikkat ettiyseniz, televizyonda bilimle ilgili haberler verilirken laboratuvarda deney yapan bilim adamlarının gösterilmesi adettendir). Oysa, bilim denince laboratuvarı değil, bir yöntemi anlamak gerekir: Düşüncelerimizi (hipotezlerimizi) dış dünya ile doğruluk sınamasından geçirmek için gözlem ve deney yoluna başvurmak, eğer gözlem ve deneylerimiz düşüncelerimizi doğrulamıyorsa, düşüncemizi değiştirmek... Akıl mı üstün, iman mı? Cevaben deriz ki: Bilim, her ikisinden de üstündür... Bilim bizim aklımızı da, imanımızı da yönlendirir, güçlendirir / zayıflatır, niteliğini değiştirebilir. Teologlar, ilahiyatçılar, bilimsel çalışmaların sonuçlarından yararlanmaya çalışarak imanımızı takviye edecek şeyler söylemiyorlar mı? "Gerçek bilim insanı Allah'a götürür" diyerek bilime abartılı bir önem veren ilahiyatçılarımız, modern bilimin bulduğu her şeyin Kuran'da zaten yazılı olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmiyorlar mı? Bilimsel çalışmalar dünyanın tepsi gibi düz olmadığını ortaya çıkardığından beri, Kuran'da dünyanın şeklinin neye benzediğini açıklayan ayetleri arayıp uygun yorumlarla inanırlara "işte bilim, işte Kuran!" diye haykırmaya heveslenmiyorlar mı? Aklımız enerjisini ve gıdasını bilimden almıyor mu? Dünyanın evrenin merkezi olmadığını da bilimsel çalışmalardan öğrenmedik mi? Bilimsel veriler ışığında dinlerin gerçekliğini sorgulaya sorgulaya sonuçta dinden, imandan çıkmadık mı? Bilim bizim aklımız ve imanımız üzerinde güçlü bir baskı oluşturur. Sara (epilepsi) hastaları yüzyıllardır "cin çıkarma" duaları ile tedavi ediliyorlardı. Hem İsa, hem de Muhammed bizzat kendileri "cin çıkarma" işlemlerinde bulunarak onları takip eden imanlılarına güzel (!) bir örnek oluşturmuşlardı. Bugünkü tıp biliminin geldiği aşamada ise sara hastalığının cinlerden değil, beyindeki anormal deşarjlardan kaynaklandığı ve bu deşarjları önleyen uygun ilaç tedavileri ile sara nöbetlerinin ortadan kalktığı anlaşıldı ve "cin çıkarma" duaları ile tedavi yöntemi demode oldu. Bugün dindar veya dinsiz bütün sara hastaları, iyileşmek istiyorlarsa, imanlarının ve akıllarının dediğini değil, tıp bilimi ne derse onu yapıyorlar, ilaçlarını düzenli olarak kullanıyorlar ve sara nöbetlerinden kurtuluyorlar. Eğer ilaçlar fayda etmezse, o zaman ameliyatla beyindeki anormal deşarjların kaynaklandığı dokular çıkarılarak (adeta cin çıkarmayı çağrıştırıyor!) tedavi ediliyorlar... (Bu tedavi yöntemleri ideal olmayabilir ama cin çıkarma dualarından çok daha etkili oldukları kesindir). Bu yazdığım şeyler acaba gerçek mi, yoksa kafamdaki kurgularımı mı yazıyorum. Eğer bunu kontrol etmek isterseniz, "bilimsel yöntemi" uygulayacaksınız, yani gözlem ve deney yöntemini. Nasıl yapabilirsiniz? Mesela, çevrenizdeki bir hastanenin nöroloji veya varsa epilepsi polikliniğine giderek, orada tedavi gören hastalarla tanışıp sohbet etmeyi deneyebilirsiniz. "Hocalara okuttuk ama fayda etmedi, nihayet buraya geldik" gibi lafları çok sık duyabilirsiniz. Hatta hocalara gide gele boş yere oyalandıklarını, tıbbi tedavilerin bu yüzden geciktiğini söyleyerek hocalara kaptırdıkları paralar için küfreden hastalar veya hasta yakınlarıyla da karşılaşabilirsiniz. Peki ben bunları nereden biliyorum? Size önerdiğim bu deney ve gözlemleri bizzat kendim de yaptığım için... Bilim her sorumuza cevap verebilir mi? Elbette ki hayır! Peki bilimin cevap veremediği sorularımız için ne yapmamız gerekir? Sabırla beklememiz gerekir, dün cevabı verilemeyen birçok soruya bugün cevap verilebiliyor, bugün cevap verilemeyen sorulara da gelecekte cevap verilmesini umabiliriz; ömrümüz kafi gelirse görürüz, biz göremezsek sonraki nesiller görür... "Benim o kadar bekleyecek zamanım yok, hem benim sorularıma bilimin cevap verebileceğinden de çok şüpheliyim!" diyorsanız, o zaman akıl veya iman yollarından birine yönelmek durumunda kalırsınız. Örneğin "hayatın anlamının ne olduğu" ile ilgili sorularınıza bilim ne bugün, ne de gelecekte cevap veremez; çünkü böyle bir soru deney ve gözlem alanına girebilecek bir mahiyette değildir; ama akıl yolu (örneğin varoluşçuluk felsefesi) veya iman yolu (huzur bulduğunuz bir din) ile hayatınızın anlam sorununa belki bir cevap bulabilirsiniz. Bilim her sorunuza cevap veremez ama teologlar / ilahiyatçılar her sorunuza akla-imana uygun bir cevap bulabilirler. Özellikle imanla ilgili konularda tehlike arzedebilecek her türlü soru için "reçete gibi" hazır cevapları vardır. Her soruya cevap verebiliyor olmak bir meziyet değildir, tersine insanın güvenini sarsan bir durumdur. İşin içine ister istemez biraz üfürme, biraz demagoji, biraz da kandırmaca karışır!...
×
×
  • Yeni Oluştur...