Jump to content

tarihselmaddeci

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    74
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

tarihselmaddeci Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Contact Methods

  • Website URL
    www.turkiyedireniyor.org

Profile Information

  • Location
    İstanbul

Güncel Profil Ziyaretleri

520 profil görüntüleme
  1. tarihselmaddeci

    Burjuva Ateist Eğilimlere Karşı Tarihsel Materyalizm

    "Felsefe en büyük, en geniş, en genel meseleler demekse, geniş çapta davaları incelerken Diyalektiksiz düşünmenin imkânsızlığı anlaşılır. Bu gerçeği en geniş doğa meselesinden bir örnekle canlandıralım. Einstein teorisi, doğada bütün çizgilerin eğri olduklarını gösteriyor.Galata Köprüsü bize dümdüz gelir. Hâlbuki dünya yuvarlak olduğuna göre, köprünün çizdiği deniz yüzeyi cetvel gibi düz değil, eğri, yay gibi kavislidir. Ama, dünya ölçüsüne göre, köprünün genişliği o kadar küçüktür ki, onun kavisini pratikte yok sayabiliriz. Köprüyü geçerken düz bir yol aştık sanırız; gerçekte bu küremizin yüzeyi kadar muazzam bir yuvarlağın bir kavisçiği, yani eğri bir çizgidir. Bütün bina duvarlarını birbirine paralel sayarız. Gerçekte, duvarlar dikeydir, ama küremizin iki ayrı noktasına inen iki dikey birbirine paralel değildirler. Eski prensiplere göre kurulmuş Öklid Geometrisi, Einstein’ın ispat ettiği gibi, yanlış kabul edilmektedir. Ama, bizim küçük işlerimizde bu yanlış kendiliğinden düzelmediği vakit bile zarar vermez. Aynı Öklid Geometrisi yıldızların dünyasına uygulandığı vakit yetmez olur. Yeni bir Einstein teorisi icap eder. Bir cismin büyüklüğü, küçüklüğü şimdiye kadar üç boyutla ölçülürdü. Einstein buna hız diye bir dördüncü boyut da ilave etmemiz gerektiğini gösterdi. Bir cisim, saniyede ne kadar çok hızla hareket ederse, o kadar kitlesinden kaybeder. Işık hızını buldu mu, gözden kaybolur. Bu izafilik fikri, bugün bize deli saçması gibi gelebilir. Lâkin, Atom biliminin temeli bu izafiliğe dayanmaktadır. İşte, Metafizik mantık Öklid geometrisi olsa, Diyalektik mantık Einstein izafiyetçiliği demektir. Küçük hesaplarımızda Metafizik düşünce yöntemi, eğer pratik tavizlerle kullanılırsa, bir dereceye kadar büyük zararlar vermeyebilir. Ama, Birey ölçülerimiz dışında, Toplum kadar cebriâlâ [yüksek matematik] meseleleriyle mahşer olmuş bir alana girdik mi, Diyalektiğin Zıtların Birlikteliği başlıca aydınlatma yolu haline gelir. Diyalektik deyince, birinci derecede unutulmaması gereken gerçek budur." Hikmet Kıvılcımlı - Diyalektik Materyalizm Nedir? Nasıl Kullanılır? Ne Değildir? Bu paragrafta aktarılmak istendiği gibi, diyalektik materyalizm için kurgu değil, olgu önce gelir. Diyalektik materyalistler arasında, olguyu aramak adına burjuvaların uydurmalarına karşı savaşta olguyu henüz yakalayamayan değerlendirmeler olabilir. Ama sizin uydurduğunuz gibi, zaten bu "kurgu"ların aşılması diyalektik materyalizmin işidir, onları korumak değil. Henri Lefevbre'nin dediği gibi: "Marksizmi aşma tasarısının galiba pek bir anlamı da yok, geleceği de; çünkü Marksizm kendi kendini aşan bir dünya görüşüdür" Senin suçlamana göre hala emekgücü yerine emek, İngiltere'de ise sosyalist devrim beklentisi içinde olmalıydık. Ama böyle değil. Ve verdiğin örnek (bilgisayarın çalışma prensibi) eğer muhteşemse, sorgulanmaz ise, yıllardır neden programcılar bu sistemi aşmak için kafa yoruyor bir sor kendine.
  2. Din Meselesinde Doğru Devrimci-Diyalektik Yaklaşım Üzerine: Burjuva Ateist Eğilimlere Karşı Tarihsel Materyalizm Din konusunda burjuva-ateist yaklaşımın reddi ve tarihsel materyalist bir kavrayışın savunusu üzerine, iki yazıdan oluşması planlanan yazı dizisinin ilk yazısı. Ezberlerimizde ve belleklerimizde yer edinen meşhur bir söz grubunu anlayıp kavramadan tekrar etmeye pek bayılırız. “Marksist-Leninist dünya görüşü, diyalektik materyalist bir evren kavrayışına dayalıdır”. Bu söz, doğru olmakla birlikte Marksist-Leninist olduğunu iddia edenlerce en az anlaşılan söz olduğundandır ki, Marksist düşüncenin “din” olgusuna ilişkin analizini vülger burjuva ateizmine indirgeyenler, Marksist materyalizmin diyalektik epistemolojisini basit bir metafizik analiz-sentez mantığına indirgeyenler, genellikle proletarya mücadelesinin bayrağını yükseltme yeminini haykıranlardan çıkar. Gel gelelim, Sultangaliyev’in de “Görüşlerim” başlıklı makalesinde belirttiği gibi, bir kişi veya örgütün kendine binlerce kez materyalist veya komünist demesi, onu objektif olarak komünist yapmaya yetmemektedir. “İnsan, kendisini bin kez materyalist, marksist, komünist veya şimdilerde Rusya’da moda olan ifadesi ile Leninist ilan edebilir. Bunu tüm dünyaya olanca gücü ve sesi ile bağırabilir. Bu alandaki yüzlerce ve binlerce konuda yüzlerce ve binlerce cilt kitap yazılabilir. Fakat yine de asgari düzeyde bile gerçek materyalizm ve komünizm ile ilgisi olamayabilir.” [1] Eğer bilimsel sosyalizmin felsefi temeli, yani diyalektik materyalizm olguların “fazladan hiçbir şey katılmaksızın, oldukları gibi ortaya koyulup kavranmaları” anlamına gelir. [2] Diyalektik materyalizm, insan bilinci dışarısında ve dolayısıyla nesnel olarak var olan maddesel gerçekliğin ve onun belli bir dereceye kadar gelişimiyle ortaya çıkan ikincil veri olarak bilincin aralarındaki ilişki ve etkileşimleri, ve bunların durmaksızın çelişkiler içerisinde devam eden hareket, değişim, devinim yasalarını irdeleyen, evreni birbiri ile ilişkili bir bütün olarak kavrayan bilimsel bir dünya görüşüdür. Diyalektik materyalistler, bilinçleri dışında var olduğunu kabul ettikleri nesnel olguları olduğu gibi ortaya koymak ve kavramak çabasındadırlar, ve bunun için kullandıkları diyalektik yöntemin, kısaca özetlemek gerekirse başlıca esasları şunlardır; Yaşam sürekli bir hareket, değişim, yenilenme, var oluş ve yok oluş, doğum ve ölüm, yapım ve yıkım, parlama ve sönüş sürecidir; sürekli bir şeyler doğar, gelişir ve belli bir gelişim sürecinin ardından girdiği çürüme sürecinin nihayetinde ölür. Hiçbir şey hareket ve değişimden bağımsız değildir, hiçbir şey sonsuza dek ayakta ve aynı şekilde kalamaz. Bu yüzden, bir olguyu incelerken, onu ortaya çıkışı, doğumu, gelişim ve evrimleşme süreci içerisinde, eğer ölmüş ise ölümü ile beraber bir süreç olarak, kendi hareket ve devinimi içerisinde ele almak gerekir. Bu bakış açısı, bir olgunun gelişim sürecinden ve “olgunun tarihinden” soyutlanarak bir anlık halinin incelenmesinden, bir şeyin hareket, değişim ve devinimi halinde değil durağan şeyler olarak, yahut sürekli dairesel bir değişim seyri izleyen, sürekli aynı yere gelen ve esasen hiç değişmeyen şeyler olarak ele alan metafizik bir bakış açısını dıştalar. Bir şeyin değişen niceliği, onun niteliğinde de bir sıçrama ve değişime yol açar. Bu bakımdan olgular, nicelikçe birikimlerin yol açtığı nitelikçe sıçramalar göz önünde bulundurularak tahlil edilmelidir. Evrende var olan her şey birbiriyle karşılıklı etkileşim ve ilişki halindedir, birbirini etkiler vaziyettedir. Bu anlayış, olay ve olguları birbiriyle etkileşimsiz, ilişkisiz, yalıtılmış ve tamamen rastgele bir araya gelmiş bir yığın olarak kavrayan metafizik anlayışın aksine, evreni iç bağıntılara sahip bir bütünlük olarak gördüğü için, olay ve olguları incelerken onun etrafında var olan ve onunla etkileşim içerisinde bulunan diğer olay ve olgularla bağlantılarını, etkileşimlerini ve ilişkilerini de göz önüne alarak, onu etrafından soyutlamadan bütünlüklü bir şekilde ele almayı savunur. Şeyleri, onlara etkiyen diğer şeylerde ayırarak incelemek yanıltıcı ve anlamsızdır. Bu bakımdan, herhangi bir tarihsel olgu da kendi döneminin tarihsel koşullarından ve kendi tarihsel bağlam ve ilişkilerinden soyutlanarak ele alınamaz. Şeylerin özünde içsel çelişkiler mevcuttur, ve şeylerin özlerindeki bu çelişkiler esasen değişim ve devinime yol açar. Lenin’in dediği gibi, diyalektiğin en kısa özeti, “şeylerin asıl özlerindeki çelişkilerin incelenmesi”dir. Bütün bunlar göz önüne alındığında, olguların mutlak biçimde, bütün bağlamlarından ve koşullarından, gelişim ve değişim süreçlerinden, nitelik-nicelik durumlarından ve içsel çelişkilerinden ayrıştırılarak, salt “siyah-beyaz” ölçüsünde ele alınması anlamına gelen metafizik yöntem yetersizdir. Sözü Engels’e verelim: “Metafizikçi için şeyler ve onların zihindeki yansıları olan kavramlar, biri diğerinin ardından ve her biri ayrı ayrı dikkate alınacak durağan, katı, her zaman tıpkı kalan, yalıtık irdeleme konularıdır. Metafizikçi orta terimler olmadan, yalnızca antitezler aracılığıyla düşünür: evet evet, hayır hayır der; bunun ötesine geçen şey metelik etmez. Ona göre, bir şey ya vardır ya da yoktur; bir şey aynı zamanda hem kendisi, hem de bir başkası olamaz. Olumlu ile olumsuz birbirlerini mutlak olarak dışlarlar; neden ve sonuç da aynı derecede katı bir biçimde birbirlerine karşı olurlar”. [3] Devrimci komünistlerin “evreni kavrayış”larının ana epistemolojik esaslarından bahsettikten sonra sormak gerekir; “evren” dediğimiz nedir? Evren dediğimizde anlaşılan başlıca iki şey; 1) doğa(buna artık uzay da dahil edilebilir), 2) toplumdur. Maddenin hareketinin alanlarından biri olarak, toplum ve dolayısıyla tarih de, Marksistlerce, insan düşüncesi ve maddenin genel hareket kanunlarının bilimi olan diyalektik materyalizm ile incelenir. Şimdi şu önemli noktaya geldik: “din” unsuru da, toplumsal yaşamda etkisi bulunan ve tarihsel süreçte, sosyolojik evrimde belli bir rol oynamış bir “toplumsal olgu” değil midir? Buna “değil” cevabı verebilecek bir körü bulabilmek için oldukça çaba sarf etmek gerekir. Öyleyse, bir Marksist-Leninist, bir diyalektik ve tarihsel materyalist, din olgusunu yalnızca din felsefesinin kapsamı ve bağlamı içerisinde tartışmakla sınırlı kalamaz. Bir bilimsel sosyalist için din, sosyolojik evrimde ve tarihsel süreçte oynadığı rolle, mevcut toplumsal yaşamda edindiği yerle ve bugüne kadar geldiği tarihsel gelişim-devinim süreci ile irdelenecek bir toplumsal olgudur. Dinsel dünya görüşünün tarihsel materyalist dünya görüşü ile bağdaşmadığı doğrudur. Bunu V.I.Leninşöyle ifade eder: “Marksizmin felsefi tabanı, Marx ve Engels’in bir daha ve bir daha belirttikleri gibi, tamamıyla Fransa’da XVIII. Yüzyıl materyalizminin ve Almanya’da Feuerbach’ın (XIX. Yüzyılın ilk yarısı) tarihsel gelenekleri üzerine oturan diyalektik materyalizmdir- kesinlikle tanrıtanımaz ve kesinlikle tüm dine düşman bir materyalizmdir.” [4] Bundan da ileri gidersek, Lenin’in aynı metnin devamında açıkladığı gibi, Marksistlerin dinsel kurumları ve dinsel doktrinleri egemen sınıfların ezilenleri uyutmak için kullandığı bir “afyon” niteliğinde gördüğü ve onları burjuvazinin kullandığı gericilik araçları olarak saydığı doğrudur. Lakin din olgusu, yalnızca günümüzdeki bu rolüyle veya esasen ontolojik veya din felsefesine ilişkin tartışmaların kapsamında kalan fikirlerde hapsedilerek ele alınırsa, olgunun bütünüyle kavranması olanaksız olur. Dinlerin bugün gerici oldukları, sınıf mücadelelerinde gerici bir konuma denk düştükleri ve çağın gerisinde kalmış gerçek dışı inanç sistemleri oldukları doğru mudur? Doğrudur. Bu her daim böyle oldukları anlamına gelir mi? Hayır! Buna evet demek, diyalektiğin inkarından başka bir anlama gelmez. Dinler –en azından Hristiyanlık ve İslam gibi semavi dinler-, kendi dönemlerindeki maddi koşulların bağrından doğup ortaya çıkmış ve belli tarihsel dönemlerde ilerici roller oynadıktan sonra, tarihin diyalektiği içerisinde normal olarak gericileşmiş, çürümeye ve ölmeye başlamış, kendi ortaya çıktıkları tarihsel dönemde ilerici bir sosyal yer tutarken git gide tarihsel ilerlemeyi yavaşlatan asalaklar haline gelmişlerdir. Gözümüzün önünde cereyan eden ise, kendinde Marksist ve materyalist diyenlerin kaba mekanik materyalizmden ve burjuva ateizminden bir adım olsun öteye gidemeyip, bir Karikateist ateistliği mantığıyla dinleri tarihsel-sosyal-siyasal öz ve rollerinden soyutlayarak basit inanç sistemleri haline getirip çağ dışı özelliklerini vurgulayarak “yanlışlamaya çalışmak”, ya da onları metafizik bir yöntemle kendi bağlam ve koşullarından soyutlayarak “mutlak kötü” ile özdeşleştirmek ve ona dair en ufak bir olumlu özellik bahşedeni “şeriatçı” olmakla suçlamak hastalığından vazgeçemiyorlar. Gerçek bir Marksist ve materyalist devrimcinin yapmakla mükellef olduğu şey ise, dinlerin kendi dönemlerinin tarihsel ve maddi koşullarından nasıl ortaya çıkıp, nasıl etkilerde bulunup, nasıl bir değişim ve gelişim süreci izleyip ne konuma geldiğini, olguyu olduğu gibi ortaya koyma esasına dayanarak tahlil etmek ve göstermektir. Dinlerin kökensel bir analizini yapmak gerçek bir tarihsel materyalistin, onları metafizik yöntemle kavrayıp şeytanlaştırmak ise burjuva ateistinin işidir. Kendini Marksist sanan burjuva ateisti, Hikmet Kıvılcımlı gibi dinleri gerçek Marksist metodolojinin öne sürdüğü gibi kavramaya çalışan devrimci bilim insanlarının dinlerin bazı tarihsel dönemlerde oynadığı rollere “ilerici” demesine, onları “tarihsel devrim” olarak görmesine katlanamaz, dini mutlak kötülük ve gericilikle özdeşleştirmiş olan metafizik beyni, ona “şeriatçı, irticacı” ithamları eşliğinde, hatta kimi zaman hakaretler savurarak ağlama komutunu gönderir. Gelgelelim, Marks’ın “din afyondur” sözünden başka bir şey bilmeyen yahut bilmezden gelen ve “sosyalizm-din” ikilisi her yan yana geldiğinde bu söze sarılan çakma Marksistimiz, Marksizm-Leninizmin ustalarından ve proletaryanın kurtuluş koşulları öğretisinin öğretmenlerinden olan Friedrich Engels’in Hristiyanlık için aynı değerlendirmeyi yaptığından, hatta dinlerin ilk ortaya çıktıklarında var olana bir itiraz olarak ortaya çıktıkları için devrimci olduklarını söylediğinden habersizdir. Onun durağan kafası, dinlerin nasıl ilerici olarak ortaya çıkıp tarihsel diyalektik çelişki içerisinde nasıl gerici bir hale geldiğini kavramaz, bugün gerici rol oynayan AKP iktidarı ve onun sınıfsal tabanını teşkil eden antika tefeci-bezirgan sermayenin gerici İslamcı bir ideolojiye sahip olmasından ötesini göremez. Aynı zamanda, dinin maddi kökenlerinin ve gelişiminin tarihsel materyalist bir biçimde sergilenip tahlil edilmesinin, dinin bir “Allah kelamı” veya “gökten inen bir kurallar bütünü” değil, tamamen bu dünyaya ait ve bu dünyanın maddi koşullarından ortaya çıkmış dünyevi bir siyasal-toplumsal-tarihsel hareket olduğunu göstermenin en iyi yolu olduğunu da fark edemez. Olguları kendi koşul ve bağlamlarından yalıtık, durağan, değişimsiz ve devinimsiz, siyah ve beyaz gibi keskin, içsel çelişkileri olmaksızın gören tamamen anti-diyalektik bir yaklaşım tarzının ürünüdür o! Ve onun bu kafa yapısı da, dinlerin dünyeviliklerinin ispatını “dincilik” ile suçlamaya, ve onlara ilericilik atfettiği için ağlamaya iter onu. Oysa gerçek bir Marksistin tavrı, kendini Marksist sanan elitist burjuva ateistinin tavrına uzaktan yakından benzeşmez. Dine yönelik doğru bir diyalektik materyalist analiz yürüten Engels, Hristiyanlıkla alakalı nasıl bir değerlendirmede bulunmuştu? Hemen aktaralım: “Bundan hemen hemen tam 1.600 yıl önce Roma İmparatorluğunda da tehlikeli bir devrimci parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti, dini ve devletin bütün temellerini baltalıyordu. İmparatorun iradesinin en yüce yasa olduğunu açıkça reddediyordu. Vatansızdı, enternasyonaldi, Galya’dan Asya’ya kadar bütün imparatorluk yüzeyinde yayılıyor, imparatorluğun sınırlarından ötelere taşıyordu. Bu parti, uzun zaman yeraltında gizli baltalama eyleminde bulunmuştu. Ama uzunca bir süreden beri gün ışığına çıkacak kadar güçlü olduğuna inanıyordu. Hıristiyan adı altında tanınan bu devrimci parti orduda da güçlü bir biçimde temsil ediliyordu. Koskoca lejyonlar hıristiyandı. Putatapıcı ulusal dinin resmi törenlerine katılmaları emredildiğinde, devrimci askerler küstahlıklarını, zırhlı başlıklarına protesto ettiklerini belirten özel işaretler —haçlar— takmaya kadar vardırıyorlardı. Üstlerinin kışlalarda adet halini alan hır çıkarmaları da bir işe yaramıyordu. Ordusunda düzenin, emre uymanın ve disiplinin nasıl baltalandığını gören imparator Dioelétien artık daha fazla kendini tutamadı. Enerjik bir biçimde işe el koydu. Çünkü henüz vakit vardı. Sosyalistlere karşı bir yasa çıkardı, yani hıristiyanlara karşı bir yasa demek istiyorum. Devrimcilerin toplantıları yasaklandı. Lokalleri kapatıldı ya da yıkıldı, hıristiyan işaretleri, haç, vb., Saksonya’da kırmızı mendillerin yasaklandığı gibi yasaklandı. Hıristiyanlar devlet görevlerinde çalışamaz oldular, askerlikte onbaşı olma hakları bile yoktu. O dönemde, Bay Von Köller’in devrime karşı yasa tasarısının varsaydığı biçimde “bireyin saygısını” uyandıran bugünkü kadar iyi eğitilmiş yargıçlar olmadığına göre, hıristiyanların mahkemelerden adalet arama hakları düpedüz yasaklanmıştı. Hıristiyanları ayrı tutan bu özel yasa da etkisiz kaldı. Hıristiyanlar, yazılı yasayı, duvarlardan alay ederek söküp attılar. Dahası var, söylendiğine göre, Nicomedie’de hıristiyanlar, imparatorun oturduğu sarayı ateşe verdiler. Bunun üzerine imparator, öcünü, MS 303 yılında hıristiyanlara karşı büyük kıyıma girişerek aldı. Bu bu cins kıyımların sonuncusu idi. Ve o kadar etkili oldu ki, onyedi yıl sonra ordunun büyük çoğunluğu hıristiyanlardan oluşuyordu ve Dioclétien’den sonra gelen ve papazların Büyük adını taktıkları Roma İmparatorluğunun yeni hükümdarı Konstantin, hıristiyanlığı devlet dini ilân ediyordu.” [5] Görüldüğü gibi Engels, Hristiyanlar için “devrimci”(Yordam Kitap’ın çevirisi ile “yıkıcı” ifadesi kullanılmış) ifadesini kullanıyor ve daha da önemlisi, “Hristiyanlar” ve “sosyalistler” kelimelerini birbiri yerine esprili bir dille ikame ediyor. Yani Hristiyanlara “devrimci ve sosyalist” demekten çekinmiyor. Daha da ileri gidelim, Karl Marks ve Friedrich Engels ustalar, Hristiyanlığın bir manada çıkış itibariyle işçi sınıfının doğumuna bile benzerlik gösterdiğini, ve bu benzerliklerin öylece es geçilemeyeceğini söylemişlerdir. Görelim: “İlk Hıristiyanlık tarihinin modern işçi sınıfı hareketiyle dikkate değer benzerlik noktaları vardır. Her ikisine de baskı uygulanmış ve zulmedilmiş, taraftarları hor görülmüş ve birinciler insanlık düşmanı olarak, sonuncular ise devlet düşmanı, dinin, ailenin, toplumsal düzenin düşmanı olarak özel yasalara tâbi tutulmuştur. Ve tüm bu baskılara karşın, hatta bunların teşvik etmesiyle, onlar muzaffer bir şekilde ağır ağır ilerlerler.” [6] Hikmet Kıvılcımlı’ya ve takipçilerine, diyalektik ve tarihsel materyalizmin, devrimci bilimsel komünizm öğretisinin teorik mirasına sahip çıkıp ileri götürmeye yeltendikleri için “şeriatçı” veya “revizyonist” yakıştırmasında bulunan metafizik burjuva-ateist darkafalığı, adeta ironik bir şekilde bir dinsel tarikat müridi misali üzerine tek taş koymadan, devrimci özünü tasfiye ederek güya benimsedikleri Marksizmin, skolastik bir şekilde çarpıttıkları metinlerini de “dincilik” yapmak ile suçlayabilecek midir? Görüldüğü gibi en keskin Marksist ve materyalist görünenlere karşı, biz devrimci sosyalistler Marksist teorinin ve metodolojinin savunusunu yapmak zorunda kalmaktayız. Marksist-Leninistlerin görevi, proletaryanın devrimci dünya görüşünü, Lenin’in deyimiyle “devrim çarşafına bürünmüş” liberal fahişelere karşı da korumaktır. Teorinin ana ilke ve esaslarına uygun biçimde geliştirilmesi için çalışırken, teorinin devrimci eyleme kılavuzluk eden devrimci özünün de tasfiye edilmesine müsaade etmemektir. Marksist bir tarih ve toplum kavrayışıyla din olgusuna ve kavramına bakışın Marksizm adı altında ve Marksizm adı dışında ortaya atılan burjuva ateist anlayış ve teorilerden farkını netçe ortaya koymak ve vurgulamak da, kuşku yok ki bu önemli görevin bir parçasını oluşturur. Yazı dizimizin ilk kısmı tarafımca yazılmış olup, başka bir yoldaş tarafından ikinci kısmı da kaleme alınacaktır. Antalya Direniyor’dan Ege Kaynakça [1] Sultan Galiyev, Görüşlerim, KGB Arşivinin 4 numaralı sandığında, 2 numaralı cildin 1 numaralı listesinde ortaya çıkmış bir makale. [2] Friedrich Engels’in “Anti-Dühring” isimli eserinde kullandığı ifade bu şekildedir. [3] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Diyalektik Metafiziğin Karşıtıdır, syf. 56, Sol Yayınları [4] Vladimir İlyiç Lenin, Sosyalizm ve Din, İşçilerin Partisinin Din Karşısındaki Tutumu, syf.21, Evrensel Basım Yayın [5] Friedrich Engels, Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşları adlı eserine önsöz [6] Marks&Engels, Din Üzerine, İlkel Hristiyanlığın Tarihine Katkı Yazının kaynağı: Türkiye Direniyor
  3. tarihselmaddeci

    Nurullah Başkan'ın günlüğü

    Saygıdeğer Halkımız; Nedir Mustafa Kemal’in Türk Milletine bıraktığı ülkü? Ve bunu bugün bir başına da olsa kim savunuyor? Sözü uzatmadan, doğrudan Mustafa Kemal’in kendisinden dinleyelim. Fakat önce şunu belirtelim: Bu konuya ilişkin görüşlerimizi birkaç kez ortaya koyduk. Fakat Türkiye’de son yıllarda Tarih çok hızlı akıyor. İnsanlar günlük yaşamın hay huyu içinde gelişmeleri çok yüzeysel değerlendiriyor. Geçmişi de çabucak unutuyor. Hâlbuki; ideolojinin ya da bir idealin temel ilkelerinin hassasiyetle korunarak sürekli belleklerde canlı tutulması ve kuşaktan kuşağa aktarılması gerekir. Ta ki, o ideal hayata geçirilinceye kadar… Ya da gerçekleştirilinceye kadar… Bu sebepten, biz de önceki yıllarda ortaya koyduğumuz görüşlerimizi bir kez daha tekrarlayarak, unutanlara hatırlatmış, bizi yeni tanıyan gençlerimize ve arkadaşlarımıza da anlatmış olalım. (Aşağıdaki metni, “Bin Kalıplılar” adlı kitabımızdan aktarıyoruz.) *** Bu konuyu biz Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın bedence aramızdan ayrılışının 35’inci Yıldönümü’nde (2006 yılında) yapılan Anma Konuşması’nda şöyle koymuşuz. Virgülüne dokunmadan oradan aktarıyoruz: Yıl 1933. 29 Ekim kutlamaları yapılıyor. Mustafa Kemal, Ziraat Bankası’nda. O zaman salonunda kutlamalar yapılıyor. Bir genç, Tıbbiyeyi yeni bitirmiş bir genç doktor soruyor Mustafa Kemal’e, sorular soruyor… Bürokrasiden yakınıyor; ‘Paşam, emperyalistleri yendiniz ama bürokrasiye yenildik’ diyor. Mustafa Kemal ona cevap veriyor; ‘Onu ileride yeneriz’, diyor. Ve asıl önemli soruya geliyor. Diyor ki, ‘Bize kuşaktan kuşağa aktarılan büyük bir ideal vermediniz, Paşam! Ama devletlerin böyle idealleri olmalı.’ Mustafa Kemal; ‘Böyle bir toplantıda bu soruya cevap veremem’, diyor. (Oraları atlayalım, okumayalım zamanımız yok. N. Ankut) ‘Ama bu odada sana ve merak eden bir iki arkadaş olursa gelsin; onlara bu konudaki cevabımı söyleyeyim. Bir devlet başkanıyım, sorumluluklarımdan dolayı bu ortamda bu soruna cevap veremem’, diyor. Geliyorlar odaya, verdiği cevap: Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun yönetiminde, dil bir, inanç bir, öz bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Bugün biz bu toplumlardan dil bakımından, gelenek görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı kurmamız lazım, folklor bağı kurmamız lazım, dil bağı kurmamız lazım. Bunları kim yapacak? Elbette biz. Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor. Dilimizi onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda (Encümenler, bu ilk kuruluş anındaki adları Türk Dil Kurumunun, Türk Tarih Kurumunun; o aşamadaki adları, arkadaşlar. – N. Ankut) haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda. Tıpkı bir vücut gibi. Kederde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi ortak bir tarih öğretimimiz olması gerekli”, diye gidiyor. Yani Mustafa Kemal diyalektik düşünüyor. Bakın, şu anda Sovyet Rusya dostumuz, müttefikimiz, buna ihtiyacımız var, diyor. Ama yarın ne olacak? O zaman gerçekten de şu anda 5 tane Türk Cumhuriyeti var Asya’da: Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan. E, konuştukları dil Türkçe’nin değişik lehçeleri. Gidenler 2 ayda hemen öğreniyorlarmış, oranın yerlisine yakın konuşup anlaşabiliyorlarmış. E, bizim nereden geldiğimiz de belli. Yani böyle bir ufka sahip, Mustafa Kemal. Zaten bu diyalektik düşünme mantığına sahip olmasa, emperyalistleri yenemez. Gerçekçi… Ama Enver Paşa, metafizik mantıklı. Bir ülkenin ordusunu yönetecek kaliteye sahip bir askeri önder değil. Ama Mustafa Kemal hem gerçek bir komutan, hem diyalektik düşünen bir dahi. Şartlarını, çağını nasıl güzel değerlendiriyor bakın. Şimdi ne yazık ki, Mustafa Kemal’in, bir olasılık olarak gördüğü o durum, gerçekleşmiş durumda. Şimdi Türk burjuvazisinin böyle bir ufku var mı? Hayır. Zaten Kuvayimilliye’de de ufku yoktu. O yüzden Ordu Gençliği ve halkımız, o mücadelenin ana unsurunu oluşturdu. Bugün Türk burjuvazisi neyin peşinde? Usta’mızın 1970’te koyduğu gibi, Türkiye’yi, AB Emperyalistlerine komisyon karşılığında satabilmenin peşinde. O zaman, biz bu vatanın ve bu halkın gerçek savunucuları olarak, Mustafa Kemal’in bu mirasının da mirasçıları, sahipleri olmalıyız. Böyle bir ufkumuz olmalı bizim de.” Türk Ulusu’nun birliğini savunmak Leninist bir prensiptir Milletlerin bir olması, Leninist bir prensiptir, değil mi arkadaşlar? Biz yıllardan beri, Arap Ulusu’nun tek bir ulus haline gelmesini savunmuyor muyuz? Arap Ulusu’nun esas kurtuluşu bir yönüyle burada yatmıyor mu? Kürt Ulusu’nun, tek ulus halinde birleşmesini savunmuyor muyuz? Elbette. Bu kaçınılmaz bir ilke. O zaman Türk Ulusu’nun da, altıya parçalanmış Türk Ulusu’nun da birleşmesini savunmamız, görmemiz, böyle bir ufka sahip olmamız gerekir. O zaman Usta’mızın 1933’te koyduğu formülü şu şekilde yeniden belirlememiz gerekir: Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti. (Alkışlar) Bunu hayata geçirmemiz lazım. Bu aynı zamanda, Sovyetler’in 1930’lu yıllardaki gücü kadar güçlü bir antiemperyalist kalenin doğmasına yol açacaktır. Emperyalistler bu ufku görüyorlar. Böyle bir olasılığı hesap ediyorlar. Ve o yüzden Türkiye’yi en az üçe, bölmek istiyorlar, Sevr’de olduğu gibi… Kaldı ki şimdi bir de Süryani ve Pontus soykırımlarını çıkardılar. Emperyalistler, bu isteklerini açıkça dile getiriyorlar. Ve onların oyununa gelen Ermeniler mesela taleplerini hiç gizlemiyorlar. Çok açık 4 T Planı (Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak) şeklinde açıklıyorlar. Nedir bu? 1- Soykırımın tüm dünyada tanınması, 2- Soykırımın Türkiye’ye Kabul ettirilmesi, 3- Soykırım kurbanlarının mirasçılarına tazminat ödenmesi, 4- Türkiye’den tarihi Ermenistan topraklarının geri alınması. Türkiye’nin bunu, bu Ermenistan’ı tanıması. Bu da nereden başlıyor? Trabzon, Erzurum, Muş ve Bitlis’in altından geçen bir çember parçası şeklinde sınırlar çiziliyor. Buradan başlıyor. Bunun peşindeler. Bu talep açık. Ve bu da destekleniyor mu emperyalistler tarafından? Destekleniyor. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın Ermenistan Ziyareti Chirac geçen nereyi ziyaret etti Ermenistan’da? Soykırım Müzesi’ni. Peki, bir aktarma da müzeden yapacağız. İşte, yani bu… (Kapağını katladım şöyle. Bizim bu pezevenk medya, kadını her yerde kullandığı için, burada da hiç gerek yokken illa bir kadın kullanacak, sömürecek…) Tempo Dergisi. 20 Nisan 2006 tarihli sayısı. Gözlüğün numaralarının değişmesi gerektiği için küçük yazıları çok net okuyamıyorum. İşte burada, şu gördüğünüz fanusların ya da kavanozların içinde, Türkiye’nin altı ilinden getirilmiş topraklar var. Burayı ziyaret etti. Yani kurtarılması gereken düşman elindeki iller bunlar, Ermenilere göre. Ve bu müzenin müdürü de Bargasyan Lavrenti, adında bir zat. Hem kurucusu, hem de şu anki müdürü müzenin. Bununla görüştü. Bu anlattı, Chirac alçağı da güya gözü yaşlı bir şekilde kafa salladı. Ekranlardan izledik. İşte bu kişinin söyleminden bir paragraf aktaracağım: Lavrenti bize nazik davranıyor. (Tempo muhabiri diyor bunu, arkadaşlar. – N. Ankut) Ama nazik olması, ‘kovmasına’ engel değil. Kovduğu yer Soykırım Müzesi değil. Türklerin tüm coğrafyadan gitmesini isteyerek, diyor ki: ‘Neden siz geldiğiniz yere gitmiyorsunuz. Siz oraya gidin ve işgal ettiğiniz toprakları sahiplerine bırakın. Ama sizi orada bile kabul etmezler, sizin gerçek bir vatanınız ve ulusunuz yok. Siz gerçek bir ulus değilsiniz. Göçmen ve işgalcisiniz. Bargasyan Lavreni’nin sözleri şaka gibi ama o espri yapmıyor. Söylediklerine gerçekten inanıyor. Sözgelimi, Türklerin başlattığı soykırımı Azerilerin Karabağ’da sürdürdüğünü, zaten Azerilerle Türklerin köksüz bir millet oldukları için bu eylemlere giriştiklerini söylüyor.” (Tempo, 20 Nisan 2006) Bu, Ermenistan’ın resmi politikası. Gerçekten şaka değil. Yani Ermenistan Devletinin yöneticileri bize böyle bakıyor. Ve bu ideolojiyi onlara emperyalistler veriyor. Amaç bu. Açık. (Nurullah Ankut, Lenin Sonrasının Marksizmi-Leninizmi Işığında Dünya ve Türkiye, Cilt 4, s. 261-264) *** Yine aynı konuyu yoldaşlar, Partimizin 2007 yılında yapılan Birinci Olağan Kongresi sonrasında yoldaşlarımızla yaptığımız sohbet toplantısında şöyle koymuşuz: *** Yeni Bir Sovyetler Birliği Oluşturmalıyız NATO’dan çıkmalıyız. Onlara yeni bir birlik, yeni bir dünya göstermeliyiz. Onu da “Anma Konuşması”nda kısaca ortaya koyduğumuz gibi, yeni bir Sovyetler Birliği oluşturmalıyız. Tuncer Kılınç’ın da dediği gibi: İran’la, Rusya’yla, Çin’le, başarılı bir birlik oluşturulamaz. Çünkü Rusya artık emperyalist bir ülke… Emperyalist bir devlet… İran, belli sebeplerden dolayı, Türkiye’ye ve Türklere hep düşman… Çin’in de yine ayrı siyasi hesapları var. O bakımdan o anlamda bir birlik, kurtarıcı olmaz, derde deva olmaz. Halklara bir yarar sağlamaz. Emperyalistler karşısında da sağlam bir duruş oluşturmaz. Mustafa Kemal’in 1933’te söylediği gibi, doğal coğrafyaya dayanan yeni bir Sovyetler oluşturmalıyız. Önümüze koyduğumuz gerçekçi ve bizi zafere, başarıya götürecek ve emperyalistleri yenilgiye uğratacak olan Türk-Kürt Cumhuriyetidir. Ortaasya Türk Cumhuriyetleriyle beraberce oluşturulacak Türk-Kürt Cumhuriyetidir. Şimdi bunu ortaya koyduğumuz zaman, özellikle Sevrci Sol’un bileşenleri, bize yine suçlamalar yönelteceklerdir. Bunlar şoven, vesaire diye demagojik saldırılarda bulunacaklardır. Birkaç paragraf aktarmak istiyorum emperyalist ünlü bir temsilciden. Lord Curzon’dan. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşının ünlü İngiliz temsilcilerinden biri, değil mi Lord Curzon, arkadaşlar? 16 Şubat 1920’de şöyle diyor: Müttefiklerin uğrunda savaştıkları amaçları arasında bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulması da vardır. Bu amacın gerçekleşmesine tüm müttefikler aynı derecede ant içmiş durumdadır.” Ve bunun sebebini anlatıyor, gerekçesini koyuyor Lord Curzon. Şöyle diyor gerekçesinde de: Büyük bir Panislam ya da Panturan hareketi ortaya çıkabilir. Ve böyle bir halde, Londra Konferansı genellikle dünya barışı bakımından Türkiye Müslümanlarıyla Doğudakiler arasına sokulmak üzere bir Hıristiyan toplumunun sıkıştırılmasının yerinde bir girişim ve bunun da bir Ermeni devleti olabileceğini düşünmüştü.” İngiliz Emperyalizmi, görüyor musunuz arkadaşlar, 1920’de meseleyi, kendi siyasi, emperyalist çıkarları açısından nasıl görüyor. Altı Parçaya Bölünmüş Türk Ulusu Birleşmelidir Biz, yirmi iki parçaya bölünmüş Arap Ulusunun, bir tek Ulus halinde birleşmesini istiyor muyuz, arkadaşlar? On yıllardan beri söylüyoruz ki; istiyoruz. Dört parçaya bölünmüş Kürt Ulusunun, tek bir Ulus halinde birleşmesini istiyor muyuz? İstiyoruz. Ve altı parçaya bölünmüş olan Türk Ulusunun da tek bir Ulus olarak birleşmesini istiyoruz. Yine bir sürü parçaya bölünmüş olan Latin Amerika Halklarının, tek bir Ulus olarak birleşmesini kim istiyordu en çok? Dinleyiciler: Che. Nurullah Ankut: Che. O yüzden Latin Amerika’nın orta ülkesine, Bolivya’ya giderek gerilla savaşını başlattı. Bolivya’ya giderek başlattı. Aynı dili konuşuyoruz, diyordu. Portekizce de zaten akraba dildir İspanyolcayla. Ve aynı ulusun temsilcileriyiz, emperyalistler bizi, kendi çıkarları öyle gerektirdiği için, bu kadar çok parçaya böldüler; birleşmeliyiz, diyordu. “Yine yüzde 80’i Bantu dilini konuşan Siyah Afrika Halklarının, tek bir Ulus halinde birleşmesini istiyor muyuz? İstiyoruz. Bunlar gayet doğru, devrimci taleplerdir. O zaman Türk Ulusunun da, altı parçaya bölünmüş olan Ulusun da tek Ulus olarak birleşmesini istemek hakkımız ve devrimci bir görevimiz. Usta’mız 1933’te; Anadolu ve Kürdistan Halk Cumhuriyeti, diyordu. Neden? Çünkü o zaman diğer Türk Cumhuriyetleri, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği çatısı altındaki Cumhuriyetlerdi. Sosyalist Cumhuriyetlerdi. Onların orada kalması, o yapıda kalması, uluslararası proletarya hareketinin çıkarları açısından gerekliydi. Ama bugün o yapı ortadan kalkmış durumda. O zaman yeni, doğal coğrafyaya dayanan yeni bir Sovyetler oluşturmalıyız. Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kurmalıyız. Böyle bir gelişme emperyalistlerin çıkarları için hayati bir tehlike oluşturur. Bakın, kendileri en yetkili sözcülerinin ağzından itiraf ediyorlar bunu. Ve hemen bir eylem planı oluşturuyorlar, böyle bir gelişmeye karşı. Gördüğümüz gibi bu tedbiri alıyorlar. Tabiî İngiliz ve diğer Batılı Emperyalistler 1920’de söylüyor bunu. 1915’lerde, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında böyle bir istekleri, planları yoktu. Çünkü o zaman, zaten Türk Cumhuriyetleri ve Ermenistan, Çarlık Rusyası’nın sınırları içindeydi. Çarlık Rusyası onların müttefikiydi. Ve Ermenilerin de Çarlık Rusyası’na bağlı kalması şeklinde bir anlaşmayı, Rus Çarıyla yapmış durumdaydılar. Ama ne zaman ki Ekim Devrimi gerçekleşti, Çarlık Rusyası ortadan kalktı ve Sovyetler kuruldu, o zaman böyle bir Ermenistan’ın varlığı için hemen planlar yaptılar ve onu hayata geçirme mücadelesine girdiler. Bakın, emperyalistler nasıl değişen şartlara göre planlarını anında değiştirip, yeni politikalar üretebiliyorlar. Yeni düşünceler ve davranışlar ortaya koyabiliyorlar. E, o zaman, biz devrimciler de, değişen dünya şartları karşısında devrimci diyalektik mantığımıza göre, aynı değişimi göstermemiz gerekir. Onlar emperyalist çıkarları için gösteriyorlar. Biz değişen şartlara göre yeni ideoloji üretemezsek, devrimciliğimiz nerede kalır? Emperyalistlerin gerisine düşmüş oluruz. Metafizik mantıkla düşünmüş oluruz. ABD Emperyalizmi, 6 Parçaya Bölünmüş Türk Ulusunun Birleşmemesi İçin Her Şeyi Yapıyor İngiliz Emperyalizminin o zamanki tezini gördük. Bir de günümüzde dünyanın başhaydudu Amerikan Emperyalizminin aynı konudaki tezine bakalım: Batının Türkiye ve Türk dünyasına uyguladığı politikanın özünü, iç yüzünü ve bu politikanın ne kadar yıkıcı olduğunu anlamak için en gizli, Vagram dereceli bir NATO belgesine bakmak yeterlidir. 1961 yılında, günümüzden 45 yıl önce, Washington’daki NATO karargâhında, yüksek rütbeli bir Türk subayının ele geçirdiği en gizliden (Cosmic Top Secret) daha yüksek gizlilik derecesine sahip (Vagram) bir dosyada, Sovyetler Birliği’nin dağılacağı, Orta Asya’da 5 ya da 6 Türk Cumhuriyeti kurulacağı, 30 yıl öncesinden görülerek, kurulacak Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye’yle ilgili politika şu şekilde belirlenmiştir.” Bunu Ali Tayyar Önder söylüyor, “Türkiye’nin Etnik Yapısı” adlı kitabında. Şimdi o belgeyi aktarıyor, NATO belgesini, o çok gizli NATO belgesini. Şöyle deniyor: Türk devletlerinin işgal edecekleri coğrafya, stratejik yönden çok değerli. (E tabiî kaynaklar bakımında çok zengindir) Bu devletler batıdaki Türkiye Cumhuriyetiyle birleşirse o zaman ortaya Hitler Almanyası veya Stalin Rusyası’ndan daha tehlikeli bir kuvvet Batılıların karşısına çıkar. Türkiye Cumhuriyeti ile Doğu Türklerini birleştirmemek için elden gelen yapılmalı, Türkiye ile bu devletler arasında tampon devletler kurulmalı, Türkiye’nin lider devlet olmasını engellemek için, siyasi ve ekonomik bütün tedbirler alınmalıdır.” Ne kadar net, açık değil mi NATO belgesi, arkadaşlar? İşte buna uygun hareket eden emperyalistler, Sovyetler ve Sosyalist Kamp yıkılır yıkılmaz ne yaptılar? Ermenistan’ı Azerbaycan’a saldırtarak, 14.400 küsur km2 Azerbaycan toprağını işgal ettirerek, Ermenistan’ın topraklarını genişlettiler. Ve Türkiye ile Türkî Cumhuriyetler arasındaki bağı güçleştirecek tampon bir devlet haline dönüştürdüler. Ve bunu biz ne zaman söyledik? Daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi defalarca, yıllar önce söyledik. Anma Konuşmalarımızda, yıllar önce bizim bu tespitimiz kayda geçti. “Lenin Sonrasının Marksizmi-Leninizmi” adlı kitaplarımızda bu sözümüz kayıtlı. Daha o saldırılar olduğu anda, bunu ideolojimizin ışığıyla gördük ve gösterdik. Bu sebepten Ermenistan’a bu saldırı ve bu işgal yaptırıldı, diye. İşte belgeleri ortada. Şimdi biz devrimciler olarak bu olayı, bu belgeleri, bu gerçekleri görmeyecek miyiz? Bunları değerlendirmeyecek miyiz? Bunları değerlendirerek yeni ideolojiler belirlemeyecek miyiz? Öyle şey olur mu? Elbette belirleyeceğiz. Bundan kaçınamayız. Bundan kaçınırsak, devrimci öngörümüz, devrimci ideolojimizin gücü nerede kalır? Kürt-Türk kardeşliğinin nasıl tarihsel bir kökene dayandığını biraz önce söyledik. Birinci Kuvayimilliye’de de aynı şekilde. İngiliz Emperyalizminin ajanları, bütün oyunlarına rağmen, Kürt Halkını Kuvayimilliye’nin ve Milli Kurtuluşun karşısına geçiremiyorlar. Ondan ayıramıyorlar. Türk ulusal kurtuluşundan ayıramıyorlar. Kardeşçe, yan yana, omuz omuza, emperyalistlere karşı birlikte savaşıyorlar. Demek ki, Kürt kardeşlerimizle bin yıldan bu yana kader birliği etmişiz. Aynı uğurda mücadele etmiş, aynı vatanı ele geçirmişiz, aynı savaşları vermişiz, aynı emperyalistleri-düşmanları yenmişiz. O zaman bu iki halk kardeşçe, ama gerçek anlamda eşit kardeşler olarak, birleşirse bu tarihsel amacı da gerçekleştirebilir. Uluslararası emperyalizmi dünya çapında yenilgiye uğratabilir. Bir Dinleyici: Yeni bir çağ açılmış olur. Nurullah Ankut: Yeni bir çağ açabilir tabiî. İşte emperyalistlerin de en büyük korkusu bu. Sovyetler’den daha güçlü, daha tehlikeli bir devlet oluşur karşımızda, diyor. Bakın, nasıl görüyor emperyalistler? Çünkü onların binlerce, eğitimli, dünya gerçeklerinden haberdar akıldaneleri var, uzmanları var bu işle görevli. Biz onların bu politikalarını görmezsek devrimciliğimiz lafta kalır. Tedbirler almazsak, yeni düşünce ve davranışlar ortaya koymazsak, lafta kalır devrimciliğimiz. Ciddi olmaz, ciddiye alınamaz böyle bir devrimcilik. Usta’mızın ideolojisinin hakkını vermiş olmayız o zaman. Bir Başka Dinleyici: Onun için maşa Fethullah en çok orada örgütlendi. Nurullah Ankut: Tabiî… Tabiî… Tabiî… Bir Başka Dinleyici devamla: CIA’nın yönlendirmesiyle, en fazla Türkî Cumhuriyetlerde örgütlendi. Yeni bir şey, o Cumhuriyetlerden de kovulma süreci başladı aslında. Soros’la birlikte Azerbaycan’dan, Rusya’dan… “Nurullah Ankut: Evet arkadaşlar. (Nurullah Ankut, Fatih Che Kıvılcımlı Olmak, Derleniş Yayınları, 2007, s. 50-55) *** TÜRK DÜNYASININ BİRLİĞİNE GÖNÜL VEREN, KAFA YORAN, İLGİ DUYAN ARKADAŞLAR! Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nün ev sahipliğinde 2–3 Mart 2010 tarihlerinde düzenlenen “Avrasya Sempozyumu”nda dağıttığımız konuya ilişkin bildirimizi aşağıda sunuyoruz: BİZ, TÜRKİYE’NİN ve dünyanın bütün toplumsal sorunlarını bilimin ışığında tahlil eden, ondan sonuçlar çıkaran ve anlaşılır, açık, kesin, somut çözüm yolları bulan bir hareketin temsilcileriyiz. Ve Türkiye’nin tek gerçek devrimci hareketiyiz. Partimizin, her alanda olduğu gibi, bu konuda da vardığı sonuç, önüne koyduğu hedef, çok net ve kesindir. En cahil insanımızın bile duraksamadan anlayabileceği açıklıktadır. Lafı uzatmayalım ve dolandırmayalım: Biz Edirne’den Doğu Türkistan’a yani Çin sınırına kadar uzanan geniş vatan toprakları üzerinde, bir Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti’nin kurulması için mücadele ediyoruz. Bu anlayışımızı bugüne dek pek çok konuşmamızda ve yazımızda ortaya koyduk. Arkadaşlarımızı bu ideolojiyle donattık. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Neden Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti? Kürt Sorunu, on yıllardan beri Türkiye’nin en önemli siyasi sorunu olagelmiştir. Ve bu meseleyi biz kendi aramızda çözemediğimiz için, Batılı Emperyalistler soruna el atmışlar ve yazıktır ki de ellerine geçirmişlerdir. Batılı Emperyalist haydutlar ne ister? Geçen yüzyılın başlarında istediklerini, yani Sevr’i. Çünkü milletleri un ufak ederek minik parçalara ayırmak onların çıkarlarına en uygun gelen iştir. Böylece o ülkeleri gönüllerince talan edebilirler. Bu anlayışlarını da onlarca belgede ortaya koymaktan çekinmemişlerdir. Kürt Meselesi’ni o soyguncu çakalların elinden alıp, kendi aramızda çözebilmemiz için şu ilkelere içtenlikle bağlı kalmamız gerekir: Gerçek anlamda eşitlik, kardeşlik, demokrasi ve özgürlük. Bunlar sadece lafta olursa bir işe yaramaz, hiçbir etkisi olmaz Sorunun çözümüne. Bu ilkelerin içtenlikle hayata geçirilmesi ise işte bu formülü ortaya çıkarır, hem de kaçınılmaz bir biçimde: Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti. Bunun dışındaki bütün yollar bölünmeye-parçalanmaya gider. Bu da son derece açık-kesindir. Kendisini kandırmayan, gerçeklerden kaçmayan, gerçeğe gözlerini kapamayan ve açıkça sırtını dönmeyen herkes bunu görebilir. Batılı çakallar Türkiye’yi de Yugoslavyalaştırırlar, Iraklaştırırlar, Koreleştirirler. Zaten bu konuya ilişkin haritalarını da Amerikan Ordu Dergisi’nde yayımladılar ve İtalya’daki NATO Koleji’nde ders olarak işlettiler. Bu şimdilik Türkiye’yi konuya alıştırma girişimidir. Yarın onlarca uygun gün geldiğinde, bu konuda Birleşmiş Milletler’den, AB Parlamentosu’ndan, Konseyi’nden bilmem neresinden art arda kararlar da çıkartabilirler ve Türkiye’yi bunu kabule zorlayabilirler. Bugünlerin gidişinin sonu oraya varır. Çünkü ipin ucu AB-D’nin eline geçmiştir. Bilimin ve onu elinde tutan önderliğin görevi önceden görmektir, duruca görmektir. Biz bunu böylece görüyoruz. Peki, Kürt Halkı bizim önerdiğimiz birlikteliğe, yani bugünkü Türkiye’nin pamuk ipliğine bağlı birliğinden milyonlarca kez daha sağlam ve nitelikçe bambaşka bu birlikteliğe gelir mi? Gelir… Bin yıldır birlikte yaşamışız. Malazgirt’te Alparslan’ın komutasında Bizans’a karşı savaşta, İran’a karşı savaşta, Batılı Emperyalistlere karşı Çanakkale’de ve Birinci Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda yan yana olmuşuz… Gerçek kardeşliği ve eşitliği sağlarsak hep yan yana, birlik içinde oluruz… Biz işte bu nedenlerle yukarıdaki formülü ortaya koymuşuz… Biz olanı yani gerçeği olduğu gibi görürüz. Kendimizi de kimseyi de kandırmayız, yanıltmayız… Doğu’nun Büyük Devrimcileri: Mollanur Vahidov, Sultan Galiyev ve Turar Rızkulov da bu amaç için mücadele etmişler, savaşmışlar ve hayatlarını vermişlerdir. Hatırlandığı gibi Mollanur Vahidov, Rus Çarı’nın Generali Denikin’in Batılıların desteğindeki karşıdevrimci Ak Ordularına karşı, Müslüman Kızıl Ordusu’nun Kazan’ı savunmak için girdiği mücadelede şehit olmuştur. Diğer iki Büyük Devrimci de ideallerinden vazgeçmedikleri ve onu inatla, kararlılıkla, cesurca savundukları için Stalin’in kurbanları arasına katılmışlardır. Tekrarlayalım; onlar da Türk Dünyası’nın birliği için hayatlarını vermişlerdir. Uzak tarihe gidersek Azerbaycan Tebriz’den Babaek’i ya da Babek’i buluruz kendimize örnek olarak… Çobanlık yaparak yaşamını sürdüren Azeri Türkü Babek, 816’da Arap Abbasi Halifesi Memun’a karşı başkaldırarak savaşını başlatır. Sosyalist dünya görüşünü benimseyen yoldaşlarıyla girdiği yolda büyük başarılar elde eder. Bezz şehrini kendilerine merkez edinir. Abbasi Arap ordularını defalarca, art arda bozguna uğratır. Ele geçirdiği topraklar günden güne genişler ve kurtardığı bölgelerde Sosyalist bir toplum düzeni kurar… 20 yıl kurduğu düzeni korumayı başarır. Fakat hileler, tuzaklar ve ihanetler sonucu onlarca kez yendiği Abbasi Ordusu’na sonunda yenilir. İhanet eden bir yandaşının tuzağına düşerek yakalanır ve 3 Ocak 838’de, o zaman Abbasi başşehri olan Samarra’ya getirilir. Halife Mutasım’ın huzuruna çıkarılır. Kendi haklı, meşru insancıl inançlarını ve Halife’nin zalimliğini onun yüzüne karşı yiğitçe haykırır. Sonunda mutlaka yoldaşlarının yeneceğini, kazanacağını ve buna kesin, sarsılmaz inancını belirtir. Halife’nin huzurunda, onun emri üzerine, önce elleri, sonra ayakları en sonra da başı kesilerek idam edilir. Ölmeden, başı kesilmeden önce, bedeninden akan kanın benzini sarartması, korktuğuna yorumlanmaması için kesilen elinden akan kanla, kesik kolunu yüzüne sürerek, yüzünü boyar. Son anında bile ölümü değil, yiğitliğini, cesaretini, onurunu yani savaşçı kalitesini düşünür. Ölüm hiç umurunda olmaz. Bu yiğitçe tutumuyla düşmanlarının bile hayranlığını kazanır. İnsanlık tarihinin en şereflileri arasındaki yerini alır. Mustafa Kemal 1915’te Çanakkale’de, İstanbul’u hemen alıp Osmanlı’yı bir anda aralarında aç haydutlar gibi bölüşmeyi planlayan, Batılı Emperyalistleri tam bir hezimete uğratan Osmanlı Ordusu’nun komutanıdır. Bu zafer, Önderimiz Hikmet Kıvılıcımlı’nın belirttiği gibi: “Yalnızca bizim değil tüm Mazlum Milletlerin, emperyalizme karşı dünyadaki ilk zaferidir.” Mustafa Kemal, Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşımızın da Başkomutanıdır. Cumhuriyetin Onuncu Yıl Kutlamaları kapsamında yapılan etkinliklerden, 29 Ekim 1933 yılında Ziraat Bankası Genel Merkezi’nde yapılan toplantıda, Bankanın Genel Müdür odasında, bir grup duyarlı gence hitaben şu konuşmayı yapar: Bu konuda, Partimiz Genel Başkanı’nın 2006’da Hikmet Kıvılcımlı’yı Anma Konuşması’ndan bir bölüm aktaralım. (Bizim sözünü ettiğimiz bölümü bu yazımızda zaten yukarıda aktarmıştık. Burada bir kez daha Mustafa Kemal’in andığımız vasiyetini aktarmamız, gereksiz bir tekrar olacağından bunu yapmıyoruz.) *** Mustafa Kemal’in bize gösterdiği ufuk da budur, arkadaşlar… Bu da açık ve net değil mi? Bugün Tayyipgiller Hükümeti, Partimiz Genel Başkanı’nın dediği gibi, kendilerinin, sülalelerinin ve yandaşlarının küplerini doldurma karşılığında, AB-D’nin emirleri doğrultusunda Vatanı satma uğraşında… Bunu da tam sağlayabilmek için, bir CIA tezgâhı olan “Ergenekon Davası” adlı saldırıyla, Mustafa Kemalci, Yurtsever, Laik, Bağımsızlıkçı Türk Ordusu’nun, Yargısının, Bilim İnsanlarının, Aydınların ve Basının işini bitirmeye çalışıyor. Bu namuslu insanları, korkutup sindirerek Vatan Satışı ve Yeni Sevr’in karşısında ses çıkaramaz, engel olamaz duruma düşürmeye çalışıyor. Bir yandan da yine bir AB-D planı olan “Ermeni Açılımı”yla, başta Azerbaycan olmak üzere Türk Cumhuriyetleri’yle, Türkiye’nin arasını açmaya, aradaki manevi bağları kopartmaya ve bu Cumhuriyetleri, AB-D ve Rusya’ya doğru itmeye çalışıyor. Ermenistan ve Yunanistan ulusal kimliklerini Türk Düşmanlığı üzerine inşa etmişlerdir. Tabiî Batılı Emperyalistlerin oyunlarıyla… Onların dostluğu, Batılıların aradan çıkarılmasıyla ancak çok uzun yıllar sonra kazanılabilecektir. Bunu görmeden yapılan hesaplar fiyaskoyla sonuçlanmaya mahkûmdur… Tayyipgiller Hükümeti, hiçbir gerçeğini göremez Türkiye’nin. Kaldı ki görse bile Türkiye’nin yararına davranamaz. Çünkü AB-D işbirlikçisidir, kuklasıdır. Peki nasıl iktidar oldu denilecek? AB-D ve Türkiye’deki hizmetkârlarının (TÜSİAD, MÜSİAD, TİSK, TOBB ) desteğiyle ve de Din sömürüsü yaparak, “Din alıp satarak”… İnsanlarımızın temiz din duygularını ve inançlarını hayâsızca sömürerek… Türk Cumhuriyetlerinin sahip olduğu Asya bölgesi doğal zenginlikler (başta da Petrol ve Doğalgaz) açısından dünyanın sayılı bölgelerindendir. Bunu çok iyi bilen AB-D Emperyalistleri bunları sıkıca ellerine geçirmek ve hep tutabilmek için, durup dinlenmeden aşağılık, sinsi canavarca planlar, projeler üretmektedir… Zbigniew Brzezinski “Büyük Satranç Tahtası”, George Friedman, “Gelecek Yüzyıl” adlı kitaplarında bu konudaki amaçlarını açıkça, hiç saklayıp gizlemeden sergilemişlerdir. Zamanımızın sınırlı oluşundan dolayı bu kitaplardan bölümler alıntılayamayacağız. ABD Başkanı Barack Obama’nın Asya Politikası ve şu anda gittikçe artan bir askeri güçle Pakistan ve Afganistan’da yürüttüğü savaş, birebir bu kitaplarda ortaya konan görüşlerle örtüşmektedir. Tabiî Baltık Cumhuriyetlerinden Kırgızistan’a kadar Sorosçu yandaşlarına yaptırttığı zerzevat devrimleri de yine bu çerçeve içerisindedir. Bu cumhuriyetlerin Sorosçu devrimleri sırasında da buralarda AB-D’nin bizdeki “Ergenekon Davası”na tıpatıp benzer davalar icat ettiğini ve ulusalcı, yurtsever güçleri bunlar aracılığıyla tasfiye ettiğini, namuslu araştırmacı gazeteci Soner Yalçın belgeleriyle yayımladı Hürriyet’teki Pazar Yazılarında… Bakılabilir… Geçmişe yine geçen yüzyılın başlarına dönersek, İngiliz Emperyalistlerinin, o zamanki Ermeni Meselesi’ni, Osmanlı’nın başına, Türkiye Türkleriyle, Orta Asya arasına, bir Hıristiyan kukla tampon devlet sokarak, aradaki irtibatı kesmeyi amaçladığı için bela ettiğini görürüz. Bu konudaki gizli belgeyi de Peter Hopkirk “İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun” adlı kitabında açıklar. 1960’lı yıllara ait bu konudaki bir NATO belgesini de Ali Tayyar Önder ve Erol Bilbilik kitaplarında yayımlamışlardır… Bu çok gizli NATO belgesini tesadüfen gören Türk Subayı da halen hayattadır… Bu konudaki belgeler, adı geçen kitaplardan alıntılanarak bizim literatürümüze de girmiştir. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Rusya ve AB-D’nin, Ermenistan’ı Azerbaycan’a saldırtması ve bu ülke topraklarının beşte birini, 20.000 Azeri kardeşimizi katlederek işgal ettirmesi de yine aynı amaca yöneliktir: Türkiye ile Azerbaycan ve Asya arasına aşılmaz bir set oluşturmak… İşte o nedenden, AB-D ve Rusya, bu işgal ve katliama 17 seneden beri gık dememiştir. Üstüne üstlük de hep saldırganın, işgalcinin yanında olmuştur. Demek ki AB-D Emperyalistleri, Türkiye Türkleriyle diğer Asya Türklerinin birleşmesinden ölümlerini görmüşçe korkmaktadırlar. Çünkü onların, aşağılık, pis yağmacı çıkarları öyle gerektirmektedir. Öyleyse biz Gerçek Yurtsever Türkler bunun tam tersini yani bütün Türklerin birliğini istemeli ve savunmalıyız. Tabiî bu konuda mücadele etmeliyiz. Bunun yol ve biçimlerini akla, bilime, hakkaniyete en uygun şekilde belirlemeli, programlaştırmalıyız… Bunu sağladık mı Edirne’den Doğu Türkistan’a kadar uzanan devasa coğrafyada, doğal coğrafyaya dayanan yeni bir Sosyalist Ülke oluştururuz. Bu ülkeyi, sömürmeye, onun dirliğini bozmaya hiçbir emperyalist haydut devletin gücü yetmez. Zaten yarattığı caydırıcılıktan dolayı bu ülkeye emperyalistler yan bakmaya bile cesaret edemezler… Tabiî biz Latin Amerika’nın da, Siyah Afrika’nın da, 22 parçaya bölünmüş Arap Ulusu’nun da tek bir ülke altında birleşmesini istiyoruz. Bu gerçekleşince, dünyayı yüzyıllardan beri kan ve ateşe boğan, yüz milyonlarca masum insanın canına kıyan ve dünyanın hemen her yerini yağmalayan, pazarlarını eline geçiren AB-D Emperyalistleri, Rusya ve Japonya Emperyalistleri, insanlığa artık zarar veremez olurlar. Dünya barış ve kardeşlik çağına adım atar böylece… Böyle bir dünya yaratmak bizim rüyamızdır. Biz, böyle devrimci ve aynı oranda da insancıl rüyalar görürüz. Görmeliyiz de. Bu bizim ideolojimizdir. Yani Türkiye’nin ve Dünyanın kurtuluşa giden yolunun resmidir, krokisidir. Bu bizim kutsal, yüce davamızdır. Bu dava Babek’in, Şeyh Bedreddin’in, Mollanur Vahidov’un, Sultan Galiyev’in, Turar Rızkulov’un, Mustafa Kemal’in, Hikmet Kıvılcımlı’nın ve Kahraman Gerilla Che Guevara’nın, Denizler’in, Mahirler’in de davasıydı. Er geç zafer kazanacak! Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz! Halkın Kurtuluş Partisi Genel Merkezi *** Ve yoldaşlar, en son Usta’mızın geçen Ekimde (2014) gerçekleştirdiğimiz son anma toplantısında yaptığımız konuşmada da yine bu konuya kısaca şöyle değinip geçmişiz: Her ulusal sorunun, her sosyal, siyasi sorunda olduğu gibi bir devrimci, halkçı, halkların kardeşliğini ve çıkarını esas alan çözümü vardır, bir de gerici, karşıdevrimci, emperyalizmle uzlaşık çözümünü esas alan biçimi vardır. İşte Usta’mız Kıvılcımlı, “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” ki biz geçen senelerde yeni baskısını yaptık, “Yedek Güç: Ulus (Doğu)” adıyla yayımladık. Usta’mızın orada koyduğu çözüm nedir bu meselede? Devrimci çözüm nedir? Anadolu ve Kürdistan Halk Cumhuriyeti”. Şimdi bizim ülkemizde de nüfusun ortalama beşte birini oluşturan bir Kürt Halkı var mı? Var. Bir azınlık değil. Azınlıklar meselesi değil bu. Ülkemiz iki halktan oluşuyor: Türk ve Kürt Halkı. E, o zaman bu iki halkın kardeşçe bir arada, bin yıldan bu yana olduğu gibi, Malazgirt Savaşı’nda ve Çanakkale’de olduğu gibi, iyi günde ve kötü günde yan yana, kardeşçe, dayanışarak yaşayabilmeleri için, gerçek hayatta da tam anlamda eşit olmaları gerekir. Antiemperyalist bir cephede, devrimci bir cephede savaş verip bir Federasyon oluşturmaları gerekir. Usta’mızın zamanında Sovyetler Birliği vardı. Şu anda Sovyetler Birliği yok. Biz ne dedik? Usta’mızın koyduğu çözümü günümüze uyarladık: Edirne’den Çin sınırına kadar “Türk Kürt Halk Cumhuriyeti”, Devrimci bir Cumhuriyeti hayata geçirmeliyiz, Kürt Meselesi’nin devrimci çözümü budur, dedik. (Alkışlar…) Ve bunu savunuyoruz yıllardan beri. Daha önce de Nietzsche’den aktardığım gibi: “Hep öğrenci kalan, öğretmenine borcunu kötü ödemiş olur”. Biz de sadece Anadolu ve Kürdistan Halk Cumhuriyeti deseydik, Usta’mıza borcumuzu kötü ödemiş olurduk. Dünya değişti. Sovyetler ve Sosyalist Kamp yok. O zaman Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleriyle de birleşmemiz gerekir. Geçenlerde Marmaray’daki bir yolculukta o cumhuriyetlerden bir aile ile karşılaştım. Anne, üç oğul. Konuşuyorlar ve ben anlıyorum genelde ne dediklerini. Türkmenistan mı, dedim? Özbekistan, dedi. Özbekiz, dedi. Dedim gelir gelmez böyle mi konuştunuz? Orada da böyle mi konuşuyorsunuz? Evet, dedi kadın. Yani dilimiz aynı. Ufak tefek yani kelimelerin farklı söylenişi dışında gramer yapısı aynı. Konuşmanın özelliğini, ana metnini anlayabileceğimiz bir ortak yapıya sahip. Kaldı ki bin yıldır ayrı yaşıyoruz ama milletler böyle işte, bin yıl da ayrı kalsalar kültürel, tarihi bağları kopmuyor, arkadaşlar. (Yugoslavya, Irak, Libya, Suriye… Sıra Sende Türkiye, Derleniş Yayınları, 2014, s. 26-17) *** Demek ki yoldaşlar, Mustafa Kemal’in bize verdiği, emanet ettiği bu ideali sahiplenmişiz, benimsemişiz ve her ortamda, her durumda savunmuşuz. Bundan sonra da savunmaya devam edeceğiz. Hep söylediğimiz gibi, biz Mustafa Kemal’in tüm devrimci prensiplerini, ideallerini, özlemlerini kabulleniyoruz ve onları tamamlamak için mücadele ediyoruz. Yukarıdaki tezlerimizde de açıkça görüldüğü gibi biz, Doğunun büyük devrimcilerinin; Babek’in, Sultan Galiyev’in, Mollanur Vahidov’un, Turar Rızkulov’un ve Mustafa Kemal’in devrimci ideallerinin savunucusuyuz. Tabiî aynı zamanda da Marks-Engels’in, Lenin’in, Mustafa Suphi’nin, Ethem Nejat’ın ve yoldaşlarının yani Onbeşler’in, Kıvılcımlı’nın, Denizler’in ve Mahirler’in ideallerinin tek meşru mirasçısı ve savunucusuyuz bu topraklarda. Bu gerçeği hem teorik hem pratik alanda her gün kanıtlamaktayız. Ha, şunu da açıkça belirtelim: Mustafa Kemal’in böyle bir vasiyeti, mirası olmasaydı bile biz yine de Turan Halklarının yani Türk Dünyasının Birliğini savunurduk. Çünkü, milletlerin birliğini savunmak devrimci bir ilkedir. Lenin uyarır; proletaryanın büyük devletlerin çatısı altında yaşaması onun sınıf mücadelesini boyutlandırır, kolaylaştırır. Büyük devletler içinde olmak, Proletarya Hareketinin çıkarları açısından olumludur. İşte bu sebepten biz, sadece Turan Halklarının değil, Arap Milleti’nin de tek bir ülke ve tek bir devlet sınırları içinde yaşamasını isteriz. Keza, Kürt Milleti’nin de, Siyah Afrika’nın da, Latin Amerika Halklarının da tek bir ülkeden ve tek devletten oluşmasını isteriz. Eğer bu dediklerimiz gerçekleşebilse ABD-AB Emperyalistleri, Japon Emperyalistleri ve bugün emperyalist (tekelci kapitalist) devletler olma yolunda hızla ilerleyen Rusya ve Çin, andığımız mazlum milletlere hiçbir hal ve şart altında bugünküne benzer zararlar veremezler. Saldırı ve işgallerde bulunamazlar. Bu ülkelerin doğal zenginliklerini ve halklarının yarattığı değerleri bugünkü gibi sömüremezler. Yani özetçesi, emperyalist haydutların kötülükleri, saldırganlıkları, hayâsızca yağmaları, işgalleri önemli ölçüde durdurulmuş olur. Demek istediğimiz yoldaşlar; bizler Bilimcil Sosyalizmin yani gerçek devrim biliminin bu topraklardaki tek savunucusu ve mücadelecisi olduğumuz için bu tezi savunuyoruz. Tabiî aynı zamanda da bu tez, Mustafa Kemal’in milletin geleceğine dair en önemli vasiyetidir, idealidir. (Nurullah Ankut, Bin Kalıplılar, s. 321-334) *** Çok açık ve kesin biçimde görüldüğü gibi, arkadaşlar; biz Gerçek Devrimciyiz. Gerçek Halkçıyız, Gerçek Halkın Kurtuluş Partisiyiz ve Gerçek İnsanız. Bizim ideolojimizi oluşturan bütün temel tezlerimiz, İşçi Sınıfı Biliminin, yani Marksizm-Leninizmin prensipleriyle bire bir uyumludur. Ve büyük devrimci önderlerin mücadelelerinin ve ideallerinin günümüz şartlarına uyarlanmış sentezidir. Demek ki, arkadaşlar; bizim dışımızda ne Marksizmi-Leninizmi kavrayan, bilen var, ne Tarihimizdeki büyük devrimcileri ve onların ideallerini bilen var, ne Mustafa Kemal’i, ne Kıvılcımlı’yı, ne Che’yi, Fidel’i, Denizler’i ve Mahirler’i bilen, anlayan, savunan var. Hepsininki, bir yalancının anlattığı masal, bir kuru gürültü, bir boş laklaka, bir kandırmaca… Hep söylüyoruz ya, arkadaşlar; Tarih bizden yana. Bu büyük akış bizden yana hep… Eninde sonunda biz kazanacağız. Devrimi zafere götürecek yol da sadece ve sadece bizim izlediğimiz, bizim ortaya koyduğumuz, bizim gösterdiğimiz yoldur… Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz! 11 Eylül 2015 Nurullah Ankut HKP Genel Başkanı Kaynak: HKP Resmi Sitesi
  4. tarihselmaddeci

    Nerden: Kurtuluş savaşı bir DESTAN değil MASALDIR.

    Öncelikle, böyle bir konuyu çok sonradan gördüm, bu yüzden yazım geç de olsa isabetli olacaktır. Anti-emperyalist birinci kurtuluş savaşımızın niteliğini küçümseme meselesi, öncelikli olarak Kürt şovenist hareketlerinin anlattığı masallardan kaynaklıdır. Ancak bu masalları derleyip geniş kitlelere ulaştıran, TİİKP yani Doğu Perinçek'in kurduğu ilk partidir. Sonrasında kendileri bu çizgiyi terk ettiler, ancak İbrahim Kaypakkaya, aynı yalanları biraz daha süsleyip tekrarlamaya devam etti. Kendisi hakkında yazılan bir yazıdan, olayın boyutunu paylaşmak isterim. Yazının Kaynağı: Türkiye Direniyor
  5. tarihselmaddeci

    Türkiye'nin Sadece 1 Günlüğüne Marksist Anlayışla Yönetildiğini Düşünün

    Sen öyle kabul ediyorsan kendini postuna özen göstermen yeter.
  6. tarihselmaddeci

    Türkiye'nin Sadece 1 Günlüğüne Marksist Anlayışla Yönetildiğini Düşünün

    Proletarya sosyalizminin bir ülkeyi iktidara geldikten sonra nasıl değiştireceği programında belirtilmektedir. Daha doğrusu, programın amacı budur. Dolayısıyla bir partinin iktidara gelmesi durumunda atılacak ilk adımlar şunlardır. - Tüm yöneticilerin ücreti, bir işçi ücretini geçmeyecek şekilde ayarlanır (yani milletvekili maaşları düşer) - Tüm yöneticilerin geri çağrılabilir olacağı ilan edilir. - Çeşitli alanlarda angarya işlere son verildiği, bu işlerin ancak planlama dahilinde, ihtiyaçla birlikte ÖNCE gönüllülük esası ile tekrardan konulabileceği belirtilir. - Tüm üretim araçları kamulaştırılır. Eğer o ülkede toprak düzeni kapitalist değil ise, toprak mülkiyeti çeşitli alanlarda dağıtılır. - Tüm emperyalist kurumlardan ayrılma sağlanır ve emperyalist planlar açıklanır. Bir günde olabilecek değişiklikler olarak bunu sayabiliriz.
  7. tarihselmaddeci

    Nurullah Başkan'ın günlüğü

    Bugün Nurullah Ankut'tan değil ama onun öğrencisinden bir yazı paylaşacağım... Şu adamın peşinden gitmeyin (Ankara Direniyor) Doğu Perinçek’in sarf ettiği sözleri okuyalım önce… “Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü başlatmasını eleştirdi ve yargıya destek verdi. Perinçek, Ulusal Kanal’da gazeteci Rafet Ballı’nın sunduğu Çıkış Yolu programına katıldı. Programda dikkat çeken açıklamalar yapan Perinçek, Kılıçdaroğlu’nun Adalet pankartıyla yürüyüş yapmasını eleştirerek, “Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor” dedi. Günümüzde FETÖ’nün ve FETÖ mensuplarının içeri atıldığını söyleyen Perinçek, “Bu mu kötü yargı. Bundan daha iyi yargıyı nereden bulacaksınız. Bu yargı Fethullah Terör Örgütü’nü kovuşturunca soruşturunca hapislere atınca mı kötü oldu. Bunun için altın devir diyorum” ifadelerini kullandı.” [1] 800 AKP üyesi/yöneticisi hakim-savcı atanmış, gazeteciler, milletvekilleri, akademisyenler, öğretmenler tutuklu… Başka parti milletvekillerine hemen fezleke gönderen savcılar, AKP’liler hakkındaki yüzlerce suç duyurumuza bir tane fezleke göndermediler. OHAL’i mesele etmeyen hükümet emrinde AYM ve Danıştay var, çocukluğunda gittiği dershaneden, işvereninin maaş yatırdığı bankadan insanlar ihraç ya da tutuklu, kocası asker diye karısı da ihraç… Hamile kadınlar, emzikli kadınlar cezaevlerinde, karı koca ihraçlar bebeleriyle ofisimize geldiği gün öfkemizle hüznümüz yarışıyor. 100 bin ihraca bakacak tek bir yargı mekanizması yok, 15 Temmuz’da birliğinden kafasını çıkaran binlerce subay tutuklu, kalkışmayı önleyen subaylar “orada ne işin vardı” diye tutuklu… Tutuklamalar ferman gibi matbu/şablon/gerekçesiz… Dalga geçer gibi Sözcü gazetesi, Cumhuriyet yazarları FETÖ’den tutuklu, FETÖ’ye dokunduğu için FETÖ’nün tutukladığı Ahmet Şık, FETÖ’cülükten tutuklu… Herkes FETÖ’den tutukluyken AKP içindeki 61 bakan-milletvekili BYLOCK’çuya dokunan yok, bir savcı ima etti, sürüldü. Yargıçlar sendikası başkanı eleştirel diye HSK’ca sürüldü. Nuriye ve Semih “Gezi’yi başlatmaya çalışmak”tan öldüresiye tutuklu… Tayyip’e “gak” diyen cumhurbaşkanına hakaretten tutuklu, Perinçek’in de antiemperyalist önder dediğin Esad’a karşı illegal silah gönderen MİT tırlarına dokunan tutuklu, MİT tırlarını UCM’ye götüren Nurullah Ankut yargılanıp ceza almış. İşçi sınıfının grev kararları OHAL bahanesiyle yasaklanıyor, buna dur diyen bir tane yargı kararı yok. Perinçek’in de kararına itiraz ettiği YSK, 2 buçuk milyon oy hırsızlığını hukuksallaştırmış, buna bile birşey demedi daha AYM, ertesi gün Kaçaksaray’a gitti AYM başkanı, Perinçek’in “milli” liderine. Danıştay başkanı önünü ilikliyor, dikta anayasasını övüyor, Yargıtay başkanı beraber çay topluyor, 15 Temmuz kontrollü aldatmacası ile kanunilik ilkesini yok eden OHAL bir senedir sürüyor. AKP-yargı el ele verip cumhuriyet hukukunu yıkmışlar, Perinçek’in 2009’da yüce divan suçlarını tek tek yazdığı ve Yüce divana ihbar ettiği Tayyip partili, fiili, devlet başkanı… İdeolojik geriliğini, derin bağlantılarını, haysiyetini geçtim, azıcık vicdan olur insanda, azıcık… Şu adamın peşinden gitmeyin, azıcık vicdan… Ankara Direniyor’dan Doğan [1] “Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor” – Oda TV Kaynak: Türkiye Direniyor
  8. tarihselmaddeci

    Şu anda hapiste olanların hepsi ya PKK'lı ya Fetöcü..."

    Değerli arkadaş, Bırak artık şu adamı savunmayı, sakinleş ve sahte VP'den istifa et. Yazıktır.
  9. tarihselmaddeci

    Ateizm Hızla Yayılıyor.

    Modernist dinci İhsan Eliaçık, Türkiye'nin ateizmin en hızlı yükseldiği 3 ülkeden biri olduğunu ortaya koydu. http://t.thenewyoungturk.com/felsefe/ihsan-eliacik-ateizmin-en-hizli-yayildigi-uc-ulkeden-biri-olduk/
  10. tarihselmaddeci

    İlker Yücel tutuklandı?

    Ulan elden vermek ile dergide yayınlamanın ne farkı var nasıl gerizekalısınız, nasıl aptallarsınız siz ya! Ergenekon'dan yatan Haliç'te Yaşayan Simonlar'ın yazarı Hanefi Avcı diyor bunu. Bunu onun demesine de gerek yok, bunu 12 Eylül faşizminde solcu kesmiş tüm polisler söyler. Siz onlara ve faşistlere bilgi verdiniz, onlar da operasyon yaptı, bu kadar basit. Bunlar dedikodu değil, gerçek! Adam yaptığını söylüyor, dedikoducu sizsiniz. Kıvılcımlı'yı da ağzına alma pislik herif, parti adını çaldınız utanmadan!
  11. tarihselmaddeci

    İlker Yücel tutuklandı?

    Gazetede yayınlamakla polis zaten eliyle koymuş gibi bulmuyor mu a gerizekalı? Ergenekon'dan tutuklanan polis ne diyordu? Aydınlık sayesinde 12 Eylül öncesi sol örgütlerden bilgi topluyorduk. Kaç para alıyorsun ya şu saçmalığı savunmak için, parası neyse verelim de savunma be. "Biz, Türkiye Devrimcilerine karşı da düşmanlık güttük. Üstelik, bu düşmanlığı o denli hayâsızca bir noktaya taşıdık ki, 12 Eylül öncesinde yayın organımız Aydınlık’ta “Bilinmeyen Sol” başlığı altında Kontrgerilla’nın-Gladyo’nun resmi ve sivil (MHP’li) faşist güçlerine karşı nefis savunması yapan ve her gün beşer, onar, yirmişer şehit veren devrimcileri ihbar ettik polise. Bir bir, isim isim, adres adres devrimcilerin karıştığı silahlı çatışmaların krokileri de dahil olmak üzere yayımladık gazetemizde. Hem de tam kırk gün… Bu ihbarlarımız sayesinde polis, yüzlerce devrimciyi yakaladı, işkencelerden geçirdi. Ağır cezalara mahkûm ettirdi. Hanefi Avcı, “Haliçte Yaşayan Simonlar” adlı ünlü kitabında; devrimci güçleri, poliste çözülen devrimcilerin ifadelerinden ve Aydınlık’ın bu yayınlarından öğrendiklerini yazar. Biz, Amerika’yı savunduk, NATO’yu savunduk, AB’yi savunduk ve 12 Eylül Faşist Darbesini savunduk, demelidirler" (Nurullah Ankut) 12 Eylül faşizmini açıktan savunuyor TİKP, ne diyorsun sen daha! Hepsi kanıtlı. 12 Eylül faşizmini olumlu karşıladık diyor. Utanmadan konuşuyorsun hala.
  12. tarihselmaddeci

    İlker Yücel tutuklandı?

    Namussuza bak, o kadar televizyonunuz, gazeteniz var, alabildiğiniz oy bizden 40000 fazla... O da insanlar baraj altında olduğu için CHP'ye verdiğinden, herkes sizi AKP yandaşı olarak görüyor. Gelmiş bir de böyle bir sitede bize akıl veriyorsun. 12 Eylül faşizmi konusunda Doğu Perinçek yediği haltlar ile ilgili ne diyor görelim. “5 Mayıs 2002 tarihli Hürriyet’te yayımlanan eski bir yandaşının kendisiyle yaptığı söyleşide şu soruluyor D. Perinçek’e: “Geçmişinizin muhasebesini yaparken vicdanınızı rahatsız eden şeyler var mı? Mesela Aydınlık gazetesinde ihbar edilen sol adresler, isimler?” “D. Perinçek’in yanıtı şu: “Az bile yapmışız. O konuda daha cesur olmalıymışız.” Şimdiki gençlere "bunlar terör örgütüydü, o yüzden bunları yaptık" diyorsunuz, 40 türlü örgüt var, hepsi mi terör örgütüydü yalancılar! İşin aslı şudur: “12 Eylül 1980 askeri harekatına karşı Federasyonumuz olumlu tutum almıştır. Askeri Yönetimi sağcı ve sahte solcu terör örgütleriyle başarılı mücadelesinde desteklemiştir. Her türlü terörist ve bölücü örgüt tarafından Türkiye’ye karşı yürütülen kampanyaya karşı Türkiye’yi savunmuştur ve bu tutumuyla da yurt dışındaki bütün örgütlerin düşmanlığını üzerine çekmiştir. “Federasyonumuz işkencelere karşı çıkmıştır. Askeri yönetimden işkencelerin önlenmesini dilemiştir. Bugün Türkiye’de işkence uygulamış olanlar, bunu halkın nazarında Milli Güvenlik Konseyi’ni küçük düşürmek için yapmışlardır.” “Türkiye Halk Birlikleri Federasyonu (HBF) adına; Avrupa Disiplin Kurulu Başkanı Halil İ. Özak “Yönetim Kurulu Başkanı E. Ümit Ağca “Denetim Kurulu Başkanı Yıldırım Dağyeli” 12 Eylül faşizmini bundan daha iyi yağlayan, ballayan ikinci bir ekip var mı? Var, Fethullah Gülen'in başını çektiği terör örgütü! İşte sizin düştüğünüz çizgi budur. Bitmedi, diyeceksin bunlar yalan. 12 Eylül sonrası Perinçek, Kürt şovenist hareketine yandaşlaşmak için 12 Eylül'de hata ettik diyor. Hani 2002'de cesur olacaktık diyor ya, 1988'de 12 Eylül özeleştirisi(!) veriyor kıytırıktan. İşte bu yüzden siz bin kalıplısınız. Bir haber yayınlandığında herkes lanet okuyor sahte Vatan Partisine... Bunu bir düşün nedendir diye. Sonra İlker Yücel neden tutuklandı anlarsın.
  13. tarihselmaddeci

    İlker Yücel tutuklandı?

    Sataşsak ne olacak Bin Kalıplı'nın müridi, kimsiniz siz ya? 12 Eylül faşizmine alkış tutan meczuplara mı soracağız afişimizi?
  14. tarihselmaddeci

    İlker Yücel tutuklandı?

    İşçi Partisi şimdi AKP'nin hangi çizgiye geldiğini anlamıştır diyeceğim de, onlar iflah olmazlar.
  15. tarihselmaddeci

    “Tesadüf” ve diyalektik materyalizm

    Tarihsel Maddecilik Portalı Fizikötesi kökenli görüşleri savunanların, diyalektik materyalizmin de dahil olduğu ateizm konusunda malum bir ezberi vardır. Bu ezber “tesadüf” saçmalığıdır. Söylemlerini kendi ağızlarından sunmak adına, şu satırları paylaşalım: “Yahudi-Hristiyan geleneğinin ve İslam’ın varlık anlayışı Allah merkezlidir. Buna göre Allah dışındaki tüm varlıklar var oluşlarını bütün ayrıntılarıyla Allah’a borçludurlar. Galaksilerden dünyaya bitkilerden hayvanlara ve insana, insan bilincinden tüm doğal arzularına kadar her şey Allah’ın yaratılışının ürünleridir. Diğer yandan, natüralist-ateist varlık anlayışına inananlar, bütün bu saydıklarımızı “tesadüf ve zorunluluk” ile açıklarlar. Buna göre evren ve evrenin yasaları zorunlu olarak vardır, galaksilerden dünyamıza, bitkilerden hayvanlara ve insana, insanın bilincinden doğal arzularına kadar her şey zorunlu evren yasaları çerçevesinde gerçekleşen tesadüflerin ürünleridir.” [1] Burada farklı varlık anlayışlarının olabileceğini kabul ediyor kitabın yazarları, genel olarak Jaques Monod’un kitabından referans ile ateistlerin varlığı “tesadüf ve zorunluluk” olarak açıkladığını belirtiyorlar. Tabii ki bunu, işlerine geldiği için böyle söylüyorlar. Çünkü ateizmler içinde “korkak materyalizm” dediğimiz deizm, agnostizm ve mekanik materyalizmlerin bulunduğunu ve bunların tanrıtanımaz olmadığı gerçeğini örtmüş oluyorlar. Onların iddialarının aksine, tanrıtanımazlığı ayakların üstüne oturtan Diyalektik Materyalizmin dayandığı en temel kavram determinizmdir (türkçesi belirlenimcilik/gerekircilik/nedenselcilik olarak çevrilebilir). Kısaca açıklamak gerekirse, determinizmin temel görüşü, hiçbir şeyin tesadüf olmadığıdır. Açıklarsak, diyalektik materyalizm olayların nedensiz, tesadüfen olamayacağını ortaya koyar. Olayların bir gidişi olduğu, bu olayların birbirine sıkıca bağlı olduğunu ve çeşitli karşılıklı ilişkilerle birbirlerini yarattıkları, bu ilişkilerin sürekli değişimler yarattığı diyalektik materyalizmin temelidir. Ancak bilim ile dinleri dost etmek isteyen kalpazanlar ise ateistlerin tesadüfçü ve zorunlulukçu olduğunu belirtiyor. Ne berbat bir çarpıtma! Özellikle de iki kavramın yan yana kullanılması da ekletik bir görüş. Bu ekletiklik, yıllar önce felsefenin tartışacağı bir konu olabilirdi. Ancak diyalektik materyalizmin doğuşunun ardından tesadüflerin de (şans, talih ve kaderi de buna dahil edebiliriz), zorunlulukların da (mutlaklık diyebiliriz buna) dünyada yeri olmadığı ortaya çıkmıştır. Son söz olarak, insanlar binlerce yıl tanrının varlığı üzerine tartışmış, ruhun varlıktan bağımsız olamayacağını (aslında olmadığını ) kabul etmek zorunda kalmış, bilim açıkça varlığın maddeye dayandığını ortaya koymuş, kadim dinler tarafından keşfedilmesi yasaklanan tüm gerçeklikler keşfedilmiş, “hala neden Allah denen bir hayali kahramanın savunuculuğunu yapılıyor” diye sorulabilir? Bu hayal kahramanı, insanlığın gelişim kanunları dahilinde yaşama girdi ve hala varlığını sürdürüyor. Ona inanan ya da ondan dünya çıkarı sağlayanlar, gerçekleri alt üst etmek pahasına onu savunmaya devam edecekler. Ancak insan, sahip olduğu kavrama yeteneğini geliştirerek Allah yargısından kurtulmakta, gelecekte de kurtulmaya devam edecektir. [1] Allah Felsefe ve Bilim – Caner Taslaman, Enis Doko, Richard Swinburne, Robin Collins, sayfa 60 Kaynak: http://www.turkiyedireniyor.org/tesaduf-ve-diyalektik-materyalizm/
×