Jump to content

momentum

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    365
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

momentum Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Güncel Profil Ziyaretleri

429 profil görüntüleme
  1. momentum

    SEKÜLARİZM

    Bu gibi konular hakkında sosyalbilimsel görüşler, genelde Batı toplumlarındaki gelişmeler baz alınarak oluşturulur. Dinin modern toplumdaki yeri, laiklik, demokrasi gibi kavramlar, Batı'da yaşanan arka plan hikayesi ile birlikte diğer toplumların (Batı-dışı toplumların) eğitim kurumlarında, yazar-çizer çevrelerinde servis edilirler. Bu mega başlıklar artık buralarda entelektüel bir tüketim malzemesinden başka bir şey değildir. Türkiye gibi Üçüncü Dünya toplumları bu filmde figüran rolü oynarlar. Bu toplumlarda ampirik bir bilgi geleneği oluşamadığı için, bizzat topluma mahsus gerçeklerin gözlemlenerek o topluma ait gerçekçi hikayelerin yazılması mümkün değildir. Batı da zaten kendisinden başka bir paradigma tanımayarak bu şizofreniye katkıda bulunur. Üçüncü Dünya entelektüellerinin bütün konu başlıkları ithal, bütün problemlerinin içi boştur: Türkiye, kendisinin de inanmadığı bir laiklik davasına soyunur, Arnavutluk en önemli sorununun uluslararası telif hakları olduğuna inanır, yoksul Afrikalılar da kaçak fil dişi avcılığı olduğuna... Öyle inandırılmışlardır, ya da kendilerini doldurmuşlardır. Protestan Batılı bir çekirdek bütün kavramları üretmekte, dünyanın kalanına "bununla düşüneceksiniz" demektedir. Sadece Müslüman değil, Katolik, Ortodoks, Hindu, Budist ya da ateist Üçüncü Dünya toplumlarının sorunu aynıdır: elin şeyiyle gerdeğe girmek. Bu toplumların global gelişime kendi yönlerinden verebilecekleri hiç bir katkı yoktur. Hiç bir tartışmaya orijinal bir konu öneremezler, ampirik gözleme dayalı hiç bir argüman üretemezler. Sadece Batı'da üretilenleri alıp onun üzerinde spekülasyonlar yaparlar, bir de bunun için birbirlerine girerler. Üniversitelerinde yaptıkları bilimleri "ikinci eldir". Bir tür ortaçağ skolastiği tarzında, nakle dayalı laiklik, bilimsellik, demokrasi vs. çevrimleri oluştururlar. Tıpkı, kendi üretimleri olan sabun operaları (pembe diziler, Türk dizileri, Latin dizileri, Hint dizileri, Mısır filmleri vs.) gibi. Argümanlarının ve senaryolarının sahteliği konusunda bu toplumlar biribirlerine benzerler. (Zaten biribirlerinin televizyon dizilerinden de acayip hoşlanırlar: Türkiye, bütün Ortadoğu, Balkanlar, Doğu Avrupa ve Latin Amerika'ya dizi satmaktadır.) Seküler veya dindar, bu toplumların, global gelişim konusunda pozisyonlarını aynıdır. Türkiye için de öyledir. Dindar Türkiye'nin, aşırı Batıcı Tunus'un, şeriatçı İran'ın, liberal Kıbrıs'ın, laik Azerbaycan'ın, laik ve Batı yanlısı Kosova'nın, Arnavutluk'un falan hepsinin durumu aynıdır. Bu tür araştırmalarda o çok bahsedilen "eğitim ve gelir seviyesi yüksek" kişilerin ayırt edici özellikleri de (daha az dindar olmak gibi), sahip oldukları eğitim seviyesinin bunlara bir keramet kazandırdığından değil, üstün kültürü (Batı'yı) daha ustaca taklit edebilme yeteneğine sahip olduklarından dolayıdır. Seküler/eğitimli ve dindar/cahil kesitlerin insanları arasındaki tek fark, birinin Kanal D'de öbürünün de Kanal 7'de dizi seyretmesidir.
  2. momentum

    hayat çok anlamsız geliyor. ne yapmak lazım

    N'apalım, anlamlı olması için İstanbul'u mu fethedelim, Berlin duvarını mı yıkalım? Sen daha hayata derinlemesine girmemişsin anladığım kadarıyla. Bu yazdıkların öyle önemli şeyler ki: çalış, çabala, uğraş, hatta iç, sıç. Bunların her biri bir başarı, bir emek konusudur. İşini iyi yapan bir marangoz, çocuğunu iyi yetiştiren bir baba da bir İstanbul fatihi sayılır. Sıçmak deyip de geçme. Bir sıçama da ondan sonra bak bakalım hayatın anlamı var mı yok mu.
  3. momentum

    Allahın Allahı

    Hiç böyle bir çelişkiye çözüm bulunabilir mi? Aşil paradoksu mübarek.
  4. momentum

    işte islam görün ....insanı ne hale getiriyor bu din.

    İlk paragrafını kale almadım değil, nankörlük etmiş olmayayım bu ara.
  5. momentum

    işte islam görün ....insanı ne hale getiriyor bu din.

    Sallamışsın George. Ne demek, "...çevresindeki kişiler kişiler geçerli saymıyorsa o ibadet olmamış demektir"? Ben, savunma olarak görünmesin diye konuyu uzatmadım. Kural şudur: bir titizlik takıntı haline gelmişse artık ona itibar edilmez. Yani vesveseye itibar edilmez. Normalde sağlıklı bir insan yaptığından şüpheye düşerse, döner bir daha yapar. Ama hep aynı şey tekrar ediyorsa artık ona bakmaz. Yani her namazda "ben kaç rekat kıldım", her abdestte "başımı ıslattım mı" diyen bir hale gelmişse artık buna bakmaz, kani olduğu görüşüne göre yapar ve bitirir. Uzatmaz. İlmihal düzeyinde bir bilgi.
  6. momentum

    işte islam görün ....insanı ne hale getiriyor bu din.

    Yazan pipirikli, belli. Böyleleri kapıyı kapattım mı diye dört defa dönüp bakar, ütüyü fişte mi unuttum diye eve geri gelir, yazdığı bir nota döner döner bir daha bakar, arabayı park ederken vitesi bire takar, emin olmaz çıkarır bir daha takar... Bizimki de diyor ki: İşte İslam görün, insanı ne hale getiriyor... Öbürü de bundan ilerilik-gerilik sonucu çıkartıyor, algoritmaya bak amk. Sorsan seni-beni beğenmez.
  7. momentum

    EVREN-TANRI

    Evren mükemmel değildir ki. Ya da şöyle söyleyeyim: Evrenin mükemmelliği var olabilme yeteneği ile sınırlıdır. Evren "var olacak" kadar mükemmeldir, o kadar. Hoş, aslolan yokluk olduğundan, bir anlık var olma durumu bile trilyonlarca dengenin bir arada bulunmasına borçlu olduğumuz bir statü. Evrenin mükemmel olduğu yanılgısı buradan geliyor. Yoksa insan yaratılışı da mükemmel ama anca yetmiş-seksen yıl kadar var olmaya yetecek bir mükemmellik bu. Ama dedim ya, bir anlık var olmak bile insanı borçlu kılıyor.
  8. momentum

    Ateistler Daha mı Cesur?

    İlginç bir bilgi... Ben mesela, birinin hem mason hem ateist olacağını hiç düşünmedim (ama beni şaşırtmadı da bu). Amerikalılar açısından bunun nasıl tanımlanacağını bir tarafa koyalım. Ama Türker açısından tanımlanabilir bir fenomen bu. Yani, hem mason hem ateist olan bir Türk'ü, sosyal açıdan tanımlayabilirsiniz. Sosyal açıdan dedim. Yani, masonluğun ve ateistliğin sosyal bağıntılardan izole edilmiş niteliklerine atıf yaparak "olurdu, olmazdı" demektense, masonluğun ve ateistliğin bu sosyal bağıntılarına atıf yaparak, bir kişinin toplumsal bir kimlik olarak her ikisini de sindirebileceğini düşünebiliriz. Ateistlik ya da masonluk, ya da herhangi başka bir şeyin, kendilerini yaratan "sosyal" bağıntıları mevcuttur. Ateistlik, basitçe, bir kişinin zihninde Allah'ın olup olmadığını ölçüp tartarak sonunda aldığı bir tavır değil. Yoğun bir siyasal-sosyal bağıntılar bütünün içinde bir tercih, bir duruş, bir taraf statüsüdür aynı zamanda. Kişinin ateist oluşunun sosyal, daha doğrusu politik referansları da vardır. Kişi bazen, belki çoğu örnekte, göğe bakarak değil de Taksim meydanında çatışan taraflara bakarak tercihini yapar. (Ben Taksim dedim ama, çerçeveyi genişletin siz: ülkesel hatta global ölçeğe taşıyın; tarafları konumlandırın, bir tarafa gelişmiş Batı'yı, cillop gibi asfaltları, Disneyland görünümlü şehirleri koyun, diğer tarafa Arab'ı, Tayyib'i falan...) Türk toplumu, dine dayalı sosyal kimlik konusunda çok sağlam değerlere sahip, asimile edici kapasitesi çok yüksek, bütüncül (integral) bir yapı oluşturur. Selçuklu'dan beri böyledir. Dolayısıyla bu değerlerle çatışmaya giren her farklı çıkış, bu toplumda çok çabuk marjinalliğe itilir. Bu çıkışın ne olduğundan, ne'liğinden, içeriğinden çok,onun marjinalliği gelir ön plana oturur. O artık komünist, mason vs. değil, bir aykırılıktır. Örneğin 80'ler öncesinde muhafazakar kesim için "komünistlik" böyle bir şeydi. O öncelikle dinsizlikti, sonra Rusya taraftarlığı vatan hainliğiydi, sonra ecdada saygısızlıktı, sonra dejeneratif liberallikti. Ama hiç bir zaman proteterya diktatörlüğü değildi. Bizim için Ramazan'da rakı içen de komünistti. Naif bir bakış açısı mı, değil. En azından Türkiye şartlarında. Çünkü Ramazan'da rakı içmekle komünistlik arasında epey bir geçişkenlik vardır. Toplumun aykırılığa ittiği her marjinallik, gelir, bir çizgide buluşur: biz eskiden buna "gomonistlik" derdik. (Bugünkü Gezi parkı kadrosu olarak alablirsiniz.) Nitekim bugün Türkiye'de sol çevreler; aynı zamanda masonluğun da yaygın olabileceği, aynı zamanda mini etekle gezilen, aynı zamanda inançsız oranlarının yüksek olduğu, aynı zamanda barların bulunduğu, aynı zamanda sol platformların bol bol atraksiyon yaptığı, aynı zamanda en hızlı liberal Batılı yaşam biçimlerinin tüketildiği, aynı zamanda Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin yaygın olarak okunduğu, aynı anda hem yeşilci-çevreci hem de kemalist-darbeci olabilen çevrelerdir. Bazıları "Ne alaka kardeşim komünistlikle" diyebilir, fenomenolojik açıdan doğru da olabilir. Yani, bir olguyu bütün bağıntılarından soyutladığınız haliyle ele aldığınız zaman bu göstergelerin çoğu biribiriyle ilgisiz şeyler olabilir. Ama çoğu örnekte toplumsal bağıntı dediğimiz şey daha ağır basar. Ve bizlerin gözünde topunu birden tek bir niteliğe indirger bırakır: gomonisttir hepsi. Gerisi teferruat. Hele ki Türkiye gibi, Batı'nın yaşadığı tarihsel tecrübenin içinde yer almamış, arkadan yetişerek çağı yakalama gayreti içinde, Batı'yı analiz edemeyen, olguları farklılaştıramayan, Batı'lılığa ilişkin göstergeleri tek bir mantıkla (üstün kültüre öykünme mantığı) tüketen toplumlarda, bu toptancı yaklaşım tipiktir. (Biz kendimizi dünyada biricik zannediyoruz ama Protestan Batı harici neredeyse bütün dünya toplumları aynı durumdadır; ulu önder'li veya ulu önder'siz hepsinin naif kalkınma/batılılaşma devrimleri bulunmakta, televizyonlarında batılı yaşam biçimlerinin aptalca servis edildiği ucuz pembe dizileri seyretmektedirler (Türk, Latin ya da Hint dizileri). Eski Sabah gazetesini işleten Bilginler, Hürriye Gazetesinin Simavi'leri falan, en iyi bilinen masonlar olarak herhalde ülkücü ya da milli görüşçü olacak değiller. Masonluğun ve ateistliğin birlikte tüketildiği ortak çevrelerde yerlerini alacaklar. Bu kerteden sonra kişinin ayırt edici biçimde (bütün exclusive referanslarıyla) ateist ya da mason olup olmaması önemli değil. Altı-üstü, bir sosyal kimlik. Bu arada, masonların her yaklaştıkları teiste (mesela benim gibi bir Müslüman'a) ilk söyledikleri şey mason olabilmek için Tanrı'ya inanmanın şart olduğudur. Gerçek olduğunu biliyorum ama yukarıda da yazdığım çerçevede, çok itibar ettiğim bir şey değil.
  9. momentum

    Tanrı "1" tane olabilir mi?

    Yunanlı Pisagor'cular, bir'i saydan saymazlardı, aklımda kaldığı kadarıyla. Onlara göre sayılar iki'den başlar. Plotinus'un da buna benzer mistik bir felsefesi vardır. O da Tanrı olarak "Bir" diye adlandırdığı bir varoluş'u alır. Bu anlamda "bir", sayı değildir. Sayı öncesi durumdur. Varlığın yaratılmadan önceki niceliğini açıklar: yani vahdet durumunu. Varlık yaratılmadan önce vahdet, yani bir'lik vardır. "İki" ve devamı, yaratılıştan sonradır, yani çokluk ve çeşitlilik. Bir'lik Tanrı'nın bir sıfatı olduğu için, diğer sıfatlar gibi açıklanır: Yani Tanrı'nın hayy, kayyum, rahman, rahim, kelam vs. olduğu nasıl açıklanıyorsa, O'nun bir olduğu da aynı şekilde açıklanır: Bu sıfatlar kaimdir, ezelidir. Tanrı'nın zatından ayrılmazlar. Yani Tanrı bir'i yaratmıştır/yaratmamıştır sorusu, Tanrı rahman'lığı, rahim'liği yaratmıştır/yaratmamıştır sorusu ile aynı türde bir sorudur. "Bir" Tanrı'nın zatı ile birlikte kadimdir. Ama O'ndan ayrı değildir. Bu durumda isterseniz, matematikteki bir değil bu, diyebilirsiniz. Yani sayı hiyarerşisindeki başlangıç durumu değildir. Tıpkı varlık sıfatı gibi. Varlık sıfatı da, yokluğa göreli olan bir sıfat değildir. Gerçeğin kendisidir. Başkalarının yokluğuna nispetle Tanrı var demek değildir. Tanrı zaten var olan demektir. Kendisinden başka varlık, varoluş biçimi, varlık kategorisi olmaması demektir. Mutlak manada varlık, Tanrı demektir. "Bir" de bunun gibi: iki'ye, üç'e nispetle olan bir "bir" demek değildir. Devamı olmayan bir sayıdır, onun ardının ikisi, üçü yoktur. Bir "tek"lik, "herşey" olma durumudur (sayı diye mecburiyettem dedim). "Herşey" olmak anlamında "bir"dir. Diğerlerinden ikişer-üçer tane de, O'ndan bir tane anlamında değildir. Bu kıyaslamanın mümkünlüğü, yaratılıştan sonra başlar. Tanrı, Kendi'ni niteleyen şeyi sonradan yaratmamıştır: diri, var, bir, esirgeyen, bağışlayan.... Yaratılan şeyin Tanrı'yı tanımlamakta kullanılamayacağı şeklindeki önermeniz doğru. Aslında bu soru, Tanrı'nın "bir" sıfatı için değil de, "kelam" sıfatı için daha çok tartışmalar yaratmıştır. Ben bu tartışmaları tekrar etmeyeceğim ama mantık aynı mantık. 1+1= 3'ün mümkünlüğüne gelince, verili olan evren paradigmasında mümkün değil. Lakin Tanrı'nın paradigma sınırı yok. İsterse 1+1'in bir bağ pırasa edeceği veya üç kavramının hiç olamayacağı paradigmalar tasarlayabilir. Hatta paradigma değişikliğine bile belki gerek yok: Bildiğim kadarıyla kuantum fiziğinde (p)'nin (q) olduğu her durumda (q)'nun (p) olması gerekmeyebiliyormuş.
  10. momentum

    İslam'da da Bu Olsa İyi Olmaz Mıydı?

    Dünya dinlerinin büyük bölümü ihitidaya kapalı dinlerdir. Kapalı değilse de, en azından böyle bir önceliği bulunmayan dinler. İslam ve Protestanlık bu konuda farklı: Yeni mensuplar kazanmaya öncelik veriyorlar. "İhtida" diye bir kavrama sahipler: Hidayete ermek, yani. Biz de olaya İslam açısından bakıyoruz ama hatalı bu. "İhtida", dinlerin çoğu için bir öncelik değil. Din, inananların çoğu için öncelikle bir "aidiyet" kurumudur. Sizin aidiyetinizi, hangi inanç soyundan geldiğinizi belirler Zerdüştilik, Yahudilik, Ortodoksluk (bazı durumlarda bizdeki Alevilik) gibi. Bir cemaat aidiyeti, ulusal bir aidiyet, toplumsal bir mülk ve kendi içinde kapalı bir disiplin olarak din, yeni mensuplar kabul ederek yayılma olgusunu ikinci planda bırakır, böyle bir şeyle ilgilenmez hatta bazen bunu tamamen de reddedebilir. Bu gibi dinlerde "dışarıda katılım", cemaat arasında heniz tartışılmakta olan bir konudur. Yahudilerde dışarıdan katılım mümkün fakat, çok az işlenen bir konu bildiğim kadarıyla. Zerdüştilikte hiç mümkün değil diye biliyorum. Ortodokslarda ise mümkün fakat bu din değiştimekten çok milliyet değiştirmek anlamına geliyor. Örneğin Bir Boşnak Müslümanlıktan çıkıp da Sırp Ortodoks kilisesinde vaftiz olursa bu, Ortodoks inanç dairesine girmekten çok, doğrudan Sırp oldu anlamına gelir. İşin inanç tarafı, teferruattır; inanç olarak bir şey bilmeseniz de olur. Bu nedenle Balkan Savaşları sırasında, hepsi Ortodoks olmalarına rağmen Sırplar, Yunanlılar ve Bulgarlardan, yeni ele geçirilen yerlerde biri diğerinin kilisesinde tekrar vaftiz olmaya zorlananlar olmuştur. Bazı dinler ise, metafizik özelliğiyle ön plana çıkarlar: Hinduizm ve Budizm gibi. Bunlarda ise, yukarıdakinin tam tersine aşırı bir tolerans ve kapsayıcılık söz konusudur. Yani tapınılan tanrı ve ritüeller bir tür yerel değişkenlerdir, külttür, bunlar farklı farklı olabilir. Esas değişmeyen şey, evrenin metafizik gerçekleridir: Nirvana, enkarnasyon, reenkarnasyon gibi mesela. Dolayısıyla bu dinlerde zaten "din değiştirme" diye bir şey gerekli değildir: Müslümanken de enkarnasyona inanabilir, tekrar dirilme sürecinde yardımını dilemek için evinizin bir köşesinde Tanrı Krişna'ya ait küçük bir mihrap oluşturup önünde secde edebilir ve "Hare Krişna" duasını okuyabilirsiniz. Bütün bunları Müslüman olarak yapabilirsiniz. Zaten Hinduizmin bazı alt dallarında, Musa, İsa ve Muhammed, bir tür tanrılar olarak benimsenmiştir. (Hinduizmde 300 miyon tanrı olduğu söylenir.) Paganizm ise, insanların en eğilimli olduğu, en doğal, en bastırılmamış din biçimidir. Antik paganizmlerde de din değiştirmek diye bir şey yoktur, daha doğrusu paganizm din sayılmaz, metafizik yönü olmayan bir kültten ibarettir. Bir site halkı ya da bir aşiretin, kendine ait saydığı bir tanrı etrafında oluşturduğu bir külttür. Tanrı konusunda inanılmaz çoğulcu ve demokratiktir: Tanrı namına her bulduğunu kabul eder, sayar. İlle de kendi tanrısı olması şart değildir. Bir yere giden ya da yeni bir yeri fetheden insanlar oranın tanrısına giderek ona da kurban keserler, saygıda bulunurlar. Bu, her Tanrı olabilir. Mesela bir Arap panteonu (pagan tanrılar platformu) haline getirilmiş kabedeki 360 puttan biri de, İbrahim'in tebliğ ettiği Tanrı'dır, yani Allah. Kabede ayrıca diğer tanrılar olarak İsa ve Meryem figürleri de bulunmaktaydı. Hz.Muhammed Mekke'yi fethettiğinde kabedeki putları dışarı çıkarıp yakarken, onları bir köşeye kaldırmıştı. Sadece bu kadar değil. Allah, M.Ö. dördüncü yüzyılda Yunan pantonuna da girmiş ve Ioa adıyla O'na tapınılmaya başlamıştı. Yani bizim Tanrı'mız, tıpkı kabedeki 360 putun arasına girdiği gibi, Zeus ve Apollon'un bulunduğu tanrıların arasına da girmişti. İnsanları din konusunda esas farklı kılan şey bizzat dinlerinin içeriklerinin farklı olmasından ziyade, din konusundaki algılamalarının farkı olmasıdır.
  11. Vallahi ne şanslı, ne imtiyazlı heriflersiniz, imreniyorum size. Ulan daha iki ileti önce, "...sayıları işine geldiği şekilde manipüle etmek, her ideolojiden ahlaksızın ortak özelliğidir... Sabancı üni'den Türkiye'ye ait bir anketten yüzdeler verirsin ki ciddi bir halt yazıyorsun sansın millet.." diyen sen değil miydin? Ödev konrolü mü yapmaya karar verdin: "kaynak nerde kaynak?” Eh, biz de elin mahallesindeyiz ya burada, deneni yapacağız mecburen. İngiltere’de UFO’lara ve Tanrı’ya inananların oranları (%54 ve % 51) ile, Fransa’da astrolog ve falcıların sayısının rahiplerin iki katı olduğu bilgisini ve Rusya’da astrolojinin popülerliğini aldığım kaynaklar: http://haber.mynet.com Değişen Kentte Dini Hayat, Nevin Meriç, s.117. Avrupa Tarihi, Norman Davies, s.431-433 Bu “yüzde yetmiş”, benim yuvarlamam, “bel bağlama” ifadesi de bana ait. Konu ile ilgili daha somut figürler şöyle: Fransa’da: 41% astrolojik karakterlere inanıyor 26% astrolojik tahminlere inanıyor 13% en az bir defa bir astrologa danışmış. Oranlar 1980’den beri stabil. Kaynak: https://www.astronomy2009.org/static/archives/presentations/pdf/astrologie_IAU2009_eng.pdf İngiltere’de: 1988 yılında yapılan bir araştırmaya cevap verenlerin % 73’ü, horoskop ve astroloji raporlarını okuduklarını, % 21’i sık sık, % 23’ü oldukça sık okuduklarını beyan etmişler. % 27’si kesinlikle ciddiye almıyor, % 67 çok ciddiye almıyor (az ciddiye alıyor da denebilir), % 6’sı ise oldukça ciddiye alıyor. Kaynak: http://www.cultureandcosmos.org/pdfs/1-1/CandC%201_1%20Bauer%20and%20Durant%20p55.pdf 2014 yılında Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre ise Amerikalı yetişkinlerin % 45’i astrolojinin bilimsel olduğuna dair bir inanç taşıyormuş: “The 2014 NSF studies reports that 45% of adult Americans believe astrology is scientific.” Kaynak: http://www.seesharppress.com/astro.html Değişik sonuçlar veren araştırmalar da var. Ben işime gelenleri aldım. Sen de bak istersen, sen de işine gelenleri al. O figür veya bu figür olabilir. % 70 olmasın da % 50 olsun. Fark etmez. Genel olarak varılacak bir kanı, Türkiye’de astrolojinin itibarının, Batı’dakinden düşük olduğu ve bunda da dinin önemli bir faktör olduğudur. Yukarıdaki arkadaşa yazdığım iletide bunu biraz daha detaylı açıkladım. Ona hitaben yazdım, İslam açısından olanını, küfür yememek için sana hitaben yazmıyorum. Oradan okursun. Batı’daki ile kıyaslandığında Türk astrolojisinin acıklı durumunu astrologlar şöyle özetliyor: “…Günümüzde astroloji giderek yayılıyor ve daha etkili oluyor. ABD’deki tüm gazetelerin (toplam 1230 gazete) dörtte üçünden çoğu, günlük astrolojik fal sütunları içeriyor. Bilgisayarlı horoskopların ederi inanılmaz derecede yüksek: 9.95 dolardan başlayıp, ek danışmanlıklarla bu eder kendisini dörde beşe katlıyor. ABD’deki altı üniversite öğrencilere astroloji dalında kurslar öneriyor. Bunların yanı sıra, hemen hemen her şehirde ve kasabada özel astroloji danışmanları bulmak zor değil.” Kaynak: http://biliminsesi.org/bir-sozde-bilim-olarak-astroloji-1-astrolojinin-tarihi/ “…İngiltere, ABD, Hindistan ve Fransa’da Astroloji üniversiteleri var... Maalesef ülkemiz Astroloji alanında sınıfta kalmıştır.” Kaynak: http://www.ucankus.com/detay/113002/astroloji-tutkunlarinin-kacirmamasi-gereken-bir-roportaj- Önceki tartışmamızda da aynı tepkiyi verdiğini hatırlıyorum: Orada da olaylar aynı biçimde gelişmişti. Sen, Aristocu mantık içerisinde konuşlandırdığın öncül ilkelerine ters gözlemler üretilince aynı tepkiyi veriyorsun. Oradaki olay şuydu, özetle: Türkler, bazı Arap ve Üçüncü Dünya Müslümanlarından daha dindar özellikler gösterirler ve Türkler arasında ateist oranları, bazı Müslüman toplumların altındadır (gözlem). Bu tartışmadaki olay: Türkler, nazar boncuğu, astroloji, fal gibi hurafelere Batılılardan daha az inanırlar (gözlem). Oysa klasik koşullanma şu yönde: Türkler laik bir sistemle yönetilen, Atatürk devrimleri yapmış, Latin alfabesi kullanan bir toplumdur. Önder'in gösterdiği yolda adım adım çağdaş uygarlığa doğru yürümektedir (ilke, öncül). Türklerin bazı Araplardan bile daha dindar oldukları ve içlerinden daha az ateist çıkardıkları bir iftiradır (sonuç). Bu tartışmadaki koşullanma: Batılılar bir Aydınlanma devrimi yaşamış, bilgide bir rasyonelleşme ve demistifikasyon sürecinden geçmiş, doğa üstü varlıklara daha az inanan, eğitimli bir toplumdur (ilke, öncül). Böyle bir toplumun astroloji, fal ve hurafelere, akp ile yönetilen Türk toplumundan daha çok inandıkları, Avrupa kadar başına düşesi bir iftiradır (sonuç). O zaman sana burada verdiğimden daha fazla ve daha güncel kaynak vermiş, kendi gözlemlerinden de bir sürü eklemiştim. Karşılığı sonradan bir küfür seli olarak geldi. Ben anlatırken sen meğersem sabrediyormuşsun. Modern dünyada modası geçmiş Aristo mantığını Türkiye'de ve Üçüncü Dünya'da genellikle okumuşlar kullanır. Burada bir ilkeden direkt sonuca indirgeme yapılır; gözlemler üzerinde durulmaz. Bu dünyanın okumuşları, yeni (seküler) dogmalarını bu mantıkta oluşturulmuş öncüllerden oluştururlar. Her dogma gibi bunlar da ölümüne savunulan ilkeler, amentülerdir. İki örneğini yukarıda verdim. Ampirik gözlemler bu dogmalarla çoğu kez uyuşmaz. Şimdi şu aşağıdaki, konu ile ilgisiz dağınık gözlemleri bir değerlendirin. Sırası geldikçe bunların her tartışılmasına burada sözünü ettiğim iki tartışmadaki aynı tepkiler verilecektir çünkü gözlem, ateist veya seküler amentüdeki dogmaya uyum göstermemektedir: - Avrupa insanı Müslümana göre daha mütevekkildir. - Avrupa insanı Müslümana göre daha itaatkardır. Norm bazında yaşar, kurallara uyar. - Avrupa siyaseti ve Avrupa kültürü, Türkiye'ninkine göre daha homojendir, daha az çeşitlilik gösterir. Avrupalılar çoğulcu demorasilerini, bu az-çeşitlilik üzerine kurmuşlardır. - Yargı bağımsızlığı ve hakim formasyonu konusunda Türkye'nin tecrübesi çok eskilere gider. - Türkiye ve Rusya, AB'ne göre daha daha ileri düzey bir diplomasi ve liderlik kapasitesine sahiptirler. - İslam bilimi, antikçağ Yunan bilimine göre daha ampirik özellikler gösterir; yöntem ve bilgi anlayışı itibariyle modern bilime daha yakındır. - Vesaire. Al sana hesapta olmayan bir sürü fact, gözlem. N'olcak şimdi? Geçen buradaki ateistlerden biri sorguluyordu: biz evrenin minnacık bir bölümünde yaşıyoruz, geri kalan koca evrenin tamamı gereksiz, boşuna var olmuş, bir faydası yok, diyordu. Ne güzel küçük bir dünya. Bir de Hürriyet gazetesi al, keyfine bak.
  12. Bak, fal ve burçlara inanma gibi genel bir sosyal durum ile, bir klinik durum verilerinin karşılaştırılması, biraz elmalarla armutları toplamak gibi bir şey. Dediğim gibi, "klinik" örnekler, spesifik bir durumun yansıması. Ama biz gene oradan devam edelim. Yalnız bu verileri, genel verilerle daha kıyaslanabilir yapmak için, bu özel durumdaki özel şartı, yani "çaresizlik" faktörünü göz önüne almamız gerekiyor. Benim gibi bunu çaresizilikten yapan insanları çıkarttığın zaman, dörtte bir gibi bir oran kalıyor, senin verdiğin araştırmalara göre. Yani basitçe, insanların kabaca yarısı bunu yapmış, kabaca bunun yarısı da, sürekli bir inancın göstergesi olarak değil, o anki durumundan dolayı yapmış. Bunları çıkarıyorum. O duruma düşünce insan, bırak hocayı/doktoru, uçan kuştan bile medet umuyor. Bu durumda olan bir insanın tercihi üzerinden toplanan verileri, genel bir sosyal duruma yansıtamayız. Bana göre sürpriz değil. Makul, inanılabilir bir sonuç. İnsanların yaklaşık dörtte biri, psikolojik vakalarda hacının-hocanın-türbenin-yatırın kerametine inanmış/inanıyor. Bak, bir inanç statüsünden bahsediyorum, fiilen gidip gitmemekten değil (gidenler daha fazla). Sanırım burada anlaşamadık. Olabilir. Ben, "bunlar yok" demiyorum. İnsanların yüzde otuzu da nazar boncuğuna inanıyor. Yüzde bilmem kaçı Ortodoks kiliselerinde mum dikiyor. Yüzde bilmem kaçı, bilmem ne romantik göldeki adada bulunan Katolik kilisesinin çanına dilek dileyip üç defa asılıyor. Yüzde bilmem kaçı, pagan tapınak kalıntılarındaki kurban kanı kanallarından kayıyor, şans getirsin diye. Hepsi Müslüman bunların (ve özür dilerim, tamamına yakını da kadın). Yoksa ben Avrupalılara bok atıp kendimi temize çıkarmıyorum. Her toplumun bir hurafe biçimi var. Kimse bundan bağışık değil, demek istediğim bu. Hurafeler, kurumsal dinden çok daha fazla kolay yayılan inançlar. Dinsel olmak zorunda da değil: adına komplo teorileri dediğimiz seküler hurafe biçimleri de var; UFO inançları, ulu önder kültleri, Tarkan'ın tuvalete gittiğine inanmayan kızlar, Atatürk'ün evladı Türklerin evde ayakkabıyla gezdiğini zanneden Emin Çölaşan, Türkiye'de gençlerin ailelerinde ayrı oturduğunu zanneden Ezgi Başaran ve daha niceleri. Bu seküler hurafe biçimleri, Aydınlanma'nın dinsiz macerasını çok rahatsız etmediği için onlardan kimse rahatsız değil. Onlara hoşgörü ile bakılıyor. Astroloji gibi antik/geleneksel hurafe biçimleri, din faktöründen dolayı İslam toplumlarında daha az yayılmış. İslam dininin bu konudaki tavrı, dikkat edilmemiş bir biçimde yalın ve materyalist. İslam toplumlarının aydınlanmasıyla ortaya çıkan özel bir durum değil, başından beri böyle. Bu konudaki bir başla aykırı gerçek, İslam aliminin astroloji aleyhtarlığının, onun gelenekselciliği veya tutuculuğu ile aynı paralelde olması. Yalın bir gözlem olarak yazdım.
  13. Tekrar linklere dönmeyeceğim: Bu, % 18'lik, % 57'lik vakalar, hiç mi doktora gitmeden hacıya-hocaya gitmişlerdi? Sanıyorum durum bu değil. Şöyle diyelim: kabaca hastaların yarısı, o da psikiyatri olaylarında, tıp dışı yöntemleri denemişler. Bunun da kabaca yarısı, bunlara inandığı için denemiş. Diğerleri, çaresizliğin etkisiyle. Yani, çok çingene hesabına girmeyeyim de, bu da ağırlıklı olarak, yaklaşık dörtte bir yapıyor. Bırak o kadar da olsun. (Bunların da bir kısmı, dua vesaireden ibaret.) Benim alıntıladığım araştırmada da zaten insanların % 30'u nazar boncuğuna, % 15'i burçlara inanıyor. Bırak % 25'i de cine, muskaya inansın. İngiltere'de UFO'lara inanan % 54'ten, Fransa'da astrolojiye bel bağlamış % 70'lerden iyidir. Yok, "dua" da bir hurafe demekte ısrarlı isen zaten bu tartışmayı açmaya gerek yok. Senin dediğin şekilde doktora gitmeden sadece dua ile iyi olmaya çalışan olduğunu sanmıyorum.
  14. Şöyle çarçabuk bir göz attım linklere, yanlışım varsa beni düzelt: 1- Özellikle 1., 2. ve 3. araştırmalara göre hastalar % 40-48 gibi oranlarda tıp dışı yollara başvurmuş. 2- Psikiyatri vakalarında bu başvuru oranı % 57 iken, fizik vakalarda birden % 18'e düşüyor (3. araştırma). 3- Bu % 40'lık başvuruların % 26'sı bunun inancı ve isteği gereği yaptığını söylemiş (1. araştırma). Bu konuda başka önemli bir etken, "çaresizlik". Sanırım benim alıntımla bu bulgular arasındaki karşılaştırmada bu faktörün hesaba katılması gerekiyor: Fal Cafe'de Hürriyet gazetesinde burç sayfası okuyan birinin bu inanç tercihi ile, oğlu-kızı şizofren bir ana-babanın tercihi, aynı serinkanlılık içinde değerlendirilemez. Benim kardeşim "undifferentiated" psikoz. İlk duyduğumuzda inanmak istemedik, farklı ihtimalleri araştırdık, bu duruma düşen herkesin yaptığı gibi. Çok uzun tedaviler gördü: seanslar, ilaçlar falan... Bunu burada yazan ben, hayatta hiç yapmadım ve inançlarıma da aykırı, bu çaresizlik içinde yaptım: Kayınvalidenin telkiniyle Ankara'da Memlik denen bir türbeye götürdük kardeşimi. Dedim ya, hiç yapmadım, gene yapmam, inanmyorum, ama orada yaptım. İnsan bir düşmeye görsün. Nelere inanır hale geliyor. Yönlendirilmen o kadar kolay ki. Demek istediğim, senin verdiğin araştırma örneklerinde vakaların çoğu "spesific" olabilir. Benimkinde ise genel eğilimler söz konusu. 4- Tıp dışı başvurulan yolların % 90'ı dini çareler. Bu oranın da % 40'ı dua, muska gibi şeylerden oluşuyor. Şimdi burada bir sorun daha var: Dua'ya biz de başvuruyoruz. Dua ediyoruz, sadaka veriyoruz, adak adıyoruz. Bunları da mı hurafe kategorisine sokacağız? Toparlayalım: Psikiyatrik vakalarda % 40-50 gibi oranlarda tıp dışı yöntemlere başvurulması, bunun da % 40'ının dua vs.den oluşması ile, toplumun % 70'inin nazar boncuğuna, % 85'inin burçlara ve % 95'nin falcı ve üfürükçülere inanmaması, birbirine engel gerçekler değil.Birlikte gözlemlenebilecek özellikler. Yani adam nazar boncuğuna inanmıyor, gazetelerin burç sayfasına bakmıyor; ama tıbbın çare bulamadığı bir hastalıkta dua ediyor ya da muska yazdırıyor; vakaların çoğunda mümkün, gözlemlenebilir. Yoksa benin alıntıladığım verileri tersten okursan, bu toplumun % 30'u nazar boncuğunun etkisine, % 15'i burçlara ve % 5'i de falcılara inanıyor. O da mümkün olan başka bir segment, bu yüzdeler içinde bunlar da var. Dolayısıyla, senin araştırmalarla ters düşmüyor.
  15. Yahu daha geçen benim için "...ben bu herifin yazılarına katlanamıyorum, iletilerini almak istemiyorum.." gibisinden bir şey dememiş miydin? Şimdi oturdun da bunu mu okudun? Siktiret Chomski'yi, Edward Sait'i falan... Milletin başa dönüp de bunları okuyacak hali yok. Yazdıklarıma bok atmayı da bırak. Karşı argümanın varsa onu söyle. Öyle değil de. Şuradaki yüzde yanlış de, O değişti de. Yanlış yere bakıyorsun de. Anketten yüzdeler veriyormuşum da, ciddi bi halt yazdığımı sansınmış millet de... Sen de ver kardeşim. Yoksa ilke'den atma bana. Aristo mezarında ters dönüyor.
×
×
  • Yeni Oluştur...