Jump to content

bilgivehis

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    1.558
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

1 Takipçi

bilgivehis Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Güncel Profil Ziyaretleri

1.216 profil görüntüleme
  1. bilgivehis

    ABD Askerlerinin Kadrolu Fahişeleri

    Bu başlık Washington Post gazetesine aittir. Afganistan'da ABD askerlerinin karargahında bulunan iki Filipinli kadın ve ardından gelişen detaylar. Bu haberi okuduğumda aklıma yerli ABD hayranı gazeteci müsveddeleri geldi. İşleri kendi ordusuna leke atmak olan bu güruh, kıble saydıkları Okyanus ötesindeki zerre dürüstlüğü dahi gösteremiyorlar. Ülkenin güvenlik odalarında bir şey çıkmadığı halde ütopik balyoz arıyorlar. ABD'nin işgal ettiği ülkelerin kadınlarına inen gerçek balyoz aleyhinde en küçük bir cümleleri dahi yoktur. Ordusunu namus olarak görmeyenin namus kavramı nedir acaba?... Eski adı Black Water, yeni adı XE Services olan şirket, bir güvenlik firması olarak gözüküyor. Yaptığı iş, SPA (Sanus Per Aguam) adlı özel sauna hizmeti. Güvenlik ile alakası yok ama oluyor işte. Sanus Per Aguam, sudan gelen sağlık veya banyo tedavisi deniyor. Tarihi, Roma askerlerine kadar dayanıyor. Savaştan dönen Roma askerlerine özel yetiştirilmiş kadınlarla yapılan bir masaj şekli. İçinde alkol, seks ve her türlü "Moral Yükseltici Eylem" var. Aynısı ABD askerlerine uygulanıyor. Kesilen faturalara da bu isim yazılıyor "Moral Yükseltici Eylem". Para Dışişleri Bakanlığından alınıyor. Dışişleri Bakanlığın bilgisi dahilinde gerçekleşiyor. Şirkette çalışan Brad ve Melan Devis'in itirafları sonucu sahtekarlık ve ötesi ortaya çıkıyor. Adı güvenlik olarak geçen firmada Sanus Per Aguam sahtekarlığın bir yüzü, asıl işini ise yine Washington Post yazıyor. "ABD askerleri ile ganimet saydıkları kadınları pazarlamak"... Olayların açığa çıkmasıyla yer yerinden mi oynuyor? Hayır. Sadece firmanın Black Water olan ismi XE Services oluyor. Tek değeri para olan kapitalizmden bir örnek. Seks kölesi yapılan, tecavüze uğrayan, hayatları karartılan milyonlarca kadının feryadına umarsız kalan kapitalist topluma da bu yakışır. Örneğin bu vahşilikler ABD kamuoyunun gündeminde yer teşkil etmez. Tabii minareyi çalan kılıfını hazırlar, kurdukları örgütler ile rapor hazırlayıp uluslararası sulh abidesi kesilirler. Rapordan kısa alıntı: -47-52 Kore: binlerce tecavüz. -91-92 Somali: binlerce tecavüz, içinde 4 yaşında kız çocukları da var. -94-95 Ruanda: binlerce tecavüz, tamamına yakını vahşice öldürülüyor. -1999 Afganistan: 20.000 kadına tecavüz, 12-17 yaşındaki erkek çocuklar birbiriyle ilişkiye zorlanıyor, porno çevirtiliyor ve ardından öldürülüyor. Mülteci kamplarında tecavüze uğrayan kadınların, çocukların sayısı bilinmiyor... Raporu hazırlayan örgütlerin isimlerine bakalım: -Birleşmiş Milletler -Uluslararası Af Örgütü -Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi Bu örgütlerin raporunu ABD tanımıyor. Tanısın diye direten de olmuyor. Ama örgüt isimlerine baktığınızda kendinizi cennetin koruyucu meleklerinin kanatları altında hissedersiniz. Oysa tamamı kapitalist çıkarları korumak için kurulmuştur. ABD'ye ait olan 22 Müslüman ülkeyi bölmek, zayıflatmak amacıyla hazırlanan BOP da bunlardan biri. Üstelik BOP Eş Başkanı olduğunu onlarca yerde söyleyen ve bundan gurur duyan da bu ülkenin 2. Abdülhamiti Ak Sarayda oturuyor. İşte cennetin koruyucu meleklerinden bir o eksikmiş, o da böylece tamamlanmış. Ne uluslararası bir cennet tablosu değil mi? Biri öldürüyor, biri örtüyor, diğeri de yürütüyor. Tabii cennet kadınsız olur mu? O işi de ABD askerleri, Dış İşleri Bakanlığı ve XE Services tamamlıyor. Hem de uluslararası kadınlardan seçmece... bilgivehis
  2. bilgivehis

    Pensilvanyalı vaiz

    Eskişehir'de bir grup (10 kişi) TGB (Türkiye Gençlik Birliği) üyesi genç basın bildirisi okuyor. Kendilerini "Polise hakaret" gerekçesiyle savcının karşısında buluyorlar. Savcı bildiride hakaret bulamıyor. Emniyet şaşkın. Gözlerinin önünde "...Türk genci bu ülkenin polisi vardır demeyecektir... taşla, sopayla nesi varsa kendi yapıtını koruyacaktır" denmemişmiydi? Savcı nasıl olur da basbayağı hakareti göremez? Hakaret sayılan bildiriyi savcı açıklıyor. "Okunan bildiri Atatürk'ün Bursa Nutku'dur". Emniyet bildirinin Atatürk'e ait olduğunu öğrendiğinde gençlerden özür dileyip cahilliğine hayıflanması gerekmez mi? Ama tam tersini yapıyor. Davacı olmakta ısrar ediyor. Bu defa izinsiz gösteri gerekçesiyle dava ediyor. Savcı yine suç bulamıyor. Emniyet yine şaşkın. Hukuki ceza yoksa, tayyip demokrasisinde çareler tükenmez. Bu defa da kendi ceza hukukunu devreye geçiriyorlar. 10 saat boyunca Samanyolu TV'yi izletme cezası... Bursa Nutku Cumhuriyetin korunması için kurucusu tarafından verilmiş bir görevdir. Polisin kendisine de verilen bu görevi dava etmesi, Cumhuriyet ilkelerinin getirildiği durumu gösteren acı bir örnektir. Ne ilginçtir ki, Bursa Nutku'nu bilmiyor görünen aynı emniyet, Samanyolu TV'yi izletmenin psikolojik bir ceza olduğunu biliyor. Neden Samanyolu TV? Bu sorunun anahtarı kanalın içeriğinden ziyade sahibinde gizlidir. Çeşitli kesime göre, gözüsulu, terörist, diğer kesime göre çıkar kapısı, peygamber yarısı, ABD için ise ABD çıkarları için çalışan bir görevli. ABD'nin Pensilvanya eyaletinde 135 dönüm arazi üzerinde 8 villa, yüzlerce koruma ve hizmetkarları ile Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasındaki payını yaşıyor (1). ABD çıkarları için yemin etmiş bir ABD vatandaşı (2). Çıkardığı takvimlerde Kelime-i Şahadet'ten Hz Muhammedi çıkaracak kadar İslam düşmanı (3). Kilidin şifresini çözenler aynı zamanda tespiti teşhir ediyorlar. Azerbaycan İlahiyatçılar Birliği Başkanı Akil Alasker "Gülen Müslüman değil". 35 yıllık Baş Muavini Nurettin Veren "Biz devlet içinde devlet kurmak için çalıştık". Pensilvanyalı vaizin ülke içindeki faaliyetlerinde etkili bir yere gelmesi yine Nurettin Veren'in itiraflarıyla belirgin bir anlam kazanıyor. "Başta Özel olmak üzere Demirel'in, Çiller'in (4) yoğun manevi desteği ve bazı devlet büyüklerinin övgüsü ile hızla büyüdük" (5). Dönemin Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel'in 22 Ağustos 2000 tarihinde hazırladığı rapor: "Fettullah Gülen; laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini sona erdirmek için okullarında beyinlerini yıkadığı gençlik ile toplumu toplumu kullanmayı planladığı tespit edilmiştir. Stratejisi; devletin bütün kadrolarında, bütün bürokraside Milli Eğitim Bakanlığı ve Emniyet teşkilatında kadrolaşmaktır.". Bir TV kanalının Emniyet tarafından psikolojik ceza aleti haline getirilmesi, kadrolaşmanın net örneklerinden biridir. Nihayetinde Pensilvanyalı vaiz de öyle yapıyor, ABD vatandaşlığıyla layık olduğu saflardaki yerini sağlamlaştırıyor. Böylece NATO ve demokrasi örtüsüyle ülkeleri işgal eden ABD'ye yeni bir örtü eklenmiş oluyor. Aynı demokrasi adı altında Afganistan ve Irak'ı işgal ettiği gibi. Nato i,le giremediği ülkelere ışık okulları sayesinde CIA ajanlarıyla girdiği gibi. Işık okullarının Türk Cumhuriyetlerinde ABD desteğiyle kurulduğu gibi. Erzurumlu vaizin Pensilvanyalı oluşunun tesadüf olmadığı gibi... Halkın önemli sayıda herhangi bir gücün içine düşüşünü yalnızca din ekseninde sınırlamak eksiklik olur. Nasıl ki, Samanyolu TV ile ABD arasında Pensilvanyalı vaiz varsa, halkı tarikatların kucağına iten iktidarları bu eksenin dışında tutamayız. Orduya ve diğer Cumhuriyet kurumlarına saldıranların oyununa gelmek yerine, Atatürk'ün Bursa Nutku'nda söylediği gibi, Cumhuriyet kurumlarını devrim ilkeleriyle donatmalıyız. Çünkü Cumhuriyet ve devrimler bütün toplumun yeğane güvencesidir. bilgivehis (1) Amerika'daki İmam Ergün Poyraz (2) 18.07.2008 Hürriyet gazetesi (3) 11.02.2007 Aydınlık (4) Zamanın başbakanı Tansu Çiller ABD vatandaşıdır (5) Fettullah hocanın şifreleri Aytunç Erkin
  3. bilgivehis

    İstiklal Yolculuğu

    Ergenekon vadisi dar, Altay dağları sarp. Dedi ana. Şimdi nereye? dedim. Anadolu yapmaya! Ne kadar sürer? dedim. Beşyüzkırk yıl dedi. On altı devlet yüklü kızaklar, Yüklü kadınların omzundalar, Demirci taşıyor Anadolu'ya, Usta yüklü kadınlar. Toprak şerbetsiz yoğrulmaz, Kemiksiz yapı dik durmaz. Dedi ana. Şimdi nereye? dedim. Mavi gözlü, sarı saçlı yapmaya! Ne kadar sürer? dedim. beşyüzseksenbir yıl dedi. Demir yüklü kağnılar, Yüklü kadınların omzundalar, Gazi taşıyor Anadolu'ya, Kınalı Kuzu yüklü kadınlar. Gafiller gelse ikrara, Aşk yok ki, yürek yana. Dedi ana. Şimdi nereye? dedim. İstiklal yapmaya! Ne kadar sürer? dedim. Bugün olmazsa yarın! İstiklal yüklü çılgınlar, Yüklü kadınların omzundalar, Kurtuluş taşıyor Anadolu'ya, devrim yüklü kadınlar. bilgivehis
  4. bilgivehis

    TATLICI (Bir Günlük Gerçek Hikaye)

    -Uyan hemşeri! -Hey! -Saat 3,5, yarım saat geç uyandık. Patronun sinir bozucu sesiyle uyanan Metin'e gecenin bu saatinde uyandırılmak ağır geliyordu. Hele o tatlı dökülen odunlukta tatlı kızartması yok mu, saatin yedisine kadar işkenceden farksızdı. Ama yaptığı iş ne olursa olsun, askeri görev sayar, en iyisini yapmaya çalışırdı. İş yerinde beş tane eleman vardı,diğerleri patronun köylüsüydü, böyle durumlarda hemşerilik güdülür ve ezilebilirdi. Bu yüzden dikkatli olmalı, hakkını yedirmemeliydi. Tatlı dökümü bittikten sonra yeni uyanıyormuş gibi tekrar el-yüz yıkandı, kahvaltı edildi. Her tablaya 200-300 arası tatlı dizildi. Tablalar ortalama bir metrekare, camlı, tek tekerli, arka ayaklarını kaldırıp yürütülen cinsten. Tablasını alan Kırıkkale sokaklarında gözden kayboldu. 1982'nin yakıcı bir Haziran ayı. Sokaklar bomboş, kimsecikler yok. Metin'in Tatlıı! diye bağırışı canlanma için yeterli olmuyordu, fakat padişahın fermanını okur gibi hep aynı kelimeyi çığırıyor, ne kadar gür çığırırsa ferman o kadar kişiye ulaşacak ve bu buyruğu yerine getirecekmiş gibi yırtınıyordu. Ama nafile, kimse oralı olmuyordu. Öğlen olmuş halen tatlılar olduğu gibi duruyordu. Tatlıları satmadan geri götürmek alay konusuydu. Ayrıca işçilerin yaşı ilerlemiş olanı, bir kaç kez tatlıyı geri götürene kapının gösterileceğini çınlatmıştı. Metin her ikisine de gelemezdi, kendine beceremedi dedirtemezdi, onun için bir şeyler yapmalıydı. Bu düşünceler içinde dolanırken, birden adımları hızlanmış, kendini şehrin dışında bulmuştu. Madem ki, şehirde satılmıyor o halde bir köye gitmeliydi. Bulunduğu yerde şehrin dışına giden topraklı bir yol gördü. Nereye gittiğini bilmeden rastgele o yola girdi. Bu meçhule gidişin bir kararıydı. Bazen çareler meçhulde gizlenir. O da günü kurtarmak için böyle bir gizi çözmeye kendini mecbur hissetmişti. Çünkü ekmeğin yeri belli, aslanın ağzındaydı. Ama o ekmek bazen şimdiki gibi meçhulde olabiliyordu. Bu yüzden kuralı bozmuş, kimsenin yapmayacağı farklı bir mücadele içine girmişti. Zaten yapacak başka bir şey de göremiyordu... Yedi kilometre kadar yürümüş halen köy diye bir şey görünmüyordu. Üstelik topraklı yol gittikçe daralmış, keçi yoluna dönmüştü. Bir müddet sonra keçi yolu da bitti, karşısına tarlalar çıktı. Tarlalar yeni sürülmüş dev tezeklerden başka bir şey görünmüyordu. Artık geriye dönmek de bir adım ileri atmak da imkansız hale gelmişti. Orada çaresiz öyle kalakalmıştı. Kısa bir müddet sonra geldiği yönden bir katırlının geldiğini gördü. En azından nerede olduğunu ondan öğrenebilirdi. İyice yaklaştıktan sonra sordu. -Buralarda köy yok mu? -Aha! bu tarlaların sonunda bizim köy var. -Peki, yolunuz yok mu? -Yoo. -Ee, nasıl gidip geliyorsunuz? -Aha! bu katırlarla... Üstündeki giysi neredeyse yamalarla tutturulmuş adam tarlanın içinde gözden kaybolurken, ne gibi bir meçhule girişin de ilk ipucunu vermişti. Ama artık çok geçti, tarla da olsa ilerlemeliydi. Tablaya ve içindekilere zarar gelmeden o tezeklerden nasıl aşabilirdi?. Daha on metre kadar gitmişti ki, tatlıların her biri bir tarafa savrulmuştu. Üstelik tabla her hoplamasında bilek gücüyle inişini yumuşatmaya çalışırken ayrı bir efor sarfediyordu. Ayrıca tepeden vuran güneşin sıcağı dayanılır gibi değildi. Her adım atışta tabla havaya uçuyor farklı yere çakılıyordu. Tatlılar 300 kişilik horon ekibi gibi zıplıyor, balık sürüsü gibi bir tarafa yığılıyordu. Bazen de Kuğu Gölü bale dansçıları gibi süzülüyor, havaya uçanlar geri düştüğünde hangi çağa ait olduğu bilinmeyen harflere dönüşüyordu. Metin tablayı bazen itiyor, bazen de geri çekiyor adeta tezeklerin etrafında semazen olmuş dönüyordu... Bir kaç saatlik uluslararası danslar ve oyunları icra ettikten sonra nihayet köy görünmüştü. Haftalardır kara yüzü görmeyen tayfanın "Kara göründü!!!" diye bağırmasındaki duyguyu daha iyi anlamıştı. Bir yandan "yolsuz köyümüz yok" diye yalan söyleyen yöneticilere kızıyor, buna bir anlam veremiyordu. İşte yolsuz bir köy, hem de başkentin dibinde... Zağer cinsi köpek gibi inleyen nefesi düzelmişti, dili iki karış dışarıda köye giremezdi. Üstü-başı çamur banyosu yapmış gibiydi. Bir müddet kurumasını bekledi, sonra onları silkeledi, bir nebze temizlenmiş sayılırdı. Zaten gördüğü katırlı adam da ondan farklı değildi, en azından yamalı olmamasıyla bir adım önde sayılırdı... Köyde tavuklardan başka canlı görünmüyordu. Evlerin tamamı toprak ve bakımsızdı. Kahvehane olduğu belli olan bir harabe yapıya yaklaştı, içeride 20 kişi kadar vardı. İnsanların kılıkları dikkatini çekmişti, keçi yolunda karşılaştığı katırlı adam gibi hepsinin giysileri yamalarla meydana gelmişti. Üstelik yamalar o kadar eskiydi ki, renkleri solmuş, neredeyse tek renge dönmüştü. Yoksul oldukları açıktı ama bu durum tatlı almalarına engel görmüyordu, çünkü bir tatlı parasını artık çocuklar bile beğenmiyordu. Kahve benzeri harabe yapıdan tablanın başına geçmek üzere çıktığında gözlerine inanamadığı bir kalabalıkla karşılaştı. Gelirken bomboş olan köyün meydanı şimdi insan kaynıyordu. Herkes tablanın bir kaç metre uzağında meraklı gözlerle tablaya kenetlenmişlerdi. Hepsinin kıyafetleri antik çağdan kalma yama, çul, çuvaldan ibaretti. Oldukça bakımsızdılar. Bakışmaların dışında koca o kalabalıkta çıt çıkmıyordu. Tabla yüzlerce meraklı göz arasında uzay gemisini andırıyordu. Bu durum karşısında Metin adeta donmuş gibiydi. Aniden gelen bir ses bütün sessizliği bozuverdi. -Hemşerim bu nedir? -Tatlı. -Hımm. -Yenir mi?... İşte şimdi her şey anlaşılmıştı. Bu insanlar yoksul olmasının yanısıra tatlıyı bilmiyordu. Metin bunun yenen bir şey olduğunu anlatırken, az ilerden bir ses geldi. -Doğru, doğru, bu yenir, hem de çok gozel, askerdeyken arkadaşlar ısmaladıydı, ben gördüm. Tatlının ne olduğu ispatlanmıştı ama kimse almamıştı. Metin en yakında olana bir tatlı ikram etti, kanıt tamamlanmalıydı. Adam tatlıyı yerken, onunla birlikte sanki tüm meydandakiler yiyordu, şapır, şupur, yutkunma sesleri yankı yapıyor, başka bir ses duyulmuyordu. Metin'in içi burkulmuş, bütün duyarları zirveye çıkmış, gözlerine yansıtmasa da adeta hisleri ağlıyordu. O esnada sekiz büklüm olmuş, yürüyecek hali dahi kalmamış bir ihtiyar biraz yaklaşarak Metin'e seslendi. -Evlat, burada kimsenin parası yok, sen en iyisi hava kararmadan şehre dön. İşte bu her şeyin bittiği andı, yolu olmayan köyün parası da yoktu. Bunu antik çağdan kalma insanları gördüğünde anlamalıydı. Artık kendine hayıflanmanın bir anlamı yoktu. Galiba ihtiyarın dediğini yapmalıydı. Kendini tüyü yolunmuş tavuk gibi hissediyordu. Aklından tavuk geçince bir anda bir fikir geliverdi. Bu köyde bolca tavuk görmüştü, tavuk varsa yumurta da var demekti, öyle ise bir yumurtaya bir tatlı niye olmasındı, zaten ikisi de aynı paraydı. En azından bir denemeliydi. Bütün cesaretini toplayarak, kürsüden seslenen bir politikacı gibi nutuk çekmeye başladı. -Ey ahali!, tarla demedim, çamur demedim, köyünüze geldim. Yola çıktığımda bir meçhule yol almıştım, şimdi o meçhul artık biliniyor, sizlerin tatlı yemeniz lazım, bu nasıl olacak derseniz, çok kolay, bir yumurtaya bir tatlı. Metin daha sözünü bitirmemişti ki, ne olduysa o anda oldu. O sakin,miskin duran köylüler arıların istilasına uğramış gibi her biri bir tarafa kaçışmaya başladılar. Koşanlar, itenler, çekenler, birbirinin üzerinden atlamaya çalışanlar, sökülen yamalar, adeta havada uçuşmaya başladı. Sekiz büklüm olmuş ihtiyar dahi kendinden umulmayan çeviklikle koşmaya çalışıyordu. Bir anda meydan boşalmış, insanların yerini toz bulutu almıştı. Neler olmuştu, acaba kötü nutuk mu çekmişti? Bu karışıklığa bir yandan anlam bulmaya çalışıyor, bir yandan da ter ile karışan tozun içinde çamurdan bir canlıya dönmüştü... Çok geçmeden bu defa insanların meydana koşmalarıyla bir toz bulutu daha yükseldi. Herkesin eli havada ellerinde yumurtalarla bana bir tane, üç tane diye bağırarak gelmeye başladılar. Metin tatlı vermek için tablanın kapağını açmak zorundaydı ama bu toz bulutunun ortasında nasıl yapardı? İnsanlar tatlı almak için tablayı itip çekerken, tabla köyün meydanında kaptansız gemi gibi dolanıyordu. Bu arada tablanın üzerine gelen tozun, damlayan terin haddi hesabı yoktu, buna aldıran da yoktu. Kısa müddet içinde tatlı bitmiş yerini yumurta almıştı. Aynı anda köyün meydanında şapır-şupur sesleri koro eşliğinde yankılanıyordu. 300 tane tatlı bir müzik aleti olmuş, gark, gurk, curk sesleri ritm ve ahengi tamamlıyordu... Bu arada karanlık çökmüş, tezekler ile boğuşma zamanı gelmişti. Ama artık önemli değildi, yumurtayla da olsa tatlıyı satmış olmanın sevinci vardı. Metin'in düşüncelerini meşgul eden yaşananlarla birlikte bu yok yoksulluğun nedeniydi. Nasıl olur da bu kadar yok yoksul olunabilirdi? Oysa gözün aldığı her yer ekili araziydi. Bunca bereketli topraklarda bunca yoksulluğun nedeni ne olabilirdi? Üstelik erkeklerle birlikte kadınların hatta çocukların ellleri dahi nasırlıydı. Geri dönüş hep bu sorulara cevap aramakla geçti... Patronun evine geldiğinde gece yarısı olmuştu. Başından geçeni anlatma gereği görmedi, bir başka alay konusu olabilirdi. Uzun zamandır köy yumurtası yemediği için patron yumurta takasına sevinmişti. "On tanesini sen al gerisini getir" dedi. Metin bunun üzerine kendinden gurur duymuş olarak tablanın kapağını açtı. İşte o an gördüğü manzara karşısında dünyası başına yıkıldı. Sap samanların arasına istiflediği bütün yumurtalar kırılmış, sarı, beyaz, toz, kabuk birbirine karışmıştı. Tepsiyi fırından çıkarır gibi tabladan çıkardı yere bıraktı. Birden üzerinde tepinmeye başladı. Tepinirken, yumurtalar başına sıçrıyor, tozun, çamurun ardından bu defa da yumurta banyosu içinde kalmıştı. Ama ne olduysa aniden frene basar gibi durmuş ve gülme krizi gelmiş gibi kahkaha atmaya başladı. Boşuna tepindiğini düşündü. Amaç tatlıyı satmak değilmiydi, o halde yırtınmanın ne anlamı vardı? Varsın yumurtalar kırılsındı, onu bir kaza olarak görmeliydi. Oysa görevini yapmış olmanın hazzını yaşamalıydı. Öyle de yaptı. Banyo yaptıktan bir saat sonra uyanmak üzere yatağa geçti. Başkentin dibinde insanların bu kadar yoksul oluşuna cevap arayarak uykuya daldı... bilgivehis
  5. bilgivehis

    Tüp kuyruğu vs Hıyar kuyruğu

    Bu ak ite cevap vererek onu beslemeyin arkadaşlar.
  6. bilgivehis

    Tüp kuyruğu vs Hıyar kuyruğu

    Düşünmüyorum, araştırıp öğreniyorum, sizin gibi dolma yutmayız.
  7. bilgivehis

    Tüp kuyruğu vs Hıyar kuyruğu

    Tayyip tarafından Işide gönderilen tırlardan haberin yok galiba, hem hangi mahkemeye vereceğim, tayyibin emrindeki mahkemelere mi, halen trollğe devam ediyorsun, ettikçe de sadece komik oluyorsun.
  8. bilgivehis

    Devrimci tuzak

    Dinci iktidarı besleyen zihniyet yok olmadan hiç bir şey düzelmez, dünyada müslümanın olduğu hiç bir ülke üretim yapmaz, bilim yapmaz.
  9. bilgivehis

    Tüp kuyruğu vs Hıyar kuyruğu

    Kimin kaos yarattığı ortada, hıyar kuyruğu, Işidi beslemek, Suriyeye saldırmak, kendinden olmayanı öldürmek, utanmadan bir de kaos yaratmakla suçlamak. Bari trollüğünü bu kadar açık yapma da bu kadar komik duruma düşme.
  10. bilgivehis

    Tüp kuyruğu vs Hıyar kuyruğu

    müslüm olmazsan ne yazar, savunduğunu müslümler de savunuyor. İşte dolma bilgiler dediğimiz zaten bunlar, gazete ve Tv, basın sana istediğini yansıtır, onu da ,ilahi haber zanedersiniz. Sizler olmazsanız yalancılar değil iktidar muhalefet dahi olamaz, aynı koyun sürüsü gibisiniz, suphaneke diyeni tanrı belliyonuz. Biraz perdenin arkasını aralamak aklınıza bile gelmez, zaten gelse bile medyanız, dininiz izin vermez. Hem hıyardan girdin, ecevit, kılıçdar, Atatürk'ten çıktın, trollüğünü de göstermiş oldun. Siz hiç utanmaz mısınız, hiç mi sizde onur, şeref yok, bütün onurunuz tayyibin kıçıylamı sınırlı, vah ülkem vah, medyadan takip ediyormuş, işte değeriniz de tayyibin kıçı, fetonun sümüklü mendili kadar olur.
  11. bilgivehis

    Tüp kuyruğu vs Hıyar kuyruğu

    Konuyu baştan sona kadar okudum, bir şey dikkatimi çekti. anibal genelde kanıtlara dayanarak yorumda bulunurken, BlackSunTR salt bireysel görüşe dayanan ve alakasız kıyaslamalar gösterdi. Bunu şöyle yorumlayabiliriz, anibal perdenin arkasını göstermeye çalışırken, BlackSunTR kendisine verilen dolma bilgilerden öte geçemedi. Demek ki, müslümler yalan olmadan inanmıyorlar, onların bir şeye inanması ve onu savunması için yalan olması gerekiyor. Eğer konu doğruysa, gerçekse müslümlere göre o yalan oluyor. Örneğin videodaki gibi, iktidar kendilerini hıyar kuyruğuna kadar rezil etmiş olmasına rağmen halen iktidara toz kondurmuyorlar. Acaba yalana inanma bir hastalık olabilir mi ki, yalana inananların yüzde 99'unun müslüm olması bir tesadüf olamaz. Ben yalana inanmanın bir hastalık olduğunu ve en iyi yalan makinesi dinlere koşulmasının nedenini bu hastalığa bağlıyorum. Yalana inanma hastalarını doğruyla iyileştirmek mümkün mü, sanmıyorum, çünkü bu hastalar doğrulardan ve gerçeklerden nefret ediyorlar. Ülkeyi çökerten iyi bir yalancıysa bu hastalar için ülkenin çökmesi bir şey ifade etmiyor, onlar için önemli olan iyi yalancının başta olması.
  12. bilgivehis

    Tüp kuyruğu vs Hıyar kuyruğu

    Videoda saldıranlar mı hıyar yoksa satılanlar mı hıyar, ayırt etmek güç.
  13. bilgivehis

    Sözde ilaç satanlara neden dokunulmuyor

    Sayın anibal, bu cümlen gerçeği yansıtmıyor ama sana bir soru sorayım. Bu kadar övdüğün kapitalizmi iyi olduğunu varsayalım, peki bu millet hakediyor mu? Bu millet kapitalizmi de komünizmi de haketmiyor, bunlara arap ya..ağı tatlı geliyor, o halde bizim tartışmamız kendimizi avutmaktan başka bir şey değil. Bundan sonra bu konuları tartışmayacağım, Türk Ateist söylemişti "Kendi hayatına bak" demişti ama dinlememiştim, haklıymış.
  14. bilgivehis

    Büyük Oyunu gören küçük akıllılar

    İslamın tek kuralı vardır, gözlerin görmemeli, gökyüzüne dombalmalı, kendinden olana öl dese ölmeli. Bu yüzden onları becerenler "Çok zekisiniz alimallah" dedikçe kendilerini cennete bir adım daha yakın hissediyorlar.
  15. bilgivehis

    Sözde ilaç satanlara neden dokunulmuyor

    Kapitalizmin girdiği ülkelerin hepsi zengin oldu maaşallah. Kapitalizm, sömürü ve kâr demektir, senin az veya çok kazanmana bakmaz, ne kadar sömüreceği ve ne kadar kâr edeceğine bakar. Türkiye bir bağımlı ülkedir, ABD'nin sömürge eyaletidir, Türkiye sanki bağımsız, özgür bir ülkeymiş gibi göstermişsiniz. Kapitalizm yaşanmadan bir başka sisteme geçiş olmayacağını bilecek kadarım, Atatürkçü olmam da zaten bu bilinçte olmama dayanıyor. Peki bu halklar sömürülmeyi, ezilmeyi, kandırılmayı, ilaç diye ota-poka yolunmayı hakediyor mu? Elbette hakediyor, buna bir diyeceğim yok ama kapitalizm gerçeğini de böyle ajite etmenin anlamı yok.
×