Jump to content

kenzo

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    2.603
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

6 Takipçiler

kenzo Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Contact Methods

  • Website URL
    http://

Profile Information

  • Location
    ANKARA

Güncel Profil Ziyaretleri

5.520 profil görüntüleme
  1. kenzo

    RASTLANTI NEDIR?

    Rastlantı kavramını iki farklı kategoriye ayırabiliriz: Nedensel Rastlantı ve Ereksel Rastlantı. Bu ikisi birbirinden gece ve gündüz kadar ayrı. Birisi nedensel rastlantıyı kastedip bir şey söylediğinde ikincisi ereksel rastlantı anlayıp yanıt veriyorsa, çok ciddi bir hata yapılıyor demektir. Nedensel rastlantı Nedensel rastlantı, ortaya çıkmasında belirli bir neden olmayan ya da bu neden her neyse tespit edilemeyen, bazı durumlarda tespit edilmesine pratik amaçlarla bir gerek görülmeyen olay demek. Bu durumda, nedensel rastlantıdan söz ettiğimizde de iki ayrı şeyden söz ediyoruz: birincisi, epistemik anlamda, yani bizim bilgimizin yetersizliği ya da ilgisizliği anlamıyla rastlantı ve mutlak olarak hiçbir nedeni olmayan bir olayın ortaya çıkması anlamında ontik (varoluşsal) rastlantı. Nedenselliğe göre olaylar birbirlerini zincirleme olarak belirler. Parayı havaya attığımızda paranın başlangıç konumu, verdiğimiz ilk hız, havanın direnci... bir sürü etmen, düştüğünde yazı ya da tura gelmesini belirler. Dolayısıyla, atılan paranın yazı ya da tura gelmesi mutlak anlamıyla rastlantı değil, önceki koşulların belirlediği kesin bir sonuçtur. Ancak pratik olarak bu önceki koşulların hepsini birden eksiksiz olarak bilmemiz mümkün değildir. Her şeyi bilmeye çalışmanıza rağmen en ufak bir ayrıntının eksik kalması sonucu tamamen değiştirebilir. Dolayısıyla belirli bir atılışta paranın yazı ya da tura gelmesine rastlantı deriz. Bu ontik anlamda değil, bizim bilgimizin sınırlılığı, eksikli olması yüzünden bizim rastlantı diye adlandırdığımız bir sonuçtur. Yazı tura atılması gibi, sonucu çok sayıda etmene bağlı olan ve başlangıç koşullarındaki çok küçük bir farkın sonucu büyük ölçüde değiştirdiği olaylara da kaotik deriz. Kaotik olayları kesin olarak öngöremeyiz, ancak uzun vadede istatistiksel olarak yaklaşık kestirimlerde bulunabiliriz. Uzun vadede yazı tura atılışı yapıldığında yaklaşık olarak yarı yarıya yazı ve tura sonuçlarının elde edileceği, böyle bir istatistiksel kestirimdir. Paranın başlangıç konumu, atışta uygulanan kuvvet, para dönerken havanın direnci gibi etmenlerdeki belirsizlikler uzun vadede birbirini götürecek ve paranın geometrisi daha doğrusu simetrisi uzun vadede belirleyici olacaktır. Sonuçta ne kadar çok atış yapılırsa, %50 oranına o kadar yaklaşılacaktır. Birbiri ile nedensel olarak ilgisiz iki olayın aynı anda ve aynı yerde bir arada ortaya çıkması da episemik anlamıyla rastlantıdır. Dünyaya bir meteorun çarpması ile dinozorların soyunun tükenmesi böyle bir olaydır. Meteor çarptığında dünyada dinozorlar olmasaydı böyle bir sonuç ortaya çıkmayacaktı. Oysa meteorun o tarihte dünyaya çarpmasını belirleyen nedenler ve o tarihte dünyada dinozorların olmasını belirleyen ayrı nedenler vardı. Her iki olay da ayrı ayrı kendi nedensellik zincirinin sonucu olarak uzay-zamanda bir araya geldiler. Nedensellik zincirlerini geriye doğru izleyebilseydik, bunların Güneş Sistemi'nin oluşumunda birleştiğini görürdük. Ya da eğer göktaşı Güneş Sistemi dışından geldiyse bile olayların zincirleri, bölgedeki bir süpernova patlamasında, Samanyolu'nun oluşumunda, o da olmazsa mutlaka büyük patlamada kesişecekti. Demek ki bu iki olayın biraraya gelmesi mutlak olarak bir rastlantı değil, bizim doğrudan ilgisini kuramadığımız için rastlantı olarak adlandırdığımız bir şey. Ontik rastlantı ise, mutlak anlamda rastlantı demektir. Olayın neden sonuç zinciri sonucunda değil, ortada belirli hiçbir neden yokken ortaya çıkması durumundaki rastlantı gerçek anlamda ontik rastlantıdır. Gündelik sağduyumuz böyle bir şeyin olmadığı yönünde ısrarcıdır. Ama eğer kuantum kuramı doğruysa, böyle olaylar vardır. Örneğin radyoaktif bir elementin tek bir atomunun belirli bir anda bozunmasının bir nedeni yoktur. Atom, ortada hiçbir şey yokken bir anda bozunur. Neden on saniye önce değil de şimdi bozunduğunu gösterecek hiçbir şey yoktur. Belirli bir atomun belirli bir anda bozunması tamamen ve mutlak olarak rastlantıdır. Bu bilgi veya ölçüm eksikliğinin değil kuantum kuramının doğrudan gerektirdiği bir olgudur. Kuantum kuramı ise bütün gözlem ve deneylerimizle uyumlu olan çok güçlü bir kuramdır ve bu kuram doğru ise mutlak anlamda rastlantı vardır. Yine de kuantum kuramının bir son olmadığı, daha temel bir kuramın bulunduğunda bu gibi belirsizliklerin ortadan kalkabileceği öne sürülebilir. Bu yönde hiçbir kanıt elde olmamasına karşın, bu da bir olasılıktır. Böyle bir olasılık dile getirilebilir belki ama elde hiçbir kanıt olmadan bunun mutlaka böyle olduğunu öne sürmek dogmatizmdir. Yani olgulardan değil, önyargılardan sonuca ulaşmaya çalışmak demektir. Ereksel Rastlantı "Hiçbir şey tesadüf değil" derken mistiklerin ve teistlerin kullandığı ve kastettiği rastlantı ereksel rastlantıdır. Nedensellikle ereksellik, kimi zaman bilinçli olarak çoğu zaman da farkedilmeden birbiriyle karıştırılır. Nedensellik, önceki olayların sonraki olayları belirlemesi, ereksellik ise, bilinçli niyet ve amaçlarımızın davranışlarımızı belirlemesidir. Su içmek için elimi bardağa uzatırım. Elimi bardağa uzatmamın nedeni, beynimde başlayan elektrokimyasal süreçler sonucu sinirlerimden kol kaslarıma sinyallerin gitmesi, kol kaslarımın da gerektiği şekilde kasılıp gevşeyerek sonuçta elimin bardağa uzanmasıdır. Amacı ise, su içmek istemem. Günlük hayatta sık sık bu ikisini birbirine karıştırırız. Aslında dilimizde bunu ayırdetmek için gerekli sözcükler var. Örneğin amaç, neden ile değil, niçin ile sorulmalıdır. "Neden İstanbul'a gidiyorsun?" değil "Niçin İstanbul'a gidiyorsun?" gibi. Amaç ve niyet, bilinçli ve iradeli eylemler için geçerlidir. Bir ölçüde hayvanların da bilince ve iradeye sahip oldukları öne sürülebilir. Ama esas olan insan eylemleridir. Bir olayın ortaya çıkması için belirli bir amaç veya niyet olmadığı zaman da rastlantı sözcüğünü kullanırız. Yıllardır görmediğim bir arkadaşıma çarşıda rastlamama rastlantı derim, çünkü oraya onunla karşılaşmak için değil, başka bir şey için gitmiştim. Oysa beni ve arkadaşımı oraya götüren bağımsız nedenler ve amaçlar vardı. Ortaya çıkan sonuç önceden amaçlanan bir sonuç olmadığı için rastlantı deriz. Ama bu, nedensel anlamıyla değil, ereksel anlamıyla rastlantıdır. Doğadaki olaylarda amaç, niyet ve hikmet aramak mistisizme ve dine özgüdür. Oysa bilim olaylarda öznel amaçlar aramaz, nesnel nedenlerini ortaya çıkarmaya çalışır. Bilimsel bakış açısıyla, ereksellik bağlamında, bilinçli insan eylemleri dışındaki her olay bir rastlantıdır; çünkü insan ve bir ölçüde yüksek memeli hayvan- eylemleri dışında hiçbir olayın amacı, niyeti, hikmeti yoktur, olayın nedeni ve sonucu ne olursa olsun.. DNA kopyalanırken çeşitli nedenlerle zaman zaman kopyalama hataları olur. Kopyalanan DNA, orijinalinden farklıdır, buna mutasyon denir, nedensel bir sonuçtur ve nedensel anlamıyla bir rastlantı değildir. Ama bunun böyle olmasının herhangi bir amacı veya hikmeti olsa bile nesnel olarak ortaya konamaz; Occam'ın usturası ilkesi gereği hiçbir dayanağı olmayan böyle bir varsayım yok sayılmalıdır. Dolayısıyla ortaya çıkan mutasyon nedensel olarak bir gereklilik olmasına karşın, ortaya çıkaracağı sonuç bir kasıt olmadığı için ereksel anlamıyla bir rastlantıdır. Yağmur, yerler ıslansın, bitkiler sulansın diye yağmaz. Yağmur yağması sonucu yerler ıslanır, bitkiler sulanır. Deicide
  2. kenzo

    Hawking'in Bulamadığı Cevaplar

    Bundan 1000 sene önce, onu bırak 10 sene önce bilmediğimiz birçok şeyi şimdi biliyoruz. Kaldı ki, her sorunun cevabını bulamayabilirizde, belki bazı noktalarda yanlış sorular soruyorda olabiliriz. Nitekim, "madem bilmiyoruz öyleyse allah vardır" çıkarımı geçerli bir çıkarım değildir. Tanrı kendi içinde tutarlı sıfatlara bile sahip olamayan bir kurgudur. Hiçbirşeye cevap değildir. Felsefi açıdan çözüm değil sorun yaratır.
  3. kenzo

    Daha Evren'in Neyin İçinde Genişlediğini Bilmiyorsunuz

    :D Ulen kireç bir alemsin yaw Bokumuzda bile tanrı olabilir yani Bokumuzunda %90'ı karanlık madde ya sonuçta. Karanlık enerji karanlık madde gibi kavramlar fiziksel teoriler ile gözlemler arasındaki uyumsuzlugu gidermek için oraya atılmış varsayımlardır. Son dererece matematiksel, gözlemsel yapılara dayandırılır bu iddialar İşin teknik kısmını es geçersek Tanrı, hodomodo'nun zodomodo'dan cortlamasıdır
  4. kenzo

    Daha Evren'in Neyin İçinde Genişlediğini Bilmiyorsunuz

    ya inevitablen 3 yıldır forumdasın hala aynı saçma akıl yürütmeler. hiç mi ilerleme yok sende birader? "yerinde saaaaaaaaay uygun adım marş" mı dedi birisi sana. Bilimsel bulguları falan bir yana bırak, neyi bilip, neyi bilmediğini bir yana bırak. Tanrı, Allah adına her ne dersen sıfatları tutarsız bir varsayımdır. Hiçbirşeye cevap değildir, bilakis sorunları, soruları arttırır. Varlık alemini ikiye bölüp Ahanda bu yaratan Ahanda bu da yaratılan demeninde hiç bir gerekçesi ve anlamı yoktur.
  5. kenzo

    İslamın ve Ateizmin Geleceği

    Tarihe yön veren dinler değildir, kültürde değildir. Bunlar birer sonuçtur üründür ve her çağa göre değişir zaten. Tarihe yön veren maddi koşullardır. Ne yazık ki bir çok tarihçi tarihe materyalist bakmasını bilmez. Tarihi kralların, kahramanların vb. tarihi sanırlar. Jared Diamond'un "Tüfek Mikrop ve Çelik" adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim. İnsanlığın kültürel, sosyolojik mevcut durumuna güzel bir evrimsel açıklamam sunuyor
  6. kenzo

    OTOBÜS ÖRNEĞİ...

    Beyin diyorsun, elektrik sinyali diyorsun, bunları kullanarak mı materyalizmi çürütüyorsun?
  7. kenzo

    big bang'den önce diye bir şey olabilir mi?

    http://www.bbc.co.uk/news/science-environment-11837869
  8. kenzo

    Evren Enerji Sızdırıyor

    Genel görüş şudur; Genel görelilik alan denklemleri statik bir evrene izin vermemektedir. Evrenin genişlediği bilinmeden önce Einstein durgun bir evrene inandıgı için denklemlerine "kozmolojik sabit" ekleyerek evrenin kendi üzerine çökmesini tabiri caiz ise önlemek istemiştir ama evrenin genişlediği anlaşıldığında bu sabite gerek görülmemiştir. Stephen Hawking ve Roger Penrose'un Genel Göreliliğin bigbang'i zorunlu kıldığını kanıtladıklarını okumuştum ama nasıl bilmiyorum. Sonuçta genel göreliliğin şu an ki haliyle gerçekliğin tam bir tasvirini vermediğini biliyoruz, nitekim kuantum mekaniği ile uyumlu değil. Bu uyumu sicim teorisinin çok şık bir şekilde sağladığına dair de genel bir görüş var. Pek tabiki sicim teorisinin öngörüleri henüz test edilebilmiş değil ama matematiksel açıdan son derece tutarlı ve prensip olarak son derece basit yasalara dayanan bir teori. Sicim teorisi doğru ise, singularite ortadan kalkıyor. Nitekim parçacıklar artık mevcut standart modeldeki gibi boyutsuz noktalar olarak değil planck uzunluğundaki sicimler olarak tanımlanıyor.
  9. kenzo

    Evren Enerji Sızdırıyor

    Ekstra boyutlar ve paralel evrenler bu konuya bir açıklama olabilir
  10. kenzo

    İlginç Fizik Soruları

    Işığın kırılması gibi düşünmek gerekiyor burda sanırım.
  11. kenzo

    BİRKAÇ İDDİA!

    Ne gerizekalı insanlar var ya.
  12. kenzo

    EY İNSAN! GÖZÜNAYDIN.

    Konu o değil evet ama senin iddia ettiğin gibi bu tip münasebetlere girisenler toplum tarafından dıslanıvermiyor. Konu hakkında zaten sangre, zensen denmesi gerekenleri demis. Birde benim tekrarlamam gereksiz.
  13. kenzo

    EY İNSAN! GÖZÜNAYDIN.

    Köy kahvelerine git görürsün. Eşeğin sahibi hariç hemen herkes duyar
  14. kenzo

    EY İNSAN! GÖZÜNAYDIN.

    Hiç alakası yok bilakis ballandıra ballandıra anlatırlar özellikle eşekler ile olan münasebetlerini. Hatta kırsalda gençlikte adeta yaşanması gereken bir tecrübe olarak anlatılır. Sonra arkadaş ortamlarında anlatılır gülünür. Bu muhabbetlere bizzat şahit olmuşumdur çok kez.
  15. kenzo

    Herşeyin Dışı Varmıdır?

    Fizikçi gözüyle Tanrının Gerçek Varlığı problemi Bahr Alfred Bütün büyük dinlerde, Tanrı, dünya ve insanların yaratıcısı, ki aynı zamanda kainatın yaratıcısı olarak, düşünülmüştür. Ayrıca, Tanrının uzay, zaman ve maddeden de önce var olduğu varsayılmaktadır. Teologlara göre, Tanrı tam bir “yokluk” içinde varlığını sürdürüp hüküm sürme yeteneğine sahiptir. Tarihimizin büyük düşünürleri, bu Tanrı-fikrine felsefi delillerle sürekli saldırmış ve eleştirmiştir. Buna rağmen sorunlu fikri ve düşüncelerle desteklenerek hayat bulan bu Tanrı-fikir hala yaşamaktadır. Bu durum, bu Yaratıcı-Tanrı fikrinin, Fizikçi mantığıyla irdelenmesi ve tartılmasına yol açmıştır. Yaratıcı-Tanrı fikrinin esas dayanağı ve aynı zamanda zayıf noktası, “yokluk” kavramıdır. “Yokluk” içinde tamamen hiçbir şeyin var olamaması ispatı, Yaratıcı-Tanrı fikrinin sonunu getirecektir. Ve eğer ki, buna ek olarak, teologların “yokluk” kavramının gerçekte var olmadığı, bu kavramın sadece bir düşünce, beynimizdeki spekülatif bir fikir olduğu gösterilse, Yaratıcı-Tanrı fikrinin temel dayanağı yok olmuş, Tanrı da sadece bizim beynimizin ürünü, beynimizdeki hayal-düş, beynimiz dışında var olmayan, gerçek olmayan bir fikir olarak ortaya çıkacaktır. Aşağıda getirilen deliller bu amacı desteklemektedir. Tanrının, Kainatı yaratmadan önce de var olduğu iddia edilmektedir. Bu da, O’nun tam bir “yokluk” içinde var olduğunu içinde barındırır. Bu yokluk, zaman, madde ve uzayın kendisi tarafından yaratılmadan önce, Tanrının bulunduğu “süper-vakum” veya “süper-boşluk” benzeri bir durum olarak tanımlanmaktadır. Halbuki “yokluk”, “var olmamanın” bir eşanlamlısıdır. Sonuçta, Tanrının “yokluk” içinde bulunduğu iddia edilmesi, Tanrının “var olmamalık” içinde bulunduğu anlamına gelir. Başka bir deyişle, daha hiçbir şey var olmadığında, yani ne uzayın, ne zamanın, ne de maddenin var olmadığında, kainatın var olmadığını bir durumla karşı karşıyayız. Ve bu “yokluk” sadece durumu anlatır, yani bir şeyin var olmamasını durumunu anlatır ve bu da “X” zamanında bir şeyin yaratılıp, var olabileceği vakum olduğu anlamına gelmez. Vakum uzay-benzerdir, boş bir uzaydır; uzay-benzer olmayan vakum, uzayı da barındırmayan vakumdur, böyle bir vakum yoktur ve hiçbir zaman da var olmamıştır! Hiç kimse havası boşaltılmış bir kutunun içinden uzayı söküp alamaz. Böylelikle hiçbir şey yokken, yani “yokluk” veya başka deyişle “var olmamalık” varken, bir anda uzay, zaman ve maddeyi elde edemeyiz. Buradan da kainatın yokluktan var olamayacağı sonucuna varmaktayız. Gerçekten de modern uzay bilim bize kainatın kuantum-mekanik durumundan oluştuğunu söylemektedir. Başka deyişle kainat oluşmadan önce bir şeyler vardı. Kainat, böyle söylemek mümkünse, başlangıç evresinde embriyo halinde var olmuştur, daha sonraki uzaya dağılması da, bir patlama sonucu olmuştur, bir Büyük Patlama sonucu (Big Bang) ! Eklemek gerekirse, uzay bilimcilerin (Fizikçilerin) son çalışmalarına göre, tek değil, sayısız ve biri-birinden bağımsız var olan kainatların var olduğu düşünülmektedir. Bu uzay bilimcilerin (Fizikçilerin) sonucu, gerçekçi gözükmektedir; eğer bir kainat varsa, neden, başka bir yerlerde başka kainatlar olmasın ki? Ve tabi ki bu durumda, bu “dünyalar dünyasında”, teologların “yokluğuna” ve bu “yoklukta” var olan Tanrıya hiç yer kalmamaktadır. Varsayalım ki, böyle bir “yokluk” ve bu “yoklukta” bulunan Tanrı mevcuttur ve bu argümanın sonuçlarına bir göz atalım. Tanrı en azından form ve ölçülere sahip olmalıdır. Ayrıca kendisinin bu “yokluktan” ayrılabilinmesi için, Tanrının da bir tür madde-varlık ( sübstansiyon ) olması gerekmektedir. Tanrı basit bir “yokluk” olamaz. Ama form ve ölçü kavramları uzaya bağlıdır. Fakat uzayın var olmadığı yerde, yani “yokluk” içinde, hiçbir şey form, ölçü ve madde-varlığa ( sübstansiyon ) sahip olamaz. Yokluk içinde farklılaşma ve ayrılmaya gerek duyulmaz. Ayrıca yokluk içinde zaman akışı da mümkün değildir. Zaman akışı, sadece uzay var olduğunda ve bunun içinde maddenin hareket ettiğinde veya değişime uğradığında vardır. Yokluk içinde hareket edebilecek veya değişime uğrayabilecek hiçbir şey yoktur zaten. Yokluk içinde saate de sahip olamayız. Sadece uzay içinde zamana sahip olunabilir ve sadece uzay içinde bir şey formuna, ölçülerine ve madde-varlığına (sübstansiyonuna) sahip olabilir. Yokluk içinde her şey farklılaşma özelliklerini kaybeder ki zaten Tanrı da kendisini yokluktan ayırt edemez, uzay, zaman ve maddenin var edebilmesi için bir “X” zamanı tayin edemez, yokluk içinde yoğrulup gider, yoklukla tıpatıp aynılaşıp kendi varlığını kaybeder, çünkü yoklukta “var olmamalık” mevcuttur. Aynı zamanda Tanrının eğer ruhani, her ne anlama geliyorsa, tabiatı varsa, o tabiat için de bu durum geçerlidir. Kısacası eğer Tanrı varsa, “yoklukta” uzay ve zamanın var olması gerekmektedir. Zaman, var olabilme şansına sadece uzayda sahiptir. Ama uzaydaki zaman, her zaman maddeyle beraber ortaya çıkmaktadır. Bu da, Tanrının, ancak kendisinin var olmasını sağlayabilen kainatın var olması ihtimalinde, var olabilmesi anlamına gelmektedir. Ama bu zaman da Tanrı, “Yaratıcı-Tanrı” statüsünden çıkmakta, Büyük Patlama sonucu, kainatla beraber var olmuş bir fani yaratık statüsüne inmektedir! Ama yine de bir anlık varsayalım ki, Tanrı kainatı yokluktan yaratmıştır. Mantıken bu kainatın “yokluk” tarafından çevrelenmiş olması lazım ki, Tanrımız bu “yokluk” içinde bulunsun ve hüküm sürsün. Ama görmüş olduğumuz gibi, yokluk içinde hiçbir farklılaşma özelliğinin bulunması mevcut değildir. Yokluk içinde hiçbir şey kendisini bu “yokluktan” ayırt ettiremez. Özellikle yokluk içinde hiçbir şey, strüktüre, forma veya ölçülere sahip olamadığından, kainat da, bütünüyle ele alırsak, bir obje olarak bu yokluk içinde kendini ayıt ettiremez, yokluk içinde yoğrulup gider, varlığını kaybeder, sonuç itibariyle yokluk içinde varlığını sürdüremez. Ama kainatın yaratıldığını biliyoruz. Bu da kainatın var olabilmesi için, onun dışında böyle “yokluluğun” olmaması ve uzay–zamanın var olması gereksinimini doğurmaktadır. Fakat bu durumda da, kainat yaratılırken böyle bir “yokluğun” olmamasını gerektirmektedir. Yokluğun olamaması da, “Yaratıcı-Tanrı”nın, “yokluğu” kendisine ikametgah seçtiğinden dolayı, “Yaratıcı-Tanrı”nın olmaması sonucunu getirmektedir. Bu yüzden de, kainat dışında “Süper-Boşluğun”, “Yokluğun”, “Var olmama” bölgesinin bulunduğuna, ya da zaman ve uzay ötesine inanmak yanlıştır. Teologların, saatine bakıp, “X” zamanında cennet ve cehennemle beraber kainatı yaratan Tanrıyı barındıran, “Yokluk” kavramı, imkansızlıktır ve ötesi söylenemez bir saçmalıktır! “Yokluk” yoktur ve “yoklukta” ikamet eden Tanrı da yoktur. Bu fikirler, beynimizde sadece bir hayal ürünü olarak var olabilir, fakat beynimiz dışındaki gerçek dünyada bunlara yer yoktur. Bu arada “yokluk” kavramı beraberinde, kainatın bittiği ve “yokluğun” başladığı, “görünmez sınır” kavramını da getirmektedir, kainatın bittiği ve “yokluğun” başladığı bir sınır. Şimdi de kainatta hareket eden ve bir anda bu sınıra gelen bir uzay yolcusunu hayal edelim. Bir adım daha atarsa, yolcumuz bu “yoklukta” yok olacaktır. Ama sadece kainatımızı terk etme teşebbüsünde bulunan yolcumuzun bu “yoklukta” yok olmaması gerekirdi, zaten bizim kainatımızın da, çok daha önce, Tanrının onu yarattığı anda, tıpkı zavallı yolcumuz gibi, bu “yoklukta” yok olması gerekirdi. Buradan, kainat dışındaki “yokluk” kavramının, ne kadar saçma olduğunu bir daha fark ediyoruz. Tanrının ikametgahı,“Yokluk”, var olmadığından dolayı, “Ötesi”, “Cennet”, “Cehennem” gibi, Tanrıya inananların, Tanrıya inanmayanların, İslam’daki acı çekenlerin, Allahın askerlerinin v.s. ruhları için de herhangi ikametgah bulunmamaktadır. Kainat dışında veya zaman ve uzay ötesinde ruhların bulunacağı böyle mekanlar olamayacağından, ruhların da aslında bir hayal ürünü olduğu ve gerçekte mevcut olmadığı sonucunu çıkarmaktayız. Tanrıyla beraber ruhlar da gitmiştir ve böylelikle hepimiz ileride ruhsuz olarak yaşamak zorundayız! Ve Tanrı olmadığından, “Tanrının Oğlu” olan, İsa isimli birisinin de, kutsal ve mucizeler yaratan “Tanrı Oğlunun” annesi olan “Kutsal Bakire Meryem’in” de gerçek olamayacağı da açıktır. Hıristiyan için bu, onu affedecek ve günahlarından arındıracak bir “Tanrı Oğlunun” olmadığından, günah işlemeden yaşamak zorunda kalacağı anlamına gelmektedir. Kainat dışında “yokluğun” olmaması, bakış açısında ciddi sonuçlar doğurur. Sadece uzay-zaman içinde bir şeylerin var olabileceğini bildiğimiz andan itibaren, kainat dışında uzay ve zamanı bulundurmamız gerekecektir. Kainatın hayal edebileceğimiz bir sınırına vardığımızda, o hayali sınır dışında da zaman ve uzayın bulunması gerekecektir, kainatın o sınırlar içinde var olabilmesini sağlayan şart olarak. Bu durumun sürekli sürüp gitmesi sonucunda, önümüze sonsuz “uzay-zaman dünyası” çıkar. Sonuçta bu “uzay-zaman dünyası” boş veya sadece bir köşede tek, bizim kainat olarak isimlendirilen, kainatı barındıran bir dünya olamaz. Kainatın, aşırı büyük, fakat Büyük Patlama merkezine bağlı olarak sınırlı olduğunu bilmekteyiz. “Uzay-zaman” ikilisinin de sadece maddenin varlığında var olduğunu bilmekteyiz. Maddesiz, ne uzay – bölümler mevcut olabilir, ne de ki, hareket eden ve değişebilen, maddesiz, zaman-bölümler mevcut olabilir; ki bu da maddenin olmadığı yerde uzay-zamanın olamayacağını, uzay-zamanın olmadığı yerde de maddenin olamayacağını gösterir. Buradan da, kainatın her zaman sınırları olduğundan, bu sınırsız “uzay-zaman dünyasında” sınırsız sayıda kainat olacağını sonucuna varmaktayız. Bu sınırsız “Uzay- Zaman Dünyası” her zaman var olacaktır, ama bir tek inatçı değişimi de barındırmaktadır: yeni kainatlar doğacak, diğerleri de ölecek ve yok olacaktır. Kainatlar sadece boyutsal sınırlara sahip değillerdir, yaşam süresi açısından da sınırlıdırlar. “Yokluk” hakkında tartışırken, modern uzay bilim tarafından da tanımlanan, fakat başka delillere dayandırılan, sınırsız “uzay-zaman dünyasına” vardık. Tanrının ve ruhların olamayacağı düşüncesine varmamız kesinlikle başka sonuçları da getirmektedir. Örneğin, çocuklarımızın dini eğitimi diye isimlendirilen bir eylem için artık herhangi bir açıklama bulamayacağız. Tabi ki rahip seminerlerinin de artık yapılmaması gerekecektir. Açıktır ki Tanrının var olmaması sırf kiliseyi ilgilendiren sonuçları da getirecektir. Kilisenin kurulmasından sonra, rahipler aydın ve yönetici sınıfına da ulaşma çabaları göstermiştir. Kilisenin gücünün arttırılması için, başka ülkelere yayılma politikası içinde bu önemli bir koşul olarak görülmüştü. Bu amaca ulaşmak için, Kilise öğretisine felsefi bir altyapı hazırlama uğraşına girilmişti. Sırasıyla Platon ve Aristoteles’in fikirleri çok “Hıristiyani” bulunmuştu. Her nedense, bir-kaç yüzyıl sonra, bu düşünce artık bir anda doğru bulunmamaya başlandı.(Skolastiğin Hıristiyanlıkta doğuşu ve ölümü) Bu yıllarda, yönetici ve aydın sınıfının soru sorabileceklerinden ve ispat isteyebileceklerinden, Tanrının varlığına dair deliller üretilmiş ve oluşturulmuştur. Bu delillerden en önemlileri ontolojik, kozmolojik ve teleolojik delillerdi. Konumuz felsefe olmadığından bu delillerin detaylarına girmeyeceğiz. Söyleyebileceğimiz tek şey, Immanuel Kant (1726 – 1806) dönemine kadar hemen-hemen herkes Tanrıya ve Şeytana (ayrıca Şeytanın gelinleri olan Cadılara) inanıyordu. Kant, Tanrının gerçekliliğini ispatlayan bu delillerin aslında tamamen yanlış olduklarını gösterdi. Bu arada Kilise öğretisini eleştiren ilk kişi Kant değildi. Aslında bunu ilk yapan İngiliz David Hume (1711 -1776) du. Kiliseyi eleştirerek bu süreci başlatan ilk kişiydi. Kant’tan sonra Kiliseyle tartışmaya birçok düşünür girmiştir ve bu tartışma günümüze kadar süregelmiştir. Kilisenin bu konudaki bugünkü iddiası şudur: “Tanrının gerçekliği tam olarak ispatlanamaz, fakat Tanrının “var olmadığı” da ispatlanamaz.”
×
×
  • Yeni Oluştur...