Jump to content

tarihselmaddeci

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    72
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

tarihselmaddeci Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Contact Methods

  • Website URL
    www.turkiyedireniyor.org

Profile Information

  • Location
    İstanbul

Güncel Profil Ziyaretleri

416 profil görüntüleme
  1. Nurullah Başkan'ın günlüğü

    Saygıdeğer Halkımız; Nedir Mustafa Kemal’in Türk Milletine bıraktığı ülkü? Ve bunu bugün bir başına da olsa kim savunuyor? Sözü uzatmadan, doğrudan Mustafa Kemal’in kendisinden dinleyelim. Fakat önce şunu belirtelim: Bu konuya ilişkin görüşlerimizi birkaç kez ortaya koyduk. Fakat Türkiye’de son yıllarda Tarih çok hızlı akıyor. İnsanlar günlük yaşamın hay huyu içinde gelişmeleri çok yüzeysel değerlendiriyor. Geçmişi de çabucak unutuyor. Hâlbuki; ideolojinin ya da bir idealin temel ilkelerinin hassasiyetle korunarak sürekli belleklerde canlı tutulması ve kuşaktan kuşağa aktarılması gerekir. Ta ki, o ideal hayata geçirilinceye kadar… Ya da gerçekleştirilinceye kadar… Bu sebepten, biz de önceki yıllarda ortaya koyduğumuz görüşlerimizi bir kez daha tekrarlayarak, unutanlara hatırlatmış, bizi yeni tanıyan gençlerimize ve arkadaşlarımıza da anlatmış olalım. (Aşağıdaki metni, “Bin Kalıplılar” adlı kitabımızdan aktarıyoruz.) *** Bu konuyu biz Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın bedence aramızdan ayrılışının 35’inci Yıldönümü’nde (2006 yılında) yapılan Anma Konuşması’nda şöyle koymuşuz. Virgülüne dokunmadan oradan aktarıyoruz: Yıl 1933. 29 Ekim kutlamaları yapılıyor. Mustafa Kemal, Ziraat Bankası’nda. O zaman salonunda kutlamalar yapılıyor. Bir genç, Tıbbiyeyi yeni bitirmiş bir genç doktor soruyor Mustafa Kemal’e, sorular soruyor… Bürokrasiden yakınıyor; ‘Paşam, emperyalistleri yendiniz ama bürokrasiye yenildik’ diyor. Mustafa Kemal ona cevap veriyor; ‘Onu ileride yeneriz’, diyor. Ve asıl önemli soruya geliyor. Diyor ki, ‘Bize kuşaktan kuşağa aktarılan büyük bir ideal vermediniz, Paşam! Ama devletlerin böyle idealleri olmalı.’ Mustafa Kemal; ‘Böyle bir toplantıda bu soruya cevap veremem’, diyor. (Oraları atlayalım, okumayalım zamanımız yok. N. Ankut) ‘Ama bu odada sana ve merak eden bir iki arkadaş olursa gelsin; onlara bu konudaki cevabımı söyleyeyim. Bir devlet başkanıyım, sorumluluklarımdan dolayı bu ortamda bu soruna cevap veremem’, diyor. Geliyorlar odaya, verdiği cevap: Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun yönetiminde, dil bir, inanç bir, öz bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Bugün biz bu toplumlardan dil bakımından, gelenek görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı kurmamız lazım, folklor bağı kurmamız lazım, dil bağı kurmamız lazım. Bunları kim yapacak? Elbette biz. Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor. Dilimizi onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda (Encümenler, bu ilk kuruluş anındaki adları Türk Dil Kurumunun, Türk Tarih Kurumunun; o aşamadaki adları, arkadaşlar. – N. Ankut) haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda. Tıpkı bir vücut gibi. Kederde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi ortak bir tarih öğretimimiz olması gerekli”, diye gidiyor. Yani Mustafa Kemal diyalektik düşünüyor. Bakın, şu anda Sovyet Rusya dostumuz, müttefikimiz, buna ihtiyacımız var, diyor. Ama yarın ne olacak? O zaman gerçekten de şu anda 5 tane Türk Cumhuriyeti var Asya’da: Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan. E, konuştukları dil Türkçe’nin değişik lehçeleri. Gidenler 2 ayda hemen öğreniyorlarmış, oranın yerlisine yakın konuşup anlaşabiliyorlarmış. E, bizim nereden geldiğimiz de belli. Yani böyle bir ufka sahip, Mustafa Kemal. Zaten bu diyalektik düşünme mantığına sahip olmasa, emperyalistleri yenemez. Gerçekçi… Ama Enver Paşa, metafizik mantıklı. Bir ülkenin ordusunu yönetecek kaliteye sahip bir askeri önder değil. Ama Mustafa Kemal hem gerçek bir komutan, hem diyalektik düşünen bir dahi. Şartlarını, çağını nasıl güzel değerlendiriyor bakın. Şimdi ne yazık ki, Mustafa Kemal’in, bir olasılık olarak gördüğü o durum, gerçekleşmiş durumda. Şimdi Türk burjuvazisinin böyle bir ufku var mı? Hayır. Zaten Kuvayimilliye’de de ufku yoktu. O yüzden Ordu Gençliği ve halkımız, o mücadelenin ana unsurunu oluşturdu. Bugün Türk burjuvazisi neyin peşinde? Usta’mızın 1970’te koyduğu gibi, Türkiye’yi, AB Emperyalistlerine komisyon karşılığında satabilmenin peşinde. O zaman, biz bu vatanın ve bu halkın gerçek savunucuları olarak, Mustafa Kemal’in bu mirasının da mirasçıları, sahipleri olmalıyız. Böyle bir ufkumuz olmalı bizim de.” Türk Ulusu’nun birliğini savunmak Leninist bir prensiptir Milletlerin bir olması, Leninist bir prensiptir, değil mi arkadaşlar? Biz yıllardan beri, Arap Ulusu’nun tek bir ulus haline gelmesini savunmuyor muyuz? Arap Ulusu’nun esas kurtuluşu bir yönüyle burada yatmıyor mu? Kürt Ulusu’nun, tek ulus halinde birleşmesini savunmuyor muyuz? Elbette. Bu kaçınılmaz bir ilke. O zaman Türk Ulusu’nun da, altıya parçalanmış Türk Ulusu’nun da birleşmesini savunmamız, görmemiz, böyle bir ufka sahip olmamız gerekir. O zaman Usta’mızın 1933’te koyduğu formülü şu şekilde yeniden belirlememiz gerekir: Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti. (Alkışlar) Bunu hayata geçirmemiz lazım. Bu aynı zamanda, Sovyetler’in 1930’lu yıllardaki gücü kadar güçlü bir antiemperyalist kalenin doğmasına yol açacaktır. Emperyalistler bu ufku görüyorlar. Böyle bir olasılığı hesap ediyorlar. Ve o yüzden Türkiye’yi en az üçe, bölmek istiyorlar, Sevr’de olduğu gibi… Kaldı ki şimdi bir de Süryani ve Pontus soykırımlarını çıkardılar. Emperyalistler, bu isteklerini açıkça dile getiriyorlar. Ve onların oyununa gelen Ermeniler mesela taleplerini hiç gizlemiyorlar. Çok açık 4 T Planı (Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak) şeklinde açıklıyorlar. Nedir bu? 1- Soykırımın tüm dünyada tanınması, 2- Soykırımın Türkiye’ye Kabul ettirilmesi, 3- Soykırım kurbanlarının mirasçılarına tazminat ödenmesi, 4- Türkiye’den tarihi Ermenistan topraklarının geri alınması. Türkiye’nin bunu, bu Ermenistan’ı tanıması. Bu da nereden başlıyor? Trabzon, Erzurum, Muş ve Bitlis’in altından geçen bir çember parçası şeklinde sınırlar çiziliyor. Buradan başlıyor. Bunun peşindeler. Bu talep açık. Ve bu da destekleniyor mu emperyalistler tarafından? Destekleniyor. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın Ermenistan Ziyareti Chirac geçen nereyi ziyaret etti Ermenistan’da? Soykırım Müzesi’ni. Peki, bir aktarma da müzeden yapacağız. İşte, yani bu… (Kapağını katladım şöyle. Bizim bu pezevenk medya, kadını her yerde kullandığı için, burada da hiç gerek yokken illa bir kadın kullanacak, sömürecek…) Tempo Dergisi. 20 Nisan 2006 tarihli sayısı. Gözlüğün numaralarının değişmesi gerektiği için küçük yazıları çok net okuyamıyorum. İşte burada, şu gördüğünüz fanusların ya da kavanozların içinde, Türkiye’nin altı ilinden getirilmiş topraklar var. Burayı ziyaret etti. Yani kurtarılması gereken düşman elindeki iller bunlar, Ermenilere göre. Ve bu müzenin müdürü de Bargasyan Lavrenti, adında bir zat. Hem kurucusu, hem de şu anki müdürü müzenin. Bununla görüştü. Bu anlattı, Chirac alçağı da güya gözü yaşlı bir şekilde kafa salladı. Ekranlardan izledik. İşte bu kişinin söyleminden bir paragraf aktaracağım: Lavrenti bize nazik davranıyor. (Tempo muhabiri diyor bunu, arkadaşlar. – N. Ankut) Ama nazik olması, ‘kovmasına’ engel değil. Kovduğu yer Soykırım Müzesi değil. Türklerin tüm coğrafyadan gitmesini isteyerek, diyor ki: ‘Neden siz geldiğiniz yere gitmiyorsunuz. Siz oraya gidin ve işgal ettiğiniz toprakları sahiplerine bırakın. Ama sizi orada bile kabul etmezler, sizin gerçek bir vatanınız ve ulusunuz yok. Siz gerçek bir ulus değilsiniz. Göçmen ve işgalcisiniz. Bargasyan Lavreni’nin sözleri şaka gibi ama o espri yapmıyor. Söylediklerine gerçekten inanıyor. Sözgelimi, Türklerin başlattığı soykırımı Azerilerin Karabağ’da sürdürdüğünü, zaten Azerilerle Türklerin köksüz bir millet oldukları için bu eylemlere giriştiklerini söylüyor.” (Tempo, 20 Nisan 2006) Bu, Ermenistan’ın resmi politikası. Gerçekten şaka değil. Yani Ermenistan Devletinin yöneticileri bize böyle bakıyor. Ve bu ideolojiyi onlara emperyalistler veriyor. Amaç bu. Açık. (Nurullah Ankut, Lenin Sonrasının Marksizmi-Leninizmi Işığında Dünya ve Türkiye, Cilt 4, s. 261-264) *** Yine aynı konuyu yoldaşlar, Partimizin 2007 yılında yapılan Birinci Olağan Kongresi sonrasında yoldaşlarımızla yaptığımız sohbet toplantısında şöyle koymuşuz: *** Yeni Bir Sovyetler Birliği Oluşturmalıyız NATO’dan çıkmalıyız. Onlara yeni bir birlik, yeni bir dünya göstermeliyiz. Onu da “Anma Konuşması”nda kısaca ortaya koyduğumuz gibi, yeni bir Sovyetler Birliği oluşturmalıyız. Tuncer Kılınç’ın da dediği gibi: İran’la, Rusya’yla, Çin’le, başarılı bir birlik oluşturulamaz. Çünkü Rusya artık emperyalist bir ülke… Emperyalist bir devlet… İran, belli sebeplerden dolayı, Türkiye’ye ve Türklere hep düşman… Çin’in de yine ayrı siyasi hesapları var. O bakımdan o anlamda bir birlik, kurtarıcı olmaz, derde deva olmaz. Halklara bir yarar sağlamaz. Emperyalistler karşısında da sağlam bir duruş oluşturmaz. Mustafa Kemal’in 1933’te söylediği gibi, doğal coğrafyaya dayanan yeni bir Sovyetler oluşturmalıyız. Önümüze koyduğumuz gerçekçi ve bizi zafere, başarıya götürecek ve emperyalistleri yenilgiye uğratacak olan Türk-Kürt Cumhuriyetidir. Ortaasya Türk Cumhuriyetleriyle beraberce oluşturulacak Türk-Kürt Cumhuriyetidir. Şimdi bunu ortaya koyduğumuz zaman, özellikle Sevrci Sol’un bileşenleri, bize yine suçlamalar yönelteceklerdir. Bunlar şoven, vesaire diye demagojik saldırılarda bulunacaklardır. Birkaç paragraf aktarmak istiyorum emperyalist ünlü bir temsilciden. Lord Curzon’dan. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşının ünlü İngiliz temsilcilerinden biri, değil mi Lord Curzon, arkadaşlar? 16 Şubat 1920’de şöyle diyor: Müttefiklerin uğrunda savaştıkları amaçları arasında bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulması da vardır. Bu amacın gerçekleşmesine tüm müttefikler aynı derecede ant içmiş durumdadır.” Ve bunun sebebini anlatıyor, gerekçesini koyuyor Lord Curzon. Şöyle diyor gerekçesinde de: Büyük bir Panislam ya da Panturan hareketi ortaya çıkabilir. Ve böyle bir halde, Londra Konferansı genellikle dünya barışı bakımından Türkiye Müslümanlarıyla Doğudakiler arasına sokulmak üzere bir Hıristiyan toplumunun sıkıştırılmasının yerinde bir girişim ve bunun da bir Ermeni devleti olabileceğini düşünmüştü.” İngiliz Emperyalizmi, görüyor musunuz arkadaşlar, 1920’de meseleyi, kendi siyasi, emperyalist çıkarları açısından nasıl görüyor. Altı Parçaya Bölünmüş Türk Ulusu Birleşmelidir Biz, yirmi iki parçaya bölünmüş Arap Ulusunun, bir tek Ulus halinde birleşmesini istiyor muyuz, arkadaşlar? On yıllardan beri söylüyoruz ki; istiyoruz. Dört parçaya bölünmüş Kürt Ulusunun, tek bir Ulus halinde birleşmesini istiyor muyuz? İstiyoruz. Ve altı parçaya bölünmüş olan Türk Ulusunun da tek bir Ulus olarak birleşmesini istiyoruz. Yine bir sürü parçaya bölünmüş olan Latin Amerika Halklarının, tek bir Ulus olarak birleşmesini kim istiyordu en çok? Dinleyiciler: Che. Nurullah Ankut: Che. O yüzden Latin Amerika’nın orta ülkesine, Bolivya’ya giderek gerilla savaşını başlattı. Bolivya’ya giderek başlattı. Aynı dili konuşuyoruz, diyordu. Portekizce de zaten akraba dildir İspanyolcayla. Ve aynı ulusun temsilcileriyiz, emperyalistler bizi, kendi çıkarları öyle gerektirdiği için, bu kadar çok parçaya böldüler; birleşmeliyiz, diyordu. “Yine yüzde 80’i Bantu dilini konuşan Siyah Afrika Halklarının, tek bir Ulus halinde birleşmesini istiyor muyuz? İstiyoruz. Bunlar gayet doğru, devrimci taleplerdir. O zaman Türk Ulusunun da, altı parçaya bölünmüş olan Ulusun da tek Ulus olarak birleşmesini istemek hakkımız ve devrimci bir görevimiz. Usta’mız 1933’te; Anadolu ve Kürdistan Halk Cumhuriyeti, diyordu. Neden? Çünkü o zaman diğer Türk Cumhuriyetleri, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği çatısı altındaki Cumhuriyetlerdi. Sosyalist Cumhuriyetlerdi. Onların orada kalması, o yapıda kalması, uluslararası proletarya hareketinin çıkarları açısından gerekliydi. Ama bugün o yapı ortadan kalkmış durumda. O zaman yeni, doğal coğrafyaya dayanan yeni bir Sovyetler oluşturmalıyız. Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kurmalıyız. Böyle bir gelişme emperyalistlerin çıkarları için hayati bir tehlike oluşturur. Bakın, kendileri en yetkili sözcülerinin ağzından itiraf ediyorlar bunu. Ve hemen bir eylem planı oluşturuyorlar, böyle bir gelişmeye karşı. Gördüğümüz gibi bu tedbiri alıyorlar. Tabiî İngiliz ve diğer Batılı Emperyalistler 1920’de söylüyor bunu. 1915’lerde, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında böyle bir istekleri, planları yoktu. Çünkü o zaman, zaten Türk Cumhuriyetleri ve Ermenistan, Çarlık Rusyası’nın sınırları içindeydi. Çarlık Rusyası onların müttefikiydi. Ve Ermenilerin de Çarlık Rusyası’na bağlı kalması şeklinde bir anlaşmayı, Rus Çarıyla yapmış durumdaydılar. Ama ne zaman ki Ekim Devrimi gerçekleşti, Çarlık Rusyası ortadan kalktı ve Sovyetler kuruldu, o zaman böyle bir Ermenistan’ın varlığı için hemen planlar yaptılar ve onu hayata geçirme mücadelesine girdiler. Bakın, emperyalistler nasıl değişen şartlara göre planlarını anında değiştirip, yeni politikalar üretebiliyorlar. Yeni düşünceler ve davranışlar ortaya koyabiliyorlar. E, o zaman, biz devrimciler de, değişen dünya şartları karşısında devrimci diyalektik mantığımıza göre, aynı değişimi göstermemiz gerekir. Onlar emperyalist çıkarları için gösteriyorlar. Biz değişen şartlara göre yeni ideoloji üretemezsek, devrimciliğimiz nerede kalır? Emperyalistlerin gerisine düşmüş oluruz. Metafizik mantıkla düşünmüş oluruz. ABD Emperyalizmi, 6 Parçaya Bölünmüş Türk Ulusunun Birleşmemesi İçin Her Şeyi Yapıyor İngiliz Emperyalizminin o zamanki tezini gördük. Bir de günümüzde dünyanın başhaydudu Amerikan Emperyalizminin aynı konudaki tezine bakalım: Batının Türkiye ve Türk dünyasına uyguladığı politikanın özünü, iç yüzünü ve bu politikanın ne kadar yıkıcı olduğunu anlamak için en gizli, Vagram dereceli bir NATO belgesine bakmak yeterlidir. 1961 yılında, günümüzden 45 yıl önce, Washington’daki NATO karargâhında, yüksek rütbeli bir Türk subayının ele geçirdiği en gizliden (Cosmic Top Secret) daha yüksek gizlilik derecesine sahip (Vagram) bir dosyada, Sovyetler Birliği’nin dağılacağı, Orta Asya’da 5 ya da 6 Türk Cumhuriyeti kurulacağı, 30 yıl öncesinden görülerek, kurulacak Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye’yle ilgili politika şu şekilde belirlenmiştir.” Bunu Ali Tayyar Önder söylüyor, “Türkiye’nin Etnik Yapısı” adlı kitabında. Şimdi o belgeyi aktarıyor, NATO belgesini, o çok gizli NATO belgesini. Şöyle deniyor: Türk devletlerinin işgal edecekleri coğrafya, stratejik yönden çok değerli. (E tabiî kaynaklar bakımında çok zengindir) Bu devletler batıdaki Türkiye Cumhuriyetiyle birleşirse o zaman ortaya Hitler Almanyası veya Stalin Rusyası’ndan daha tehlikeli bir kuvvet Batılıların karşısına çıkar. Türkiye Cumhuriyeti ile Doğu Türklerini birleştirmemek için elden gelen yapılmalı, Türkiye ile bu devletler arasında tampon devletler kurulmalı, Türkiye’nin lider devlet olmasını engellemek için, siyasi ve ekonomik bütün tedbirler alınmalıdır.” Ne kadar net, açık değil mi NATO belgesi, arkadaşlar? İşte buna uygun hareket eden emperyalistler, Sovyetler ve Sosyalist Kamp yıkılır yıkılmaz ne yaptılar? Ermenistan’ı Azerbaycan’a saldırtarak, 14.400 küsur km2 Azerbaycan toprağını işgal ettirerek, Ermenistan’ın topraklarını genişlettiler. Ve Türkiye ile Türkî Cumhuriyetler arasındaki bağı güçleştirecek tampon bir devlet haline dönüştürdüler. Ve bunu biz ne zaman söyledik? Daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi defalarca, yıllar önce söyledik. Anma Konuşmalarımızda, yıllar önce bizim bu tespitimiz kayda geçti. “Lenin Sonrasının Marksizmi-Leninizmi” adlı kitaplarımızda bu sözümüz kayıtlı. Daha o saldırılar olduğu anda, bunu ideolojimizin ışığıyla gördük ve gösterdik. Bu sebepten Ermenistan’a bu saldırı ve bu işgal yaptırıldı, diye. İşte belgeleri ortada. Şimdi biz devrimciler olarak bu olayı, bu belgeleri, bu gerçekleri görmeyecek miyiz? Bunları değerlendirmeyecek miyiz? Bunları değerlendirerek yeni ideolojiler belirlemeyecek miyiz? Öyle şey olur mu? Elbette belirleyeceğiz. Bundan kaçınamayız. Bundan kaçınırsak, devrimci öngörümüz, devrimci ideolojimizin gücü nerede kalır? Kürt-Türk kardeşliğinin nasıl tarihsel bir kökene dayandığını biraz önce söyledik. Birinci Kuvayimilliye’de de aynı şekilde. İngiliz Emperyalizminin ajanları, bütün oyunlarına rağmen, Kürt Halkını Kuvayimilliye’nin ve Milli Kurtuluşun karşısına geçiremiyorlar. Ondan ayıramıyorlar. Türk ulusal kurtuluşundan ayıramıyorlar. Kardeşçe, yan yana, omuz omuza, emperyalistlere karşı birlikte savaşıyorlar. Demek ki, Kürt kardeşlerimizle bin yıldan bu yana kader birliği etmişiz. Aynı uğurda mücadele etmiş, aynı vatanı ele geçirmişiz, aynı savaşları vermişiz, aynı emperyalistleri-düşmanları yenmişiz. O zaman bu iki halk kardeşçe, ama gerçek anlamda eşit kardeşler olarak, birleşirse bu tarihsel amacı da gerçekleştirebilir. Uluslararası emperyalizmi dünya çapında yenilgiye uğratabilir. Bir Dinleyici: Yeni bir çağ açılmış olur. Nurullah Ankut: Yeni bir çağ açabilir tabiî. İşte emperyalistlerin de en büyük korkusu bu. Sovyetler’den daha güçlü, daha tehlikeli bir devlet oluşur karşımızda, diyor. Bakın, nasıl görüyor emperyalistler? Çünkü onların binlerce, eğitimli, dünya gerçeklerinden haberdar akıldaneleri var, uzmanları var bu işle görevli. Biz onların bu politikalarını görmezsek devrimciliğimiz lafta kalır. Tedbirler almazsak, yeni düşünce ve davranışlar ortaya koymazsak, lafta kalır devrimciliğimiz. Ciddi olmaz, ciddiye alınamaz böyle bir devrimcilik. Usta’mızın ideolojisinin hakkını vermiş olmayız o zaman. Bir Başka Dinleyici: Onun için maşa Fethullah en çok orada örgütlendi. Nurullah Ankut: Tabiî… Tabiî… Tabiî… Bir Başka Dinleyici devamla: CIA’nın yönlendirmesiyle, en fazla Türkî Cumhuriyetlerde örgütlendi. Yeni bir şey, o Cumhuriyetlerden de kovulma süreci başladı aslında. Soros’la birlikte Azerbaycan’dan, Rusya’dan… “Nurullah Ankut: Evet arkadaşlar. (Nurullah Ankut, Fatih Che Kıvılcımlı Olmak, Derleniş Yayınları, 2007, s. 50-55) *** TÜRK DÜNYASININ BİRLİĞİNE GÖNÜL VEREN, KAFA YORAN, İLGİ DUYAN ARKADAŞLAR! Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nün ev sahipliğinde 2–3 Mart 2010 tarihlerinde düzenlenen “Avrasya Sempozyumu”nda dağıttığımız konuya ilişkin bildirimizi aşağıda sunuyoruz: BİZ, TÜRKİYE’NİN ve dünyanın bütün toplumsal sorunlarını bilimin ışığında tahlil eden, ondan sonuçlar çıkaran ve anlaşılır, açık, kesin, somut çözüm yolları bulan bir hareketin temsilcileriyiz. Ve Türkiye’nin tek gerçek devrimci hareketiyiz. Partimizin, her alanda olduğu gibi, bu konuda da vardığı sonuç, önüne koyduğu hedef, çok net ve kesindir. En cahil insanımızın bile duraksamadan anlayabileceği açıklıktadır. Lafı uzatmayalım ve dolandırmayalım: Biz Edirne’den Doğu Türkistan’a yani Çin sınırına kadar uzanan geniş vatan toprakları üzerinde, bir Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti’nin kurulması için mücadele ediyoruz. Bu anlayışımızı bugüne dek pek çok konuşmamızda ve yazımızda ortaya koyduk. Arkadaşlarımızı bu ideolojiyle donattık. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Neden Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti? Kürt Sorunu, on yıllardan beri Türkiye’nin en önemli siyasi sorunu olagelmiştir. Ve bu meseleyi biz kendi aramızda çözemediğimiz için, Batılı Emperyalistler soruna el atmışlar ve yazıktır ki de ellerine geçirmişlerdir. Batılı Emperyalist haydutlar ne ister? Geçen yüzyılın başlarında istediklerini, yani Sevr’i. Çünkü milletleri un ufak ederek minik parçalara ayırmak onların çıkarlarına en uygun gelen iştir. Böylece o ülkeleri gönüllerince talan edebilirler. Bu anlayışlarını da onlarca belgede ortaya koymaktan çekinmemişlerdir. Kürt Meselesi’ni o soyguncu çakalların elinden alıp, kendi aramızda çözebilmemiz için şu ilkelere içtenlikle bağlı kalmamız gerekir: Gerçek anlamda eşitlik, kardeşlik, demokrasi ve özgürlük. Bunlar sadece lafta olursa bir işe yaramaz, hiçbir etkisi olmaz Sorunun çözümüne. Bu ilkelerin içtenlikle hayata geçirilmesi ise işte bu formülü ortaya çıkarır, hem de kaçınılmaz bir biçimde: Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti. Bunun dışındaki bütün yollar bölünmeye-parçalanmaya gider. Bu da son derece açık-kesindir. Kendisini kandırmayan, gerçeklerden kaçmayan, gerçeğe gözlerini kapamayan ve açıkça sırtını dönmeyen herkes bunu görebilir. Batılı çakallar Türkiye’yi de Yugoslavyalaştırırlar, Iraklaştırırlar, Koreleştirirler. Zaten bu konuya ilişkin haritalarını da Amerikan Ordu Dergisi’nde yayımladılar ve İtalya’daki NATO Koleji’nde ders olarak işlettiler. Bu şimdilik Türkiye’yi konuya alıştırma girişimidir. Yarın onlarca uygun gün geldiğinde, bu konuda Birleşmiş Milletler’den, AB Parlamentosu’ndan, Konseyi’nden bilmem neresinden art arda kararlar da çıkartabilirler ve Türkiye’yi bunu kabule zorlayabilirler. Bugünlerin gidişinin sonu oraya varır. Çünkü ipin ucu AB-D’nin eline geçmiştir. Bilimin ve onu elinde tutan önderliğin görevi önceden görmektir, duruca görmektir. Biz bunu böylece görüyoruz. Peki, Kürt Halkı bizim önerdiğimiz birlikteliğe, yani bugünkü Türkiye’nin pamuk ipliğine bağlı birliğinden milyonlarca kez daha sağlam ve nitelikçe bambaşka bu birlikteliğe gelir mi? Gelir… Bin yıldır birlikte yaşamışız. Malazgirt’te Alparslan’ın komutasında Bizans’a karşı savaşta, İran’a karşı savaşta, Batılı Emperyalistlere karşı Çanakkale’de ve Birinci Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda yan yana olmuşuz… Gerçek kardeşliği ve eşitliği sağlarsak hep yan yana, birlik içinde oluruz… Biz işte bu nedenlerle yukarıdaki formülü ortaya koymuşuz… Biz olanı yani gerçeği olduğu gibi görürüz. Kendimizi de kimseyi de kandırmayız, yanıltmayız… Doğu’nun Büyük Devrimcileri: Mollanur Vahidov, Sultan Galiyev ve Turar Rızkulov da bu amaç için mücadele etmişler, savaşmışlar ve hayatlarını vermişlerdir. Hatırlandığı gibi Mollanur Vahidov, Rus Çarı’nın Generali Denikin’in Batılıların desteğindeki karşıdevrimci Ak Ordularına karşı, Müslüman Kızıl Ordusu’nun Kazan’ı savunmak için girdiği mücadelede şehit olmuştur. Diğer iki Büyük Devrimci de ideallerinden vazgeçmedikleri ve onu inatla, kararlılıkla, cesurca savundukları için Stalin’in kurbanları arasına katılmışlardır. Tekrarlayalım; onlar da Türk Dünyası’nın birliği için hayatlarını vermişlerdir. Uzak tarihe gidersek Azerbaycan Tebriz’den Babaek’i ya da Babek’i buluruz kendimize örnek olarak… Çobanlık yaparak yaşamını sürdüren Azeri Türkü Babek, 816’da Arap Abbasi Halifesi Memun’a karşı başkaldırarak savaşını başlatır. Sosyalist dünya görüşünü benimseyen yoldaşlarıyla girdiği yolda büyük başarılar elde eder. Bezz şehrini kendilerine merkez edinir. Abbasi Arap ordularını defalarca, art arda bozguna uğratır. Ele geçirdiği topraklar günden güne genişler ve kurtardığı bölgelerde Sosyalist bir toplum düzeni kurar… 20 yıl kurduğu düzeni korumayı başarır. Fakat hileler, tuzaklar ve ihanetler sonucu onlarca kez yendiği Abbasi Ordusu’na sonunda yenilir. İhanet eden bir yandaşının tuzağına düşerek yakalanır ve 3 Ocak 838’de, o zaman Abbasi başşehri olan Samarra’ya getirilir. Halife Mutasım’ın huzuruna çıkarılır. Kendi haklı, meşru insancıl inançlarını ve Halife’nin zalimliğini onun yüzüne karşı yiğitçe haykırır. Sonunda mutlaka yoldaşlarının yeneceğini, kazanacağını ve buna kesin, sarsılmaz inancını belirtir. Halife’nin huzurunda, onun emri üzerine, önce elleri, sonra ayakları en sonra da başı kesilerek idam edilir. Ölmeden, başı kesilmeden önce, bedeninden akan kanın benzini sarartması, korktuğuna yorumlanmaması için kesilen elinden akan kanla, kesik kolunu yüzüne sürerek, yüzünü boyar. Son anında bile ölümü değil, yiğitliğini, cesaretini, onurunu yani savaşçı kalitesini düşünür. Ölüm hiç umurunda olmaz. Bu yiğitçe tutumuyla düşmanlarının bile hayranlığını kazanır. İnsanlık tarihinin en şereflileri arasındaki yerini alır. Mustafa Kemal 1915’te Çanakkale’de, İstanbul’u hemen alıp Osmanlı’yı bir anda aralarında aç haydutlar gibi bölüşmeyi planlayan, Batılı Emperyalistleri tam bir hezimete uğratan Osmanlı Ordusu’nun komutanıdır. Bu zafer, Önderimiz Hikmet Kıvılıcımlı’nın belirttiği gibi: “Yalnızca bizim değil tüm Mazlum Milletlerin, emperyalizme karşı dünyadaki ilk zaferidir.” Mustafa Kemal, Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşımızın da Başkomutanıdır. Cumhuriyetin Onuncu Yıl Kutlamaları kapsamında yapılan etkinliklerden, 29 Ekim 1933 yılında Ziraat Bankası Genel Merkezi’nde yapılan toplantıda, Bankanın Genel Müdür odasında, bir grup duyarlı gence hitaben şu konuşmayı yapar: Bu konuda, Partimiz Genel Başkanı’nın 2006’da Hikmet Kıvılcımlı’yı Anma Konuşması’ndan bir bölüm aktaralım. (Bizim sözünü ettiğimiz bölümü bu yazımızda zaten yukarıda aktarmıştık. Burada bir kez daha Mustafa Kemal’in andığımız vasiyetini aktarmamız, gereksiz bir tekrar olacağından bunu yapmıyoruz.) *** Mustafa Kemal’in bize gösterdiği ufuk da budur, arkadaşlar… Bu da açık ve net değil mi? Bugün Tayyipgiller Hükümeti, Partimiz Genel Başkanı’nın dediği gibi, kendilerinin, sülalelerinin ve yandaşlarının küplerini doldurma karşılığında, AB-D’nin emirleri doğrultusunda Vatanı satma uğraşında… Bunu da tam sağlayabilmek için, bir CIA tezgâhı olan “Ergenekon Davası” adlı saldırıyla, Mustafa Kemalci, Yurtsever, Laik, Bağımsızlıkçı Türk Ordusu’nun, Yargısının, Bilim İnsanlarının, Aydınların ve Basının işini bitirmeye çalışıyor. Bu namuslu insanları, korkutup sindirerek Vatan Satışı ve Yeni Sevr’in karşısında ses çıkaramaz, engel olamaz duruma düşürmeye çalışıyor. Bir yandan da yine bir AB-D planı olan “Ermeni Açılımı”yla, başta Azerbaycan olmak üzere Türk Cumhuriyetleri’yle, Türkiye’nin arasını açmaya, aradaki manevi bağları kopartmaya ve bu Cumhuriyetleri, AB-D ve Rusya’ya doğru itmeye çalışıyor. Ermenistan ve Yunanistan ulusal kimliklerini Türk Düşmanlığı üzerine inşa etmişlerdir. Tabiî Batılı Emperyalistlerin oyunlarıyla… Onların dostluğu, Batılıların aradan çıkarılmasıyla ancak çok uzun yıllar sonra kazanılabilecektir. Bunu görmeden yapılan hesaplar fiyaskoyla sonuçlanmaya mahkûmdur… Tayyipgiller Hükümeti, hiçbir gerçeğini göremez Türkiye’nin. Kaldı ki görse bile Türkiye’nin yararına davranamaz. Çünkü AB-D işbirlikçisidir, kuklasıdır. Peki nasıl iktidar oldu denilecek? AB-D ve Türkiye’deki hizmetkârlarının (TÜSİAD, MÜSİAD, TİSK, TOBB ) desteğiyle ve de Din sömürüsü yaparak, “Din alıp satarak”… İnsanlarımızın temiz din duygularını ve inançlarını hayâsızca sömürerek… Türk Cumhuriyetlerinin sahip olduğu Asya bölgesi doğal zenginlikler (başta da Petrol ve Doğalgaz) açısından dünyanın sayılı bölgelerindendir. Bunu çok iyi bilen AB-D Emperyalistleri bunları sıkıca ellerine geçirmek ve hep tutabilmek için, durup dinlenmeden aşağılık, sinsi canavarca planlar, projeler üretmektedir… Zbigniew Brzezinski “Büyük Satranç Tahtası”, George Friedman, “Gelecek Yüzyıl” adlı kitaplarında bu konudaki amaçlarını açıkça, hiç saklayıp gizlemeden sergilemişlerdir. Zamanımızın sınırlı oluşundan dolayı bu kitaplardan bölümler alıntılayamayacağız. ABD Başkanı Barack Obama’nın Asya Politikası ve şu anda gittikçe artan bir askeri güçle Pakistan ve Afganistan’da yürüttüğü savaş, birebir bu kitaplarda ortaya konan görüşlerle örtüşmektedir. Tabiî Baltık Cumhuriyetlerinden Kırgızistan’a kadar Sorosçu yandaşlarına yaptırttığı zerzevat devrimleri de yine bu çerçeve içerisindedir. Bu cumhuriyetlerin Sorosçu devrimleri sırasında da buralarda AB-D’nin bizdeki “Ergenekon Davası”na tıpatıp benzer davalar icat ettiğini ve ulusalcı, yurtsever güçleri bunlar aracılığıyla tasfiye ettiğini, namuslu araştırmacı gazeteci Soner Yalçın belgeleriyle yayımladı Hürriyet’teki Pazar Yazılarında… Bakılabilir… Geçmişe yine geçen yüzyılın başlarına dönersek, İngiliz Emperyalistlerinin, o zamanki Ermeni Meselesi’ni, Osmanlı’nın başına, Türkiye Türkleriyle, Orta Asya arasına, bir Hıristiyan kukla tampon devlet sokarak, aradaki irtibatı kesmeyi amaçladığı için bela ettiğini görürüz. Bu konudaki gizli belgeyi de Peter Hopkirk “İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun” adlı kitabında açıklar. 1960’lı yıllara ait bu konudaki bir NATO belgesini de Ali Tayyar Önder ve Erol Bilbilik kitaplarında yayımlamışlardır… Bu çok gizli NATO belgesini tesadüfen gören Türk Subayı da halen hayattadır… Bu konudaki belgeler, adı geçen kitaplardan alıntılanarak bizim literatürümüze de girmiştir. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Rusya ve AB-D’nin, Ermenistan’ı Azerbaycan’a saldırtması ve bu ülke topraklarının beşte birini, 20.000 Azeri kardeşimizi katlederek işgal ettirmesi de yine aynı amaca yöneliktir: Türkiye ile Azerbaycan ve Asya arasına aşılmaz bir set oluşturmak… İşte o nedenden, AB-D ve Rusya, bu işgal ve katliama 17 seneden beri gık dememiştir. Üstüne üstlük de hep saldırganın, işgalcinin yanında olmuştur. Demek ki AB-D Emperyalistleri, Türkiye Türkleriyle diğer Asya Türklerinin birleşmesinden ölümlerini görmüşçe korkmaktadırlar. Çünkü onların, aşağılık, pis yağmacı çıkarları öyle gerektirmektedir. Öyleyse biz Gerçek Yurtsever Türkler bunun tam tersini yani bütün Türklerin birliğini istemeli ve savunmalıyız. Tabiî bu konuda mücadele etmeliyiz. Bunun yol ve biçimlerini akla, bilime, hakkaniyete en uygun şekilde belirlemeli, programlaştırmalıyız… Bunu sağladık mı Edirne’den Doğu Türkistan’a kadar uzanan devasa coğrafyada, doğal coğrafyaya dayanan yeni bir Sosyalist Ülke oluştururuz. Bu ülkeyi, sömürmeye, onun dirliğini bozmaya hiçbir emperyalist haydut devletin gücü yetmez. Zaten yarattığı caydırıcılıktan dolayı bu ülkeye emperyalistler yan bakmaya bile cesaret edemezler… Tabiî biz Latin Amerika’nın da, Siyah Afrika’nın da, 22 parçaya bölünmüş Arap Ulusu’nun da tek bir ülke altında birleşmesini istiyoruz. Bu gerçekleşince, dünyayı yüzyıllardan beri kan ve ateşe boğan, yüz milyonlarca masum insanın canına kıyan ve dünyanın hemen her yerini yağmalayan, pazarlarını eline geçiren AB-D Emperyalistleri, Rusya ve Japonya Emperyalistleri, insanlığa artık zarar veremez olurlar. Dünya barış ve kardeşlik çağına adım atar böylece… Böyle bir dünya yaratmak bizim rüyamızdır. Biz, böyle devrimci ve aynı oranda da insancıl rüyalar görürüz. Görmeliyiz de. Bu bizim ideolojimizdir. Yani Türkiye’nin ve Dünyanın kurtuluşa giden yolunun resmidir, krokisidir. Bu bizim kutsal, yüce davamızdır. Bu dava Babek’in, Şeyh Bedreddin’in, Mollanur Vahidov’un, Sultan Galiyev’in, Turar Rızkulov’un, Mustafa Kemal’in, Hikmet Kıvılcımlı’nın ve Kahraman Gerilla Che Guevara’nın, Denizler’in, Mahirler’in de davasıydı. Er geç zafer kazanacak! Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz! Halkın Kurtuluş Partisi Genel Merkezi *** Ve yoldaşlar, en son Usta’mızın geçen Ekimde (2014) gerçekleştirdiğimiz son anma toplantısında yaptığımız konuşmada da yine bu konuya kısaca şöyle değinip geçmişiz: Her ulusal sorunun, her sosyal, siyasi sorunda olduğu gibi bir devrimci, halkçı, halkların kardeşliğini ve çıkarını esas alan çözümü vardır, bir de gerici, karşıdevrimci, emperyalizmle uzlaşık çözümünü esas alan biçimi vardır. İşte Usta’mız Kıvılcımlı, “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” ki biz geçen senelerde yeni baskısını yaptık, “Yedek Güç: Ulus (Doğu)” adıyla yayımladık. Usta’mızın orada koyduğu çözüm nedir bu meselede? Devrimci çözüm nedir? Anadolu ve Kürdistan Halk Cumhuriyeti”. Şimdi bizim ülkemizde de nüfusun ortalama beşte birini oluşturan bir Kürt Halkı var mı? Var. Bir azınlık değil. Azınlıklar meselesi değil bu. Ülkemiz iki halktan oluşuyor: Türk ve Kürt Halkı. E, o zaman bu iki halkın kardeşçe bir arada, bin yıldan bu yana olduğu gibi, Malazgirt Savaşı’nda ve Çanakkale’de olduğu gibi, iyi günde ve kötü günde yan yana, kardeşçe, dayanışarak yaşayabilmeleri için, gerçek hayatta da tam anlamda eşit olmaları gerekir. Antiemperyalist bir cephede, devrimci bir cephede savaş verip bir Federasyon oluşturmaları gerekir. Usta’mızın zamanında Sovyetler Birliği vardı. Şu anda Sovyetler Birliği yok. Biz ne dedik? Usta’mızın koyduğu çözümü günümüze uyarladık: Edirne’den Çin sınırına kadar “Türk Kürt Halk Cumhuriyeti”, Devrimci bir Cumhuriyeti hayata geçirmeliyiz, Kürt Meselesi’nin devrimci çözümü budur, dedik. (Alkışlar…) Ve bunu savunuyoruz yıllardan beri. Daha önce de Nietzsche’den aktardığım gibi: “Hep öğrenci kalan, öğretmenine borcunu kötü ödemiş olur”. Biz de sadece Anadolu ve Kürdistan Halk Cumhuriyeti deseydik, Usta’mıza borcumuzu kötü ödemiş olurduk. Dünya değişti. Sovyetler ve Sosyalist Kamp yok. O zaman Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleriyle de birleşmemiz gerekir. Geçenlerde Marmaray’daki bir yolculukta o cumhuriyetlerden bir aile ile karşılaştım. Anne, üç oğul. Konuşuyorlar ve ben anlıyorum genelde ne dediklerini. Türkmenistan mı, dedim? Özbekistan, dedi. Özbekiz, dedi. Dedim gelir gelmez böyle mi konuştunuz? Orada da böyle mi konuşuyorsunuz? Evet, dedi kadın. Yani dilimiz aynı. Ufak tefek yani kelimelerin farklı söylenişi dışında gramer yapısı aynı. Konuşmanın özelliğini, ana metnini anlayabileceğimiz bir ortak yapıya sahip. Kaldı ki bin yıldır ayrı yaşıyoruz ama milletler böyle işte, bin yıl da ayrı kalsalar kültürel, tarihi bağları kopmuyor, arkadaşlar. (Yugoslavya, Irak, Libya, Suriye… Sıra Sende Türkiye, Derleniş Yayınları, 2014, s. 26-17) *** Demek ki yoldaşlar, Mustafa Kemal’in bize verdiği, emanet ettiği bu ideali sahiplenmişiz, benimsemişiz ve her ortamda, her durumda savunmuşuz. Bundan sonra da savunmaya devam edeceğiz. Hep söylediğimiz gibi, biz Mustafa Kemal’in tüm devrimci prensiplerini, ideallerini, özlemlerini kabulleniyoruz ve onları tamamlamak için mücadele ediyoruz. Yukarıdaki tezlerimizde de açıkça görüldüğü gibi biz, Doğunun büyük devrimcilerinin; Babek’in, Sultan Galiyev’in, Mollanur Vahidov’un, Turar Rızkulov’un ve Mustafa Kemal’in devrimci ideallerinin savunucusuyuz. Tabiî aynı zamanda da Marks-Engels’in, Lenin’in, Mustafa Suphi’nin, Ethem Nejat’ın ve yoldaşlarının yani Onbeşler’in, Kıvılcımlı’nın, Denizler’in ve Mahirler’in ideallerinin tek meşru mirasçısı ve savunucusuyuz bu topraklarda. Bu gerçeği hem teorik hem pratik alanda her gün kanıtlamaktayız. Ha, şunu da açıkça belirtelim: Mustafa Kemal’in böyle bir vasiyeti, mirası olmasaydı bile biz yine de Turan Halklarının yani Türk Dünyasının Birliğini savunurduk. Çünkü, milletlerin birliğini savunmak devrimci bir ilkedir. Lenin uyarır; proletaryanın büyük devletlerin çatısı altında yaşaması onun sınıf mücadelesini boyutlandırır, kolaylaştırır. Büyük devletler içinde olmak, Proletarya Hareketinin çıkarları açısından olumludur. İşte bu sebepten biz, sadece Turan Halklarının değil, Arap Milleti’nin de tek bir ülke ve tek bir devlet sınırları içinde yaşamasını isteriz. Keza, Kürt Milleti’nin de, Siyah Afrika’nın da, Latin Amerika Halklarının da tek bir ülkeden ve tek devletten oluşmasını isteriz. Eğer bu dediklerimiz gerçekleşebilse ABD-AB Emperyalistleri, Japon Emperyalistleri ve bugün emperyalist (tekelci kapitalist) devletler olma yolunda hızla ilerleyen Rusya ve Çin, andığımız mazlum milletlere hiçbir hal ve şart altında bugünküne benzer zararlar veremezler. Saldırı ve işgallerde bulunamazlar. Bu ülkelerin doğal zenginliklerini ve halklarının yarattığı değerleri bugünkü gibi sömüremezler. Yani özetçesi, emperyalist haydutların kötülükleri, saldırganlıkları, hayâsızca yağmaları, işgalleri önemli ölçüde durdurulmuş olur. Demek istediğimiz yoldaşlar; bizler Bilimcil Sosyalizmin yani gerçek devrim biliminin bu topraklardaki tek savunucusu ve mücadelecisi olduğumuz için bu tezi savunuyoruz. Tabiî aynı zamanda da bu tez, Mustafa Kemal’in milletin geleceğine dair en önemli vasiyetidir, idealidir. (Nurullah Ankut, Bin Kalıplılar, s. 321-334) *** Çok açık ve kesin biçimde görüldüğü gibi, arkadaşlar; biz Gerçek Devrimciyiz. Gerçek Halkçıyız, Gerçek Halkın Kurtuluş Partisiyiz ve Gerçek İnsanız. Bizim ideolojimizi oluşturan bütün temel tezlerimiz, İşçi Sınıfı Biliminin, yani Marksizm-Leninizmin prensipleriyle bire bir uyumludur. Ve büyük devrimci önderlerin mücadelelerinin ve ideallerinin günümüz şartlarına uyarlanmış sentezidir. Demek ki, arkadaşlar; bizim dışımızda ne Marksizmi-Leninizmi kavrayan, bilen var, ne Tarihimizdeki büyük devrimcileri ve onların ideallerini bilen var, ne Mustafa Kemal’i, ne Kıvılcımlı’yı, ne Che’yi, Fidel’i, Denizler’i ve Mahirler’i bilen, anlayan, savunan var. Hepsininki, bir yalancının anlattığı masal, bir kuru gürültü, bir boş laklaka, bir kandırmaca… Hep söylüyoruz ya, arkadaşlar; Tarih bizden yana. Bu büyük akış bizden yana hep… Eninde sonunda biz kazanacağız. Devrimi zafere götürecek yol da sadece ve sadece bizim izlediğimiz, bizim ortaya koyduğumuz, bizim gösterdiğimiz yoldur… Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz! 11 Eylül 2015 Nurullah Ankut HKP Genel Başkanı Kaynak: HKP Resmi Sitesi
  2. Nerden: Kurtuluş savaşı bir DESTAN değil MASALDIR.

    Öncelikle, böyle bir konuyu çok sonradan gördüm, bu yüzden yazım geç de olsa isabetli olacaktır. Anti-emperyalist birinci kurtuluş savaşımızın niteliğini küçümseme meselesi, öncelikli olarak Kürt şovenist hareketlerinin anlattığı masallardan kaynaklıdır. Ancak bu masalları derleyip geniş kitlelere ulaştıran, TİİKP yani Doğu Perinçek'in kurduğu ilk partidir. Sonrasında kendileri bu çizgiyi terk ettiler, ancak İbrahim Kaypakkaya, aynı yalanları biraz daha süsleyip tekrarlamaya devam etti. Kendisi hakkında yazılan bir yazıdan, olayın boyutunu paylaşmak isterim. Yazının Kaynağı: Türkiye Direniyor
  3. Türkiye'nin Sadece 1 Günlüğüne Marksist Anlayışla Yönetildiğini Düşünün

    Sen öyle kabul ediyorsan kendini postuna özen göstermen yeter.
  4. Türkiye'nin Sadece 1 Günlüğüne Marksist Anlayışla Yönetildiğini Düşünün

    Proletarya sosyalizminin bir ülkeyi iktidara geldikten sonra nasıl değiştireceği programında belirtilmektedir. Daha doğrusu, programın amacı budur. Dolayısıyla bir partinin iktidara gelmesi durumunda atılacak ilk adımlar şunlardır. - Tüm yöneticilerin ücreti, bir işçi ücretini geçmeyecek şekilde ayarlanır (yani milletvekili maaşları düşer) - Tüm yöneticilerin geri çağrılabilir olacağı ilan edilir. - Çeşitli alanlarda angarya işlere son verildiği, bu işlerin ancak planlama dahilinde, ihtiyaçla birlikte ÖNCE gönüllülük esası ile tekrardan konulabileceği belirtilir. - Tüm üretim araçları kamulaştırılır. Eğer o ülkede toprak düzeni kapitalist değil ise, toprak mülkiyeti çeşitli alanlarda dağıtılır. - Tüm emperyalist kurumlardan ayrılma sağlanır ve emperyalist planlar açıklanır. Bir günde olabilecek değişiklikler olarak bunu sayabiliriz.
  5. Nurullah Başkan'ın günlüğü

    Bugün Nurullah Ankut'tan değil ama onun öğrencisinden bir yazı paylaşacağım... Şu adamın peşinden gitmeyin (Ankara Direniyor) Doğu Perinçek’in sarf ettiği sözleri okuyalım önce… “Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü başlatmasını eleştirdi ve yargıya destek verdi. Perinçek, Ulusal Kanal’da gazeteci Rafet Ballı’nın sunduğu Çıkış Yolu programına katıldı. Programda dikkat çeken açıklamalar yapan Perinçek, Kılıçdaroğlu’nun Adalet pankartıyla yürüyüş yapmasını eleştirerek, “Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor” dedi. Günümüzde FETÖ’nün ve FETÖ mensuplarının içeri atıldığını söyleyen Perinçek, “Bu mu kötü yargı. Bundan daha iyi yargıyı nereden bulacaksınız. Bu yargı Fethullah Terör Örgütü’nü kovuşturunca soruşturunca hapislere atınca mı kötü oldu. Bunun için altın devir diyorum” ifadelerini kullandı.” [1] 800 AKP üyesi/yöneticisi hakim-savcı atanmış, gazeteciler, milletvekilleri, akademisyenler, öğretmenler tutuklu… Başka parti milletvekillerine hemen fezleke gönderen savcılar, AKP’liler hakkındaki yüzlerce suç duyurumuza bir tane fezleke göndermediler. OHAL’i mesele etmeyen hükümet emrinde AYM ve Danıştay var, çocukluğunda gittiği dershaneden, işvereninin maaş yatırdığı bankadan insanlar ihraç ya da tutuklu, kocası asker diye karısı da ihraç… Hamile kadınlar, emzikli kadınlar cezaevlerinde, karı koca ihraçlar bebeleriyle ofisimize geldiği gün öfkemizle hüznümüz yarışıyor. 100 bin ihraca bakacak tek bir yargı mekanizması yok, 15 Temmuz’da birliğinden kafasını çıkaran binlerce subay tutuklu, kalkışmayı önleyen subaylar “orada ne işin vardı” diye tutuklu… Tutuklamalar ferman gibi matbu/şablon/gerekçesiz… Dalga geçer gibi Sözcü gazetesi, Cumhuriyet yazarları FETÖ’den tutuklu, FETÖ’ye dokunduğu için FETÖ’nün tutukladığı Ahmet Şık, FETÖ’cülükten tutuklu… Herkes FETÖ’den tutukluyken AKP içindeki 61 bakan-milletvekili BYLOCK’çuya dokunan yok, bir savcı ima etti, sürüldü. Yargıçlar sendikası başkanı eleştirel diye HSK’ca sürüldü. Nuriye ve Semih “Gezi’yi başlatmaya çalışmak”tan öldüresiye tutuklu… Tayyip’e “gak” diyen cumhurbaşkanına hakaretten tutuklu, Perinçek’in de antiemperyalist önder dediğin Esad’a karşı illegal silah gönderen MİT tırlarına dokunan tutuklu, MİT tırlarını UCM’ye götüren Nurullah Ankut yargılanıp ceza almış. İşçi sınıfının grev kararları OHAL bahanesiyle yasaklanıyor, buna dur diyen bir tane yargı kararı yok. Perinçek’in de kararına itiraz ettiği YSK, 2 buçuk milyon oy hırsızlığını hukuksallaştırmış, buna bile birşey demedi daha AYM, ertesi gün Kaçaksaray’a gitti AYM başkanı, Perinçek’in “milli” liderine. Danıştay başkanı önünü ilikliyor, dikta anayasasını övüyor, Yargıtay başkanı beraber çay topluyor, 15 Temmuz kontrollü aldatmacası ile kanunilik ilkesini yok eden OHAL bir senedir sürüyor. AKP-yargı el ele verip cumhuriyet hukukunu yıkmışlar, Perinçek’in 2009’da yüce divan suçlarını tek tek yazdığı ve Yüce divana ihbar ettiği Tayyip partili, fiili, devlet başkanı… İdeolojik geriliğini, derin bağlantılarını, haysiyetini geçtim, azıcık vicdan olur insanda, azıcık… Şu adamın peşinden gitmeyin, azıcık vicdan… Ankara Direniyor’dan Doğan [1] “Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor” – Oda TV Kaynak: Türkiye Direniyor
  6. Şu anda hapiste olanların hepsi ya PKK'lı ya Fetöcü..."

    Değerli arkadaş, Bırak artık şu adamı savunmayı, sakinleş ve sahte VP'den istifa et. Yazıktır.
  7. Ateizm Hızla Yayılıyor.

    Modernist dinci İhsan Eliaçık, Türkiye'nin ateizmin en hızlı yükseldiği 3 ülkeden biri olduğunu ortaya koydu. http://t.thenewyoungturk.com/felsefe/ihsan-eliacik-ateizmin-en-hizli-yayildigi-uc-ulkeden-biri-olduk/
  8. İlker Yücel tutuklandı?

    Ulan elden vermek ile dergide yayınlamanın ne farkı var nasıl gerizekalısınız, nasıl aptallarsınız siz ya! Ergenekon'dan yatan Haliç'te Yaşayan Simonlar'ın yazarı Hanefi Avcı diyor bunu. Bunu onun demesine de gerek yok, bunu 12 Eylül faşizminde solcu kesmiş tüm polisler söyler. Siz onlara ve faşistlere bilgi verdiniz, onlar da operasyon yaptı, bu kadar basit. Bunlar dedikodu değil, gerçek! Adam yaptığını söylüyor, dedikoducu sizsiniz. Kıvılcımlı'yı da ağzına alma pislik herif, parti adını çaldınız utanmadan!
  9. İlker Yücel tutuklandı?

    Gazetede yayınlamakla polis zaten eliyle koymuş gibi bulmuyor mu a gerizekalı? Ergenekon'dan tutuklanan polis ne diyordu? Aydınlık sayesinde 12 Eylül öncesi sol örgütlerden bilgi topluyorduk. Kaç para alıyorsun ya şu saçmalığı savunmak için, parası neyse verelim de savunma be. "Biz, Türkiye Devrimcilerine karşı da düşmanlık güttük. Üstelik, bu düşmanlığı o denli hayâsızca bir noktaya taşıdık ki, 12 Eylül öncesinde yayın organımız Aydınlık’ta “Bilinmeyen Sol” başlığı altında Kontrgerilla’nın-Gladyo’nun resmi ve sivil (MHP’li) faşist güçlerine karşı nefis savunması yapan ve her gün beşer, onar, yirmişer şehit veren devrimcileri ihbar ettik polise. Bir bir, isim isim, adres adres devrimcilerin karıştığı silahlı çatışmaların krokileri de dahil olmak üzere yayımladık gazetemizde. Hem de tam kırk gün… Bu ihbarlarımız sayesinde polis, yüzlerce devrimciyi yakaladı, işkencelerden geçirdi. Ağır cezalara mahkûm ettirdi. Hanefi Avcı, “Haliçte Yaşayan Simonlar” adlı ünlü kitabında; devrimci güçleri, poliste çözülen devrimcilerin ifadelerinden ve Aydınlık’ın bu yayınlarından öğrendiklerini yazar. Biz, Amerika’yı savunduk, NATO’yu savunduk, AB’yi savunduk ve 12 Eylül Faşist Darbesini savunduk, demelidirler" (Nurullah Ankut) 12 Eylül faşizmini açıktan savunuyor TİKP, ne diyorsun sen daha! Hepsi kanıtlı. 12 Eylül faşizmini olumlu karşıladık diyor. Utanmadan konuşuyorsun hala.
  10. İlker Yücel tutuklandı?

    Namussuza bak, o kadar televizyonunuz, gazeteniz var, alabildiğiniz oy bizden 40000 fazla... O da insanlar baraj altında olduğu için CHP'ye verdiğinden, herkes sizi AKP yandaşı olarak görüyor. Gelmiş bir de böyle bir sitede bize akıl veriyorsun. 12 Eylül faşizmi konusunda Doğu Perinçek yediği haltlar ile ilgili ne diyor görelim. “5 Mayıs 2002 tarihli Hürriyet’te yayımlanan eski bir yandaşının kendisiyle yaptığı söyleşide şu soruluyor D. Perinçek’e: “Geçmişinizin muhasebesini yaparken vicdanınızı rahatsız eden şeyler var mı? Mesela Aydınlık gazetesinde ihbar edilen sol adresler, isimler?” “D. Perinçek’in yanıtı şu: “Az bile yapmışız. O konuda daha cesur olmalıymışız.” Şimdiki gençlere "bunlar terör örgütüydü, o yüzden bunları yaptık" diyorsunuz, 40 türlü örgüt var, hepsi mi terör örgütüydü yalancılar! İşin aslı şudur: “12 Eylül 1980 askeri harekatına karşı Federasyonumuz olumlu tutum almıştır. Askeri Yönetimi sağcı ve sahte solcu terör örgütleriyle başarılı mücadelesinde desteklemiştir. Her türlü terörist ve bölücü örgüt tarafından Türkiye’ye karşı yürütülen kampanyaya karşı Türkiye’yi savunmuştur ve bu tutumuyla da yurt dışındaki bütün örgütlerin düşmanlığını üzerine çekmiştir. “Federasyonumuz işkencelere karşı çıkmıştır. Askeri yönetimden işkencelerin önlenmesini dilemiştir. Bugün Türkiye’de işkence uygulamış olanlar, bunu halkın nazarında Milli Güvenlik Konseyi’ni küçük düşürmek için yapmışlardır.” “Türkiye Halk Birlikleri Federasyonu (HBF) adına; Avrupa Disiplin Kurulu Başkanı Halil İ. Özak “Yönetim Kurulu Başkanı E. Ümit Ağca “Denetim Kurulu Başkanı Yıldırım Dağyeli” 12 Eylül faşizmini bundan daha iyi yağlayan, ballayan ikinci bir ekip var mı? Var, Fethullah Gülen'in başını çektiği terör örgütü! İşte sizin düştüğünüz çizgi budur. Bitmedi, diyeceksin bunlar yalan. 12 Eylül sonrası Perinçek, Kürt şovenist hareketine yandaşlaşmak için 12 Eylül'de hata ettik diyor. Hani 2002'de cesur olacaktık diyor ya, 1988'de 12 Eylül özeleştirisi(!) veriyor kıytırıktan. İşte bu yüzden siz bin kalıplısınız. Bir haber yayınlandığında herkes lanet okuyor sahte Vatan Partisine... Bunu bir düşün nedendir diye. Sonra İlker Yücel neden tutuklandı anlarsın.
  11. İlker Yücel tutuklandı?

    Sataşsak ne olacak Bin Kalıplı'nın müridi, kimsiniz siz ya? 12 Eylül faşizmine alkış tutan meczuplara mı soracağız afişimizi?
  12. İlker Yücel tutuklandı?

    İşçi Partisi şimdi AKP'nin hangi çizgiye geldiğini anlamıştır diyeceğim de, onlar iflah olmazlar.
  13. “Tesadüf” ve diyalektik materyalizm

    Tarihsel Maddecilik Portalı Fizikötesi kökenli görüşleri savunanların, diyalektik materyalizmin de dahil olduğu ateizm konusunda malum bir ezberi vardır. Bu ezber “tesadüf” saçmalığıdır. Söylemlerini kendi ağızlarından sunmak adına, şu satırları paylaşalım: “Yahudi-Hristiyan geleneğinin ve İslam’ın varlık anlayışı Allah merkezlidir. Buna göre Allah dışındaki tüm varlıklar var oluşlarını bütün ayrıntılarıyla Allah’a borçludurlar. Galaksilerden dünyaya bitkilerden hayvanlara ve insana, insan bilincinden tüm doğal arzularına kadar her şey Allah’ın yaratılışının ürünleridir. Diğer yandan, natüralist-ateist varlık anlayışına inananlar, bütün bu saydıklarımızı “tesadüf ve zorunluluk” ile açıklarlar. Buna göre evren ve evrenin yasaları zorunlu olarak vardır, galaksilerden dünyamıza, bitkilerden hayvanlara ve insana, insanın bilincinden doğal arzularına kadar her şey zorunlu evren yasaları çerçevesinde gerçekleşen tesadüflerin ürünleridir.” [1] Burada farklı varlık anlayışlarının olabileceğini kabul ediyor kitabın yazarları, genel olarak Jaques Monod’un kitabından referans ile ateistlerin varlığı “tesadüf ve zorunluluk” olarak açıkladığını belirtiyorlar. Tabii ki bunu, işlerine geldiği için böyle söylüyorlar. Çünkü ateizmler içinde “korkak materyalizm” dediğimiz deizm, agnostizm ve mekanik materyalizmlerin bulunduğunu ve bunların tanrıtanımaz olmadığı gerçeğini örtmüş oluyorlar. Onların iddialarının aksine, tanrıtanımazlığı ayakların üstüne oturtan Diyalektik Materyalizmin dayandığı en temel kavram determinizmdir (türkçesi belirlenimcilik/gerekircilik/nedenselcilik olarak çevrilebilir). Kısaca açıklamak gerekirse, determinizmin temel görüşü, hiçbir şeyin tesadüf olmadığıdır. Açıklarsak, diyalektik materyalizm olayların nedensiz, tesadüfen olamayacağını ortaya koyar. Olayların bir gidişi olduğu, bu olayların birbirine sıkıca bağlı olduğunu ve çeşitli karşılıklı ilişkilerle birbirlerini yarattıkları, bu ilişkilerin sürekli değişimler yarattığı diyalektik materyalizmin temelidir. Ancak bilim ile dinleri dost etmek isteyen kalpazanlar ise ateistlerin tesadüfçü ve zorunlulukçu olduğunu belirtiyor. Ne berbat bir çarpıtma! Özellikle de iki kavramın yan yana kullanılması da ekletik bir görüş. Bu ekletiklik, yıllar önce felsefenin tartışacağı bir konu olabilirdi. Ancak diyalektik materyalizmin doğuşunun ardından tesadüflerin de (şans, talih ve kaderi de buna dahil edebiliriz), zorunlulukların da (mutlaklık diyebiliriz buna) dünyada yeri olmadığı ortaya çıkmıştır. Son söz olarak, insanlar binlerce yıl tanrının varlığı üzerine tartışmış, ruhun varlıktan bağımsız olamayacağını (aslında olmadığını ) kabul etmek zorunda kalmış, bilim açıkça varlığın maddeye dayandığını ortaya koymuş, kadim dinler tarafından keşfedilmesi yasaklanan tüm gerçeklikler keşfedilmiş, “hala neden Allah denen bir hayali kahramanın savunuculuğunu yapılıyor” diye sorulabilir? Bu hayal kahramanı, insanlığın gelişim kanunları dahilinde yaşama girdi ve hala varlığını sürdürüyor. Ona inanan ya da ondan dünya çıkarı sağlayanlar, gerçekleri alt üst etmek pahasına onu savunmaya devam edecekler. Ancak insan, sahip olduğu kavrama yeteneğini geliştirerek Allah yargısından kurtulmakta, gelecekte de kurtulmaya devam edecektir. [1] Allah Felsefe ve Bilim – Caner Taslaman, Enis Doko, Richard Swinburne, Robin Collins, sayfa 60 Kaynak: http://www.turkiyedireniyor.org/tesaduf-ve-diyalektik-materyalizm/
  14. Nurullah Başkan'ın günlüğü

    Solcu kardeş! Lütfen aşağıdaki yazımızı bir oku… Sonra da aynanın karşısına geç ve sor kendine… HKP’nin dışında Denizler’in Davasını savunan, onların savunduğu ideolojinin meşru mirasçısı var mıymış? diye. Cevabını kendine ver. Ama gerçekten inanacağın, vicdanını rahatlatacak bir cevap olsun bu. 2008 yılında, Küba Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal ve Venezuela Büyükelçisi Raul Batancourt Seeland’la birlikte Ankara’da bir konferans vermiştik. Konuşmaların metinlerini “Latin Amerika’dan Türkiye’ye Devrimci Kavga” adıyla kitaplaştırdı, Derleniş Yayınları. Şimdi o konfernasta Denizler’in ve Mahirler’in ideolojisine ilişkin söylediklerimizi, hani denir ya “virgülüne dokunmadan”, diye; öylece aktaralım. Kendini “solcu” olarak tanımlayan kardeşlerimizin, önyargılarını bir tarafa bırakarak, zihinlerini özgür kılmalarını, sonra da yazılanları anlamak için okumalarını temenni ederiz. Bilmemek, hiç kimseye bir fayda sağlamamıştır. Bilmekten de kimse kötülük görmemiştir. Kardeşlerimiz gerçekleri bilsinler de, gayrı ne gibi bir tutum takınacakları, kendi içtenliklerine, vicdanlarına ve ahlâklarına kalmış bir konu olur. İşte metin: *** Sevrci Sahte Sol’un Denizler’le Bir İlgisi Yoktur Bu hareket, biliyorsunuz, kimi sömürerek var oldu? Deniz’i, Deniz Yoldaş’ı değil mi? Hüseyin’i, arkadaşlar. Yusuf’u… Onları sömürerek var oldular. Oysa bugün onlarla hiçbir ilgisi kalmadı bunların. Hiçbir konuda… İzninizle bunu göstermek, kanıtlamak için, Deniz’den birkaç paragraf okumak istiyorum, arkadaşlar. Deniz’in 29 Ocak 1971’de babasına, Cemil Baba’ya yazdığı mektup: “Baba, “Sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. “Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim. “Baba, biz Türkiye’nin İkinci Kurtuluş Savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşında olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları. “Düşün baba, bugün hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve Tarih önünde hüküm giymiş durumdadırlar. Biz çoktan onları Tarihin çöplüğüne atmış durumdayız… “Baba, mektubuma son verirken seni, annemi, Bora’yı, Hamdi’yi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım. “Ya Vatan Ya Ölüm!” (Alkışlar…) Dikkatinizi çekti mi, arkadaşlar? Deniz de tıpkı Fidel gibi ve Kübalı diğer yoldaşlar gibi, “Partia o Muerto!” yani “Ya Vatan Ya Ölüm!” diyor, mektubunu bitirirken. Biz ne diyoruz, yoldaşlar? Vatan aşkını söylemekten ve o aşk uğruna dövüşmekten korkar hale gelmektense ölmek yeğdir! (Alkışlar…) Birkaç paragraf da Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) Savunması’ndan okumak istiyorum. Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in ve diğer THKO Savaşçılarının ortak savunmasından. Yani bunların Deniz’i ağızlarına almaya hiç haklarının kalmadığını göstermek için: “İddia Makamı, bizim vermekte olduğumuz bağımsızlık savaşına karşıdır. (Kendisini ve yoldaşlarını idama mahkûm eden Ali Elverdi, Baki Tuğ mahkemesinin karşısında söylüyor bunları, Deniz ve arkadaşları. N. Ankut) Türkiye Cumhuriyeti anayasasına karşı, reformlara karşıdır ve bu nedenle bizim anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Çünkü Süleyman Demirel hâlâ ortada gezmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın, onlar 36 milyonluk ülkenin yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya çalışmışlardır. Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dâhil, sizlersiniz. Çünkü Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye’ye girdi. Ve hiçbiriniz ses çıkarmadınız. Ve Demokrat Parti İktidarı’na 10 yıl ses çıkarmadınız. Tâ ki 38 yurtsever subay ses çıkarana ve onları devirene kadar.” (THKO Davası, 68’liler Birliği Vakfı Yayınları, s. 317-318) Bu 38 yurtsever subay, 27 Mayıs Politik Devrimi’ni gerçekleştiren ve sonra Milli Birlik Komitesi (MBK) adı altında örgütlenen subaylardır, arkadaşlar. Denizler 27 Mayıs’ı Savunur Gördüğümüz gibi daha burada, THKO Dava Savunması’nda da defalarca geçer, çok açık, net bir şekilde 27 Mayıs’ı savunur, Deniz; THKO Savaşçıları adına yapılan Ortak Savunma’da ve kendi özel sorgusunda, arkadaşlar. “(…) 1950 tarihinde Amerikan Emperyalizmi iktidara geldi. Demokrat Parti İktidarı 27 Mayıs 1960’ta tarihe gömüldü. “(…) gerçekler örtülmek isteniyor. Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun “İstiklali tam” prensibini ve onun “İstiklali tam Türkiye” idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz. “(…) Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek mecburiyetinde kaldık, bizler kurşunlandık. Ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik, dediğim gibi Türkiye’yi bu hale getiren eski yöneticilerin bütün suçları bize yüklenmek istenmektedir. Bütün eski idarecilerin suçu bize yükletilmek istenmektedir. Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk, varlığımızı Türkiye Halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir.” “(…) bizim düşmanımız Amerikan Emperyalizmi ve yerli işbirlikçileridir.” (agy., s. 316-319) diyor Deniz 1. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’ndeki ilk duruşmada. Deniz burada ve daha pek çok bölümde, aynı düşünceleri tekrarlar: “(…) 27 Mayıs’ı yapan subay kadrosu, iyi niyetli olmasına rağmen, politikadan anlamadıkları için çok zorluk çekmişlerdir. Öyle ki, gece ihtilal planı yapılırken ertesi gün ne yapacaklarını bilmiyorlardı. İhtilal başarıya ulaştıktan sonra ertesi gün bir komite kurmak ihtiyacı duydukları için Milli Birlik Komitesi kurmuşlardır. İhtilal halkın arzusunu ve isteklerini cevaplamış olmasına rağmen toplumsal bir temeli yoktur. İhtilalden önce halk kesimi ile hiçbir ilişkiye ve örgütlenmeye gidilmemiştir. “Esasen ihtilali yapanlar politikayı uzun müddet ellerinde tutmaya niyetli değildi. DP’nin hatalı yanlarını Anayasa’daki boşluklarda gördükleri için hiçbir iktidarın keyfi muamelesine meydan vermeyecek bir anayasa hazırlayıp iktidarı sivil idareye devretmek niyetindeydiler. İhtilal günü İstanbul’dan uçakla profesörler, Ankara’ya çağırıldı. Cemal Gürsel’in onlara hitabı kısaca şu idi: “Sizden istediğim yeni anayasa, Türk milletinin yaradılış ve karakteriyle, ilerleyen zamanın icaplarına uygun olmalı ve bu anayasayı bir daha, hiçbir hükümetin istismar edip, millet kaderini oyuncak edemeyeceği bir şekilde olmalıdır.” “Bunun üzerine toplanan bir Bilim Kurulu, 1961 Anayasası’nı hazırladı. Ve halkın referandumuna sunarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî anayasası oldu. “27 Mayıs ihtilalinden sonra sermaye çevreleri paniğe kapıldılar. Çünkü istedikleri gibi kullanabildikleri bir hükümet düşmüştü. İhtilal hükümeti, sosyal adaletten bahsediyor; servet beyannamesi istiyor ve yeni anayasa hazırlıyordu. Çıkarlarım tehlikede gördükleri için çok kuşkuluydular. Sıtkı Ulay bu durumu şöyle belirtmektedir: “İhtilâlin ilk günlerinde gidişten nem kapıp bazı endişeler duyan ve hisseden birtakım kapital sahipleri ile muhafazakâr zihniyetin, mümessilleri Gürsel’i ya direkt olarak kendi fikir çevreleri ve etkileri altına almak ya da sevdiklerini ona musallat ederek, arzuladıkları istikamete yöneltmek çabasında idiler… Yine ihtilâlin ilk günlerinden itibaren iş adamlarıyla paralel yürüyen bir masonlar halkası da etrafımızı çevreleme yolunda idi. Biz, masonların siyasete karışmadıklarını, yalan söylemediklerini ve kötü insanlar olmadıklarını zannediyorduk. Fakat Türkiye’deki faaliyet maalesef böyle cereyan etmiyordu. Kaç defa kabine kurmuş isek sayın Gürsel’e sağdan soldan gelen tesirlerle bu kabinelerde mason arkadaşlar bir türlü eksik olmuyordu.” “İş çevreleri, ihtilalcileri etki altına almaya çalışırken, toplumun diğer sınıf ve tabakalarının ihtiyaçlarına karşı ihtilal kadrosu belli olanaklar tanıyordu. Gelir Vergisi Kanunu çıkarılarak, dar gelirlilerin hayat seviyesi düzeltilmek istendi. Servet beyannamesi ile vergi kaçakçılığının önüne geçilmeye çalışıldı. Sosyalizasyon Kanunu ile en uzak bölgelere sağlık hizmetleri götürülecekti. Yedek Subay Öğretmenlerle eğitim hizmetine hız verildi. Grev hakkı benimsendi. Böylece kısmen halka dönük çalışmalar yürütüldü.” (THKO Davası, s. s.506-508) Mahir de 27 Mayıs’ı Savunur Mahir de çok net biçimde 27 Mayıs Politik Devrimi’ni savunur: “1960, 27 Mayıs harekâtı bir devrimdi.” (Bütün Yazılar, Atılım Yayınları, s. 351) “(…) Kısa süren devrimci 27 Mayıs yönetimi bir yana bırakılırsa, son 25 yılın devletçilik politikası ise emperyalizmle bütünleşmiş olan, (işbirlikçiler), tekelci burjuvaziyi geliştirme politikasıdır.” (M. Çayan, THKP-C Savunma, 68’liler Birliği Vakfı Yayınları, s. 130) “27 Mayıs Devrimi’ni açık seçik ortaya koyabilmek için DP’nin 1950’de politik iktidarı ele geçirmesinin tarihsel anlam ve niteliğini özetle belirtmek gerekir. “Daha önce de belirttiğimiz gibi, 1950’de Amerikan Emperyalizmine sırtlarını dayamış olan hâkim sınıfların gayri milli partisi DP’nin iktidara gelmesi, Türkiye tarihinde tam bir dönüm noktası olmuştur. DP’nin politik iktidarı ele geçirmesi, yıllardan beri sinsi ve el altından tezgâhlanan, anti-Kemalist, karşıdevrimin zafere erişmesi demekti. 1946’lardan hızla emperyalizmin kucağına kayan Türkiye, DP’nin yönetime geçmesi ile tamamen yarısömürge bir duruma gelmiştir. Amerikan Emperyalizmi “Hür Dünya Bekçisi” adı altında, yardım paravanası ile, ekonomik, politik, ideolojik, askeri, (NATO örgütüyle), kültürel hegemonyasını, müttefiki yerli hâkim sınıfların yardımıyla hızla kurmaya başlamıştır. “Kemalistlerin iktidarları döneminde, sindirilmiş, pusturulmuş olan Feodal ideolojiler, bir anda hızla gelişmiş, görülmedik bir yayılma alanına sahip olmuştur. “Bu dönem her alanda; ideolojik, politik, ekonomik, kültürel… alanlarda gayri-milli olanın milli olana tam bir üstünlük sağladığı dönemdir. Ama, emperyalizmin ihraç malı olan şekli demokrasiciliğin kökleşmesi, yerleşmesi ve aynı zamanda ekonomik alanda yerli sermayenin merkezileşmesi ve yabancı tekellerle bütünleşmesidir. “Bu dönem, oligarşinin anti-Kemalist karşıdevrimi kökleştirdiği dönemdir. Oligarşik yönetim tarımda, ticarette, sanayide ve bürokraside en iri kodamanların yönetimidir. Tarımda, ticarette ve ekonomide feodal mütegalliebenin, büyük Tefeci-Bezirgânların, tekelci burjuvazinin ve büyük bürokrasi ve de Ordu üst kademelerinin emperyalizmle bütünleşmesiyle ortaya çıkan yönetime sosyal bilim oligarşi adını vermektedir. DP, emperyalizmin, işbirlikçi-burjuvazi ve feodal unsurların, Ordu üst kademesi ile büyük bürokrasinin oligarşik yönetiminin iktidar partisidir. “Anti-Kemalist karşıdevrim sadece ekonomik veya politik alanda değil, her alanda ve her kurumda tezgâhlanmış ve kadrolaşmıştır. Öyle ki, Kemalist, ilerici geleneğe sahip Türk Ordusunun üst kademesi bu oligarşik yönetime dahil edilerek (Namık Argüç’ler, vs.) uzun süre ülkemizdeki devrimci-milliyetçilerin büyük çoğunluğunu barındıran Türk Ordusu, oligarşik yönetime bağımlı kılınmıştır. Ancak Türk Ordusu, ne Latin Amerika’daki oligarşilerin temel dayanağı olan merasim ve bale ordusudur, ne Yunan faşist cuntasını ayakta tutan aristokrat kökenli subayların oluşturduğu Yunan Ordusudur, ne de İran ve Afganistan’da Şah ve Emir’in insanlık dışı, Ortaçağ yönetiminin vurucu gücüdür. “Türk Ordusu’nun geleneğinde emperyalizme karşı, dünyada zaferle sonuçlanmış olan ilk Milli Kurtuluş Savaşı yatmaktadır. Genellikle halk çocuklarından oluşan Türk subaylarının çoğunluğunun karakterini belirleyen anti-emperyalizm, milliyetçiliktir. (1965’ten sonra, Askeri Liselerin kapatılması ve başka tedbirlerle, oligarşi; Ordu’nun niteliğini değiştirme gayretleri içindedir.) “Ordu ve bürokrasi içindeki, devrimci-milliyetçiler, bu anti-Kemalist karşıdevrime en sonunda kırmızı ışık yaktılar. Ve oligarşi içinde yer alan bazı Namık Argüç gibi üst kademe subayları nötralize edilerek, 27 Mayıs 1960’ta hâkim ittifakın partisi DP alaşağı edildi. “Alt yapıda, Amerikan Emperyalizminin ülkedeki varlığından dolayı, radikal ve köklü tedbirlerle gidemeyen 27 Mayıs Devrimci Yönetimi, üst yapıda, oldukça köklü ve radikal dönüşümler sağlamıştır: “(27 Mayıs Anayasası, özerk kurumlar, teminat müesseseleri, vb.) “İşte bu niteliğinden dolayı, 27 Mayıs harekâtına politik devrim demekteyiz. “Türkiye devrimler tarihinde oldukça önemli ve şerefli bir yere sahip olan 27 Mayıs Devrimi, yerli hâkim sınıflara karşı, Ordu ve bürokrasi içindeki aydınların, ilerici, milliyetçi bir harekâtıdır.” (agy., s. 87-88) Çok açıkça görüldüğü gibi, Deniz de Mahir de, 27 Mayıs ve ordu Gençliği’nin Devrimci Geleneğine bakış konularında bizimle aynı görüşlere sahiptir… Deniz ve Mahir 27 Mayıs Konusunda Kıvılcımlı’yla örtüşür Önderimiz Hikmet Kıvılcımlı, o zamanlar (27 Mayıs 1960’ta) Vatan Partisi’nin Genel Başkanı durumundadır. “İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz” adı altında Milli Birlik Komitesi’ne, yani 38 yiğit devrimci subaya, 1 Haziran’da bir mektup gönderiyor. Yani devrimden 5 gün sonra hemen, arkadaşlar. Onlara hem devirdikleri Demokrat Parti İktidarının bir Finans-Kapital iktidarı olduğunu, satılmış, hain, halk düşmanı olduğunu anlatıyor ve hem de gerçekten halkçı davranmak istiyorlarsa, Mustafa Kemal’in idealini sürdürmek ve tamamlamak istiyorlarsa, ne yapmaları gerektiğini anlatıyor. Yine 10 Temmuz’da bir ikinci mektup daha kaleme alarak, 24 Ağustos 1960’ta MBK’ye elden sunar. Onlara daha ayrıntılı bir program önerir. Ben de bu sabah gördüm; yeni baskısını yaptık Usta’mızın sözünü ettiğim kitabının, “İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz”in. Stanttan arkadaşlarımız bu kitabı edinebilirler. Denizler Ortaçağcılığa Karşıdır Ve Ortaçağcılığa da karşı çıkar Deniz. Türkiye’nin tarikatlar tarafından kuşatıldığını da belirtir Savunma’da. Ayraçladım da ama hepsini okumaya vaktimiz yok. Ancak küçük bir bölümünü okuyabileceğiz. Daha fazlasını merak eden arkadaşlar bilahare okuyabilirler. Yahut da Savunma’yı edinip, okuyabilirler. Partimize, bize de başvurabilirler. O bölümü okuyalım, Denizler’in Savunması’ndan: “Emperyalizm işbirlikçileri ortaklığı, halkımızı çağdışı koşullar altında tutmaktadır. “Şeyhlik vardır Türkiye’de. Doktor nedir bilmeyen yoksul insanlar, onların idrarını içerek, bastıkları toprağı muska yapıp saklayarak dertlerine derman aramaktadırlar. En küçük şeyh bir düzüne köyü mürit edinmiştir kendine. Her şeyhin gücüne orantılı halifeleri vardır. Bunlar kasabalarda otururlar ve faizcilik, tefecilik yaparlar. Halifelere de bağlı düzinelerce çavuş vardır. Çavuşlar, hem okur yaşa gelmiş çocukları okuturlar eski usulle, hem de büyük şeyhin propagandasını yapıp “Cer-hak”ını toplarlar. “Şeyh Selahaddin, Şeyh Sait’in oğludur. Doğu Anadolu’da yüzlerce köyü kendine mürit edinmiştir. Desteklediği partiye, bir düzineden fazla milletvekili sağlayabilecek güçtedir. “Şeyh Kasım Küfrevi, milletvekilidir. 1965 seçimlerine YTP’den aday olmuş, bu partiye iki sandalye sağlamıştır. 1969 seçimlerine GP’den katılmış, tüm oylar da kendisiyle birlikte bu partiye kaymıştır. “Adalet Partisi’nin zor günde transfer ettiği Ulusoylar da bunun bir başka örneğidir. “Toprak ağalığı sorunu herkesçe bilinmektedir. Toprak ağasının emrindeki eğitimden sosyal yaşamdan nasibini alamamış köylünün, ağadan bağımsız düşünemeyeceği, hüküm yürütemeyeceği ortadadır. “Türkiye bu çağ dışı koşullardan kurtarılmadıkça, Süleymancılık, Nurculuk, Şeyhlik, Derebeyi artığı toprak ağalığı ve işbirlikçi sermaye kurumları tasfiye edilmedikçe DP’ler, AP’ler hep iktidara geleceklerdir. Ve hem de “Milli İrade”yi temsil ettiklerini söyleyeceklerdir.” (THKO Davası, s. 547-548) Bu konuda Hüseyin de Deniz’le aynı düşüncededir: “(…) köylerin hala ağa, tüccar, eşraf kontrolünde olduğu (…) tarikatçılığın, nurculuğun ve Kuran kurslarının asırlar öncesinin geri düşüncelerini yaydığı bir Türkiye…” Mahir, Mustafa Kemal’e ve Kurtuluş Savaşı’na Sahip Çıkar Mahir de arkadaşlar, hem 27 Mayıs’a sahip çıkar, hem de Kurtuluş Savaşı’na ve Mustafa Kemal’e. Bir paragraf okuyayım izninizle: “Bu konuda tutarlı bir tahlil yapabilmek için, ilk önce Kemalizmin niteliği üzerinde biraz durmamız gerekiyor. (Mahir’in, “Bütün Yazıları”ndan, arkadaşlar.) “Kemalizm, küçükburjuva devrimciliğinin işgal altındaki bir ülkede -Türkiye’de- emperyalizme karşı bir isyan bayrağıdır. “Kemalizm, emperyalizmin boyunduruğu altındaki bir ülkede, Doğu Halklarının milli kurtuluş bayraklarını yükselten, emperyalizmi yenerek Milli Kurtuluş savaşlarını açan bir küçükburjuva milliyetçiliğidir. Türkiye’deki küçükburjuvazinin en radikal çizgisi olan Kemalizmi karakterize eden yalnızca “Milli Kurtuluşçuluk” ve “Laiklik” öğeleridir” (Yani laikliğe de Mahir sahip çıkıyor, arkadaşlar, gördüğünüz gibi.) Eşyanın doğası gereği Kemalizmin belirli bir iktisat politikası yoktur ve olmamıştır. Küçükburjuvazinin emekle sermaye arasında bocalayan genel niteliği, Kemalizmin iktisat politikasında yansımaktadır. İçinde bulunulan evrenin koşullarına göre yön değiştiren, bazen özel teşebbüsçü yanı, bazen de devletçi yanı ağır basan bir iktisat politikası vardır, Kemalizmin.” (M. Çayan, Bütün Yazılar, Atılım Yayınları, 1992, s. 120) Yani arkadaşlar, biz Mustafa Kemal’in hangi anlamda mirasçısıyız? Yurtseverlik, halkseverlik, tam bağımsızlık, antiemperyalist ulusal kurtuluşçuluk ve laikçilik, laiklik konusundaki devamcılarıyız, mirasçılarıyız. Tabiî bizim Mahir Arkadaştan farkımız, biz Kemalist değiliz, Mustafa Kemal’ciyiz. Çünkü Kemalizm bize göre Mustafa Kemal’den apayrı bir şey. Kemalizmin ne olduğunu Mustafa Kemal’in kendisi de bilmez. Çünkü Mustafa Kemal, Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın önderidir. Ve sınırlı, eksik de olsa Laiklik Devriminin önderidir. Bu anlamda biz mirasçılarıyız. Vatanseverdir-yurtseverdir, halkseverdir, antiemperyalisttir. Ama Kemalizmi, 1923’te iktidara gelen ve giderek Tekelci Finans-Kapital yapısına dönüşen Anadolu Burjuvazisi oluşturmuştur. Onun icadıdır Kemalizm. Anadolu Burjuvazisi kendi sınıfsal çıkarlarını bir araya toplayarak, onu bu maske altında savunmuştur. Yani Kemalizm budur. O bakımdan Kemalizm ayrı şey, Mustafa Kemal ayrı şeydir. Tabiî Mahir Arkadaş, o zamanlar hızla bu teoriyi oluşturduğu için, bu ayrımı gözden kaçırıyor. Ama biz hep bunu söyledik, bunu yazdık, o zaman da öyle vurguladık, bugün de aynı şekilde vurgularız. Deniz, Kurtuluş Savaşı’nı ve Mustafa Kemal’i Savunuyor Deniz, 1969’da, “Devrim” dergisi adına kendisiyle bir söyleşi yapan Uluç Gürkan’a da bu konulara ilişkin olarak şunları söyler: “Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara rağmen, bütçenin açığı 2.5 milyardır. Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal’ci zinde güçler saflarını birbirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabı tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün. “- Gençlik eylemleri içinde önemli bir yerin var ve tutucu güçler senin okuldan atılmış olmanı sürekli istismar konusu ediyorlar. Bu durumda senin söyleyeceklerin neler? “- Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri bir araya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır. “- Mustafa Kemal’in gençliğe yüklediği devrimci görevler nelerdir, biraz daha açar mısın? “- Türkiye ilk Kurtuluş Savaşı’ndan 50 yıl sonra tekrar yarısömürge durumdadır. Ve Kemalist bir Cumhuriyetin başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir. Politikacı, anti-Kemalist karşıdevrim hareketine yeşil ışık yakmaktadır. Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta somut olarak ön safta bulunmaktadır. Elbette tarihi önderlik sorunu ayrı bir konudur. Bugün için gençlik, mümkün olduğu kadar geniş halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için devrimci eylemde bulunacaktır. Kemalist devrim tamamlanacak ve onun emperyalizmle çelişen bütün milli sınıf ve tabakalara mal edilmesi sağlanacaktır. Gençlik bütün Kemalist güçlerle yekvücut olmak zorundadır. “- Halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için gençliğin dayanışma içinde bulunacağı Kemalist güçler kimlerdir? “- Bugün Türkiye’de Kemalist Devrim’in bekçiliğini yüklenen güçler arasında başta ordu, 27 Mayıs’ı yapan güçlerin önemli bir yeri vardır. Anti-Kemalist karşıdevrim hareketine karşı gençlik bütün zinde güçlerle el eledir. Emperyalizmin işbirlikçileri gençlik ile öteki zinde güçlerin arasını açmak istemektedirler. Fakat aynı inançta olan, yani emperyalizmi kovmuş, feodal unsurları tasfiye etmiş bir Kemalist Türkiye isteyen bu ilerici güçlerin arasını anti-Kemalist karşıdevrimi tezgâhlayanlar açmayı başaramayacaklardır. “- Emperyalizme karşı nasıl bir mücadele verilecektir? “- Bugün Amerikan Emperyalizmi saldırganlık yolunu seçmiştir. Buna karşı biz de, emperyalizmin parmağının bulunduğu her yerde ona karşı aynı silahlarla mücadele yolunu seçtik: Tıpkı Mustafa Kemal’in 50 yıl önce yaptığı gibi. Emperyalizm bugün millici güçleri tasfiye etmek için listeler hazırlamakta ve bütün kurumlarımıza elini uzatmaktadır. Bizse onları defterden sileli çok oldu. Milli kurumlarımıza uzanan elleri de kırmakta kararlıyız.” (Devrim, 23.12.1969, sayı: 10, s. 2-7, Aktaran: Turhan Feyizoğlu, Deniz Bir İsyancının İzleri, Su Yayıncılık, s. 370-371) Şimdi de yine Mahir’e dönelim: Savunma’da şöyle der Mahir: “İddia makamı, ihtilalci kavramı ile Marksist kavramını eş anlamda kullanmaktadır. “Bu anlayış, hayatın realitelerine, dünya devrimci pratiğine ve de bilime aykırı bir anlayıştır. Sosyalist olmayan bir kişi pekâlâ ihtilalci olabilir. Mesela: Büyük Fransız Devriminin önderleri, Marat, Robespier… sosyalist değillerdi, ama gerçek birer ihtilalci idiler. “Proletaryanın ideolojisi olan sosyalizm henüz teorik ve pratik temellerinin mevcut olmadığı 18’inci Yüzyıl için geçerli olan bu durum, 20’nci Yüzyılda da geçerlidir. “Bu gerçek, 20’nci Yüzyılda yani sosyalist ve milli demokratik devrimler çağında emperyalist boyunduruk altında olan bizim gibi ülkelerde özellikle geçerlidir. “Şöyle ki: “Bolivya’da Yankee Emperyalizmine karşı isyan bayrağı açarak dağa çıkan Papaz Camillo Torres, sosyalist değildi, ama gerçek bir devrimciydi. “Cezayir Halk Savaşı’nda, Fransız Emperyalizmine karşı, kanla, ateşle halkının kurtuluş destanını yazan Cezayir Milliyetçileri Marksist değillerdi, ama kelimenin gerçek anlamıyla ihtilalciydiler. “Dünyanın ilk zaferle biten Halk Savaşını sürdüren Kuvayı Milliye’nin yönetici kadrosu sosyalist değildi, ama sapına kadar ihtilalciydi… “Keza, bugün, Vietnam’da Amerikan Emperyalizmine karşı dövüşen Budist rahipler Marksist değillerdir, ama devrimcidirler. “Hayat, bunun tersinin de geçerli olduğunu söylemektedir. 20’nci Yüzyılda devrimci pratiği, sosyalist olmayan devrimcileri kaydettiği gibi, tüzük ve programlarında “Marksist-Leninist” yazan pek çok örgütün (ve de mensuplarının) devrimci olmadıklarını da belirtmektedir. “Mesela, Latin Amerika’da Milli Kurtuluş harekatına yan çizen pek çok “Marksist Parti” vardır. Ama bu parti ve mensuplarının hiçbiri devrimci değildir. Papaz Camillo Torres bunların hepsinden daha ileridir ve de devrimcidir. “Keza, Cezayir Halk Savaşı’nda Milli Kurtuluş Savaşı’na yan çizerek, Cezayir için en iyi çözüm yolunun sosyalist Fransa’nın bir eyaleti olmasında gören Cezayirli Sosyalist aydın da, O’nun partisi de devrimci değildir. Bilimsel Sosyalizmden habersiz Cezayirli bir milli kurtuluşçu, bu aydından da, O’nun partisinden de ilericidir, devrimcidir. “Bu örneklere, sayısız örnekler katmak mümkündür. “Kısacası, kim emperyalist boyunduruğa karşı, halkının kurtuluşu için, bütün varlığını ortaya koyarak savaşıyorsa ihtilalci de, devrimci de, ilerici de odur! “İhtilalci ve ihtilal kavramlarından, sadece sosyalist ve proletarya devrimini anlayan iddia makamı için, Atatürk, elbette ki devrimci (ihtilalci) değildir; evrimcidir. Bize ve tarihe göre, meselenin bu izah tarzı, en nazik deyimle, G. M. Kemal Atatürk’ün tarihî kişiliğini ve O’nun eseri olan Anadolu İhtilali’ni hiç ama hiç anlamamanın somut belgesidir. Ve G. M. Kemal Atatürk’ü bu şekilde değerlendirenler ne kadar Atatürkçülük iddiasında olurlarsa olsunlar onların Atatürkçülüğü, “gardrop” Atatürkçülüğünden öteye gitmez. “Hayatın cilvesine bakın ki, onun açtığı yolda Milli Kurtuluş Bayrağını 1971 Türkiye’sinde dalgalandıran bizler, O’nun adına, O’nunla uzaktan yakından ilişkisi olmayanlar tarafından O’na ihanetle suçlanıyoruz. “Gerçekten garip olan bu durum, asla bizi şaşırtmıyor. Bu, tarihin her döneminde hâkim sınıfların uyguladığı bir taktiktir. Ülkesinde dünyayı değiştiren, halkına ve ulusuna mal olmuş her ihtilalciyi, ölümünden sonra hâkim sınıflar (O’nun devrimci kişiliğini ve eylemini kendi sınıfsal çıkarları paralelinde tahrif ederek) O’nun izinde yürüyen devrimcilere karşı, kalkan olarak ileri sürerler. Bu, objektif bir olgudur ve bugüne kadar, sınıflar mücadelesinde, ilerici gerici mücadelesinde hep böyle süregelmiştir. “Büyük Fransız Devriminde, karşıdevrimciler tarafından katledilmiş olan devrimci Marat, bir süre sonra, O’nun izinde yürüyen devrimcilere karşı, karşıdevrimin bayrağı olarak çıkartılmaya çalışılmıştır. Marat’ın izinde yürüyen Jakoben’lere (Robespier ve arkadaşlarına) karşı, tutucu Jirondenler, Marat’ı kalkan olarak kullanmışlardır. O’nun izinde yürüyenleri, O’nun adına, O’nu katledenler suçlamışlardır. “Ülkemizde de bugün aynı oyun oynanmaktadır. “Gazi Mustafa Kemal’in “Ya İstiklal, Ya Ölüm” şiarını kendisine şiar edip, O’nun hedeflendirdiği Tam Bağımsız Türkiye için mücadele edenlerin karşısına, karşıdevrim Atatürkçülük iddiasıyla çıkmaktadır. “Bu, tarihin paradoksudur.” (THKP-C Savunma, s. 127-129) “(…) Kemalizm, emperyalist boyunduruk altında olan yarısömürge ülkelerin devrimci milliyetçilerinin bir kurtuluş bayrağıdır. Kemalizm’e ruh veren, onu yaşatan Milli Kurtuluşçuluğun (yani, antiemperyalist ve antifeodal) tavır alışıdır.” (agy., s. 130) “Kemalizm, ülkemizde asker sivil aydın zümrenin geleceğini yansıtan, antiemperyalist ve antifeodal bir tavır alıştır. Bu yüzden Kemalizmin sağı solu olmaz. “Kemalizm soldur, Milli Kurtuluşçuluktur, emperyalizme karşı bu zümrenin isyan bayrağıdır. “Milli Kurtuluşçu bir tutum yansıtması açısından bizler sapına kadar Atatürkçüyüz. Onun Milli Kurtuluşçuluk bayrağını, hayatımız da dahil, her şeyimizi ortaya koyarak biz dalgalandırıyoruz.” (agy., s. 131) Mahir’in Türkiye Aydınlarını Sınıflandırışı Mahir’den son bir aktarma daha yaparak bu konuyu noktalayalım: “BÜTÜN TÜRKİYELİ AYDINLAR İKİ ALTERNATİFTEN BİRİSİNİ SEÇMEK ZORUNDADIR “Burada kısaca belirttiğimiz dünya ve Türkiye’nin şartlarına ilişkin gerçekler, 1971’in Türkiye’sinde bugüne kadar çeşitli şekillerde etraflıca söylendi, yazıldı, çizildi; kamuoyuna mal edildi. Sağcısından solcusuna kadar kimsenin inkâr edemediği gerçekler haline geldi. “İşte böyle bir durumda, halkımızın % 60’ının okuma-yazma imkânlarına sahip olmadığı ülkemizde, bu gerçekleri bilmemesine imkân olmayan aydınlar iki alternatifle karşı karşıyadır. “I. Alternatif: “Ya, Türkiye’nin bugünkü içler acısı durumu, mevcut düzeni, ülkenin “değişmez kaderi” olarak, olduğu gibi kabullenip, “böyle gelmiş böyle gider” “bana ne, ben kendi çıkarıma bakar hayatımı yaşarım” diyerek bu düzenin bir unsuru olacaklardır. “Bu alternatifi seçenler ülkemizde iki küme teşkil etmektedir. Birinci küme, açık bir ihanet içinde olan aydınlar grubudur. Bu grup tıpkı 1919’da kukla İstanbul Hükümetini destekleyen aydınlar gibi açık ve bilinçli bir şekilde vatana ihanet içinde olup, ülkenin zenginliklerini emperyalist tekellere peşkeş çekilmesini bizzat organize edenlerin grubudur. Bunlar açıkça, 1970’lerin dünyasında bir ulusun bağımsız olarak yaşayabileceğini inkâr eden vatan-millet mefhumlarından yoksun, kozmopolit aydınlar. “Bunlar için tek bir yüce yasa vardır. O da, kendi çıkarları ve kendi esenlikleridir. Bunlar hayâsızca, bir ulus için kutsal ne varsa, onu emperyalist pazarlarda açık artırmaya çıkarmış vatan hainleridir. Ve bunu da ağızlarından hiç eksik etmedikleri vatan-millet adına yaparlar! “Türkiye için bu gaflet ve ihanet içinde olanlar açısından iki alternatif vardır: “a- Türkiye ya Rusya’nın peyki olacaktır, “b- Ya da Amerika’nın peyki olacaktır. “Ve bu hain mantığa göre. Amerikan peykliği ehveni şer olduğu için, bu konuda seçilen yol milletin selametidir! “Bunlar için üçüncü bir alternatif yoktur. Tam Bağımsız Türkiye bir “komünist” yalanıdır. Türkiye mutlaka büyük bir devletin koltuğu altında yaşayacaktır, buna mecburdur. Bu yüzden, “Türkiye tam bağımsız bir ülke haline gelebilir ve mutlaka gelmelidir” diyen Millî Kurtuluşçular, bunlar için derhal yok edilmesi gereken zararlı unsurlardır. “Bunlar; sırtlarını Amerikan Emperyalizmine dayamış, hâkim sınıfların mensupları, sözcüleri, teknisyenleri ve bürokratlarıdır. Aralarında bizzat hâkim sınıfların çocukları olduğu gibi, emekçi kökenli olup da kökenine ihanet eden, halkına sırt çeviren hainler de mevcuttur. “Bu grubu teşkil eden aydınlar(!), asker-sivil aydın zümrenin dışında, emperyalizmin ve hâkim sınıfların aydın(!)larıdır. “Bu birinci grup içindeki diğer kanat ise, ülkenin içinde bulunduğu durumdan gerçekten üzüntü duyan, kalbinde vatan sevgisi henüz sönmemiş, ancak kendi esenliğini vatan esenliğinin üstünde tutan aydınlar grubudur. Bu grubun siyasal niteliği asker-sivil aydın zümrenin sağ kanadıyla milli burjuvazinin bir kesiminden oluşmaktadır. Bunlar ülkenin kurtuluşunu mevcut sömürge ekonomik ve sosyal düzenin birtakım ıslahatlarla tedavi edileceğini ileri süren, devrimci değil, evrimci bir dönüşüme bel bağlamış olan aydınlar grubudur. “Bunlara göre 20’nci Yüzyılın ikinci yarısında, milyonlarca lira borç altında olan bizim gibi ekonomisi tarıma dayalı geri bir ülke dış yardımsız yaşayamaz. Evet, Amerika’nın iktisadi hegemonyası vardır. Ama bu şartlar altında dev Amerika’yı ülkemizden atamayız. Ayrıca onun yardımına da muhtacız. Bu yüzden Amerika’ya karşı birden sert çıkmak yanlıştır. Yavaş yavaş, bağımsız politikaya tedricen yönelmek en tutarlı yoldur. Özetle bu grubun görüşü budur. “2. Alternatif: “Ya da; “Gelelim ikinci alternatife: Bu alternatif, 20’nci Yüzyılın ikinci yarısı da dahil olmak üzere, her tarihî dönemde, ulusun tam bağımsız olarak yaşayabileceğine inananların, emperyalist boyunduruk altında yaşamaktansa ölmeyi yeğ tutanların alternatifidir. Bu ikinci yol, hayatı da dâhil olmak üzere her şeyini ortaya koyarak. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ya İstiklal Ya Ölüm” parolasını kendisine şiar edip, “Tam Bağımsız Türkiye” için bitmemiş olan Anadolu ihtilali için savaşanların yoludur. “Bugün, Gazi Mustafa Kemal’in yükselttiği “istiklali Tam Türkiye” bayrağı bu yolu olarak seçmiş olan sosyalist ve gerçek Kemalist Millî Kurtuluşçuların ellerinde dalgalanmaktadır. “Evet, bütün Türkiyeli aydınlar, bu iki alternatiften birisini seçmek zorundadırlar. “Birinci alternatifte, rahat bir yaşantı, bu düzenin nimetleri vardır. “İkincisinde ise, çeşitli zorluklar, kan, işkence ve ölüm vardır. “Biz, yurtsever kişiler olarak, ikinci yolu seçtik. “Seçtiğimiz yol, Gazi Mustafa Kemal’in açtığı yoldur. “O’nun başlattığı Anadolu ihtilalinin yoludur. “Parolamız, “Ya İstiklal Ya ölüm!” “Hedefimiz, “İstiklal-i Tam Türkiye”dir.” (agy., s. 115-117) Denizler’in Mahirler’in İdeallerine Bugün Sadece Biz Sahibiz Demek ki Deniz Arkadaşla da, Mahir Arkadaşla da; Mustafa Kemal, antiemperyalist tutum ve laiklik, 27 Mayıs Politik Devrimini değerlendirme ve Ordu Gençliği’ne bakış konularında hemfikiriz, arkadaşlar. Denizler de Mahirler de Lenin’in İki Basamaklı Devrim anlayışını savunuyor. Onun birinci aşaması, Antiemperyalist, Antifeodal, Antişovenist Demokratik Halk Devrimidir. İkinci aşaması da Sosyalist Devrimdir. Demokratik Halk İktidarından Sosyalist İktidara kesintisiz biçimde sıçrayıştır-geçiştir. İşçi Sınıfı İktidarına geçiştir. Bu konuda da görüldüğü gibi, Denizler’le de Mahirler’le de aynı görüşleri savunuyoruz. Hemfikiriz… E, şimdi bizim Sevrci Sahte Sol diye adlandırdıklarımızın bu arkadaşlarla ne ilgisi var!.. EMEP’in ne ilgisi var, Deniz’le?.. HÖC’ün ne ilgisi var, Mahir’le?.. Diğer Sevrci Solların ne ilgisi var, Mahirler’le, Denizler’le?.. “Türbana Özgürlük” diye bir eylem yapıldı, Boğaziçi Üniversitesinde, hatırlarsınız. 10 gün kadar önce ya da 15 gün mü oldu? O kadar önce. Bu eylemi yapanlar; SDP, EMEP, Sosyalist Gençlik, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu, YÖGEH, Otonom, ÖDP Üyesi Öğrenciler, Genç Siviller ve Anadolu Gençlik Derneği. (Gülüşmeler…) Yani… Saadet Partisi’nin, Erbakan’ın Gençlik Derneği değil mi bu, Anadolu Gençlik Derneği, arkadaşlar?.. Onunla birlikte, Ortaçağcı düşünceyle kandırılmış, zavallı kızlarımızın, sözüm ona, özgürlüğünü savunmak üzere bir araya geliyorlar. Bunlar bildiğimiz gibi, HÖC de dâhil, Mazlum-Der’le bir araya geldiler defalarca. Mazlum-Der… Birinci Dinleyici: Özgür-Der… Nurullah Ankut Yoldaş: Mazlum-Der. İkinci Dinleyici: Mazlum Der’le de, Özgür-Der’le de. Nurullah Ankut Yoldaş: Özgür-Der’le de, ikisiyle de bir araya geldiler. Birinci Dinleyici: Dilipak’ın… İkinci Dinleyici: İkisi de Şeriatçı. Nurullah Ankut Yoldaş: Şeriatçı. Mazlum-Der bildiğimiz gibi, Sivas Madımak Katliamı’nda da bizzat rol oynamış bir örgüt, arkadaşlar. O zamanlar namuslu sosyal demokrat Mustafa Kul, CHP milletvekiliydi, kısa bir süre de Çalışma Bakanlığı yaptı sanırım… O açık bir şekilde ortaya koydu. Mazlum-Der’in Sivas Katliamı’nın içinde olduğunu, katliamcılar arasında bulunduğunu. E, şimdi beraberler… Sevrci Sahte Sol beraber bu canilerle. HÖC, en keskin eylemi olan “Ölüm Orucu Direnişi”nde bile, Behiç Aşçı’nın Ölüm Orucu Direnişi’nde bile, bir açıklamayı Mazlum-Der Temsilcisine yaptırdı, arkadaşlar. O zamanlar “Askıcı” olmamışlardı bize karşı. Bizim arkadaş soruyor; HÖC’lüye: “Yahu, bunun ne işi var? Yani, niye bu açıklamayı, bu eli kanlı gericilere yaptırıyorsunuz?..” “Yahu, geldi de… Biz o görevi vermedik, geldi kendisi yaptı.” Böyle bir savunma getiriyorlar… Şu komediye bakın, ya da şu zavallılığa bakın! Güler misin, ağlar mısın… Yine HÖC de sitesinde yazdığı bir yazıda, türbanı, hem de her alanda savunuyor, arkadaşlar. Bu, kadının özgürlüğüdür, diyerek. E, şimdi bunların, eğer namuslu iseler, ’i de, Deniz’i de savunmamaları gerekir, ağızlarına almamaları gerekir. Mahir’in Küba’ya Yaklaşımı Küba konusunda da, arkadaşlar… Mahir, Küba’yı da savunur açık bir şekilde. Bu konuda da şöyle der Mahir: “Biz, kahraman Küba halkı, bir halk savaşı vererek Milli Demokratik Devrimi yapıp sosyalizme geçmiştir diyoruz.” (Mahir Çayan, Bütün Yazılar, Boran Yayınevi, 2004, s. 182) Daha anlatır. Ama zaman yok, yani… Çok net bir şekilde böyle koyar meseleyi… Demek ki Küba konusunda da, Küba Devrimi konusunda da Mahir Arkadaş bizim yanımıza gelmiş o zamanlar. Tabiî Denizler de Mahirler de Kıvılcımlı Usta’nın temel eserlerini okudular. Büyük ölçüde de etkilendiler. Tezlerindeki, görüşlerindeki doğrular hemen hemen tümüyle buradan kaynaklanmaktadır. Yanlışlarsa Mihri Belli’den ve onun MDD (Milli Demokratik Devrim) anlayışından… Sevrci Sahte Sol ABD’nin “Umut Kaynağı” olmaya Kadar Savruldu Türkiye Solu, ne yazık ki 1972’den bu yana, bizim dışımızda, hiçbir teorik gelişim gerçekleştiremedi. Önce bir durağanlaşmaya, Sosyalist Kamp’ın çöküşüyle birlikte de çürümeye uğradı. Sağ cepheye doğru savrulup gitti. Ve bizim, Amerikancı Burjuva Milliyetçi Kürt Hareketi dediğimiz Hareketin peşine takıldı. Ve sonunda, en sonunda geldikleri nokta, ABD Emperyalistleri tarafından “umut kaynağı” (aynen bu ibare ABD’ye aittir) ilan edilmek oldu. Ayrıca “Demokrasi güçleri” (bu ibare de ABD’ye aittir) ilan edilmek oldu, arkadaşlar. Biz hep söylüyoruz, 1921’den bu yana ne savunmuşsak, yine aynı şeyleri savunuyoruz. Küba konusunda da, diğer tüm konularda da, Ortaçağcı hareket konusunda da, onlara karşı oluşumuz konusunda da, ABD karşıtlığı konusunda da, 27 Mayıs Devrimi’ni savunma konusunda da ve Ordu Meselesinde de… E, işte Deniz’in ve Mahir’in, Mustafa Kemal hakkındaki görüşlerini de gördünüz, arkadaşlar. Ordu Meselesinde de bunlar, yani Sevrci Sahte Sollar, savrulup gittiler. Artık sınıf esasına dayanan politikayı terk ettiler. MGK karşıtlığı, Genelkurmay karşıtlığı ve sonunda geldikleri nokta: Ordu düşmanlığı üzerine siyaset yapmak oldu. İşi buraya vardırdılar. Biz diyoruz ki, her şeyde olduğu gibi, Ordu içinde de bir zıtlaşma vardır. Bir anlamda sınıflaşma vardır. Genelkurmay ve generaller, Ordunun burjuva kesimini temsil eder. Toplam 350 general ve amiral vardır 700 bin kişilik Türk Ordusu’nda. Ama daha alt kesimi teşkil edenler-oluşturanlar halk çocuklarıdır. Nasıl sivil bir gençlik varsa, bir de Ordu Gençliği var. Onlar da halk çocuğu bizim gibi. Hasbelkader askeri okula gitmiş. Ve devrimimizde, onların da bir bölümünü, çok önemli bir bölümünü, kazanacağız biz. Tıpkı Tanzimat’ta, Meşrutiyet’te, Cumhuriyet’te, 27 Mayıs Politik Devrimi’nde olduğu gibi, bizim Demokratik Halk Devriminde ve Sosyalist Devrimimizde de Ordu Gençliği’nin bir bölümü, çok önemli bir bölümü, devrimci saflarımızda yer alacaktır. Bunu çok iyi biliyoruz. Biz onun üzerine bir ideoloji ortaya koymuş durumdayız. Bu nesnel tahliller sonucunda bir ideoloji belirledik. Onu savunuyoruz. Ama Sahte Sol dediğimiz bu arkadaşlar savrulup gittiler… “İkinci Kurtuluş Savaşçılarıyız”, diyor Deniz Arkadaş. E, biz de aynı şeyi diyoruz. İşte Usta’mız, “İkinci Kuvayımilliyeciliğimiz”, diyor, bu elimde gördüğünüz eserinin adına. Ermeni Meselesinde de Denizler’le Aynı Düşünüyoruz Ve Ermeni Meselesinde de, arkadaşlar, Deniz’le aynı düşüncelere sahibiz. Belki ilginç gelecek, o bakımdan, Deniz’in bu konudaki birkaç cümlesini de okumak istiyorum. Ayraçlar, hep, çantamın içinde iç içe girmiş, arkadaşlar onu ararken, Deniz’in Laiklik konusundaki şu satırları, görüşleri gözüme ilişiyor: “Okul çağındaki yüz binlerce çocuk hâlâ eğitime taban tabana zıt Kur’an kursu ve benzeri yerlerde, çağdışı bilgilerle eğitilmektedirler”, diyor Deniz, Savunması’nda, eğitim sorununda. Şimdi de Ermeni ve Rum konusundaki görüşlerini okuyalım Deniz’in: “Emperyalist devletler, Osmanlı Devleti ile ilişkilerinde aracı olarak daima Rum ve Ermenileri kullanmışlardır.” “Ankara Hükümetini, ilk görüşmelerin 1919’da başladığı, Sovyetler Birliği tanıdı. 1917’de Çarlığın devrilmesinden sonra kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Çarlığın saldırgan, emperyalist politikasına ve Birinci Emperyalist Dünya Savaşı’na karşı çıkıyordu. Devrim Hükümeti, doğu sınırlarımızdaki askerlerini çekmiş ve Anadolu’daki mücadeleye yardım etmek için her türlü çabayı göstermiştir. “1919 Haziran’ında Albay Budyenni başkanlığında bir Sovyet Heyeti, Havza’da Mustafa Kemal ile buluşarak, genel durumu görüştü. Bu buluşmada Budyenni emperyalizme ve onun emrindeki Ermeni ve Pontus teşkilatlarına karşı olduklarını bildirerek, Kurtuluş Savaşımızı destekleyeceklerine, gerekli silah ve parayı vereceklerine dair teminat verdi. Mustafa Kemal, emperyalist ülkeler, Ermeni ve Pontus meselesinde Sovyetler’le aynı fikirde olduğunu beyan ediyordu. Bu olumlu ilişkiler, savaş süresince ve daha sonra da devam etmiştir. Ankara Hükümeti ile ilk uluslar arası antlaşmayı yine Sovyetler Birliği yaptı. Bu antlaşma ilk olması ve mahiyeti bakımından önemlidir.”(THKO Savunması, THKO Davası, s. 411-412) “Kurtuluş Savaşımızda, emperyalizmle mücadele eden güçler, değişik taktikler kullanmışlardır. Mücadele, dış düşman ve onun emrindeki hükümetin çıkardığı iç isyanlara karşı yürütülmüştür. “1. İstanbul’da İngilizlere karşı, Karakol ve Müdafaa-i Milliye öncülüğündeki, şehir gerillasının ağırlık kazandığı mücadele yürütülmüştür. Diğer taraftan, görevleri, Anadolu’ya malzeme, donatım ve adam kaçırmak olmuştur. Bu örgütler, sivil güçlerin de bulunmasına rağmen, subayların ağırlık kazandığı teşkilatlardır. “2. Ege Bölgesi’nde Yunanlılara karşı yürütülen mücadele, önceleri dağınık bölgesel çete savaşı, sonra örgütlü çete savaşı ve sonunda nizami ordu savaşı şeklinde yürütülmüştür. Zaferi tayin eden mücadelenin ağırlığını nizami ordu mücadelesi teşkil etmiştir. “3. Güneyde Fransız saldırganlara karşı, Antep, Maraş, Urfa, bölgelerinin yerli halkı, çete savaşına başlamış, daha sonra belirli oranda subay kadrosu katılmasına rağmen, esas başarı yerli halkın kendi çabasıdır. “4. Karadeniz Bölgesi’nde, Rum Pontosçuları Amerikan yardımıyla ayaklanmış ve ayaklanma, sivil çetelerin ve ordunun mücadelesiyle bastırılmıştır. “5. Doğu Anadolu’da, Ermenilerin bağımsız bir Ermenistan için Amerika’dan destek alarak çıkardıkları iç isyan, sivil halk ve ordu tarafından bastırılmıştır. “6. Padişahın emriyle, Anadolu’da Ulusal Mukavemeti kırmak ve güçleri bölmek için başlatılan isyanlar, Kuvayı Seyyare tarafından bastırılmıştır. “Bu arada, Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgelerinde çıkan iç isyanlardaki Amerikan etkisini belirtmek gerekir. “1919 yılı başlarında ABD Dışişleri Bakanlığı, Senato Komisyonu Başkanlığı ve Harbord Heyeti’nin Türkiye hakkındaki görüşü şuydu; “1. Boğazlar’da milletlerarası statüye bağlı bir devlet, “2. Doğu Anadolu’da bir Ermenistan Devleti, “3. Orta Anadolu’da Türkiye Devleti kurulacak ve bu üç devlet de büyük bir devletin himayesi altında bulunacaktır. “Burada bahsedilen büyük devlet bizzat kendisidir. Emellerini gerçekleştirmek için ABD ciddi çalışmalara girmiş, yöneticileri satın almaya, gazeteci, subay, diplomat ve danışmanlar göndermiştir. Türkiye’deki Amerikan kolejlerini cephane depoları haline getirmiş ve gönderdiği 14 bin misyoner, 50 bin 9 yüz misyoner yardımcısı ve 286 yabancı misyon elemanı ile yurdumuzu kendi sömürgesi yapmak için bütün gücü ile çalışmıştır.” (agy., s. 415-416) Gördüğümüz gibi Ermeni ve Rum isyan ve işgalleri konusunda da Denizler’le benzer görüşlere sahibiz. Sevrci Sahte Sol’un bu konuda da Denizler’le hiçbir ilgisi yoktur. Bu da açıkça görülmektedir artık… Sevrci Sol’un bazı bileşenleri, bizim Ermeni Meselesindeki tezlerimizin Kıvılcımlı’yla ilgisi olmadığını iddia etmektedirler. Usta’mızın “Oportünizm Nedir?”, “Halk Savaşının Planları” ve “Devrim Zorlaması, Demokratik Zortlama” adlı Üçlü kitabından: “En sonunda, Türkiye’nin Birinci Demokratik Devrimi (Milli Mücadele) açıktan açığa sırf bir sömürgeleştirme baskısına karşı İngiliz-Fransız-Amerikan Emperyalizminin maşası Yunan ve Ermeni istilasına karşı bir Kurtuluş Savaşı oldu.”, diyor Kıvılcımlı Usta. (age., Derleniş Yayınları, s. 363) Gördüğümüz gibi, Usta’mız da apaçık, Ermeni konusundaki görüşünü koyar burada. Ve yine görüldüğü gibi Denizler de Usta’mızın bu görüşünü paylaşırlar. Sevrci Sahte Sol AB-D Emperyalistlerinin Değirmenine Su Taşıyor E, biz hep söylediğimiz gibi, o gün de, bugün de aynı tezleri savunuyoruz. Hep devrimci hattı izliyoruz kararlı bir şekilde. Ama onlar (Sevrci Sahte Sollar), ABD Emperyalizminin saflarına kadar, ABD tarafından “umut kaynağı” ilan edilecek bir noktaya varıncaya kadar savruldukları için, bunu anlayamıyorlar. Ve bu sebeplerden, biz onların üzerine Sevrci Soytarı Sahte Sol etiketini astık, adını verdik. Artık ciddiyetlerini kaybetmişlerdir onlar. Devrimciliklerini de yitirmişlerdir. Ya bunu bilince çıkarıp adam olacaklar, yeniden özeleştiri yapıp devrimci saflara dönecekler, ya da çürüyüp, eriyip, yok olup gidecekler… Deniz bitmiştir artık onlar için. İşte yavaş yavaş da başladılar dağılıp parçalanmaya. Biliyoruz, görüyoruz… Başka gidecekleri yer yok. Bunların yönetimindeki kitle örgütleri de eriyor. İşte Eğitim-Sen, KESK, üye kaybediyor. Ne kadar azaldı Eğitim-Sen’in üye sayısı Cemal Arkadaş? Cemal Arkadaş: Yüzde 50 Hoca’m. Nurullah Ankut Yoldaş: Yüzde 50, arkadaşlar, yüzde 50… E, neden bu insanlar eridi gitti? Zulüm mü azaldı Türkiye’de? Hayır. Katmerlenerek artıyor zulüm. Ama bunların ideolojik olarak verebilecekleri hiçbir şey yok. Gösterebilecekleri hiçbir hedef yok. Tükendi, bitti bunlar. Bunların tezlerini ABD Emperyalizmi ve onun Türkiye’deki ortakları çok daha açık, kararlı bir şekilde savunuyor. Ermeni Meselesinde de savunuyor, Mustafa Kemal’e saldırmak meselesinde de savunuyor. İşte, Milli Eğitim Bakanlığı son bir karar aldı. Artık ilköğretim okullarında Atatürk Köşesi yapmak mecburi olmayacak. Özel okulların İlköğretim bölümlerinde, değil mi? Evet, arkadaşlar. Bu ne anlama geliyor? Açık değil mi?.. Zaten bunların ağababası, önderi Tayyip, Mustafa Kemal’e “ölmüş inek” diye hitap ederek bir kasetinde, açıkça saldırıda bulunmadı mı, arkadaşlar? Saldırdı. Öbürleri de aynı düşünceye sahip Mustafa Kemal konusunda. E, şimdi bunların, yani Sevrcilerin sol adına Mustafa Kemal’e karşı olmaları neye yarar, onlara hizmetten başka?.. AB-D Emperyalistlerine ve yerli ortaklarına nizmetten başka… Ermeni Meselesini en aktif şekilde kim savunuyor bugün? ABD-AB savunuyor. Niye? Türkiye’yi Yeni Sevr’e götürmek için. İşte harita yayımlandı açıkça. Hem de ABD’nin ordu gazetesinde. Ve Ermeni yetkilileri, Türkiye’yle ilişkilerimizin normalleştirilmesi için, Türkiye’nin Sevr’i kabul etmesi gerekir, diyor. Taşnak Partisi yetkilisi Kiro Manoyan aynı şeyi, diyor. Ermenistan Dışişleri Bakanı Oskanyan aynı şeyi, diyor. Amerika’daki Ermeni lobisinin temsilcisi aynı şeyi, diyor… E, şimdi bunların-bizim sözde Sol’ların ayrıca, Taşnak Partisi’nin emperyalistler tarafından, İngiliz, ABD, Fransız Emperyalizmi tarafından kandırılarak ortaya koyduğu tezleri savunmasına gerek var mı?.. Bakın emperyalistler zaten savunuyor bunu. AB-D Emperyalistleri ve Ermeni şovenleri, ırkçıları zaten hararetle savunuyor bunları. Bu demagojik yalanları. Onların amacı belli: Yeni Sevr! Türkiye’yi oraya götürmek ve orada boğmak. Onlar davranışlarında tutarlı. Ya bizimkilere ne oluyor? AB-D’ye uşaklıktan, hizmetten zevk mi alıyorlar? Zahir öyle… Soykırım Değil Karşılıklı Katliam Arkadaşlar, bu konuda çok yazdık. Yayınlarımızı izleyen arkadaşlar, matematiksel bir kesinlikle, bir Ermeni Soykırımı’nın yapılmadığını ve olanın karşılıklı bir savaş olduğunu çok net bir şekilde görürler. Bunu zamanın Ermeni liderleri diyor. Bogos Nubar Paşa diyor, Fransız Dışişlerine yazdığı mektupta, Paris Barış Konferansı’nda, 1920’de yapılan, emperyalistlerin kendi aralarında Türkiye’yi paylaşma planları, pazarlıkları yaptıkları Konferansta. “Savaştan önce Osmanlı yetkilileri bize geldi. Savaşta bizimle beraber olun, size özerklik verelim dediler. Biz bunu şiddetle reddettik”, diyor Bogos Nubar Paşa. “Ve İtilaf Devletleri’nin davasına sadakatle bağlandık, onlarla birlikte savaştık. Ve bunun karşılığında bizim hak ettiğimiz şeyleri verin”, diyor arkadaşlar. O zamanki Ermenistan Taşnak Cunhuriyeti’nin Temsilcisi Aventis Aharonyan aynı şeyi, diyor. Savaşan Ermeni liderleri, daha sonra yazdıkları anılarında aynı şeyleri söylüyorlar. Ve geçenlerde okuduğum bir kitapta, Sarkis Çerkezyan, “Dünya Hepimize Yeter” adlı kitabında, Belge Yayınları’ndan çıkmış, tanıdığı Ermeni önderleri, önemli Ermeni şahsiyetleri anlatıyor. Çerkezyan, eski Sahte TKP üyesi, arkadaşlar. Yaşı orta yaşa gelen arkadaşlar hatırlar, o zamanlar “Atılım” diye bir illegal yayım çıkarıyordu eski Sahte TKP. Bunun İstanbul’daki marangoz atölyesinin bodrumunda çıkıyor bu şey. Bodrumu değil de daha doğrusu, gizli bir kapaktan atölyenin altına kazdıkları bir odada, baskı makinesini oraya yerleştirmişler, orada basılıyormuş. Onu anlatıyor burada. Yine Dırtat Şirinyan diye bir Taşnak savaşçısının anılarını dile getiriyor, arkadaşlar. Dırtat Şirinyan, 1912 Balkan Savaşı’nda ünlü Ermeni komutan Antranik’le birlikte savaşmış, Gönüllü Ermeni Alayı’nda. Burada açıkça anlatıyor. Yani o zaman Bulgaristan’da gördüğümüz Türk’ü önce sorguya çekip, sonra katlettik, öldürdük. Ve sonunda Türkleri temizledik ve Bulgaristan kuruldu, diyor. Hatta Kraliçeyle de görüştük. İyi de, siz tamam, devletinizi kurdunuz; biz ne yapacağız? dediğimizde, sıra size de gelecek dedi, diyor. Yani 1912’de Gönüllü Ermeni Alayı, Balkan Savaşı’nda yer alıyor. Daha sonra yine bu kitapta söz edilir, Antranik, Sarıkamış Savaşı’nda gönüllü Ermeni birlikleriyle Rus, Çarlık Rusyası Cephesinde, onlarla omuz omuza savaştığını söylüyor. Bunların hepsi Tehcir’den önce, 1915 Tehciri’nden önce, arkadaşlar. Ve sonra, Mütareke’den sonra yine, savaştıklarını söylüyor. Yani karşılıklı bir savaş. Ve işin ilginci, Türk düşmanı değil Dırtat Şirinyan. Onlar bizi öldürdü, biz onları öldürdük, diyor. Tıpkı bizim koyduğumuz gibi koyuyor meseleyi: “Vaktiyle çok savaşmıştı Türk Ordusuna karşı, ama hiçbir zaman Türk düşmanı olmadı. Arı bir yurtseverlik vardı onda. Düşünün ki, “Benim için onurdur Türkiye’nin kurtarıcısının heykelinin altında resim çektirmek” diyerek Samsun’da Mustafa Kemal’in heykelinin altında fotoğraf çektiriyor. Bana sürekli, “Hiçbir zaman hiç kimseyi kıskanmayacaksın, Türkleri kıskanmayacaksın; onların övünmeye de hakkı vardır, sevinmeye de hakkı vardır, bayram etmeye de hakkı vardır, her şeye hakları vardır. Ama sen de seninkini sevmeyi bil” derdi. Böyle arı bir yurtseverdi. “Koca Mustafa Paşa’da çalışırken, bir araba yaptım ona, süt satıyor, gazete satıyor, yoğurt satıyor… Bir gün Cumhuriyet Bayramı. Radyolarda Cumhuriyet bayramı nedeniyle marşlar çalınıyor. Beni gördü, elimden tuttu, dükkâna getirdi. “Sarkis, (yani Çerkezyan’ın ön adı, Sarkis) üzgün müsün oğlum” dedi. “Yok” dedim, “niye?” “Bak, bugün Cumhuriyet bayramı oğlum, Türkler bayram yapıyorlar, onların bayram yapmaya hakkı var. Sevinmeye de hakları var, kahramanlıklarını anlatmaya da… Her şeye hakları var. Tamam, savaştık, biz de kahramanlık yaptık, onlar bizi öldürdü, biz de onları öldürdük, ama o ayrı bir şey. Sakın kıskanmayasın. Ama onlarınkine saygı duyarken, bizimkini de sevmemiz lazım” dedi. “1957’de Samatya’da öldü. Beni çok severdi” diye anlatıyor… Yani insan savaşın içinde yaşayınca, hem kendi tarafının, hem karşı tarafın çektiği acıları somutça görünce, bir insan yüreği de taşıyınca, meseleyi böyle hakkaniyetli olarak ortaya koyuyor, arkadaşlar. Mesele bu. Şimdi Sevrci Solda, Ermeni İsyanını gayri meşru ilan ettik diye, bizi şovenlikle, hatta faşistlikle suçlayan var. Yahu, hak iddia ettikleri yahut vatanımız dedikleri topraklarda, yani Kılikya’dan Trabzon’un doğusuna çekilen bir hattın doğusunda kalan topraklarda yaşayan nüfusun yüzde 14 küsurunu teşkil ediyorlar. Vilayet-i Sitte denen 6 ilde ise nüfusun sadece yüzde 18 nokta küsurunu temsil ediyorlar. Ve diyorlar ki, burası bizim vatanımız. Biz burada bağımsız devlet kuracağız. İyi de, o nüfusun ezici çoğunluğu ne olacak? Bulgaristan’daki gibi, bir kısmını katledip öldürecekler, bir kısmı da canını kurtarmak için kaçacak. Nitekim Bulgaristan’da, Bulgarlar, savaş öncesi yani özellikle 93 harbi denilen, 1877-78 Harbi öncesi, nüfusun yüzde 45’ini oluşturuyorlar. Ama Çar Ordusu, o meşhur savaşta Osmanlı’yı yenerek Balkanlara girince; çoğunluk olan Türk-Müslüman halkı, Bulgarlarla el ele vererek katlediyor ve muazzam bir Türk göçü gerçekleşiyor, Bulgaristan’dan. Ve benim babaannemin babası da o göçle birlikte Anadolu’nun orta yerine kadar geliyor. Konya’nın bir köyüne kadar geliyor. Ve koca bir aileden sadece 20’li yaşlarda iki kişi gelebiliyor, iki genç gelebiliyor. Ailenin gerisi katliamdan, sefaletten ve yollardaki hastalıklardan, olumsuz diğer koşullardan yok olup gidiyor. Şimdi onu örnek alarak, emperyalistlerin kışkırtmasıyla Taşnak Partisi’nin Ermeni burjuvaları da 1894’te Sason’da ilk ayaklanmayı, isyanı başlatıyorlar. Ve yine Damadyan ve Murat diye iki Ermeni önderi gelip aylarca çalışıyor, o güne kadar yüzyıllarca Müslüman halkla kardeşçe yaşayan Ermenileri, Türk ve Kürt Halklarına düşman hale getiriyor. Ermenileri uzun bir hazırlık döneminden sonra eğitiyor, silahlandırıyor ve aniden Kürt köylerine saldırıyorlar. E, tabiî Kürt köylüler yüzyıllarca kardeşçe yaşamışlar, böyle bir saldırı beklemedikleri için bozguna uğruyorlar. Muazzam kayıplar veriyorlar. Osmanlı, o bölgedeki askerlerini gönderiyor, onu da yeniyorlar. Onun üzerine başka bölgelerden büyük birlikler sevk ederek isyanı bastırıyor. Kitabı getirmedim, fazla zaman yok diye. Rus General Mayewski’nin, o günler orada, arkadaşlar; Mayewski de Çar’ın generali olarak, bölgeyi inceleyip, rapor edip, Çar’a bildirmekle görevli. Anıları yayımlandı, Türkçede de yayımlandı. Sason İsyanı’nında, gidiyor, isyanın bastırılmasından sonra orada incelemeler yapıyorlar, Batılı devletlerin temsilcileriyle beraber, aynen böyle anlatıyor: O güne kadar masum, kardeşçe yaşayan halkların, bu Taşnak önderleri tarafından kışkırtılarak birbirine hasım hale getirildiğini ve her iki taraftan da büyük canlar yok olup, acılar çekildiğini söylüyor. Ve ondan sonra isyanlar devam ediyor. E, şimdi bunu düşünmüyorlar arkadaşlar. Mustafa Kemal de Bizim Jose Marti’mizdir Burada konu gelmişken, bazı Kürt Yoldaşlarımız ve Kürt Arkadaşlarımız, Mustafa Kemal’e tepkililer. Yani Kurtuluş Savaşı sonunda bizim Ulusal Hakkımızı tanımadı, diye. Tamam, tanımadı, arkadaşlar. Bir burjuva devrimidir 1923’teki. Lenin, çok açık şekilde koyuyor. Bunu yayımlarımızda defalarca belirttik, arkadaşlar; “Mustafa Kemal sosyalist değil”. Ernesto Gomez Abascal Yoldaş da söyledi, Devrimimizin önderi dedikleri Jose Marti de Marksist, Sosyalist değil; Antiemperyalist, Ulusal Kurtuluşçu. Ama Fidel ve Kübalı yoldaşlar, Ernesto Yoldaş da biraz önce aynen söyledi, “onun düşünceleri devrimimizin zafer kazanmasına yol açtı”, diyorlar. İşte Mustafa Kemal’i de biz, Kübalıların Jose Marti’yi değerlendirdikleri biçimde değerlendiriyoruz. Aynı gözle bakıyoruz. E, bir Burjuva devrimi yaptı, sosyalist değildi, ama antiemperyalistti, emperyalistleri yendi. Onun devrimini mantıkî sonucuna ulaştıracak olan bizleriz. Ve o yüzden biz Kemalist değiliz, Mustafa Kemal’i tutarız. Çünkü Kemalizm burjuva ideolojisi. Onu savunduğumuz anda, burjuva ideolojisini savunmuş oluruz. Ama Mustafa Kemal, ömrü savaş meydanlarında geçmiş, bir dahi komutan. Zaferden sonra Çankaya’da ablukaya alınıyor burjuvazi tarafından. Ekonomi tümüyle onun denetimi dışında, arkadaşlar. Anadolu burjuvazisi hemen bir yıl sonra, İş Bankası’nın kuruluşuyla birlikte tekelci aşamaya geçiyor. Ve Mustafa Kemal de denetleyemiyor zaten. Tek kişi, Çankaya’da… Zaten de sosyalist görüşlere sahip değil. Öyle olunca, 1950’de tümüyle Finans-Kapital iktidarı ele geçiriyor. Mahir de, Deniz de aynı şekilde koyar bu meseleyi. Yani 1950’de ele geçirdiğini koyar. Ve aynı zamanda Türkiye kayıtsız şartsız ABD Emperyalizminin denetimine girdi 1950’yle beraber. Usta’mız da arkadaşlar… Yine gazetemizin son sayısında bu bölümü aktardık, arkadaşlar, Usta’mızın kitabının (Halk Savaşının Planları’nın) bu bölümünü. Der ki Usta’mız: Finans-Kapital, Mustafa Kemal’in sağlığında yavaş yavaş ilerleyerek ekonomiyi ele geçiriyordu. Ama Mustafa Kemal’in hastalığıyla beraber, sıçramalar halinde ilerleyerek ekonomiyi tümden eline geçirdi. Kurtuluş Savaşımız Olmasaydı Emperyalistler Halkları Birbirine Boğazlatırdı Şimdi eğer Mustafa Kemal’in önderliğinde Kürt ve Türk Halklarının birlikte, kardeşçe dayanışarak verdikleri Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşmamış olsaydı, İngiliz-Fransız Emperyalistleriyle beraber Ermeni Taşnak Burjuvaları tüm Kürt illerinde masum Kürt, Türk, Çerkez ve tüm Müslüman nüfusun bir kısmını katledecekler, bir kısmını da kovacaklar ve o illerde büyük bir etnik temizliğe girişeceklerdi. Planları, niyetleri buydu. Bu kuşkusuz. Mesela Ermenistan’da bugün bir tek Türk yok! Tek bir Türk bulamazsınız. E, orada da Türkler vardı, Müslümanlar vardı daha önce, Çarlık Rusyası-Osmanlı zamanında. Belge Yayınları’ndan çıkan, Ermeni yazar Mıgırdiç Armen’in “Hegnar Çeşmesi” diye bir kitabı var. Kısa bir kitap, arkadaşlar. Orada anlatır yazar: Erivan’da şu karşı tepeler bir zamanlar Türk Mahallesiydi. Şöyle şöyle biçimde Türk evleri vardı. Ama şimdi sadece boş tepeler haline geldiler, der. Bu bakımdan asıl soykırım ve katliam, bizim Kurtuluş Savaşı’mız mağlubiyetle sonuçlansaydı gerçekleşecekti. Paris Konferansı’nda biliyorsunuz, ABD ve İngiliz Emperyalistleri tarafından Kilikya’yla Trabzon’un doğusunda kalan, yani o hattın doğusunda kalan (yayımladık da daha önce), 340 küsur kilometrekarelik topraklar Ermenistan’a bırakılmak isteniyor. Fransızların itirazı üzerine, Güneydoğu bölgesindeki bu toprakların bir kısmı Fransızlara bırakılıyor. İşte bugünkü Kürt illerinde Kürt insanlarımız varsa bugün, Kürt ve Türk Halklarının başarıya ulaştırdıkları Kuvayımilliye’nin sonucunda varlar. Bunu dikkate almamız lazım. Bizim de, Mustafa Kemal’in mirasçıyız, derken kastettiğimiz, bunlardır. Bu bakımdan beraberce, kardeşçe, Mustafa Kemal’in bu yönünü, (zaten en önemli yönüdür, kişiliğini belirleyen, karakterize eden yönüdür bu; antiemperyalistlik, bağımsızlık ve laiklik) benimsememiz, savunmamız, mantikî sonucuna ulaştırmamız gerekir. EMEP’in Denizler’e Kesin ve Açık İhaneti Sevrci Soytarı Sahte Sol’un en kaşar bileşenlerinden olan EMEP, kendisine ait Akyüz Yayınları aracılığıyla THKO DAVASI’nı yayımladı, 1991’de. Bu kitaba, Mustafa Yalçıner imzalı bir de “Önsöz” koydu. Bu “Önsöz”de, Denizler’e, ideoloji ve mücadelelerine, sinsi ve aşağılık bir şekilde saldırılıyor, böylece de o devrimci kavgaya ettikleri ihanetin ve kendilerini, içine bilerek ve isteyerek atmış oldukları gerizin üstü örtülmek isteniyordu. Her hainin yaptığı gibi, ben ihanet ettim denmiyordu. Terkettiğim, bıraktığım eski davam yanlıştı, çıkmaz yoldu, ben onun için ondan uzaklaştım ve şimdi bulunduğum yer doğru yerdir. Ben ancak şimdi doğru yolu buldum deniyordu. Yasemin Çongar’ın, Taner Akçam’ın, Hasan Cemal’in, Hadi Uluengin’in, Cengiz Çandar’ın, Gülay Göktürk’ün, Aydın Engin’in ve benzerlerinin dediği gibi. İhanetlerinin üstünü örtmeye çalıştıkları gibi… Onlar da aynen böyle diyorlar bildiğimiz gibi. Hasan Cemal, dönekliğinin bir de kitabını yazdı… İşte aynen Hasan Cemal gibi EMEP de dönekliğini “Önsöz”ünde yazıyor, “Evrensel” gibi gazetelerinde yazıyor ve daha bir yığın yayınında yazıyor… Gelelim yazdığı bu “Önsöz”de dediklerine: “(…) THKO, kendi geçmişinin kirleri, lekeleri, paslarıyla varolmuştur. “(…) “THKO, geçmişinden başlıca pratik bir kopuştur, özellikle eylem biçimleri alanında bir kopuştur. Siyasal pratikte reformculuğa karşı devrimciliğin savunuluşudur. THKO’nun geçmişi düzen eklentisi solculuktur, liberalizmdir, reformculuktur, parlamentoculuktur, darbeciliktir, çeşitli siyasal yönelimlerle düzenin savunulmasıdır, yasalcılıktır. Ve THKO’nun gelişme dinamiği ve sosyal dayanağı öğrenci hareketidir. Radikal gençlik hareketinden gelen militanların profesyonelleşmesiyle örgütlenen THKO, önerdiği devrimci tutum ve yöntemlerle bu geçmişten kopar; ancak geçmişinin siyasal pratiğine yol açan siyasal ideolojik kuramlardan, yaklaşımlardan, teorik kavrayıştan kopamaz, kopuşun da yolunu açar ama. “Bu nedenle elinizdeki kitabı Türkiye devriminin bir dönemine ışık tutan bir belge olarak okumak gerek. Bugüne nereden gelindiğini anlamak üzere okunmalı THKO DAVASI. “THKO geçmişiyle bağlantısı içinde bulanık sosyalist fikirlere sahip olunmasına karşın Marksizm ve sosyalizme henüz varılamayan bir sürecin olgusudur. THKO pratikte burjuvaziden kopuş yoluna girerken ideolojik-siyasal tutum ve yaklaşımlarda henüz kopuşa gidemez. “(…) “Kısacası THKO sınıftan ve sosyalizmden uzak bir yer tutmuştur geçmişiyle bağlantısı içinde.” (agy., Önsöz) Çok açık bir biçimde görüldüğü gibi EMEP ve onun kalemşoru M. Yalçıner, THKO’yu Marksist ve sosyalist saymıyor. THKO’nun eylemlerini devrimci, ama ideolojisini; “düzen eklentisi solculuktur, liberalizmdir, reformculuktur, parlamentoculuktur, darbeciliktir, çeşitli siyasal yönelimlerle düzenin savunulmasıdır, yasalcılıktır” diye değerlendiriyor. Anlaşılıyor ki EMEP, 1991’de, artık THKO sömürüsü yapmadan da varlığını sürdürebileceği bir aşamaya geldiğini düşünerek, sırtında bir yük olarak gördüğü THKO’nun devrimciliğini fırlatıp atarak ondan kurtulmak istiyor. THKO sömürüsü yaparak devşirdiği kadrolarını, THKO’nun devrimci ideolojisinden koparmak ve sonradan oluşturduğu Sevrci Sahte Sol ideolojisiyle doktrine etmek istiyor. Bu amaçla da THKO’ya-Denizler’e böyle hayâsızca saldırıyor. Denizler ve Mahirler, yukarıda da belirttiğimiz gibi Mihri Belli’nin MDD çizgisinden tümüyle kopmuş değillerdi. Bu nedenle de ideolojilerinde yer yer bu çizginin izleri görülür. Ve bu etkiden dolayı Denizler de Mahirler de Mustafa Kemal’le Kemalizmi birbirine karıştırırlar. İkisinin de bir ve aynı şey olduğunu sanırlar. Yine MDD etkisiyle, Birinci Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşımızın sınıfsal önderinin Anadolu burjuvazisi olduğunu göremezler. Bu Kurtuluş Savaşımıza küçükburjuvazinin sınıfsal önderlik ettiğini sanırlar. MDD’nin bu yanlışlarını da Türkiye Soluna ilk defa, Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı göstermiştir. “Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama” adıyla yayımladığı MDD eleştirisiyle de MDD’ye ölüm vuruşunu yapmış, bu ideolojinin Sol ortamdaki hâkimiyetine son vermiştir. Denizler’in ve Mahirler’in bu ideolojinin etkisinden tümüyle arınamamalarından kaynaklanan yanlışları, On’ların Marksist-Leninist-Sosyalist olmalarını asla ortadan kaldırmaz. Sadece On’ların yanlışları olarak kalır. Denizler de Mahirler de sapına kadar Sosyalisttiler, Marksist-Leninisttiler. Nitekim Usta’mız H. Kıvılcımlı da bu arkadaşları hep derlenilecek, birleşilecek devrimci güçler-gruplar-eğilimler olarak görmüştür. Biz de On’ların devamcısı olduğunu iddia eden hareketleri aynı biçimde değerlendirdik. Tâ ki, bu hareketler Denizler’in ve Mahirler’in devrimci çizgisini terk edip sağa savruluncaya kadar… Bu hareketler, bugün geldikleri yer itibarıyla açık biçimde ihanete karmışlardır. Denizler’le de Mahirler’le de hiçbir ilgileri kalmamıştır. AB-D Emperyalistlerinin, dünyayı yeniden şekillendirerek-bozup düzerek yağmalama-talan etme projesi demek olan “Project Democracy”yi, gerçek demokrasi, devrimci demokrasi sanarak ona dört elle sarılmışlardır. Bu nedenle de AB-D Emperyalistlerinin Türkiye’deki üslerinden biri olan ve Taner Akçam’la Yasemin Çongar’ın ideolojik rehberliğindeki (bu CIA görevlileri aynı zamanda yazarları arasındadır bu gazetenin) Agos Gazetesini Kâbe edinmişlerdir. Yine CIA’nın bir başka sesi olan ve yine Yasemin Çongar’ın yönetimindeki “Taraf Gazetesi”ni de Kâbe edinmeleri yakındır. Devrimci önderlerine ve geçmişlerine ettikleri bu ihanetlerden dolayı da bu hareketler, ABD Emperyalistleri tarafından “Umut kaynağı” ve “Demokrasi güçleri” olarak ilan edilmişlerdir. Ve tabiî ki de ödüllendirilmişlerdir. Madalyalandırılmışlardır. AB-D Emperyalistleri tarafından dost güçler olarak görülmektedirler artık… Ne acıdır ki durum-gerçek bu… Tabiî onlar, bu ihanetlerinin farkına varıp, onu bilince çıkarıp, açık ve kesin olarak özeleştiri yapmadıkça, nedamet getirmedikçe, bizim onlarla bir ilgimiz ve işimiz olamaz. O yüzden biz onlara kendinizi içine attığınız çukurun, bataklığın farkına varın, nedamet getirin, diyoruz. Tabiî içlerinde eser miktarda da olsa devrimci inanç, devrimci ruh kalmışsa… Ya da kalmış olanlarına… EMEP’e dönersek, bugün eklendiği, ibrikçiliğini ettiği; “Amerika uzaklardan gelen dostumuzdur” diyen Amerikancı burjuva Kürt Hareketiyle birlikte, Amerika; Ortadoğu’dan ve Irak’tan gitmesin diyen Talabani’nin, Barzani’nin yanına doğru savrulup gitmiştir… Bir diğer yandan da EMEP, türbancılara, Ortaçağcı hareketlere, Tayyipgiller’e yandan çarklı destek vermekten; onlara da ibrikçilik etmekten geri durmamaktadır. Antiemperyalist ve antifeodal mücadeleye yani Denizler’in-THKO’nun ideolojisine ve mücadelesine sırt dönerek ihanet edince, kaçınılmazca varacağı yer daha doğrusu-geriz burası olacaktır. Tüm Amerikancı güçlerle yan yana duracaktır artık. THKO’ya-Denizler’e dil uzatma cüretinde bulunabilen bu insan sefaletlerinden oluşan gerici güruh bilmelidir ki, böylelerinin bir milyon tanesi, Denizler’in tırnağı olamazlar… Ve Denizler’in Türkiye Devrim Tarihindeki yüce yerine hiç kimse toz konduramaz, gölge düşüremez. Ne diyor Deniz idam sehpasında, gecenin sessizliğini yırtan gür sesiyle: “Yaşasın Türk Halkının Bağımsızlığı!.. “Yaşasın, Marksizm ve Leninizmin Yüce İdeolojisi!.. “Yaşasın, Türk ve Kürt Halkının Bağımsızlık Mücadelesi, Kahrolsun Emperyalizm!..” Ne diyor Yusuf: “Ben, halkımızın bağımsızlığı için bir defa ölüyorum. Fakat bizi asan sizler, şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz!.. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. “Yaşasın Devrimciler!.. “Kahrolsun Faşizm!..” Ve Hüseyin: “Ben, hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, halkın mutluluğu için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım, bundan sonra da bu bayrağı Türkiye Halkına emanet ediyorum… “Yaşasın İşçiler ve Köylüler!.. “Kahrolsun Faşizm!..” Gördüğümüz gibi, Denizler’in, darağacında-ölümle burun burunayken bile haykırdıkları her cümlenin her bir hecesinde, yiğitlik, cesaret, onur, devrimci inanç, kararlılık, devrimci ruh ve halklarımıza olan sonsuz sevgi ve güven fışkırmaktadır… Burada, belki bazı arkadaşların kafasında şöyle bir soru oluşabilir… Peki siz Denizler’le bu kadar yakındınız da neden o zaman aynı hareketin içinde yer almadınız? Birlikte davranmadınız? Bizim Denizler’le ve Mahirler’le aramızda olan temel ayrılık Devrim anlayışı konusundaydı. Denizler, Temmuz-Ağustos 1967’de Havana’da yapılan “Latin Amerika Dayanışma Örgütü (OLAS)”ın ilk Kongresi’nde Fidel’in önerileri ve Che’nin “Askeri Yazılar”ı doğrultusunda-onlar esas alınarak oluşturulan kararlarla formüle edilen Devrim Anlayışını benimsiyorlardı. Ve bu anlayışla THKO’yu oluşturdular. Mahirler’se yine Fidel ve Che’nin görüşleri doğrultusunda, Brezilyalı gerilla örgütü lideri Carlos Mariguella’nın kaleme aldığı Fidelizmin-Cheizmin derinleştirilmesi olarak yorumlanan-değerlendirilen”, “Şehir Gerillası” adlı kitapta ortaya konan Devrim Anlayışını savunuyordu. Mahir de ifadesinde, kendi devrim anlayışını bu esere dayandırdığını beyan eder. Mahir’in “Kesintisiz 1-2” başlıklıklarıyla bu kitap karşılaştırıldığında da bu yoğun benzerlik ve özsel uyum açıkça görülür. Gerek OLAS KONGRESİ kararları, gerekse Carlos Mariguella’nın kitabı, esasta-temelde, Küba Devrimi’nin izlediği yolu benimser ve onu teorileştirir. Yani aralarında önemli bir farklılık yoktur. Ya da özde bir fark yoktur. Sadece C. Mariguella’nın kitabı daha ayrıntılıca işler, konuyu. Bizse, Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın “Devrim Nedir?” adlı eserinde tüm yönleriyle ortaya koyduğu Leninci Devrim öğretisini benimsiyor ve bunu savunuyorduk. Halen de aynı görüşteyiz. Hep tekrarladığımız gibi, biz 1921’den beri ne yazıp söylemişsek, hepsini bugün de savunmaktayız… Sevrci Soytarı Sahte Sol’un bileşenleri bugün Denizler’i ve Mahirler’i, devrim anlayışları da dâhil olmak üzere her şeyiyle terk etmişlerdir. Ya da Sevrci ihanetleri, Devrimci Kavga’nın tüm alanlarını kapsamaktadır. Bu yüzden bugün Denizler’in ve Mahirler’in idealleri yalnızca bizim mücadelemizde yaşıyor. On’lar bizim kahramanlarımızdır, bizim şehitlerimizdir… On’ların davalarının savaşını veren biziz. İdeallerini biz gerçekleştireceğiz. Demokratik Halk Devrimini biz zafere ulaştıracağız. Demokratik Halk İktidarından, Sosyalist Devrime biz geçeceğiz. Proletaryanın Sosyalist İktidarını biz kuracağız. Sosyalist ekonomiyi biz örgütleyeceğiz. Biz bu ülkenin gerçek proletarya devrimcileriyiz. Bizi hiçbir güç yolumuzdan alıkoyamaz, saptıramaz, korkutamaz, ürkütemez. Biz Halklarımıza karşı son derece sevecen, yufka yürekli, ilgili, sorumlu insanlarız. Fakat düşmanlarımıza karşı aşınmaz, bükülmez iradeli çelikten insanlarız. Bu insanlık davasını, bu en yüce, en kutsal davayı mutlaka başarıya ulaştıracağız. Bundan hiç kuşkumuz yoktur. Kimsenin de olmasın!.. EMEP, İğrenç Gerici İçyüzünü, 27 Mayıs Düşmanlığıyla Bir Kez Daha Ele Verir Ancak bir insan sefaletinin kaleme alabileceği bu ibretlik “Önsöz”de, yazarı M. Yalçıner ve EMEP, DENİZLER’e 27 Mayıs’ı savundukları için de saldırır. EMEP, ihanetinden beri, 12 Mart ve 12 Eylül’ün faşist generalleri de dâhil olmak üzere Demirel’ler, Özal’lar, Tayyipgiller, Fethullah’ın tüm yazarçizerleri ve yerli-yabancı Parababalarının her türden uşaklarıyla birlikte, onlarla aynı koroda yer alarak, 27 Mayıs Politik Devrimi’ne saldırır. Mesela, 27 Mayıs 2007 tarihli “Evrensel”inde şöyle yazar: “Darbe “kültür”üne bir ek: 27 Mayıs 1960” Bu başlık altında şu paragraf yer alır: “İttihat ve Terakki’nin Babıâli baskınından bu yana Türkiye, neredeyse bir “kültür” haline gelecek şekilde darbeler aracılığıyla yeniden organize edildi. Her defasında var olan sorunlar arttı; ancak sonuçta, o sorunları çözme potansiyeli olan güçler tasfiye edildi.” (agy.) EMEP; daha başlığının ilk kelimesinde aşağılık, pis, gerici demagojisine başlıyor. Devrimle darbeyi bir ve aynı şey sayıyor. Darbe, 12 Mart ve 12 Eylül’ün faşist, AB-D uşağı generallerinin CIA yönetiminde yaptıkları halk düşmanı faşist hareketlerine verilen addır. Bunlar, bizim gibi geri kapitalist ülkelerde, gelişen devrimci, sosyalist ve antiemperyalist hareketlerin önüne set çekmek ya da bu hareketleri tümüyle ezmek için yapılır. Daha doğrusu CIA eliyle Amerikancı faşist generallere yaptırtılır. Bu hareketler sonunda, devrimci, yurtsever, antiemperyalist güçler ezilir, pek çok devrimci katledilir, on binler hatta, 12 Eylül Faşist Darbesi sürecinde görüldüğü gibi yüz binlerce devrimci ve namuslu aydın, işçi, köylü zindanlara doldurulur. Sosyalist ve antiemperyalist düşünce ve kültür yasaklanır-suç sayılır. Halkın tüm hak arama yolları tıkanır. İlerici, namuslu sendikalar kapatılır, bu sendikaların yöneticileri zindana atılır. Meydan yalnızca sahte-sarı, Amerikancı sendikacılara bırakılır. Bizde, CIA yönetiminde kurulan ve on yıllarca ABD’den para alan sarı Türk-İş’e bırakılmıştı meydan. Hatta bu işçi düşmanı namussuz sendika 12 Mart ve 12 Eylül Faşist darbecilerinin kurduğu hükümetlere Çalışma Bakanı bile vermişti. Böylece bu darbelerde fiilen yer de almıştı. Ve toplum bu faşist darbelerle on yıllarca geriye götürülmüştü. Velhasıl halklarımızın ve devrimci güçlerin anası ağlatılmıştı, bu faşist darbeler-darbeciler tarafından. Tek gülen de yerli yabancı Parababaları olmuştu. Bu darbelerin CIA tarafından tezgâhlandığını ve yönetildiğini bugün namuslu olmak kaydıyla hiçbir aydın inkâr edemez… Peki 27 Mayıs Politik Devrimi, böyle miydi? Asla! Tam tersine, bu devrim bir kere generaller değil, namuslu, yurtsever genç subaylar tarafından yapılmıştır. Ayrıca üniversiteli Aydın Gençliğimiz de bu harekete bütünüyle katılmıştır. Bu hareketin hazırlanması ve gerçekleştirilmesi sırasında Sivil ve Asker Gençliğimiz 5 şehit vermiştir. Bu şehitlerimiz Turan Emeksiz, Nedim Özpolat, Ersan Özey, Ali İhsan Kalmaz ve Sökmen Gültekin’dir. Yani 27 Mayıs, Asker ve Sivil Aydın Gençliğimizin eseridir. Kime karşı yapılmıştır 27 Mayıs? Amerikancı, hain, halk düşmanı yerli Finans-Kapital İktidarına karşı. Atayacağı bakanları bile, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla ABD Dışişleri’ne soran ve ancak oranın onayını aldıktan sonra atamayı yapan (yani bu denli ABD uşağı) Bayar-Menderes Hükümeti’ne karşı… Türkiye’yi ABD’ye yaranmak için Kore Savaşı’na sokan ve burada beş bin gencimizin telef olmasına yol açan, Türkiye’yi NATO’ya sokan Bayar-Menderes Hükümeti’ne karşı… 27 Mayıs Devrimcileri, bir vuruşta bu Finans-Kapitalistler ve Tefeci-Bezirgânlar Hükümetini alaşağı etti. Bu Amerikancı hain çetenin üç elebaşını ipe gönderdi… Hazırladığı daha doğrusu kendi anlayışındaki hukukçulara hazırlattığı, “1961 Anayasası” adıyla anılan Anayasayla halka kısmî de olsa hürriyet ve demokrasi getirdi. 1961 Anayasası ya da 27 Mayıs Anayasası, Türkiye Cumhuriyetinin en ileri Anayasasıdır. Bu konuda tüm namuslu aydınlar hemfikirdir. Bu Anayasa, toplumdaki sınıfsal sömürüyü ortadan kaldırmaz. Ama o sömürüye son verecek olan hareketi yani Sosyalizmi serbest bırakır. Onun önündeki engelleri, ayağındaki prangaları kaldırıp atar. Sosyalizmi suç sayılmaktan çıkarır. 27 Mayıs öncesinde, Türkiye’de sosyalistlik en büyük suçlardan biriydi. Sosyalist örgüt kurucu ve yöneticisi olmanın cezası idama kadar varıyordu. Böylesine ağır suçlardandı sosyalistlik. Bu nedenle de toplumda sosyalist düşünce yayılamıyor, tüm Türkiye’deki sosyalistlerin sayısı 100-150 kişiyi geçemiyordu. Usta’mız H. Kıvılcımlı, bu yüzden 22.5 yıl, Nazım Hikmet 12 yıl, daha pek çok sosyalist de üçer, beşer yıl hapis yatmıştı. Bu az sayıdaki Sosyalistin her birinin peşine de ikişer, üçer polis takılıyordu. Bu siyasi polisler, sosyalistlerin 24 saatini yani tüm yaşantısını gözetim altında tutuyordu. Bu devrimcilerin görüştüğü, konuştuğu her kişiye hemen gidip, “bu görüştüğün adamın azılı bir komünist olduğunu biliyor musun? Bununla bir daha görüşür, konuşursan başın belaya girer. Bak, benden söylemesi… Sonra başını duvarlara vurursun, ama fayda etmez, iş işten geçmiş olur. Onlarca yıl hapis yersin, kimse de sana iş vermez, aç da kalırsın. Ailen bile seni terk eder, sana beddualar eder. Sadece kendini değil, çoluğunu çocuğunu da yakmış olursun. Komünistin çocuğu diye onlara bile iş vermezler. Aklını başına al!” diye tehditte bulunurdu, aynı siyasi-sivil polisler. Şimdi bunların adlarına “Terörle Mücadele”den polisler deniyor. Bu insanlık dışı abluka-karantina yüzünden de sosyalist düşünceler yayılamıyordu. Sosyalistler çoğalamıyordu. Marksizm-Leninizmin klasikleri de zaten yasak kapsamında idi. Bunları da arayıp bulmak her insanın başaracağı işlerden değildi… Türkiye işte ideolojice böylesine ağır, sıkı bir karantina altında idi. 27 Mayıs’tan 32 gün sonra (29 Haziran 1960’ta) Milli Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel’le gazeteciler arasında şöyle bir konuşma olur: “Soru: -Solcu partiler de faaliyete geçebilecek mi? “Cevap: -“Ben hürriyetçiyim. Memleketimizde Komünist Partisi’nin muvaffak olacağına inanmıyorum. Bir Sosyalist Parti’nin lüzumuna inanıyorum. Memlekette meselelerin halline yardımcı olabileceğini tahmin ediyorum.”(Hikmet Kıvılcımlı, İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz (MBK’ye İki Açık Mektup), s. 14) 27 Mayıs’ın-MBK’nin lideri bilindiği gibi, Cemal Gürsel-Cemal Aga idi. Yine bildiğimiz gibi Cemal Aga, Cumhurbaşkanlığı maaşını her seferinde, kendisine mektup yazarak işsizlik ve ailevi nedenlerden dolayı maddi ihtiyaç içinde olduğunu bildiren insanlarımıza hemen gönderiyor ve daha ayın ilk yarısında kendisi beş kuruşsuz kalıyordu. Böylesine insan sevgisiyle dolu, temiz kalpli bir halk insanı, bir asker babasıydı. Bu yönünü de asla kimseye açıklamazdı. Bir rastlantı sonucu, gazeteci Mete Akyol’a açıklamak zorunda kalınca da, Mete Akyol’dan bunu ancak kendisi öldükten sonra yazacağı sözünü almıştı. İşte 27 Mayıs Devrimi’nin lideri yukarıdaki sözleri söylüyordu… Dediğini de yaptı. 27 Mayıs Anayasası sosyalizmi serbest bıraktı. Marksist klasikler, hızla çevrilerek basılıp yayımlandı. Kitleler, özellikle de Aydın Gençlik içerce okudu bu eserleri, kitleler halinde devrimcileşti, sosyalistleşti. Sosyalist kültür kitlelere yayıldı. Sosyalist örgütler kuruldu. Biz bu kültürün insanlarıyız. Bu ortamın ürünleriyiz biz. İşçi Sınıfımızın önündeki, hak aramayı engelleyen yasaklar-engeller de kaldırıldı. 1963 yılında kabul edilen grev ve toplusözleşme yasasıyla, İşçi Sınıfımız, istediği sendikada örgütlenme, grev ve toplusözleşme yapabilme haklarına kavuştu. Ve İşçi Sınıfımız da on yıllardır özlemini çektiği bu hakkını yoğun biçimde kullandı. Ardı ardına grevler, direnişler patlak vermeye başladı… Köylülerimiz de bu sınırlı özgürlük ve demokrasiden yararlanmakta gecikmediler. Köylülerimiz de, toprak ağalarının, Tefeci-Bezirgânların zulmüne karşı başkaldırmaya başladılar. Ardı ardına, ağa topraklarını işgal etmeye başladılar. Bu yeni ferahlatıcı havayı mutlulukla soludular… Ayrıca, tütün, fındık, pamuk vb. gibi ürünlerinin gerçek değerini istemek ve elde etmek için mitingler, yürüyüşler yapmaya başladılar… Türkiye, bambaşka bir Türkiye’ye dönüşmüştü birkaç yıl içinde. Tabiî bunların hepsi de yerli-yabancı Parababaları için son derece korkutucu gelişmelerdi. Eskilerin “kıyamet alameti” dediği türden olaylardı bunlar sömürücü sınıflar için. Ve tüm bunlardan daha korkutucu olmak üzere, Devrimci Hareket çığ gibi büyüyor, gelişiyordu. Geniş kara halk kitleleri devrimcileşiyor, sosyalistleşiyordu. Yerli satılmış Parababaları ve onların ağababası olan ABD önlem almakta gecikmedi. Faşist Türkeş’e faşist MHP’yi kurdurdu. Ortaçağcı hareketlere olanca gücüyle destek verdi. Onları hem örgütledi hem de finanse etti… “Komünizmle Mücadele Derneği”ni kurdurttu. 1951’de kurdurttuğu, yine antikomünist ideolojiye sahip “İlim Yayma Cemiyeti”ni de hızlı bir faaliyet içine soktu. Bunlar tüm Türkiye çapında örgütlenmişlerdi. Daha bunlara benzer bir sürü bölgesel, yerel antikomünist, Şeriatçı-Ortaçağcı örgütleri de kurdurtup faaliyete geçirtti. Tarikatları, İHL’leri, Kur’an Kurslarını tüm Türkiye’ye yaydı. Bunlara da tüm desteğini verdi. Bu örgütlerin yetiştirdiği karşıdevrimci güçleri, askeri eğitimden geçirip silahlandırarak Devrimci güçlere saldırttı. Böylece, adına “sağ-sol çatışması” dediği bir çatışma başlattı. Amaç, hem Devrimci güçlerin önünü kesmek, hem de planladığı faşist darbe için gerekçe-kılıf yaratmaktı. Sonunda, 12 Mart 1971’de ilk faşist darbesini yaptırttı, faşist Amerikancı generallere… Bu darbeciler tarafından Mahirler Kızıldere’de, Denizler Ankara Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’nde katledildi. Tabiî bu arada daha onlarca devrimci genç de darbe öncesinde ve sonrasında katlettirildi faşist güçlere… Bu darbeciler, 27 Mayıs Anayasası’nın halkçı bölümlerinin birazını budadılar. Tümünü yok etmeye cesaret edemediler. Bu kadarı da Devrimci Hareketin önünü kesmeye yetebilir diye düşündüler. Fakat yanılmışlardı… 1973’ten itibaren Devrimci Hareket yine hızla gelişmeye başlamıştı. Bunun üzerine CIA ve yerli Parababaları yeniden darbe hazırlıklarına giriştiler. Ve 12 Eylül 1980 Darbesini yaptırttılar, yine faşist Amerikancı generallere. Paul Henze’nin oğlanlarına… Bu darbeye zemin-gerekçe hazırlayabilmek için de beş bin masum insanın hayatına kıydırttı AB-D Emperyalistleri ve onların en etkin casus örgütü CIA ve onun emrindeki Kontrgerilla… Darbe sonrasında 27 Mayıs Anayasası tümden yok edildi. Bütün hak arama yollarını tıkayan, düşünceyi ve örgütlenmeyi yasaklayan, ABD’li uzmanlar tarafından ana hatları belirlenen “1982 Anayasası” ya da “12 Eylül Anayasası” adıyla anılan halk düşmanı Anayasa hazırlandı ve uygulamaya kondu. Bu darbe sürecinde yüz binlerce insan; ağır, insanlık dışı işkencelere uğratıldı. Zindanlara dolduruldu. 51 insan da asılarak katledildi. Ve üç bin kadar halktan insan da yargısız infazlara uğratılarak öldürüldü… Grev ve toplusözleşme hakkının sadece adı kaldı. Gerçekleştirilmesi ise hemen hemen imkânsız hale getirildi. DİSK kapatıldı… Sendikalaşma hakkı büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. 27 Mayıs Politik Devrimi’yle, onun halkımıza getirdiği kazanımları yok etmek amacıyla yaptırttıkları 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbelerinin farkı budur işte. Bunlar, ölümle yaşam kadar birbiriyle zıttır. 27 Mayıs Halkçıdır, 12 Mart ve 12 Eylül halk düşmanı ve Parababalarından yana, AB-D Emperyalistlerinden yana… Bunlar nasıl aynı kefeye konulabilir? Aynı kefeye koymak için insanın, insanlıktan çıkmış, namusu, şerefi bütünüyle terk etmiş olması gerekir. Bir hareketin ilerici mi gerici mi olduğuna bakmak için, onun kimden yana olduğuna bakmak gerekir… Halktan yana mı yoksa sömürücü, talancı Parababalarından yana mı diye bakmak gerekir… Toplumu ileriye mi götürüyor, gelişmesinin önünü mü açıyor, ilerici devrimci sınıfları mı destekliyor, yoksa gerici, sömürücü sınıf ve zümrelerin çıkarlarını mı savunuyor, toplumun gelişiminin önünü mü tıkıyor, toplumu geriye mi götürüyor diye bakmak gerekir… Ona göre hüküm vermek gerekir. Namuslu aydınlar ve devrimciler, Marksist-Leninistler böyle yaparlar. Onların ölçütleri budur… Bir hareketin, kimin tarafından yani askerler mi, siviller mi tarafından yapıldığına bakarak karar verilemez; o hareketin sınıfsal niteliğini, siyasi niteliğini anlamak için… Askerler yaptı, öyleyse gericidir, darbedir demek devrimcilik ve ilericilik değildir. Hatta namuslu aydın olmak bile değildir… Ölçütleri yalnızca bu olanlar, yani böyle yapanlar en sinsi, en azılı gericilerdir. Çünkü bunlar mevcut Parababaları düzenini, bu sömürü, soygun ve vurgun düzenini, demokrasi olarak kabul etmektedirler. Meşru olarak görmektedirler. Yani en has “Parlamentocudurlar” bunlar. Oysa yerli-yabancı Parababalarının bu aşağılık sömürü düzeninin demokrasiyle zerre kadar ilgisi yoktur. Burjuva demokrasisi zaten 19’uncu Yüzyılda kalmıştır. 20’nci Yüzyılla birlikte, yani emperyalizm aşamasına ulaşmasıyla birlikte burjuvazi her türden demokrasiyi reddetmiştir. Artık azgın tekellerin-mali oligarşinin zulüm düzeni vardır dünyanın her kapitalist ülkesinde. Bunlar hak hukuk, insan hakkı filan tanımazlar… Yalnızca acımasız sömürü ve talanlarını düşünürler. Devletler de bu tekellerin hizmetinde ve denetimindedir. Yani finans oligarşisinin devletleridir… Denizler’i-THKO’yu, yasalcılıkla, parlamentoculukla, düzen eklentisi olmakla suçlayan, M. Yalçıner ve EMEP, tüm bu gericilikleri; askerlerin yaptığı her ilerici hareketi reddetmekle, suçlamakla, aslında en aşağılık ve iğrenç biçimde kendisi yapmaktadır… 5 Mart 1971 “Ankara Tartışmalı Toplantısı”nda Hikmet Kıvılcımlı, Ordu Meselesi’ni işlerken; “Ordu küçükburjuvadır. Devrime de gider, faşizme de. Biz onun devrime giden yönünü tutmalıyız.” diyordu, tabiî çok haklı olarak. 27 Mayıs’ta Ordu Gençliği devrime gitmiştir. Bildiğimiz gibi Ordu Gençliği’nin Osmanlı’nın ilk kuruluşundan gelen devrimci geleneği vardır. İşte 27 Mayıs’ta Ordu Gençliği’ni harekete geçiren güç, sahip olduğu bu devrimci gelenektir. 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbelerinde ise, bizim “Ordu fosilleri” dediğimiz, Ordu’nun tepesini tutmuş Amerikancı-NATO’cu generaller ABD’den aldıkları emir doğrultusunda harekete geçerek faşizme gitmişlerdir. Hiç kimseye siyasetle uğraşmak yasaklanamaz. Yasaklayan düzenbazdır, namussuzdur. Çünkü insan Aristoteles’in dediği gibi “Zoon Politikon”dur. Yani Politik Hayvandır. Politikliği kaldırırsanız geriye hayvanlık kalır… Burjuvazi askere siyaseti yasaklamaktadır. Neden? Şundan: Askeri bir robot gibi, bir savaş aracı gibi, bir tank, tüfek gibi kendi aşağılık, sömürücü, yağmacı çıkarları doğrultusunda kullanabilmek için. Askeri kolayca kandırarak bir alet gibi kullanabilmek için. Askeri, düşünmekten, toplumun gerçeklerini görüp anlamaktan uzak tutmak için. Burjuvazi, bundan yasaklar askere-orduya siyaseti. Burjuvazinin pis, alçak çıkarları öyle gerektirdiği için yasaklar… Ya EMEP ve benzerleri? Bunlar da devrime alçakça, sinsice ihanet edip burjuvazinin, AB-D Emperyalistlerinin safına geçtikleri için… Ordu, Türkiye’nin Tarihindeki bütün devrimlerde olumlu rol oynamıştır. Tanzimat’ta, Meşrutiyet’te, Cumhuriyet’te ve en son 27 Mayıs Politik Devrimi’nde hep ön safta yer almıştır… 1908 Meşrutiyet Devrimiyle, 1919-1923’teki Cumhuriyet Devriminde devrimci askerleri Lenin de takdirle belirtmiş ve desteklemiştir. Şöyle yazmıştır 1908 Meşrutiyet Devrimi sonrasında: “Ordudaki devrimci hareket başarıya ulaştı. Fakat bu yarım bir devrim oldu. Çünkü bu devrimde halk yoktu.” 1919-1923 Devrimini ise Lenin’in önderliğindeki Rus Şuralar Hükümeti’nin-Sovyetler Birliği’nin nasıl en aktif biçimde desteklediğini artık hepimiz bilmekteyiz. Bizim Birinci Kurtuluş Savaşımızın en büyük müttefikiydi Lenin ve Sovyetler… EMEP 27 Mayıs’a Saldırırken Parababalarına ve AB-D’ye Yaranmanın Hesabını Yapıyor EMEP’in Evrensel’i 27 Mayıs’a saldırdığı yazısının son cümlesinde şöyle der: “Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın cenazeleri İmralı’dan alınarak devlet töreniyle İstanbul’da Anıt Mezar’a nakledildi.” (Evrensel, 27.05.2007) Evet, öyle oldu. Ayrıca da Turgut Özal, Adnan Menderes’in adını, İzmir Uluslararası Havaalanına, yine sadık bir ABD uşağı olan Süleyman Demirel de Aydın’da açılan üniversiteye verdi. Yalnız, Anıt Mezar’ın projelendirilmesine Özal’ın Başbakanlığı, 12 Eylül Cuntasının Şefi-Başgoril Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı döneminde başlandı. Mezarların nakledilmesi ise 17 Eylül 1990’da, Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde oldu. Yani bu Anıt Mezar yapımına Özal’la birlikte 12 Eylül’ün faşist Amerikancı generalleri de dahil oldu. Faşist generallerin ne oldukları zaten belli. Onlar, yukarıda da belirttiğimiz gibi, CIA şeflerinden ve CIA’nın eski Türkiye Masası Şefi, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Paul Henze’nin “Oğlanları”dır. Hatırlanacağı gibi, 12 Eylül 1980 darbesi sırasında P. Henze ABD Başkanı Jimmy Carter’a giderek; “Bizim oğlanlar bu işi başardı.” demişti. Turgut Özal’sa, ABD’nin 12 Eylül Faşist Darbesi sürecinde Türkiye ekonomisinin yönetimini eline verdiği kişiydi. Yani Özal, ABD tarafından Türkiye ekonomisinin başına getirilmişti. Kimin adına yönetecekti, Özal ekonomiyi? Tabiî ki ABD emperyalistleri adına. Bu insanlar, yani bu satılmışlar güruhu, 27 Mayıs Devrimi’nin, Türkiye’ye ihanetlerinden dolayı, ipe gönderdiği Menderesgilleri, İmralı’daki mezarlarından alıyor, İstanbul Topkapı’daki yaptırdığı Anıt Mezar’a gömüyor. Dikkat edelim, biri ipe gönderiyor; öbürü ise onlara Anıt Mezar yaptırıyor. Zıtlığı-karşıtlığı görebiliyor musunuz? Sadece bu mezar nakletme olayı bile 27 Mayıs ve 12 Mart’la onun devamı, tamamlayıcısı olan 12 Eylül’ün birbirine 180 derece karşıt iki hareket olduğunu anlatmaya yeter de artar. Peki, EMEP bunu anlamadı mı? Bizce anladı. Anlamamak için aptal olmak gerekir… EMEP aptal değil… Onun yaptığı anlamamazlığından değil. Onun yaptığı namussuzluğundan. Bunlar, şöyle bir aşağılık oyun içerisindeler: Bugün nasıl olsa 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbelerini, halen hayatta olan birkaç faşist darbeci generalden başka hiç kimse savunamamaktadır. Buna cesaret edememektedir. Biz bunların yanına bir de 27 Mayıs’ı eklersek ve ona da darbe, demokrasi karşıtı hareket diye saldırırsak, çoğu insan buna inanır. Biz de böylece 27 Mayıs’ı karalamış oluruz. Efendilerimiz olan yerli-yabancı Parababalarına ve onların en tepesindeki AB-D Emperyalistlerine hizmetimizi yapmış, onları memnun etmiş oluruz. Onlar da bizi sürekli “Umut kaynağı”mız, “Demokrasi güçleri”miz diye alkışlamaya-övmeye devam ederler. İşte aynen böyle düşünmekte ve böyle yapmaktadır, EMEP. (Nurullah Ankut, Latin Amerika’dan Türkiye’ye Devrimci Kavga, Derleniş Yayınları 2016, 2’nci Baskı, s. 71-122) *** Çok açık ve kesin biçimde görüldüğü gibi, Denizler’in ve Mahirler’in ideolojisini, dolayısıyla da uğrunda hayatlarının baharında kendilerini feda ettiği davasını, bugün sadece biz savunmaktayız. Dolayısıyla da, Denizler’in ve Mahirler’in tek haklı ve meşru savunucusu ve mirasçısı biziz. Onların uğrunda ölümü hiçe saydıkları davasını er geç biz zafere taşıyacağız! Öyle görülüyor ki, bu savaş uzun sürecek ve büyük fedakârlıklara mal olacak. Ama Tarihte hangi devrimci dava kolay zafer kazanmıştır ki… Sabırlıyız, kararlıyız, inançlıyız, coşkuluyuz. Öfkeliyiz. Ve sonunda mutlaka zaferi göğüsleyeceğiz. Demokratik Devrim Savaşını zafere ulaştırıp Demokratik Halk İktidarını kuracağız!.. Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz! 10 Mayıs 2017 Nurullah Ankut HKP Genel Başkanı Kaynak: http://kurtuluspartisi.org/solcu-kardes-lutfen-asagidaki-yazimizi-bir-oku-sonra-da-aynanin-karsisina-gec-ve-sor-kendine/
  15. Nurullah Başkan'ın günlüğü

    Ey AKP’giller’in Büyük ve Küçük Reisleri! 16 Nisan’da da cibilliyetiniz iktizası, hırsızlıktan geri duramadığınızı siz de adınız gibi biliyorsunuz! Fakat bilmediğiniz bir şey var: Milleti ahmak yerine koyarak yaptığınız bu son hırsızlığınızı kimseye yutturamayacaksınız! Herkesin göreceği şekilde suçüstü yakalandınız bu kez! Üç ya da beş puan farkla bu referandumdan yenik çıkacağınızı, öncesinden biliyordunuz. Malum ya; siz, normal zamanlarda bile her ay dört ayrı şirkete, siyasi durumla ilgili olarak çok yönlü kamuoyu araştırması yaptırıyorsunuz. 15 yıldan bu yana, yalanlarınızı, demagojilerinizi, kandırmacalarınızı, hilelerinizi, dümenlerinizi, çıkan sonuçlara göre ayarlıyorsunuz, yönlendiriyorsunuz. Mesela; 17-25 Aralık Geriz Patlamasını matematiksel bir kesinlikte ortaya döken “Sıfırlayamadım Babacım” kasetine, seçmenlerinizin bile sadece yüzde 7’sinin inanmadığını, yüzde 93’ünün ise, Tayyip’le Bilal arasında geçen o konuşmalarda dile getirilenlerin bütünüyle gerçek olduğuna inandığını, kendi aranızdaki bir toplantıda üst düzey parti yöneticileriniz, bakanlarınız konuşuyor. Bu konuşmaları da biz, bununla ilgili bir kasetten öğrenmiş olduk. Daha önce kaseti ve tape edilmiş metnini yayımlamıştık. İşte bu bakımdan siz, halkın iradesini hiçe sayan bu hırsızlığınızı; nasıl, hangi metot ve biçimlerle ve hangi enstrümanları kullanarak yapacağınızı önceden kararlaştırdınız. Oysa; Referandum sürecinde siz, futbol deyimiyle, tek kale maç oynamıştınız. Sadece siz propaganda yapmıştınız. Hem de devletin tüm olanaklarıyla. TRT’sinden, yandaş medyasından; kaymakamına, polisine, okul müdürüne, Diyanet’ine, Cübbelisinden cübbesizinden tarikatlarına kadar, tüm avanenizi ve devlet güçlerini kullandınız. Tabiî bu arada devletin Hazinesi de, hesapsız kitapsiz biçimde elinizde olduğu için, onları da hayâsızca kullanmaktan geri durmadınız. Bütün bunlara rağmen, halkımız artık kesince bir uyanış diyemesek bile, sizin içyüzünüzü sezinlemeye başlamıştır. Hırsızlıklarınız, yolsuzluklarınız, ihanetleriniz, yalanlarınız, hileleriniz, dümenleriniz; artık cahil ve yoksul insanlarımızın bile kafasında soru işaretleri yaratıyor, gözlerinde yıpranıyordunuz, günbegün. Memlekette Anayasa, kanun manun, adliye, yargı, hak, hukuk kalmadığını bir ölçüde de olsa, herkes görüyor, anlıyordu artık. Allah’la aldattığınız saf insanlarımız, bir taraftan sizin Laik Cumhuriyet’i yıkmanızı memnuniyetle karşılıyor, ama diğer taraftan da yaptığınız hırsızlıklar, vurgunlar, katliamlar ve ihanetler, güvenilirliğiniz ve itibarınız eriyordu, günbegün. Onlarda size karşı bir tepki oluşmasına sebep oluyordu. Size karşı olan, sizin Ortaçağcı, insanlık düşmanı ideolojinize tepkili olan insanlar da artık sizden iyice iğreniyor ve tiksiniyordu. Hani, daha önce de yazmıştık ya; Kaçak Saraylı Reis, AKP yöneticisi yandaşlarının bile gözünde artık bir nefret figürüne dönüşmüştü. Onlar bile “Ölse de kurtulsak. Başka türlü bu adamdan kurtulamayacağız.” kanaatine varmışlardı. Hikâyenin özeti; artık bayır aşağı gidiyordunuz. Daha önce de defalarca yazdık; insanlar, hayvan sürüsü değildir. Baskıyla, zulümle, kandırmacayla, sürgit yönetilemez, diye. Eğer yalanlarla ve zalimliklerle iktidarlar korunabilseydi, Tarihteki hiçbir zalim iktidar yıkılmazdı. Tarih de gelişmezdi hiç. İlk çağlarda, oraya demir atıp kalırdı. Yani insanlık, bugün Köleci Toplum Düzeni içinde yaşıyor olurdu. Demek ki; zalimlerin de er ya da geç sonu gelir. Yalanların, hilelerin, kandırmacaların da öyle… Sizin için de, sonun başlangıcıydı bu süreç. İşte bu aşamada Referandum kandırmacasına gittiniz. Güya Kaçak Saraylı Reis, Amerikancı Faşist Din Devleti kuruverecekti. Ona karşı hiç kimse gık diyemez duruma getirilecekti. Tüm AKP’giller de, durup dinlenmeden kamu malı hırsızlayarak küplerini doldurmaya devam edecekti. Yandaş müteahhitleriniz de “milletin a…’sına” habire koyacaktı. Yok, Hafız, yok… Yanıldınız. Hem de fena halde yanıldınız. Siz ne Tarih biliyorsunuz, ne de Tarihten ders almayı… Tabiî, ders alabilmek için Tarih bilmeniz gerekir, bütün gerçekliğiyle. Ayrıca da siz, insanları hayvan yerine koyuyorsunuz. Biz onları sürekli Allah’la aldatır, dümenimize bakarız, sanıyordunuz. Bakın, Hitler’in ünlü Propaganda Bakanı Goebbels de sizin gibi düşünüyordu. Diyordu ki: “Yöntem iyi kullanıldığı sürece, insanlar hep 5 yaşındadır.” İşte, siz de bu kafadasınız. Sapık cellatların, masum evlatlarımızı “horozlu şeker”lerle kandırdığı gibi, biz de, “Bakara makara”yla kandırırız sürgit, diyorsunuz. Hitler’in, Geobbles’in ve Nazi avanesinin hazin sonlarını olsun, herhalde yüzeysel de olsa biliyorsunuzdur. “9 yaşındaki kız çocuklarıyla evlenilebilir”, fetvası çıkaran yandaşınız, kankanız Mursi’nin sonunu da biliyorsunuz artık. Demek ki neymiş? İnsan toplumu, hayvan sürüsü değilmiş! Sürgit kandırılamaz, uyutulamazmış! Sonunda uyanır, isyan edermiş! Bakın bunu iyice yazın kafanıza. İnsanların isyan etmek gibi; “- eyyy zalim” diye, zalimler karşısında, korkusuzca haykırmak gibi bir huyları da vardır. Yani “İsyan huyludur” insanlar… Lafı uzatmayalım, Hafızlar. Suçüstü halinde enselendiğiniz bu son cürmünüz, sizde ölümcül bir yara açtı. O yarayı asla onaramayacaksınız, üzerini kapatamayacaksınız. Sizi ölüme götürecek o yara. Acıklı sonunuza götürecek. Sizi, ne Kaçak Saray’ın Arka Bahçeli Amigosu kurtarabilecek, ne de Yeni CHP’nin Sorosdaroğlu İbiş’i… Ne de Altan Tan’lar, Orhan Miroğlu’lar… Kandırmacalarınızı millet çoğunluğu yemiyor artık. Azınlığa düştünüz. Sayınız da giderek küçülecek. Yani, Allah’la aldatıp kündelediğiniz, ağınıza düşürüp kullandığınız insanların sayısı eriyecek, günbegün. Tabiî sonunuz, yıkılmış olan normal bir siyasi iktidarın mensuplarının sonu gibi olmayacak. Hep söylediğimiz gibi, sizler Türk Ceza Kanununda madde madde anılan hemen tüm suçları, yüzlerce, binlerce kez işlemiş bulunmaktasınız. İktidardan tekerlendiniz miydi, karşılaşacağınız ilk nesne Çelik Bilezik olacak. Emri, sadece hukuktan ve vicdanından alan yargıçlardan, savcılardan kurulu, bağımsız mahkemeler önünde bulacaksınız kendinizi. Bugünkü yasaların öngördüğü şekilde yargılayacağız sizi. Tüm AKP’giller yargılanacak. Size ve vurgunlarınıza, hırsızlıklarınıza şöyle ya da böyle, uzaktan ya da yakından bulaşmış olan herkes çıkacak, mahkeme ve kanun önüne. Burada belki; sayımız pek çok, nereye sığdırıp yargılayacaksınız bizi? diye bir soru aklınıza gelebilir: Onun da yolu var. Bakın, modern stadyumlar yapıldı. Üzerleri kapanabilir. Bizim bildiğimiz, Cimbom’un ve Kartal’ın stadyumları böyle. İşte onlardan birini mahkeme haline getireceğiz. Sanırız, taraftarlar da bu işi memnuniyetle karşılarlar. Bir süreliğine, başka bir stadyumu ortaklaşa kullanabilirler. Milleti sürü yerine koyarak yaptığınız bu son hırsızlığın, şu anda bile, ortaya çıkmış olan kesin kanıtları, size bu ölüm vuruşunu indirmeye yeter de artar bile… Fakat, dikkat edersek; günbegün bu hırsızlığın nasıl devasa boyutlara ulaştığı, görüntülü, yazılı, tanıklı belgeleriyle birlikte, bir bir ortaya dökülmektedir. Tek birini örnekleyelim: Adam, uzun namlulu otomatik tüfeğiyle okul kapısına durmuş, buradan “Evet”in dışında oy çıkmayacak, diye sizin kanununuzu okuyor. (Muş-Hasköy Dağdibi’nde) Bu, ortaya çıkmış olanı. Ama böyle sırasını bekleyen binlerce yolsuzluk hikâyeniz var. Çıkmaya devam edecek bunlar. Ve bu belgeler de, sizi dirhem dirhem aşındırıp bitirecek… Hiç başka hesap yapmayın. Paçanızı kurtarabilecek bir yol bulabileceğiniz hayaline kapılmayın. Siyasi ölüm yolculuğunuz, durdurulamaz biçimde başlamıştır artık… Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz! 18 Nisan 2017 Nurullah Ankut HKP Genel Başkanı Kaynak: http://kurtuluspartisi.org/ey-akpgillerin-buyuk-ve-kucuk-reisleri/
×