Jump to content

Vefik Sâmi

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    27
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

Vefik Sâmi Hakkında

Güncel Profil Ziyaretleri

100 profil görüntüleme
  1. Bir devlet nasıl yıkılır ?

    Cumhurbaşkanı, AKP il başkanlarına hitâben yaptığı konuşmasında CHP'yi eleştirirken şunu söyledi: "CHP, birilerinin bu memleket için uhdesine verdiği rolü oynuyor. Milli bir politikası yok !" Ben, 70'li yıllardan beri ülke siyâsetini ve ön plândaki siyasileri tâkip ederim. Demirel'i, Ecevit'i, Erbakan'ı, Türkeş'i gördüm-tandım. Ne var ki bu isimler içerisinde Tayyip kadar tutarsızını görmedim. Ya hu, daha dün "BOP eşbaşkanıyım" diye övünen sen değil miyidin ? Bu eşbaşkanlık Milli mi oluyordu ? ABD'nin bölgedeki çıkarları uğruna bu ülkeyi Suriye bataklığına sokan, orada "SAM amca"dan çalımı yeyince, Rusya'ya yanışıp vaziyeti kurtarmaya çabalayan sen değil misin ? Mavi Marmaracılara iki yıl boyunca "gaz"ı verip, İsrail ile ilişkileri düzeltince "Bana mı sordunuz giderken ?" diyen, yıllarca birlikte çalıştığı hizmetlerinden istifâde ettiği kimi belediye başkanlarını "metâl yorgunluğu" geyiği üzerinden diskalifiye eden sen değil misin ? Hani Milletin oyu ile gelen yine Milletin oyu ile gitmeliydi ? Bu adam kadar dün söylediğini bu gün inkar edenine rastlamadım. Fakat; ne tuhaf ki seçimlerde ne zaman kendini ortaya koysa % 51 üzeri oy alıyor. Zannediyorum, AKP ve Tayyip bu ülke için uluslararası konjoktrün servis ettiği bir proje. Çünki 15 yıldır, Tayyip'i siyaseten zorlayabilecek ne bir lider, ne de siyasi oluşum çıkabildi. Bunu başaramayacak kadar zavallıysak biz; Geriye tek söz kalıyor. El Faaaaatiha !.. Gâzi Paşa Hazretleri Samsuna çıkmadan evvel, Anadolunuın muhtelif yerlerinde işgallere karşı başlayan direnişi görmüş, bölük-pörçük mukâvemetin bir getirisi olmayacağını bildiğinden, bunları birleştirip Milli bir karakter kazandırmak için Anadoluya geçmişti. Eğer o zaman ki durum, şu andaki gaflet, dalâlet ve hattâ hıyanet gibi olsaydı; zannederim, çizmelerini giymeye dahi tenezzül etmezdi.
  2. Yeni bir mesaj gnderdikten sonra, o mesajdaki imlâ hatâlarını gözden geçirme ve düzenleme için verilen süre çok az. Bu süre hiç olmazda 60 dk. olmalı. Ben, her ne kadar kontrol ederek mesaj göndersem de gözden kaçanlar illâ ki oluyor. Düzenleme süresinin uzatılmasını ricâ ediyorum.
  3. İslâmda aklın kullanımı husûsu.

    Bakınız, biraz siyer-i nebi okursanız, İslâm târihinin ilk dönemlerine göz gezdirirseniz, şunu göreceksiniz: İslâm peygamberine, "Biz namaz kılmayız, oruç tutmayız" diyen yok. Halbuki bu ibâdetler bir insan için pek kolay değil. "Haccetmeyiz" diyen de yok. Çünki: zâten Araplar yılda bir kez Hac ibâdeti yaparlar, Recep ayında oruç tutarlardı. Namaz da kılıyorlardı. Mescidleri vardı. Mescid, "secde edilen yer " mânâsındadır. Kıldıkları namaz, şeklen şu anki müslüman namazına birebir benzemeyebilir. Ne var ki bu ibâdetler temelsiz değil. İlk defâ İslam peygamberince ortaya konmuş değil. "Getirilenler"in çoğunu yalanlamıyor olmaları, eski Arap inancında zâten bunların bulunuyor olmasındandır. Muhammed, insanları başka bir İlah'a da çağırmıyor. Arapların tek yaratıcı olarak kabul ettikleri Allah'a çağırıyor. Tek itiraz, Ebubekrin Halifeliğinin ilk dönemnde Zekât konusunda çıktı. Mekke ve Medine hâriç hemen hemen tüm Arabistan zekâta itiraz etti. Bu da işin ruhâni değil, ekonoımik boyutu ile ilgili daha ziyâde. Bilenen tek anlaşmazlık "put" meselesi. Hattâ müslümanların "uydurma" diye karşı çıktıkları "Garânik" hadisesinde "müşrik" olarak nitelenen Araplar "Muhammed putlarımıza saygı gösterdi" diyerek sevinirler. İslâm Peygamberine itiraz etmezler. Genelde en mühim anlaşmazlık Arapların "Şefa'âtçi" olarak gördüğü putlar üzerine oplmuştur. Konu başlığı "İslâm ve akıl" olmasına rağmen, sizin inanç üzerine beyanlarınız daha çok duygusallığa yönelik. İnanç başka insanlardaki "İman gücü"ne bakarak oluşmaz. Sizin gördüğünüz şey işin zâhiri kısmıdır. Bu güne kadar insanların inanç düzeyini gösteren bir "İnanç ölçer" icad edilemedi. Kimde ne olduğunu aslâ bilemeyiz. Sağdan-soldan kulağımıza çalına "kerâmet" masallarıyla inanç husûle gelmez. Tekrar ediyorum; kişi inandığı İlah'ın "Olması gereken" niteliklerini bilmedikçe, Yaradan ile yaratılan arasındaki ilişkinin ilkesel düzeyini kavramadıkça, bireyde oluşan ve "iman" zennedilen şey sıradan bir teslimiyet ve boyun eğiştir. Bu boyun eğmenin en mühim dayanakları da ölüm korkusu, Cehennemde yanma endişesi ve Cennet beklentisidir. Kendisine olan inancı insanın zaafları, korku ve beklentileri üzerine bina eden her ne ise o asla bir İlah olamaz.
  4. İslâmda aklın kullanımı husûsu.

    Zât-ı âlinize "saçma" gelen soruyu iki yıldır değişik forumlarda sorarım. Bu müddet zarfında bir "cevap" bekledim durdum. Ama; görünen o ki cevap şöyle dursun, sorudan murad edileni anlayan yok. Eskiler "Teşbihte hatâ olmaz" demişler. Ne var ki teşbih edilen ile teşbih arasında mantıklı bir korelasyon bulunmalıdır ki ifâde edilen husus geyik muhabbetine kaçmasın.. Sizin teşbihte Allah hangisi oluyor ? Domates mi armut mu ?
  5. İslâmda aklın kullanımı husûsu.

    İlginç !.. İnandığı dine bakılmaksızın, her inanlının daha baştan iyi bilmesi gereken hususlar bunlar. Eğer kültür dindarı değilseniz tabii. Nasıl bir İlah'a inandığı veya taptığını bilmeyen, aslında Tanrı'ya değil, güç'e tapıyor demektir. Elbette bir yaratıcı varsa güç sahibi de olmalı. Ama; siz, O'nun gücünden çekindiğiniz için mi ya da size vaadleri ve sağlayacakları üzerinden çıkarlarınızla ilişkilendirdiğiniz için mi tapıyorsunuz ? Kur'an İlahı sürekli olarak insanların zaaf, korku ve beklentileri üzerinden kendisine iman devşirmeye çabalar. Halbuki "Mülkün sahibi" olanın buna ihtiyaç duymaması gerekir. Eğer, inandığım ilah gücünü benim zaaf ve beklentilerim üzerinden gösteriyorsa o ilah-milah değil şarlatanın tekidir. Belli bir güç'e sâhip krallar, imparatorlar da aynı yöntemler ile kitleler üzerinde egemenlik tesis edebiliyorlar değil mi ? Dün akşam bir tv kanalında müslüman vaiz Nurettin Yıldız'ı dinledim. Şöyle diyordu: "Aman ha ateistlerle münakaşaya girmeyin !.. Onların kurtuluşu için çabaladığınızı sanırken, inancınızı yitirirsiniz. Elektrik akımına kapılan birini kurtarmak için elinizi uzattığınızda siz de telef olursunuz." Aslında "Elektriğe kapılan adam" örneği hayli ilginç geldi bana. Ama; onun gibi İslâm İlâhiyatına vâkıf birinin ateistlerle münâkaşa girmekten bu derece imtinâ ediyor olması daha da ilginç geldi doğrusu. Öte yandan, soru sormaya sınırlamalar getirilmesi ve hattâ üstü örtülü biçimde müslümanların bundan "men" edilmesi, tamda "İşittik ve itaat ettik" hükmüyle ilgili. Nasıl bağlantı kuramadınız hayret değrusu. Her ne ise ben anlayacağımı anladım. Uzatmanın da bir mânâsını göremiyorum.
  6. İslâmda aklın kullanımı husûsu.

    Evvelâ bir tesbit yapalım ki münâkşaya zemin oluştursun. Bu takdirde tartışma, konu dışına çıkmadan sürer. Ben, kişilerin inancını, algısındaki İslâmı değil, bir doktrin olarak İslâmı eleştiriyorum. Kaynaklarım da Kur'an ve Hadisler. 1400 küsûr yıllık yaşanmış İslam yâni. Fahreddin er Râzi Tefsir-i Kebir miftahu'l Gayb adlı eserinde şunu der: "Bir sûre veya âyetin sebeb-i nüzûlünün husûsuliği, o sûre ya da âyetlerdeki hükmün umûmiliğine mâni değildir. " Evet, Nur 51'in öncesi Muhammed'e biat etiğini iddia edip de sonradan mızıkçılık edenlerle ilgili Ama; Nur 51'deki ifâde genel. İstisnâ kaydı yok. "İnandım" dedikten sonra yapılacak iş "İşittik ve itaat ettik" demek. Siz bırakın yan çizmeye çabalaynaları, dürüst ve samimi olarak soranlar, bu sorularıyla İslâm Peygamberini sıkıştıranlar hem 'âyet'le, hem de bizzat Muhammed tarafından uyarılmıştır. Kur'an pasajlarının anlaşılmasında "siyak-sibak" düsturu elbette mühimdir. Fakat; bu durumda mevzûyu sâdece âyetin öncesi-sonrası ile sınırlamak doğru değildir. İslâmıi doktirinin doğruluğunu savunma gayretinde olanların en mühim açmazı ellerinde bir münâkaşa vasatının olmamasıdır. Bâzen iddialarını doğrulama adına "siyak-sibak" der, bâzen de birâyeti hâkim kültürün anlayışına uydurma adına, tamâmen farklı bir zaman ve ortamda gelmiş başka bir âyetle açıklamayaçalışırlar. Şimdi siz lise ve dengi okullar için bir kitap yazsanız, I. Ünitede geçen bir durmu anlatmak için "Bknz VII: Ünite" deseniz ve bunu da sık tekrar etseniz, okuyan çocuklar sürmenaj olur. Gerçi istisnâen "Bknz. daha geniş bilgi için 677-682 shf" diyebilirsiniz. Ama bu durumu bir metod yaparak absürdleştiremezsiniz. Çünk; doğru olmaz. Benim "Kur'anda akıl kötülenir" diye bir iddiam oldu mu ? Neden söylemediğim şeyleri bana "cevap" verir gibi kullanıyorsunuz ? "Elçi" olduğu iddiasındaki hangi kişi insanların aklını devre dışı bırakarak amacına ulaşabilir ? Herkes illâ ki o aklı kullanacaktır. Burada aklın nasıl kullanıldığı önemlidir. İslâmda akıl, Muhammed'e kayıtsız ve şartsız itaatle yükümlüdür. Nitekim Hicretten kısa süre sönra Medinede yaşanan bir hâdise durumun vahâmetini gözler önüne serer. Görüldüğü üzere, Muhammed'in öyle her şeyi bilmediği ortaya çıkar. Çarpma işleminin sağlaması gibi, Muhammed'in isteğinin doğru olmadığı da ispat edilmiştir. Ama o, bu durumdan sâdece kendi alanı olan "elçilik" iddiasını ileri sürerek sıyrılmayı bilmiştir. Çünki; elçi olmadığınız müddetçe ; ahiretten, Cennet ve Cehennemden haber vermeniz mümkün değildir. Bu arada sizi bulmuşken iki soru sorayım: 1 - İnanç ile iman kavramları aynı anlamda mı kullanılır, yoksa farklı mıdırlar ? 2 - Allah'a mı tapıyorsunuz yoksa güç'e mi Allah'a tapmak ile güç'e boyun eğmek arasındaki kalın çizgiyi nasıl ifâde edersiniz ? Saygılar.
  7. Emin Çölaşan'ın 29 Ekim 2015 tarihli rezil köşe yazısı

    Net bilgimin olmadığı hususlarda münâkaşaya girmek prensibim değildir. Bu itibarla tartışma değil, öğrenme saikiyle sormaktayım. AKP'deki bu 180°'lik dönüşün sebeb-i hikmeti ne ola ki ? TSK'nın zaman zaman siyâsete doğrudan müdâhele ettiği herkesin mâlûmu değil mi ? Ergenekon ve Balyoz iddiaları 27 Nisan e-muhtırası akabinde ortaya çıkmıştı. TSK mensuplarının tutklanıp yargılanmalarının, sâdece "Fetöcü" elemanlarca yapıldığının kanıtı nedir ? Bütün tutuklama ve yargılamalar AKP'nin bilgisi ve arzusu istikâmetinde olmadı mı ? Tayyip, "Ben Ergenekon savcısıyın" dememiş miydi ? Bu süreçte AKP'y, "Fetöcü"lerden ayıran ölçütünüz nedir ? Cema'âtle uzak-yakın bir ilgim olmadı. "Fetöcü" de değilim. Müsaadenizle bâzı sorularım olacak. "Türk yıldızları" gösterisi kıvamında Ankara üzerinde alçak uçuş yapan jetlerle darbe yapıldığı nerede görülmüş ? Bütün kuvvet komutanlarını elleriyle koymuş gibi bularak derdest edip götürenler, nasıl oldu da sivil Tayyi'p'e ulaşmayı başaramadılar ? Duruma tam hakim olmadan davul çala çala darbe yapılır mı ? Sivil halka ateş edenlerin "Fetöcü" olduklarının kanıtı nedir ? Tayyip'in sözleri mi ? Fethullah Gülen'in elindeki yetersiz imkanlarla "ya hep ya hiç" modunda bu kabil ahmakça bir teşebbüste bulunacağına ihtimal vermem. Ne var ki İktidara Fethullahçıları baskı altına alacak bir gerekçe lâzımdı. O gerekçe 15 Temmuzdur . Bu iş ya iktidar tarafından plânlanmıştır. Ya da iktidar iddiaları tamâmen doğru olup, darbeye teşebbüs edenler içinde bir grup son anda "satış" yapmıştır. Bir darbeyi Kemal Sunal filmleri gibi ironize etmek istesiniz, emin olun ortaya bu kadar - ölenleri tenzihen - komedi çıkmazdı. Bu "Darbe" mavalına inanmayan yığınla insan var Türkiyede. Fakat; mevzûyu bir tiyatro olarak görenler, "Fetöcü-Darbeci" yaftasıyla tutuklanıp hapse atılıyor. Bu nedenle de söz konusu darbe iddialarına inanmayanlar açıkça düşüncelerini dillendiremiyorlar. "Hiç etkisi yok" demiyorum. İçişleri ve Adâlet bakanlıkları kadar doğrudan etkili değiller.
  8. Emin Çölaşan'ın 29 Ekim 2015 tarihli rezil köşe yazısı

    Fethullahçıların içişleri ve Adâlet bakanlıklarında örgütlendikleri su götürmez bir gerçek. Siyaset üzerinde pek etkin olamayan bakanlıklara da yerleşmiş durmdaydılar. Milli Eğitimi Sağlık bakanlıkları gibi. Ne var ki bu ülkede gerçekleşen tüm fail-i meçhûlleri Cema'ate fatura etmeyi de pek tutarlı görmem. Hele Cema'atin bir terör örgütü olmadığı noktasında sn. Emin Çölaşanın fikrine aynen katılırım. AKP ilk geldiğinde Uzanların servetini gaspetti. Sonra TSK'daki Atatürkçü subayları "Ergenekon_Balyoz" dümenleri ile pasifize etti. "Ne istediler de vermedik" dediği kankası Fethullah'ın canına okudu. "Fethullahçı" diye nitelediği tüm zenginlerin malvarlıklarını gaspetti. Şimdi lütfen buraya dikkat !.. Bunları yaparken devamlı olarak toplumun bir kesiminden hep destek buldu. En tehlikeli olanı da bu işte... Düne kadar Fethullah Gülen'in vaazlerini dinlerken O'nunla birlikte salya-sümük ağlayanlar, 15 Temmuz sonrası elllerine birer bayrak geçirip meydanlara koştu ve bir numaralı "Fetö" düşmanı kesildiler. 90'lı yılların transfer rekortmeni Kubilay Uygun(*) bile şimdiki seçmen güruhu kadar kıvrak ve kaypak değildi. Gerçektan at izi ile iti izi birbirine karıştı. Kimin ne olduğu artık bilinemez oldu. İşin daha da kötüsü, memleketi bu hale getiren kişi için halkın yarısndan çoğu "Bu giderse memleketi kim yönetecek ?" demeye başladı. (*) Afyonkarahisar tarihinin en çok parti değiştiren milletvekili unvanı Kubilay Uygun'da bulunuyor. 24 Aralık 1995 tarihinde DSP'den Afyonkarahisar Milletvekili seçilen Kubilay Uygun, 3 Temmuz 1996'da DSP'den istifa ederek bir gün sonra DYP'ye, 6 Temmuz 1996'da DYP'den istifa ederek 8 Temmuz 1996'da tekrar DSP'ye, 30 Temmuz 1996'da DSP'den istifa ederek aynı gün yine DYP'ye, 27 Haziran 1997'de DYP'den istifa ederek aynı gün MHP'ye, 18 Temmuz 1997'de MHP'den istifa ederek 28 Aralık 1997'de DTP'ye katıldı. 10 Haziran 1998'de DTP'den istifa eden Uygun, 1999 yılında ise parlamento dışında kaldı.
  9. Bilindiği üzere kültür dindarı bir müslüman İslâm söz konusu olduğunda sürekli sağdan-soldan işittiğini veya ezberini tekrarlar durur. Hele mevzû akıl ise dokunmayın"Hasanım"a... Kur'anda akıl ile alâkalı ne kadar çok âyet olduğundan dem vurur. Bunları referans alarak İslamda aklın öneminden bahseder; vs, vs... Halbuki o öve öve göklere çıkardığı akıl bugün tüm hastalıklara çare bulsa, dünyadaki bütün savaşlara son verse, her yer daha şimdiden Cennet misâli olsa, Muhammed'e biat etmemişse, tüm yaptıkları boşa gitmiştir. İslamda aklın önemi Muhammed'e biat düzeyi ile sınırlıdır. Gerçekten de Kur'anda akla gönderme yapan epey âyet var. Birkaçını sıralayalım: Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (RA'D SURESİ / 4) Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır. (NAHL SURESİ / 12)[Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. (AL-İ İMRAN SURESİ / 190) İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar; ki akıl erdiresiniz. (BAKARA SURESİ / 242) Şimdi bunları okuyan müslüman, "E, ne güzel işte. Allah insanlara düşünmelerini, tefekkür etmelerini öğütlüyor.Ne var bunda ?" diyerek itiraz edebilir. Ben de itiraz etmiyorum. Sorgulamak, araştırmak düşünmek insanın ufkunu açar. Da... Bu âyetlerin muhatabı kim ? Çünki Kur'an ateistlere, deistlere, agnostiklere hitâbetmez. Muhatap genelde "müşrik" diye yaftalanan Araplar ve Ehl-i Kitaptır. Ehl-i Kitap Allah'a inanır. Müşrikler de öyle. İnanmayan, Kur'adaki Akebut: 61-63'e, Zuhruf: 87'ye ve Mü'minûn: 84-85-86-87-88 ve 89'a baksın bir. Müslümanların müşrik diye niteledikleri Araplar tek yaratıcı olarak kimi görüyorlarmış ? Ha, putlar mı ? Onlara neden saygı gösterdiklerini Kur'an söylesin bize... "O'nu bırakıp da putlardan dostlar edinenler: "Onlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz" derler." (Zümer: 3) Demek ki neymiş ? Araplar putları yaratcı değil, şefa'atçi olarak biliyormuş. Mevzu İslam olunca o derece daldan dala atlamalar var ki, siz istemeseniz de konu dağılıyor. Akıldan başladık, putlara geldik. Ne diyorduk ? İslâm akla önem veriyor(muş) Peki ama; nereye kadar ? Bu sorunun cevabını da Kur'an versin. "Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, "işittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." (Nur: 51) E, artık Kur'an sözü üzerine söz etmek bize yakışmaz. Değil mi ya ?
  10. Erdoğan’ın Atatürkçü kesilmesi

    Eğer Türkiyeden bahsediyorsak, son derece kaygan zeminde ayakta durmaya çabaladığımızı da unutmamak gerekir. CHP yönetiminden ümidi kesenlerin siyâseten esnemiş ve yumuşamış görünen Tayyip'e yönelmeleri imkânsız değil sanki. Gerçi, uzun bir süre "Mavi Marmara şehitleri"ni savunuyor görünürken, İsrail ile ilişkiler düzelince "Bana mı sordunuz giderken" demesini, kendisi için cansiperâne çalışan belediye başkanlarını bir anda harcamasını görenler "reyiz"e ne kadar güvenir; orası da ayrı bir muamma.. Yolda giderken kafanıza gemi düşer mi ? " Bu nasıl saçma bir soru ?" demeyin hemen. Türkiyede yaşıyorsanız, her an her duruma hazırlıklı olmalısınız.
  11. Erdoğan’ın Atatürkçü kesilmesi

    Bence pek hayra alâmet değil, Tayyip'in Kemalizm sevdâsı. Ya, % 51 küsur referandum oyunun 2019 seçimlerine kadar eriyeceğini düşünüp, lâik insanlara "şirin" görünme çabasında. Ya da çok yakında mühim bir savaş ile karşı karşıya kalacağız. İki tarafı da keskin bir bıçağı verdiler elimize. Nereden tutsanız, kesiyor...
  12. Bir devlet nasıl yıkılır ?

    Bir sağlam duvarı yıkmanın iki bildik yöntemi var. Birincisi; o duvarın dayanma gücünden daha fazla bir kuvvetle darbelere mâruz bırakmak. İkincisi; nem, rutûbet gibi etkenler yüzünden duvarın kendi içinde çözülmeye başlaması. Ülkeler de bu bakımdan "duvar"a benzer. Kendisinden daha kuvvetli bir gücün saldırısına uğrayıp egemenliğini yitirirse ileride tekrar toparlanması umulur. Çünki; halk değil, kurumsallık çökmüştür. Ama; adına "Millet" denen güruh kollektivizmden uzaklaşmış, her birey sâdece kendi menfa'âtini düşünür olmuş, dürüstlük, ahde vefâ gibi değerler unutulup gitmişse yozlaşma geri dönülmez bir kerteye ulaşmış demektir ki artık o toplum için hiçbir doktor “reçete” yazmaz. Nihâyeti; kölelik ve asimilasyondur. Bu gün bizde kötülük adına her şey var. Her telde oynayan, demagog, dönek, riyakâr ve dahi sahtekâr siyâsetçiler: Bunların kendi ve menfaatleri eksenindeki dönüş hızlarına ışık hızı bile yetişemez. Keçiyi sahibinin istediği yere bağlayıp, - İçlerinden nâmuslu ve vicdanlı çok azını tenzihen - ay başlarında maaşları cukka ederek vaziyeti idâre eden hâkimler, savcılar, emniyet mensupları, askerler, akademisyenler, öğretmeler, doktorlar, devlet memurları vs. Bunlar, fakirin garibin işi olunca "Yazdım efenim, baktım efenim" deyip işi oluruna bırakır, zengin ve hatırlı godoşlar gelince de yasaları sonuna kadar zorlayıp, olmaz işleri oldururlar. Antalya da bir baba, üç ve beş yaşlarındaki kızlarını öldürerek intihar etmiş. Adamın psikolojik sorunları varmış. İki sene evvel karısını vurmuş; öldü sanarak kaçmış.İki yıldır aranmasına rağmen nedense yakalan(a)mamış. Hem de iki çocukla birlikte kaçmayı başarmış. Evinde 20 kadar sahte kimlik çıkmış. Memlekette fakir, garib, mazlum, kimsesizlerin kaderi Allah’a emânet. Bu itibarla dünyanın en yavşak insanları üçüncü dünya ülkelerindeki devlet memurlarıdır. "Yok" dediği Tanrı'yı muhatap alarak, sabahtan-akşama dine, dindara, Tanrı'ya küfreden “ateist”(!)ler: Bunlar aslında dinsel hassasiyetleri zayıf çevrede yetişen, din ve inanç arasındaki kalın çizgiyi göremeyecek derecede câhil, sırf dine ve dindara duyduğu tepkiyi en sert biçimde dilledirmeyi ateistlik zanneden zevattır.. İçlerinden kimileri, içine doğduğu kültürünün baskı ve dayatmalarına biat etmeyi" inanç" zennettiğinden, çevresinde karşılaştığı olumsuzluklara isyan eden "Küs mü'min"ler olup, Ateizm’in ne olduğundan bihaber kifâyetsiz muhterislerdir. Bu nedenle hem "Allah yok" derken hem de olmayan Allah'a akşama kadar bin defâ söverler. Her "Allah yok" diyen ateist olamayacğı gibi, "Allah var" demekle de dindar olunmaz. Bizde atesitlik; Allah'a, dine ve dindalara; Teistlik de müslüman olmayan - Ateist, Agnostik, Deist, Gayr-ı müslim - herkese sövmek olark bilinir ve dahi böyle uygulanır. Bir atasözü hatırlarım. "G.t nasipten çıkınca, uçkur yedi yerinden yırtılır" derler. Bizdeki durum bu. Hayırlı olsun Vatana, Millete…
  13. İslam: 15 yaşında ki kız nişanlısı ile gezdi diye diri diri yakıldı

    İslâmın sosyal hayâta dâir vaaz ettiği kuralları benimseme ya da ucundan kıyısından 'cici' gösterme gibi bir çabanın içinde olmadım, olmam. Kur'an, Muhammed'in 23 yıllık "elçilik" sürecinde ürettiği strateji ve taktikler ile, İslâmi ritüelleri ve de sosyo-ekonomik hayâta dâir kuralları barındırır bünyesinde. Ancak tüm bunların özü ve de en çok dikkat edilmesi gerekeni, Mekke'nin 'ulu' Rab'binin insanlardan kendisi için iman devşirmek maksadıyla onların zaaf, beklenti ve korkularını kullanmasıdır. Daha açık bir ifâdeyle Cennet'i rüşvet, Cehennem'i de tehdit aracı olarak kullanır. Tüm kâinatın bir halkedeni sâhibi var ise, bu muhteşem güç ve zekâ; insan denen ve evrene nispetle hiç mesâbesinde olan bir canlıdan kendisine bağlılık sağlamak için, yine o insan(lar)ın zaaf ve korkularını kullanmaya ihtiyaç duymaz, tenezzül etmez. Muhammed her duruma göre Allah denen Arap ilâhını kendi ağzından konuşturur. Fakat o kadar ilginçtir ki; Mekke döneminde fazla müntesibi ve destekçisi yokken "sabır ve şefkat" yüklü âyetler gönderen Allah, Muhammed tüm Arap yarımadasına hakim olduktan sonra birden bire celâllenerek "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün" türü emirler göndermeye başlar.Bu çelişkileri-saçmalıkları yakalamak için Kur'an'ı, kütüb-i sitte ve İslâm Tarihini okumuş olmak şarttır. Belki hadis külliyâtının tümünü okmak gerekmeyebilir. Zâten Kur'an tefsirlerini okuyunca, her âyetin tefsiriyle ilgili hadisin, seb-i nüzûl bilgisi olarak verldiği görülecektir. Hele İslâm âleminin çok değer verdiği İbn-i Kesir tefsirinde öyle hususlar anlatılır ki, iman etmemiş ama boyun eğmiş insanların bu tip anlatımları kabullenmiş olmasına bir şey diyemem de; anlı-şanlı ilâhiyatçıların bu bilgilere titbar etmesine hayret ederim. İsrâ: 59 Muhammed'in neden mûcize yapamadığına kendince bir 'açıklama'(!) getirir. "Bizi mucize göndermekten alıkoyan, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır..." Şaklabanlığa dikkat ediyor musunuz ? Bir Tanrı'nın var olabileceğini düşünen, samimi olarak o Tanrı ile iman bağı kurmak isteyen(ler)in ilk düşüncesi bir dağ büyüklüğünde altına sâhip olmak mıdır ? Ben olsam; 'elçi olduğunu iddia eden bu adamın dedikleri gerçekten doğru ise, ve sen de her şeyin sahibi halkedeni isen, bütün bunları anlamamı sağlayacak bir kavrayış ver' derdim. Bir dağ büyüklüğünde altın için Allah'a "iman"(!) teklif ediliriken, o Allah da bu teklifi bayâ bayâ ciddiye almış görünüyor. Allaam yareppim. Sen aklıma mukayyet ol Ama daha tuhaflıklar bitmedi. Allah'tan istekte bulunan Kureyş. Ama Allah, bu istek sahiplerini muhatap alarak "isterlerse" demiyor da, Muhammed'in arkasına tam siper olup "istersen" diyor. Neden acabâ ? Bir diğer garabet de İsra: 59 tefsirinde hadis diye nakledilen rivâyet ile Âl-i İmran: 178'in ilkesel bazda çelişmesidir. İsrâ: 59'un sebeb-i nüzûlü olarak gösterilen rivâyette Allah müşrikler mühleti merhameti sebebiyle verir.Ama ne zaman ki Muhammed Arap yarımadasında ufak ufak siyasi-askeri hâkimeyet kurmaya başlar; buna paralel olarak Allah'ın tarzı da değişiverir. "İnkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır." (Âl-i İmran: 178) Kur'an ve Muhammedde ilke yoktur. Her vaziyete göre Allah ağzından ihdas edilmiş kurallar vardır. Bu kurallar da burada bir örneğini sunduğum gibi çoğu kez birbiriyle çelişir. İşte bu nedele 1400 yıldır Kur'an için yüzlerce tefsir yazılır ama yine de işin içinden çıkamaz. Kültür dindarı müslüman bu durumu "Kur'an mûcizesi" zanneder. İşte benim anlatmaya çalıştığım şey; müslümanlara bu tip açmazları göstererek onların düşünmeleri sağlamaktır.Bir öğretmenimiz vaktiyle şöyle demişti. "Soru, insanın içini kemiren kurttur. Cevabı bulmadan sâhibini rahat bırakmaz." Ama nerede ne zaman ve kim(ler) tarafından gerçekleştirildiği meçhûl, haberin doğru olup olmadığı tartışmalı rivâyetlere "mal bulmuş magribi" gibi sarılıp, müslümanlara karşı kullanmaya çalışırsanız, büyük ihtimâlle ters tepecektir. En bidik tepki de şu olacaktır. "Gerçek İslâm bu değil". Bunu söyleyenler arasında bir anket yapılsa, emin olun namazın, abdestin farzlarını, vâcip ve sünnetlerini bribirinden ayıramazlar. İslâmi ritüllerle alâkalı her müslümanın bilmesi gereken temel ilmihâl bilgilerinden bihaber olanlar, inançarı üzerinden "üfürükten tayyare" türü mesajlar vermeye bayılırlar. Bu tip insanlara "kara haber"le gittiğinizde ilk geliştirecekleri savunma refleksidir. Yâni adam seni dinlerken, ya da yazdıklarını okurken kendisne aktarılanları idrak etmeye çalışmaz. İslâm aleyhine bir tavır ile karşılaştığını düşünüp "Hamle bre kâfir" moduna girer. Artık bundan sonra o şahsın tek derdi senin anlattıklarını anlamak değil, her ne pahasına olursa olsun inancını savunmaktır. "Köprü" derken elbette "ılımlı" diye nitelenen, lâiklikle bir derdi sıkıntısı olmayan müslümanları kasdediyorum. Şeriatle yaşamaya ebedi hayat-cennet karşılığında râzı olmuş insanlara hiç bir şey anlatamazsınız.Çünki onlar Tanrı-insan ilişksini sağlayan ve adına "iman" denen olguya ilkesel bakmazlar. Kur'an tâbiriyle Allah ile yapılan menfaat anlaşması bir karşılıklı alış-veriştir. Kendisine inanmayan insanları öldürmek için yine insanlar arasından 'Cennet' mukâbilinde tetikçi kirâlayan "Tanrı" görmek isteyen, İslâmı okusun-öğrensin.
  14. İslam: 15 yaşında ki kız nişanlısı ile gezdi diye diri diri yakıldı

    1 - Hitâbım, ateist-inançlı çelişkisinden hareketle genele idi. "Kötüleme" derken sizi kasdetmemiş, kullanılan/kulanılacak üslûpla ilgili endişelerimi dile getirmiştim. 2 - Otuz senesini İslâmı anlamaya-yaşamaya vermiş, bunun son sekiz yılını ffilen bir târikate intisablı olarak geçirip, sonrasında mürted olmuş birinin İslâm'ı övmesi, savunması mümkün müdür ? İslâm'a "arka" çıktığım ya da savunduğumu gösteren bir cümlem var mı ? Bir değerli dostumun genç yaşlarımda bana yaptığı şu uyarıyı hiç unutmadım. "İnsana karşı olunmaz. Karşı çıkılan şey, insandaki yanlış düşüncelerdir." Eğer savaşımız cehâletle ve bu tip yanlış düşüncelerle ise, inançlarını paylaşmadığımız insanlarla aramızdaki tüm köprüleri yıkıp atmamalıyız. Ayrıca Mekke'nin 'ulu' Rab'bi Kur'anda ha bire hakaretler savuruyor, inanmayanları aşağılıyor diye biz de benzer tavırlar segilersek, inanmadığımız kitabı kendimize "referans" almış, yâhut aynı seviyeye inmiş oluruz. MESİH, Luka: 6/44'te şöyle buyurur. "Her ağaç meyvesinden tanınır."
  15. İslam: 15 yaşında ki kız nişanlısı ile gezdi diye diri diri yakıldı

    Bakınız, benim özellikle altını çizdiğim bir husus var. İslam fıkhında yakarak öldürme yoktur. Sâdece ilk Halife Ebubekr, Ridde hâdisleri esnasında bâzı Arapları yaktırdı. Bu ise kısas idi. Yâni önce zekât vermek istemeyen kabileler zekat memurlarını ve yakalayabildikleri müslüman askerleri yakmışlardı. Eğer birileri "Müslüman" kimliği ile bu vahşeti sergilemişse ilk sorulması gereken, İslam inancında bahse konu eylemin yer bulup bulmadığıdır. İslamde bu tip bir müeyyide/yaptırım yoksa, tüm suçlayıcı argümanlar boşlukta kalır. Müslümanın eline koz verirsiniz. O da doğal olarak "ard niyet" arar. Müslüman olmadığım halde benim de aklıma gelir bu. Karşı çıktığım şey, eleştirinin kendisi değil. 'Mal bulmuş mağribi' gibi her haberi tüm islâm dünyasını hedef alacak şekilde kullanmayı ben anlaşılır bulmam. Kötülediğiniz, aşağıladığınız, dışladığınız insanları gün gelip de kazanmak ihityâcı duyarsanız, Kendi oluşturduğunuz bataklık, uzatacağınız elin yetişmesine mâni olur.
×