Jump to content

Yakup

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    1.846
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

Yakup Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Profile Information

  • Gender
    Male

Güncel Profil Ziyaretleri

5.000 profil görüntüleme
  1. Yakup

    BİR HABER!

    Merhaba sevgili Hacı abi. Az önce bir dostumdan üzücü haberi aldığımda önce şaşkınlık yaşadım, sonra içimde derin bir sıkıntı hissettim. Biliyorum ki seni seven tüm dostların bu duyguları yaşadı. Çünkü sen sıradan birisi değilsin, bizim için önemlisin. Türk aydınlanmasına olan eşsiz katkıların, cesaretin ve emeklerin asla unutulmaz, unutulmayacak da. Hacı abi, seni biraz sanki yılgın gördüm. Biz ki seni hep o bitmek tükenmek bilmez müthiş enerjinle, mücadele azminle tanıdık. Biliyorum zor bir durum, ancak ben senin bu zorluğu da atlatacağına inanıyorum. Hatırlasana o günleri Hacı abi, o sıkıntılı dönemi. Ben sizleri o dönemde tanımış, iyiniyetliliğinize ve samimiyetinize yürekten inanmış, yönümü derhal tayin etmiştim. Hepi topu kaç kişiydik ki. İşte o sıkıntılı dönemde ben ve benim gibi birkaç kişiye sana olan sevgimizi bile dile getirmemize izin vermediler. O zaman yazamadığımı şimdi yazmak istiyorum: ''Seni seviyorum/z Hacı abi.'' Hacı abi lütfen moralini yüksek tut. Bu sıkıntılı günler de geçecek inan. Hayat bize bazen nerede nasıl olacağı önceden bilinmeyen öyle tuzaklar kuruyor ki o cesaretimiz, mücadele azmimiz bazen sekteye uğrayabiliyor. Sen güçlü bir insansın Hacı abi. Bunu da atlatacağına olan inancımı daima koruyacağım. Lütfen sen de buna inan. Kendine iyi bakman dileklerimle...
  2. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    Büyüyoruz ama halkın durumu neden değişmiyor? Ayşe Hanım Teyzem diyor ki, “Sayın Başbakan ‘Türkiye Çin’den hızlı büyüyor’ dedi. İyi de, büyümenin kime yararı oluyor? Benim durumum değişmedi. Halkın büyük bölümü benim gibi. Bu büyümenin kime yararı var?” Ayşe Hanım Teyzem’e bilgi vermek için devletin bilgi hazinesi TÜİK’in bu konuda yayınladığı bilgileri ve rakamları topladım. 5 yılda ekonomi ne kadar büyüdü? Bu büyüme sonucu halkın durumu nasıl değişti? Bunları araştırdım. Ayşe Hanım Teyzem’e durumu arz ettim. Dedim ki, büyüme milli gelir artışı demektir. Milli gelir ülkede belli bir dönem üretilen mal ve hizmetlerin parasal (katma) değeridir. Üretim (yaratılan katma değer) artınca milli gelir de artar. Buna büyüme denilir. Türkiye son bir yıl hariç büyüdü. 2007’de yüzde 4.7 büyüdük. Kriz başlayınca 2008’de büyüme yüzde 0.7’e geriledi. 2009’da yüzde 4.8 küçüldük. Ama 2010’da yüzde 9.2, 2011’de yüzde 8.5 büyüme elde ettik. Milli gelir artıyor ama nüfus da her yıl yüzde 1.2 artıyor. Her yıl sofraya 1 milyon kişi daha oturuyor. Bu nedenle kişi başı milli gelir rakamı büyüme kadar artmıyor. Kişi başı milli gelir 2007’de 9.333 dolar idi. 2008’de 10.436 dolar oldu. 2009’da 8.590 dolara geriledi. 2010’da 10.079 dolar, 2011’de 10.444 dolar oldu. Son 5 yıldır (Çin’den hızlı büyümemize rağmen!) kişi başı milli gelirde önemli artış sağlanamadı. GELİR DAĞILIMI BOZUK Her ülkede gelir insanlar arasında eşit dağıtılamaz. Fakat önemli olan imkân ölçüsünde eşitliğin sağlanması. Çünkü gelir dağılımı bozuksa ülke hızlı büyüse de artan gelirden halkın sadece belli kısmı yararlanır. Bunu ölçmek için ülke nüfusu en fakirden en zengine dizilir. Sonra toplam nüfus 5 dilime bölünür. Böylece her yüzde 20’lik nüfus diliminin milli gelirden aldığı pay izlenir. Bizde en düşük yüzde 20’lik nüfus dilimindeki 15 milyon insanımızın milli gelirden aldığı pay 2007’de yüzde 5.8 idi. Son 5 yılda hiç değişmedi. 5 YILDIR AYNI YERDE En zengin yüzde 20’lik nüfus milli gelirin yüzde 46’sını alıyor. 2007’de yüzde 46.9’unu alıyordu, 2011’de yüzde 46.4’ünü aldı. Görülüyor ki, büyümeye rağmen son 5 yılda gelir dağılımı değişmemiş. Ülke gelirinin yarıya yakını 15 milyon insanın cebine girerken kalan yarıyı 60 milyon paylaşıyor. En alttaki 15 milyon ise gelirin sadece yüzde 5.8’i ile geçiniyor. Dünyada gelir dağılımı için GİNİ katsayısı diye bir ölçü var. Bu ölçü, gelir dağılımındaki eşitsizliği gösterir. Ölçü 0’a yaklaştığında gelir dağılımı iyileşiyor, 1’e doğru kötüleşiyor demek. GİNİ katsayısı 2007’de 0.410 idi. 2010’da 0.402 ve 2011’de 0.404 oldu. Açık anlatımıyla dünyada geçer ölçü birimine göre 5 yılda gelir dağılımında iyileşme yok. Ekonominin hedefi insanı mutlu etmek. Büyümenin hedefi insanın refahını artırmak. Ekonomi politikaları başarılı ise, büyümenin nimetleri halka iyi aktarılabiliyor ise, yoksulluk azalır, refah artar. Bizde büyümeye rağmen yoksulluk azalamıyor. Yoksulluk oranı 2007’de yüzde 20.6 iken 2008’de yüzde 16.7’e indi. Nüfusun yüzde 17’si 2009’da yoksulluk sınırı altında idi. Oran 2010’da yüzde 16.9 oldu. 2011’de yüzde 16.1 hesaplandı. Demek ki büyümeye rağmen yoksulluk oranını düşüremiyoruz. Ülke büyürken uygulanan ekonomik ve sosyal politikalar başarılı olursa, halkın yaşam şartları iyileşir. Acaba son 5 yılda halkımızın yaşam şartları ne kadar iyileşti? *Ülkede kendi evinde oturanların oranı 2007’de toplam nüfusun yüzde 60.8’i iken, 2011’de yüzde 59.6’sı oldu. Demek ki yapılan bu kadar çok konutu, TOKİ konutlarını daha önce evi olmayanlar almamış. *Nüfusun sadece yüzde 38.6’sı ‘Borcum yok’ diyor. * İki günde bir et yiyebilenlerin nüfusa oranı 2007’den beri yüzde 39 civarı. Değişmemiş. * Tatil yapma imkânı olmayanların toplam nüfustaki payı 2007’de yüzde 88.5 idi, 2011’de yüzde 86.5 oldu. * Beklenmedik harcamaları karşılayamayacak kadar geliri düşük olanların toplam nüfusa oranı yüzde 67.6. Bunlar benim uydurduğum rakamlar değil. Devletin rakamları. Ben sadece alt alta dizdim. GERÇEKLERİ GİZLEMELİ Mİ? Büyüme oranı tabii ki önemli. Bankalarımızın güçlü, borsanın canlı olması, her köşede bir alışveriş merkezi yükselmesi, TOKİ’nin bulduğu her araziye yap-satçıların bina dikmesi tabii ki önemli. Ama bunlar büyümenin amacı değil, aracıdır. İstanbul’da 2 milyon dolara satılan konutlara, tatil yörelerinde sosyete fotoğrafçılarına poz veren manken kızlarımız ile çapkın gençlerimizin bolluğuna bakarak, “Oh...Türkiye zenginleşiyor. İnsanlar paralarını koyacak yer bulamıyor” demeye imkân yok. ‘Büyümenin nimetlerinden halk yararlanıyor mu?’ diye merak ettiğimizde halkın tenceresinde neyin kaynadığına bakmamız gerekir. Ayşe Hanım Teyzem dinledi, dinledi... “Anlattıkların içimi karartı. Anladım ki, büyümeden yararlanamayan, sadece ben değilmişim. Halkımızın çoğunun durumu değişmemiş. Büyümenin nimetleri sınırlı kesimin cebine girmeye devam etmiş. Ne yapalım? Bizim kaderimiz de bu... Kader utansın!” dedi ve de kapıyı çarparak gitti. Acaba insanları üzmemek için bazı gerçekleri saklamak daha mı iyi olur? Güngör Uras - Milliyet
  3. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    Ey ülkemin iktidara ‘ilişmiş’ zavallı medyası; Cnntürk, NTV ve Habertürk’ün değerli haber müdürleri; haber olmak için padişahtan izin almak, ya da alanlarda şiddet mi kullanmak gerek? Sadece siz değil elbette, ulusal medya olarak hepiniz ağızbirliği etmişçesine, bizi de taleplerimizi de, amacımızı da görmediniz… Tıpkı AİHM kararlarını uygulamaya koymayan devlet gibi, cemevimize ‘ibadethane’ demekten kaçan yargı gibi, en temel insan haklarımızı dahi teslim etmeyen yasama organı gibi… Siz, sadece görmezden gelmekle kalmadınız, hiç sıkılmadan yüzellibinden fazla olan katılım sayısını onbeşbine düşürdünüz. Kitle gerçeğini, taşradan gelen beşyüz otobüsü, (yirmibeşbin kişi) mitingin mesajlarını değil, mitingle ilgisi olmayan, kim olduğu dahi bilinmeyen marjinal bir grupla polis arasında geçen kavgayı öne çıkararak, Alevi-Bektaşileri, solcu ve demokrat musahiplerini töhmet altında bırakıp, istemlerini sansürlediniz! Oysa önceki yıllarda yapılan üç büyük mitingi, günler öncesinden duyurmaya başlamış, canlı olarak yayınlamış, ufak tefek olumsuzlukları değil, mitingin mesajını öne çıkarmıştınız… Ne değişti; ‘ülkenin yüz akı ve demokrasinin güvencesi olan muhalifler, Ankara’da bir araya gelerek; demokrasi, laiklik ve AİHM kararlarının uygulanmasını istediler, gerici eğitime ve SAVAŞA HAYIR’ dediler, ‘4+4+4 gericiliğini kınadılar, eşitlik istediler’ demekten neden korktunuz? Kulaklarınıza, çıkarınıza halel geleceği mi fısıldandı? Bu yüzden mi mağdur ve mazlumun değil, zalimin yanında durdunuz? Yazıklar olsun! Şimdi artık, mağduriyetimize çanak tutanlara medya da eklenmiş oldu. Medyanın da “ötekisi” olduk. Umudumuz azalırken, korkularımız, gelecek kaygımız, yalnızlık duygumuz çoğaldı… Başbakan, bakan, MİT, polis ya da başka bir muktedir mi talimat verdi; bir işgüzarlık, oto sansür mü söz konusu? Yoksa yaranma, gönüllü yağdanlık olma duygusu mu bilmiyorum! Bildiğim ve gördüğüm bişey varsa o da şu; medya biraz sıkışınca, ne demokrasi, hak, hukuk dinliyor, ne de “parlamenter rejimin dördüncü gücü” olduğu gerçeğini anımsıyor. Varsa yoksa patrona yaranmak ve “padişahım çok yaşa” korosuna eklemlenmek… Kürsünün Opera yönü İşgale uğramış ülkenin müstemleke basını gibi… Oysa biz sorumlular, miting hazırlığı yaparken ne çok mutluyduk. Binlerce insan, her birimiz, yurdun her bir yerinde gece gündüz çalışmış, medyanın görmek istememsine, tek bir haber yapmamasına karşın, yüzbinleri alana çekmeyi başarmıştık. Padişahlık rüyası görenlere, savaş çığırtkanlarına, sömürge valiliğini zımni kabullenenlere, mezhep devleti maceracılarına karşı gücümüzü, irademizi ve sesimizi birleştirerek, bu karabasana güçlü bir protestoyla “HAYIR!” demeyi ve topluma umut aşılamayı öngörmüştük. Diyorduk ki, “mitingin duyurusuna yardımcı olmadılar ama yüzbinleri alana toplayınca nasıl olsa görürler, görmek zorunda kalırlar.” Bu umutla ne gece dedik, ne gündüz, çalıştık, çalıştık… Ama heyhat! ‘Özgür’ basınımızın defansını aşmak ne mümkün… Sendikalar dağıtılmış, işçiler, iktidar yandaşı taşeronlar tarafından köleleştirilmiş, demokratik kitle örgütleri, meslek örgütleri, siyasi partiler susturulmuş, “memleketin bütün kaleleri zapt edilmiş” geriye, zalimin karşısında baş eğmeyen, bu yüzden de mağdur ve mazlum durumunda olan bizler kalmıştık. Mağdur, mazlum, karamsar kesimlerin-anlayışların kurumlarını tek tek ziyaret ettik… “Solcular, emekçiler, demokratlar, Atatürkçüler, laikler, canlar, kardeşler, çağdaş yaşamaktan yana olan liberaller; gelin bu ülkede padişahlığa, Osmanlıcılığa, mezhepçiliğe, El Kaidecilere, Selefi canilerine, Suriyeli aşağılık beslemelere yer olmadığını birlikte haykıralım! Öyle bir haykıralım ki, sesimiz Ankara’yı geçip, taa Waşington’dan duyulsun” dedik. Kürsünün Necatibey Caddesi yönü “Haydin” dedik, haydin! “Gazeteciler, öğrenciler, cezalarının ne olduğu dahi bilinmeyen muhalifler, hırsızlığa, yolsuzluğa karşı çıkan düşünür ve yazarlar hapiste… Ülke bir mezhep savaşının ve bölünmenin eşiğinde… Demokrasi, laiklik, cumhuriyet değerleri işlemez durumda. Yasama, yürütme, yargı kralın yetkisinde…” dedik. Mütevazı olanaklarımızı bir araya getirip, kıt kanaat, hatta olmayan bütçemizden koca bir demokratik eylem çıkardık. “Haydi, alanlara” dedik; koca koca adamlar, günlerce bildiri dağıttık, afiş astık! Kürsünün Kızılay yönü Bu ilkel yaşam milletimize, birikimine ve çağdaş dünya standartlarına yakışmıyor. “Bir güçlü ses verelim ki, ‘tamam bitti, bundan sonrası şeriat devleti; yeniden 7. yüzyıla, Muaviye dönemine döndük’ diyerek umudunu kaybedenler, bu ülkenin laik, demokratik birikimine ve dinamiklerine olan güvenlerini yeniden kazansınlar” dedik… Ey ülkemin iktidara ‘ilişmiş’ zavallı medyası; Geçmişinde Sabahattin Ali’ler, Uğur Mumcu’lar, Abdi İpekçi, Bahriye Üçok, A. Taner Kışlalı ve gazetecilik uğruna serini veren daha nice yiğit gazetecinin olduğu mirasyediler… Sizler, bu gerçeği görmek yerine “höt” diyenden korktunuz, pıtsınız, kaçtınız ve mitinge polis muhabirlerini göndererek, polisin ağzından verdiniz. Medya denilen güç, bu kadar çıkarcı ve ödlek olursa, o medyanın ülkesi, halkı ve yönetenleri de işte böyle “şekil A’daki gibi” olur! İbreti âlem için yukarıya, kürsüden çekilmiş üç resim koydum. Ayrı yönleri gösteriyor. Fakat sıcaktan ve konuşmaların uzunluğundan bunalıp kürsü arkasındaki parkta gölgelenen yaklaşık yirmibin insan bu resimlerde görünmüyor. Meydan, Kızılay yönünden Orduevine, oradan Necatibey Caddesinin ağzına, oradan Ankara Adliyesi yanında bulunan DDY köprüsüne değin hınca hınç dolu… Ne diyeyim, salt iktidarın nimetinden değil, biraz da insanlıktan ve gazetecilik aşkından nasiplenseydiniz! 11.10.2012 Murtaza DEMİR Alevi-Bektaşi Federasyonu (ABF) Örgütlenme Sekreteri Odatv.com
  4. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    İşbirlikçi Kime Denir? Hay Allah, daha geçen haftaki yazımın mürekkebi bile kurumadı!.. Anımsayacaksınız, “Hedef 2023” başlıklı yazımda, Pensilvanya’daki zatın taa 2005 yılında söylediği “ulusalcı dalgayı aşacağız”sözüne atıfta bulunup, Dışişleri Bakanı muhteremin “Ulusçulukla hesaplaşma vakti geldi” sözlerinin 2005’teki açıklamayla nasıl da benzeştiğini dikkatinize sunmuştum… Aslında anlatmak istediğim; tıpkı 2005’te okyanus ötesinden gelen açıklama, diğer deyişle “işaret fişeği!” gibi bu sözlerin de aynı“kodları” taşıyıp taşımadığı idi!.. Bu sorunun yanıtı birkaç gün sonra geldi! Büyük bir hevesle, efendilerinden gelecek talimatları bekleyen yanaşma kâğıt parçalarından biri, ismimi manşetine çekiverdi!.. Peki ne dedi?.. - 28 Şubat’ın sivil işbirlikçisi!.. *** Özenle oluşturulmuş bir fiş ya da form diyelim.. Muhteremlerin iştahla verdiği manşet habere göre, Atatürkçü imişim!.. Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’le yakın ilişkiler içinde imişim… ADD yöneticileri ile görüşüyor imişim… İşçi Partisi’ne üye imişim… Halkla iyi diyalog ve ilişki içinde imişim… Güvenilir bir adam imişim… Herhangi bir gizli teşkilatla ilişkim yok imiş… - Eeee!.. Darbeciler beni ve birçok kişiyi böylece tasniflendirmiş ama bu yanaşmalar sadece benim bilgilerime ulaşabilmişler, iyi mi?!.. Şimdi bu “kâğıt parçası”nın neresini düzelteyim?.. Başta Doğu Perinçek olmak üzere çoğu arkadaşlarım, sevgili dostlarımdır ama ben hiçbir zaman İşçi Partisi üyesi olmadım!.. Yekta Güngör Özden 28 Şubat’ın en karmaşık günlerinde Anayasa Mahkemesi Başkanı’ydı!.. Kendisiyle emekli olduktan ve ADD Başkanlığı’na seçildikten sonra birkaç kez panellerde, konferanslarda birlikte oldum, en az 15 yıldır görmüyorum ve saygım sonsuzdur!.. - Atatürkçü olmaktan, bu fikirleri taşımaktan ise şeref duyarım… Yazdığım her yazının, yaptığım her konuşmanın sonuna dek arkasındayım… Gördüğünüz gibi yanaşma arkadaşlar derslerine hiç mi hiç çalışmamışlar! Ellerine tutuşturulan paçavrayla ilgili en ufak bir araştırma yapma zahmetine dahi girmemişler ama doğal tabii, tetikçilik böyle iki tarafı keskin kılıçtır; bazen abad, bazen de rezil rüsva olursunuz!.. Üstelik halen soruşturması devam eden ve yasaya göre “gizli” olması gereken bir konuyu sırf bir Kemalist kalemi yemek uğruna manşete çekmek en hafif tabirle ahlaksızlıktır ama tabii anlayana!.. Muhteremlerin, Ergenekon ve Balyoz sürecinde yaptıkları düşünülecek olursa bana yapılan hiç kalır!.. Üstelik aynı ahlaksızlıkla birkaç yıl önce de birçok yurtsever ismi Balyoz ve Ergenekon’a bulaştırmaya kalkmış, fena rezil olmuşlardı… Gelelim şu işbirlikçilik meselesine… İşbirlikçi, benim “Karanlığa Karşı Yazılar”, “Vurgun Demokrasisi” ve “Aydın İhaneti” kitaplarımın ortak üstbaşlığıdır.. orada açıkça anlatmıştım, iyi okusunlar: - İşbirlikçi, iktidara yamanmış, makam, mevki ve ikbal hırsıyla her türlü değerini satışa çıkaran, bağlandığı kapının düdüğünü çalan yanaşmaların sıfatıdır… Hodri meydan, banka hesapları, oturduğunuz villalar, yatlar, katlar, geçmişte yazdıklarınız, bugün gayet “duygusal!” çiziktirdikleriniz tanığımız olsun, var mısınız?!.. Kadrolu Penis Yazarı!.. Bir zamanlar Amerika hatıralarını ve penis maceralarını yazardı.. Sonra terfi etti“AKP’nin aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl kurtardığını” anlatmaya başladı. Bu “başdöndürücü dönme” yeteneğine haiz muhterem, baktı ki sürekli irtifa kaybediyor, araya sıkıştırdığı “maceralar” bile durumu kurtarmaya yetmiyor, sağa sola bulaşmaya başladı… Son olarak, Beyaz TV’de benim de sürekli konuk olarak katıldığım “Dinamit”programını sahte Amerikan güreşine benzetmiş. Yani anlaşmalı, önceden kurgulanmış bir program olduğunu yazmış. Kendisinin katıldığı, beş para etmeyen ve de yayınına son verilen programlarla karıştırmış olsa gerek. - Haysiyetini oyuncak yapmaya utanmayan“kadrolu dönekler” her zaman var olacaktır doğal olarak ama yalnızca bir nokta bile değil, bir virgül olarak… Ümit Zileli - 27 Eylül 2012
  5. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    Sa­va­şın iyi­si, ba­rı­şın kö­tü­sü yok­tur Ön­ce­ki gün, öğ­le sa­at­le­ri… Ön­ce yol­lar tra­fi­ğe ka­pa­tı­lı­yor. Ar­dın­dan yüz­ler­ce çe­vik kuv­vet po­li­si, kri­tik nok­ta­la­ra ko­nuş­la­nı­yor. Ha­kim ça­tı­la­ra kes­kin ni­şan­cı­lar yer­leş­ti­ri­li­yor. Kim­ya­sal, bi­yo­lo­jik, rad­yo­lo­jik ve nük­le­er (KBRN) si­lah­lar­dan ko­run­ma uz­man­la­rı, bir sal­dı­rı ih­ti­ma­li­ne kar­şı tüm ön­lem­le­ri alı­yor. Çev­re­den ge­lip ge­çen şüp­he­li ki­şi­ler dur­du­ru­la­rak kim­lik sor­gu­la­ma­sı ya­pı­lı­yor ve üst­le­ri ara­nı­yor. Her­kes alarm­da, her­kes te­tik­te. Ne­re­dey­se ha­va­da uçan kuş­lar bi­le ta­kip­te! Der­ken es­kort­lar, zırh­lı araç­lar, fre­kans bo­zu­cu Jam­mer­ler, am­bu­lans­lar ve yüz­ler­ce ki­şi­lik ko­ru­ma or­du­su eş­li­ğin­de “o­” ge­li­yor… * * * Bu­ra­sı ne­re­si ola­bi­lir? Sa­vaş fil­mi­nin çe­kil­di­ği bir yer mi, yok­sa ger­çek sa­va­şın ya­şan­dı­ğı Su­ri­ye ya da Fi­lis­tin mi? Bi­le­me­di­niz… Bu­ra­sı Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti­’nin Baş­ken­ti An­ka­ra! Ola­ğa­nüs­tü gü­ven­lik ön­lem­le­ri­nin alın­dı­ğı yer de An­ka­ra Üni­ver­si­te­si! Baş­ba­kan Re­cep Tay­yip Er­do­ğan, An­ka­ra Üni­ver­si­te­si­’nin 2012-2013 aka­de­mik yı­lı açı­lış tö­re­ni­ne ka­tı­lı­yor. Kon­fe­ran­sa sa­de­ce lis­te­de adı bu­lu­nan­lar, ya­ni ön­ce­den so­ruş­tu­ru­lup “ak­re­di­te­” olan­lar alı­nı­yor. Öğ­re­tim üye­le­riy­le, ço­ğu dev­le­tin ver­di­ği burs­la oku­yan “ak­re­di­te­” öğ­ren­ci­ler, yi­ne de kim­lik tes­pi­tin­den son­ra sa­lo­na gi­re­bi­li­yor. Pro­tes­to hak­la­rı­nı kul­lan­mak is­te­yen on­lar­ca öğ­ren­ci­ye “or­ga­ni­k” bi­ber ga­zı sı­kı­lı­yor. Tö­ren­de genç­le­re ses­le­nen Baş­ba­kan Er­do­ğan “Ki­bir ve gu­rur as­la si­zin ya­nı­nı­za yak­laş­ma­ma­lı­dır. Tav­rı­nı­zı her za­man uz­la­şı­dan, de­mok­ra­si­den ya­na ko­yun, hoş­gö­rü­lü olun!” di­yor! Baş­ba­kan sa­lon­da “hoş­gö­rü­de­n” söz eder­ken dı­şa­rı­da ya­ka pa­ça gö­zal­tı­na alı­nan genç­le­re had­le­ri bil­di­ri­li­yor! * * * Ön­ce­ki gün, ak­şa­mü­ze­ri Şan­lı­ur­fa­‘nın Su­ri­ye sı­nı­rın­da­ki Ak­ça­ka­le İl­çe­si… Su­ri­ye­‘den ge­len top ses­le­ri ve ara­da bir se­ke­rek ev­le­ri­ne isa­bet eden mer­mi­ler ne­de­niy­le gün­ler­dir en­di­şe­li bir bek­le­yiş için­de olan hal­kın kork­tu­ğu ba­şı­na ge­li­yor. Su­ri­ye ta­ra­fın­dan atı­lan bir top mer­mi­si cad­de or­ta­sın­da pat­lı­yor. Pat­la­ma­da 2 ka­dın ve 3 ço­cuk ya­şa­mı­nı yi­ti­ri­yor. 3’ü po­lis me­mu­ru 10 ki­şi de ya­ra­la­nı­yor. Ola­yın ar­dın­dan ya­kın­la­rı­nı kay­be­den ai­le­ler, gün­ler­dir ön­lem alın­ma­dı­ğı ve can gü­ven­lik­le­ri­nin sağ­lan­ma­dı­ğı­nı öne sü­re­rek, Ak­ça­ka­le hü­kü­met bi­na­sı­na yü­rü­yor. Po­lis­ler ken­di­le­ri­ne taş atan pro­tes­to­cu­la­rı taz­yik­li su ve bi­ber ga­zıy­la uzak­laş­tır­ma­ya ça­lı­şır­ken, il­çe bir an­da sa­vaş ala­nı­na dö­nü­yor. İl mer­ke­zin­den gön­de­ri­len tak­vi­ye ekip­ler, ge­niş gü­ven­lik ön­lem­le­ri alı­yor.Kor­kuy­la ya­şa­mak­tan bu­na­lan ba­zı Ak­ça­ka­le­li­le­r’­in il­çe­yi terk et­tik­le­ri göz­le­ni­yor. * * * Tür­ki­ye sal­dı­rı­ya mis­liy­le ce­vap ve­ri­yor. 20 Su­ri­ye as­ke­ri­nin öl­dü­ğü top atış­la­rı sü­rer­ken, Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri­’ne Su­ri­ye top­rak­la­rı­na gir­me yet­ki­si­ni ve­ren tez­ke­re ha­zır­la­nı­yor. Ola­ğa­nüs­tü top­la­nan Mec­li­s’­te­ki ger­gin otu­rum­da tez­ke­re­ye onay çı­kı­yor. Ener­ji zen­gi­ni coğ­raf­ya­yı ye­ni­den şe­kil­len­di­ren­ler, ta­ri­hin ye­ni Vi­et­na­m’­ı ola­bi­le­cek top­rak­lar­da Tür­ki­ye­’yi sa­va­şa sü­rük­le­me­ye ça­lı­şı­yor. Pro­vo­kas­yon­lar bir­bi­ri­ni iz­li­yor. Be­şar Esa­d’­ı de­vir­me ope­ras­yo­nun­da ta­şe­ron­luk yap­ma­sı is­te­nen Tür­ki­ye için ma­ce­ra­la­ra ge­be bir sü­reç baş­lı­yor. (*) Ben­ja­min Frank­li­n’­in ün­lü de­yi­şi. Uğur Dündar - 05 Ekim 2012 - Sözcü Gazetesi
  6. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    Sekiz kere kaza mı olur? Bir… Ahaliyi keriz yerine koyup, üniversite sınavının cevap şıklarına şifre konulan ve “sehven” denilen ülke hangisidir? a. Myanmar b. Kribati c. Tanzanya d. Burkina Faso İki… Kapesese’de öğretmen adaylarının soruları araklanan ülke hangisidir? a. Uganda b. Cibuti c. Surinam d. Afganistan Üç… Kapesese’de öğretmen adaylarının soruları gene araklanan ülke hangisidir? a. Gine b. Yeni Gine c. Etiyopya d. Kamboçya Dört… Açıköğretim Sınavı’nda soruları araklanan ülke hangisidir? a. Moritanya b. Namibya c. Porto Riko d. Ruanda Beş… Tıpta Uzmanlık Sınavı’nda yanlış soru ve yanlış yerleştirmeyle, ortopedi’cileri kadın doğum’a, kulak burun’cuları kalp damar’a kaydıran ülke hangisidir? a. Bangladeş b. Angola c. Seyşeller d. Trinidad Tobago Altı… Üniversiteye ve liselere giriş sınavlarında, cevap anahtarlarını kaybeden, tercih formlarını karıştıran, yanlış kitapçık gönderen, yanlış sorular soran, adayların puanlarını yanlış hesaplayan ülke hangisidir? a. Sri Lanka b. Haiti c. Guatemala d. El Salvador Yedi… Futbol menajerliği sınavından, kamu bankası müfettişliği sınavına, imam-müezzinlik sınavı’ndan polis okullarına giriş sınavına kadar, alayında şaibe bulunan, mahkemelik olan ülke hangisidir? a. Bhutan b. Samoa c. Svaziland d. Zimbabve Sekiz… Sınavların alayı mahkemelikken… Hâkimlik ve Savcılık Sınavı’nın soruları bile araklanan ülke hangisidir? a. Sierra Leone b. Çad c. Botsvana d. Eritre “Kazaen deniyor, hataen deniyor, öbür taraftan yine aynı şey oluyor, bir kere kaza, üç kere kaza, hadi beş kere kaza… Sekiz kere kaza mı olur?” diyen devlet adamı, hangi ülkenin devlet adamıdır? a. Neverland b. Narnia c. Mordor d. Alice Harikalar Diyarı Yılmaz Özdil - 06 Ekim 2012 - Hürriyet
  7. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    SURİYE PROVOKASYONU VE AKP’NİN KİRLİ SAVAŞI AKP Hükümeti sonunda Türkiye ile Suriye’yi savaşın eşiğine getirdi. Hatta bu eşik geride bıraktığımız hafta aşıldı. Suriyeli isyancıların ateşlediği bizce kesin olan bir top ya da havan mermisinin Urfa’nın Akçakale İlçesi’ne düşmesi sonucu üçü çocuk, ikisi kadın tam beş yurttaşımız yaşamını yitirdi. ABD, İsrail ve Batılı ortaklarının çıkarları için Suriye’de Beşar Esad’ın liderliğindeki BAAS rejimini devirmeye kalkan AKP Hükümeti, yüzde 95’inin yabancı olduğu belirtilen radikal İslamcı güçleri desteklemeyi sürdürüyor. Dahası, kiralık katillerden, paralı askerlerden ve küresel cihatçılardan oluşan bu haydutlar sürüsüne silah, para ve üs sağlamaya devam ediyor. Öyle anlaşılıyor ki, AKP kendisini iktidara getiren ve orada tutan güçlere diyetini ödüyor. Türkiye’yi kendi dinci dar “ideolojik” hedefleri doğrultusunda dönüştürmek ve daha “İslami” bir rejim kurabilmek pahasına, Türkiye’yi durduk yerde kirli bir savaşın içine çekiyor. ABD ve Batılı ortaklarının uzun vadeli bir sömürgeleştirme projesinin parçası olan “Ilımlı İslam” siyasetini inanılmaz bir akılsızlıkla ve tüccar kurnazlığıyla ayağına gelmiş bir “fırsat” sanıyor. Ortadoğu’da ABD ve İsrail’e direnen, Filistin’in kurtuluşu için yürütülen 50 yıllık mücadeleyi kararlı şekilde desteklemeyi sürdüren son ve tek Arap ülkesi konumundaki Suriye’ye yönelik bu saldırı, küresel gericiliğin en önemli hamlelerinden biridir. Suriye Arap aydınlanmasının en önemli havzasıdır. Arap-İslam dünyasındaki tek laik ve halkçı rejime sahip devlettir. Özgürlük ve demokratikleşme adına sunulan model ise ABD ve Batı yanlısı İslamcı bir rejimidir. *** ABD ve Batılı ortakları, Suriye’ye doğrudan bir müdahaleden korkuyorlar. Çünkü bu durumda Rusya ve İran’ın doğrudan, Çin’in ise dolaylı şekilde içinde yer alacağı bir bölge savaşı kaçınılmazdır. Çünkü Suriye’den sonra hedefin İran olacağı açıktır. Yükselen ve sistem dışı bir bölge gücü olan, İslam dünyasında ABD ve Batı emperyalizmine karşı direnen Şii ekseninin merkezi konumundaki İran’ı tasfiye etmek, asıl amaçtır. Bir nükleer güç olmanın eşiğindeki İran bunu gördüğü için, Suriye’ye açık bir müdahale halinde savaşa gireceğini ilan etti. Dahası ilk hedef olarak da Türkiye’yi vuracağını da açıkladı. Bu hafta sonu Türkiye’ye gelen ve Başbakan Tayyip Erdoğan’la görüşen İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Sani, Ankara’yı şu çarpıcı ifadelerle uyarıyor: “Türk devlet adamlarını uyarıyorum. Suriye milleti ve devleti aleyhine Erdoğan Hükümeti’nin yapacağı her türlü askeri eylem, Ankara için bir intihar olur. Ankara çok acı bir olayın içinde olduğunu bilmeli ve bu büyük hatayı yaparsa Türkiye’de de bir savaş çıkmasını beklemelidir.” Evet, olay bu kadar ciddidir. *** Rusya’nın ise, Suriye’nin kaybedilmesi halinde bütün bölgeyle, Geniş Ortadoğu’yla fiziki ilişkisi kesiliyor. Akdeniz’deki savaş filosunun –ki bu filoda uçak gemisi de bulunuyor- yanaşabileceği ve ikmal yapacağı tek bir liman bile kalmıyor. Suriye’nin Tartus liman kentinde askeri üssü bulunan Rusya’nın bu ülkede asker, uzman ve danışmanları dâhil yüz bine yakın yurttaşı yaşıyor. Rusya için Suriye’nin kaybedilmesi, merkezi Avrasya’da süren gezegene hâkim olama mücadelesinde denklem dışına düşmek demektir. Ardından İran’ın da vurulması Rusya’nın bu bölgedeki bütün çıkarlarını yitirmesi, bütün iddialarını kaybetmesi olacaktır. Eğer Suriye’ye ABD ve NATO açık bir müdahalede bulunursa, bu saldırının yatay ve dikey gelişecek bir bölgesel savaşa dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu savaşın dikey boyutunu, bütün bölge ülkelerine yayılacak kanlı etnik çatışmalar ve mezhep boğazlaşmaları oluşturacaktır. Bu bölgesel yangının Çin’in de kayıtsız kalamayacağı ve nükleer silahların da kullanılma olasılığının bulunduğu bir dünya savaşına dönüşmesi beklenmeyen bir sürpriz olmayacaktır. AKP’nin Batı’nın bir taşeronu olarak rol aldığı kirli oyunun bir dünya savaşına dönüşme olasılığı sanılandan da yüksektir. İşte bu nedenle, ABD, İsrail ve Batılı ortakları Suriye’ye açık bir müdahaleden çekiniyorlar. Bunun yerine bir provokasyonla Türkiye’yi Suriye’ye saldırtmayı ve böylece Esad rejimini devirmeyi planlıyorlar. Çünkü krizi böylece iki ülke arasındaki bir sorun ya da savaş olarak sunma olanakları bulunuyor. O zaman Rusya, Çin ve İran’a dönüp, “Bu, iki ülkenin sorunu, kimse karışmasın” deme şansları bulunuyor. Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti işte bu utanç verici taşeronluğu kabul etmiş görünüyor. AKÇAKALE, AKP’NİN VERDİĞİ SİLAHLA VURULDU AKP Hükümeti sonunda kendi silahıyla vuruldu. Desteklediği kiralık katiller, eline silah verdiği radikal İslamcılar, Türkiye’de üslendirdiği küresel cihatçılar geçen hafta Akçakale’yi vurdu. Hükümet, hızla karşılık verdi ve Suriye topraklarını top ateşine tuttu. Erdoğan yönetimi fiilen de Türkiye ile Suriye’yi savaşın eşiğine getirdi. Suriye krizi ve Akçakale olayları sırasında Türk basınında etkili, öncü, doğru ve farklı habercilik yapan tek gazete Yurt oldu. Yurt, geçen hafta boyunca kamuoyunu ve halkı olup bitenler konusunda aydınlattı. AKP Hükümeti’nin adeta “suçüstü” yakalanmasını sağlayan bu haberler Türkiye’yi sarstı. Akçakale’de üçü çocuk beş yurttaşımızın yaşamını yitirmesine yol açan havan mermisi AKP Hükümeti tarafından İslamcı teröristlere ve Özgür Suriye Ordusu adlı çapulcu sürüsüne verilen silahtan ateşlendi. Akçakale’nin tam karşısında, Suriye tarafında bulunan İdlib’e bağlı Tel Abyad kasabasının Ayn El İsa Köyü’nde üslenen ÖSO, haftalardır Suriye Ordusu ile çatışıyor. Eyn El İsa Köyü Türkiye’ye 3 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Akçakale’nin vurulduğu günlerde bölge tamamen Suriyeli isyancıların ve İslamcı teröristlerin denetiminde... Bölgede Suriye Ordusu’nun tek bir askeri bile bulunmuyor. Dolayısıyla etkili menzili en çok 3 kilometre olan havanın atıldığı topraklarda sadece isyancılar var. Bu durumda Akçakale’ye düşen havan mermisi de ancak Suriyeli isyancılar tarafından ateşlenmiş olabilir. Ortada tam anlamıyla bir provokasyon var. *** Ulaştığımız ve doğruluğunu hem Suriye hem de Türkiye’deki kaynaklardan teyit ettiğimiz bilgilere göre; Akçakale’ye düşen merminin atıldığı havan ya da hafif top mermisi, Suriye Ordusu tarafından kullanılmıyor. Bu mermilerin atıldığı havan ya da hafif toplar, NATO ülkelerinde kullanılıyor. Daha da önemlisi, bu havan ve hafif toplar Suriyeli isyancılara AKP Hükümeti tarafından verilen silahlar arasında bulunuyor. Akçakale’nin havanla değil de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun iddia ettiği gibi 122 mm’lik D30 tipi bir topla vurulması da durumu değiştirmiyor. Bu tip top, NATO ülkelerinin yanı sıra tam 60 ülkede bulunuyor. Dahası, bu toplardan Özgür Suriye Ordusu’nun elinde de bulunduğu, bugüne kadar çekilen görüntülerde ve fotoğraflarda açıkça görülüyor. AKP Hükümeti’nin hızla yurtdışına asker gönderme ve Suriye sınırını aşmaya imkân sağlayacak tezkereyi Meclis’ten çıkarması, 320 elin kirli bir savaş için kalkması Tayyip Erdoğan yönetiminin bu provokasyona ortak olduğunu ve Suriye’ye müdahale için fırsat beklediğini ortaya koyuyor. Hürriyet Gazetesi’nin Washington Temsilcisi Tolga Tanış’ın 24 Ağustos 2012 tarihli haberinde ABD politikalarına yön veren önemli düşünce kuruluşlarından birinin hazırladığı çarpıcı bir “Savaş Senaryosu”ndan söz ediliyordu. ABD’li liberallerin kalesi olarak bilinen Brookings Enstitüsü’nde hazırlanan senaryo şöyle: "Suriye’deki olaylarda ölenlerin sayısı giderek arttı. Türkiye yine müdahaleden uzak durdu. Bu kez Suriye’den kaçan mültecilerin sayısı arttı. Bu da Türkiye’nin müdahalesine yetmedi. Senaryonun ilerleyen kısımlarında ne zaman ki Türkiye’de bombalama olayları başladı. Tüm dengeler değişti. Ve sonunda Türkiye, Suriye’ye tek başına girmek zorunda kaldı. Böylece ABD ve Suudi Arabistan ekiplerinin istediği oldu" Biz bu oyunu hem Gaziantep’te hem Akçakale’de gördük, değil mi? Merdan Yanardağ - 07 Ekim 2012 - Yurt Gazetesi
  8. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    Balyoz davası sonrası medya yorumlarını okuduk yüzde yüzü yani tamamı ‘sahte belgeler’ kuşkusunu dile getirdi, sağcısı solcusu yandaşı hepsi bir ‘milli mutabakat’ gibi sahte belgelerin varlığının mahkeme kararını tartışılır hale soktuğunu beyan etti. Yandaş İslamcı liberaller sonunda şöyle bir ittifak içindeydi, mahkeme kararları doğru, az bile, ancak sahte belgeler işi bozuyor. Peki sahte belgelerle inşa edilmiş bir davanın kararını daha nasıl alkışlıyorsunuz? Orasını sormayın. Şöyle demek istiyorlar: ‘Hukuk yok ama özgürlük varmış.’ Sahte belgelere rağmen mahkeme kararını alkışlayanların haletini ruhiyetini bir de şöyle yorumluyorum: ‘Karnımız doyduğu için mahkeme özgür karar verdi, ama belgeler de sahte.’ Sahte belgelere rağmen mahkemenin bu meşum kararını onaylayanların ruh hallerini daha başka nasıl yorumlayabiliriz, şunun için de olabilir, ekonomideki bırakın yapsınlar’ın hayata geçebilmesi için önce ‘hakimleri de bırakalım yapsınlar’ın devreye girmesi şarttır. İşte böyle bilinmez saçma sapan bir yere geldiniz. Bence işleri doğru tahmin edemediniz. Taraf Gazetesi tezgahınız tutmadı. Artık yeni deli danalara yeni uçuk virüs gençlere ihtiyacınız var. Oysa geçmişten ders alacak çok zamanınız vardı. Hem size hem PKK’ya hem de Amerikalı dostlarınıza selamım olsun, Türkiye’nin fiyatı çok yüksektir, hukuk ondan da yüksek. Taraf Gazetesi’ne giydirdiğiniz özgürlük don’u tutmadı, b.k içindesiniz. Türkiye’yi bir hukuk bataklığına kim düşürdü? Şimdi yukarlarda aranızda konuştuğunuz tek çare, bunların hepsini yeni anayasayla affettirip bir mutabakat zemini işte yeni bir fırıldakla buluruz düşüncesi. Geçin bunları, hukuk dışında ‘don’ yoktur. İnsanlığın yolundan şaşmayın. John Steinbeck’in meşhur lafıdır, Amerika’da sosyalizm niye tutmuyor sorusuna karşılık: ‘Çünkü Amerika’da öyle bir atmosfer yaratıldı ki yoksullar kendilerini geçici olarak dara düşmüş milyonerler olarak görür.’ Türkiye’de en akıllısından en aptallına kadar yarattığınız atmosfer şuydu: Darbecileri cezalandıralım özgürlük gelir. Balyoz ve Ergenekon ve ODA TV tutuklularına küfreden herkes kendini ‘özgürlükler içinde dans ederek yüzüyor’ sandı. Bir yere geldik ama nereye geldik, budalalar cennetine hoş geldiniz. Sahte belgelere cinnetle sarılmış bir iktidar ve onun yandaşlarınızı izledik. Sahte belgelerle dolu uçaklarının düştüğünü birkaç sene daha kabul etmekte zorlanacaklar. Ancak bu süre içinde sadece Türkiye değil tüm dünya, tezgahın bütün pisliklerini okumuş anlamış ve yeterince bizler kadar şaşırmış olacak. Bence siz eski günlerdeki gibi ekranlarda ‘mehdi’nin yeniden dönüşü tartışmalarına’ başlayın, başka yolunuz kalmadı. Adolf Hitler’in lafıdır, düşünemeyen insanlar yöneticiler için ne büyük şans. Taraf ve yandaş basın, yöneticilerinize geçtiğimiz on yıl içinde çok çok büyük şanslar verdiniz. Özgürlük diye tepinip yeterince eğlendiniz ancak şimdi şarap ve saçmalık stoklarınız tükendi. Yeni Yalanlar’a Yeni Tezgahlar’a ihtiyacınız var. Yeni yalanlar yeni tezgahlar da buluşmak üzere, bekleriz, biz yine burada olacağız. Şuraya bakın, on yıldır sabah akşam Türkiye’yi oyaladınız, gömdüğünüz silahlar, yerleştirdiğiniz virüsler, sahte belgeler hepsi açığa çıktı, şimdi de, sahtelermiş ama olsun, bir ceza verilmeliydi. Yani ‘gösteriş için şiddet’. Yani göz korkutma, sindirme için. İşte benim de Balyoz yorumum: ‘Atlar gitti bu eşekler kaldı.’ On yıl içinde köyde tavuk ot sığır kalmadı, iktidar ve sizler, tarımla, toprakla, bereketle değil işte bu zırva belgelerle uğraştınız, sonuç, ülke diye elinizde sadece bu keçilerin yaşayabildiği çorak değneksiz araziler kaldı. Bu yüzden yine de Kafka’nın lafını hatırlatmak lazım: ‘Umut var ama bizim için değil.’ Özgürlük keçileri ve özgürlükçü eşekler, sizler varken bu iktidarlar hiç bitmez, korkmayın. Açılmış tarlalar bakımsız kalırsa yeniden dikenliklere dönüşür. Gün gelir dikenler de yurdunu ister, dikenler istila ederek saldırır. On yılda hukuku siyaseti dikenler gibi istila ettiniz. Ve sonunda: İskambilden yapılmış dijital virüs kuleniz çöktü. Bir de, kendi aralarında dahi kalleşler, Taraf Gazetesi ve yandaş İslamcılar mahkeme kararından sonra hakimleri yalnız bıraktı. Hakimler sizlerin bavulları ve manşetlerinizi karara bağladı ama şimdi onları sahipsiz bırakıyorsunuz. Pişmemiş ördekleri hakimlerin ağzına tıktınız, insan modern bir uygarlıkta birazcık zeki birazcık akıl işi ‘belge’ uydurur, sizler zeki akıllı, Türkiye ve dünya aptal, öyle mi, şimdi, yut yutabilirsen? Sonunda selametle çıktığınız yol, sizler ve hakimler ‘hukuksuz’ kupkuru çıplak firavunvari bir ‘şiddet gösterisine’ razı oldunuz… Aferin size. Tabii bu şiddet gösterisiyle yalnız canavarlaşmadınız, bu arada, servetlerinize servet ekranlarda ününüze ün kattınız, ihaleler, kadrolar, sınav yerleştirme merkezleri dahi kendi cemaatinizin tayin merkezleri çoktan oluverdi, kardeşim bir değil iki değil yüzlerce liberal yazar bin fantom gücünde özgürlükçü yazar oldu, onlarcası ekranlarda bulaşık temizleyici persil kahramanı oldu. Bakın lideriniz sayın Tayyip bey şehid sayılarını artınca tek bildiği çözüm olarak, çocuk sayısını üç’ten beş’e çıkarttı, ne demek bu, böyle yaltakçı sessiz yazarları gördükçe, annelerinize yeni siparişler veriyor, ne üçü ne beş’i düzinelerce istiyor. Neydi meşhur tekerlemeniz: ‘Mahkeme safhasına müdahale etmeyelim karışmayalım’, ‘iddialar var efendim’ diye diye bugüne geldiniz, geldiğiniz yerde tren şu anda kontrolden çıkmıştır. Tek becerinizin belge uydurma olduğunu gördük. Belge uydurarak toplumu sindirme tutuklama yoluna girdiniz. İnsan soruyor, bu kadar aç İslamcıyı liberali yandaşı doyuracak başka bir sihirbaz çözüm niye bulamadınız, bizden ne istediniz, yıllarca yatıyor arkadaşlarımız. Ama olsun, hayırlı da oldu. Katlettiğiniz hukukla dünyaya kepaze oldunuz, kendi kendinizi ıslah etmiş oldunuz. Ne sizi döven ne sizi yasaklayan olmadı. Kendi kararlarınızla kendinizi infilak ettirdiniz, bunun adına artık bizler bir isim takalım: Özgürlük Bombası. Bilmem siz kime güvenerek asker olsun yazar olsun yurttaşlarımızı savunmasız zavallı tahtakuruları gibi ezip yok etmeye karar verdiniz. İşte korktuğunuz kabus başınıza geldi sonunda dize geldi konuştu sahte belgeler. Hepinize tekrar tekrar ders olsun. Hayatlarımız sizin sinsi iktidar pazarlıklarınızın tertiplerinizin konusu olmayacak. Sahte belgelerle gerçekte postmodern bir Frenkeştayn yaratıp üstümüze saldınız. Bu Frenkeştayn şimdi sizi yavaş yavaş yiyecek. Bunun adına ‘hıyarcıklı veba da’ denir, eski dünyaları yok eden. Canavarlar sadece vahşi ortamlarda karın doyurur. Onu bunu şunu kurumları yazarları hepsini basıp tutuklayıp bu hukuksuz vahşi ortamı bu yüzden planladınız. İnsanoğlu, mısır, pirinç, buğday ektiği günden beri ‘hukuk’a güvenir, hukuk’tan üstün yoktur. Ancak uyanmamış hala sahte belgelerin üstüne bir de keyifle kahvelerini içen köşe canavarları var. Bırakalım içsinler, kahve ikramımız olsun afiyet olsun, son bir kahveye idam mahkumlarında dahi izin verilir, tadını çıkartsın şu son birkaç yılının. Nihat Genç Odatv.com 25 Eylül 2012
  9. Yazılarından belli değerli bir yazar olduğu, tam bir vatansever.

  10. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    Başardın Davutoğlu Adı: Financıal Times. Küresel baronlarla finansçıların yayın organı. Dünkü birinci sayfasından anonsladığı haberinin başlığı, “Kürtler Temel Atıyor” idi. Haberin içeriğinde ise Suriye Kürdistan’ının inşası anlatılıyor yani kurulan karakollarla polis teşkilatı ve mahkemelere kadar özerk bir yapı hatta bağımsız bir devlet için gerekli olan alt yapının ihyası var. Bu şekilde “Kuzey Irak”tan sonra “Kuzey Suriye” de artık literatürümüze resmen girmiş oldu. Suriye’de Kürdistan’ın kurumsal olarak yaratılması ise Büyük Kürdistan projesinin en önemli merhalesidir. Peki, bunun mimarı kim midir? Ahmet Davutoğlu ya da onun mensup olduğu AKP iktidarıdır! Evet! Eğer yanlış Suriye politikası izlenmeseydi, Suriye’de kaos olmayacak ve başımıza “Kuzey Suriye” diye yeni bir bela açılmayacaktı. “Suriye Kürdistan”ı niye mi bela? Sadece PKK’nın yeni merkezi olacağı için değil, aynı zamanda 4 ayrı ülkede bulunan Kürtlerin bir araya gelip ortak devlet kurmasının önü açılmış oldu ki bunu anlamı, Türkiye’den büyük bir parçanın ya da bölgenin koparılması demektir. Buradan hareketle ortaya çıkan fotoğraf nettir ve o da Büyük Kürdistan’ın aslında Ankara’da bizzat AKP tarafından kurulmaya çalışıldığıdır. Öyle çünkü izlenen Suriye politikasının bundan başka izahı olamaz! Soruyorum: AKP, Beşar Esad politikası ile Suriye Kürtlerinin önünü açmanın ötesinde hangi sonucu aldı? Bu arada Barzani’nin yakın dostu olan Mir Dengir Fırat gibi AKP’lilerin, “Türkiye ya büyüyecek ya da küçülecek aksi mümkün değil” demesi de bulunduğumuz süreci anlatıyor. Büyüme, işin hamaseti yani Osmanlı gazlaması, asıl beyan “küçülecek” yani “toprak koparılacak” imasıdır. “Kör göze parmak” misali her şey bu kadar aleni iken toplumun ve kamuoyunun “kuzuların sessizliği” misali olması kahredicidir! ‘Hangi şerefsiz zam yaptı?’ Kemal Kılıçdaroğlu, kürsüde aynen şu ifadeyi kullanıyor: - Zam emrini verenlere, “bu zam neyin nesi” diye sorsak, “hangi şerefsiz zam yaptı” diye sorar ya da inkar ederler. Yok, emin olun Kılıçdaroğlu’nun yaptığı mübalağa değil. Gelin hep bareber mini bir hafıza turuna çıkalım: Birkaç yıl önceydi. Bugün dünyanın en pahalı benzinini satan AKP, o günlerde yine benzine zam yapmıştı. O dönem kamuoyu, biraz daha özgür olduğu için, o zamma feveran etmişti. Derken hiç unutmam, Kars civarında yurt gezisinde olan Başbakan Erdoğan, şu demeci verdi: - Bu zam neyin nesi kardeşim. Kim karar verdi buna? Ankara’ya gidince hesabını soracağım. Evet, beyan aynen bu idi ki isteyen “google” arşivinden bunu bulabilir. Düşünün, uçan kuşlara bile istikamet tayin etmeye kendini muktedir gören Tayyip Erdoğan’ın, yapılacak olan benzin zammından haberi olmayacak, bu mümkün mü? Ama buna rağmen Erdoğan, o sözleri edebildi. İşte bunundan ötürü “Kılıçdaroğlu’nun o sözlerinde haklılık var” diyorum. Duruşu olmayana, gazeteci ve aydın denebilir mi? Aydın ya da münevver, tavır alabilen, meydan okuyan ve gerektiğinde bedel ödeyen insan demektir. İşte size Türk matbuatından birkaç resim: - Fehmi Koru, Erdoğan için “Obama gibi geldi, Bush gibi oldu” dedikten sonra Başbakan’ın hücumuna uğramadı mı? Dahası Yenişafak’tan kovulmadı mı? Peki sonrası? Koru, Erdoğan’a en yakın olan Star Gazetesi’nde yazar. Söyleyin, böyle birine “bağımsız aydın” ya da “münevver” denilebilir mi? Peki ya Ahmet Taşgetiren? O da PKK bağlamında Erdoğan’ı eleştirdiği için Yenişafak’tan kovuldu ama zerre bir dik duruş sergileyemedi. Keza AKP kongresi bağlamında Tayyip Erdoğan’a methiyeler düzen Fatih Çekirge? 28 Şubat ile 2003 süreçlerinin medya Paşa’sının zikzakları gözler önünde değil mi?.. Aynı şekilde 2003’te bir gece ansızın ekrana çıkıp, “AKP gidiyor, milli koalisyon kuruluyor” diyen Turgut Yılmaz’ın, Turgay Ciner’e emaneti olan Muharrem Sarıkaya’nın, AKP yardakçılığına ne demeli peki? Bitmedi, Başbakan’ın uçağına binebilmek için onlarca ricacıyı araya sokan ve bu kutlu (!) özlemine kavuşan Fikret Bila’ya aydın ve mücaledeleci gazeteci diyebilir miyiz? Sırların takasında can alıcı soru Yaşar Büyükanıt ile Tayyip Erdoğan arasında sırların takası mı var? Bunu niçin mi soruyorum? Tayyip Erdoğan’ın, Dolmabahçe’de ne konuştunuz sorusuna verdiği mealen şu cevaptan ötürü: - İçerik konusunda Büyükanıt Paşa konuşmazsa ben de susarım. Yok o konuşursa ben de bildiklerimi açıklarım. Görüyorsunuz, bu ifadede, “sen benim sırrımı tut, ben de seninkini” gibi bir mesaj var. Değilse üstelik Tayyip Erdoğan gibi çok iddialı bir Başbakan, üstelik İlker Başbuğ gibiler bile hapse giderken kılını kıpırdatmayan yani Hakan Fidan misali sahiplenmeyen biri, Yaşar Büyükanıt’a böyle bir ayrıcalığı niye yapsın? Peki, bu sırlar ne midir? Ankara’da bu bağlamda söylenenler var, lakin yazamam. Zira ispatı zor olduğu için suçlu olurum. Ancak... Yaşar Büyakanıt’ın, Erdoğan hakkında bildiği o sırrı, TSK’da başka bilen yok mu? Büyükanıt o sırrı gökten yani ilahı aracılarla almadı ya? Öyle ise o sırrı, Büyükanıt’a taşıyanlar neden susuyor? Bir dedikoduya göre o sırlar, Erdoğan Cumhurbaşkanlığına aday olduğunda açıklanacak! Sabahattin Önkibar - 04 Ekim 2012 - Aydınlık
  11. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    Amerikan köpekliğinin fotoğrafı ABD’nin ortadoğuya getirdiği demokrasi, birçok “doğal işbirlikçi için” ideolojik bir şemsiyeye dönüştü. İşbirlikçiler, ya da Amerikan köpekleri, emperyalist kuşatma karşısındaki “devrimci tutarlılığa” küfür muamelesi yapıyor. Ortadoğu’da dökülen kan, emperyalist kuşatmacılığın işbirlikçileri eliyle dökülür hale geldi. Eskiden yankee; kendi askeri ile öldürür iken, bugün bölge halklarının eliyle öldürmektedir. Amerikan köpekliği, CIA beslemesi kalem gerillalarının ardına saklanmış “maskeli tipler” üretiyor. Bu maskeli tipler, İslamcılık elbisesi giyinip, kapalı kapılar arkasında CIA’nın bölgesel kalem gerillaları ile kol kola girebiliyorlar. Amerikan köpekliğinin tarihi hep böyledir. Geçtiğimiz günlerde Terörist ABD’de metro duraklarında üzerinde şu sözler yer alan afişler asıldı; “Medeni bir insanla bir vahşi arasındaki herhangi bir savaşta, medeni insanı destekle, İsrail’i destekle, cihadı yen” AFDI adlı Siyonist-emperyalist örgüt/kurum tarafından asılan bu afişlere, konuşma özgürlüğü kapsamında izin verildi. İki ayrı tipoloji Amerikan Köpekliği, ABD adlı terörist yapının saldırılarını “demokratikleşme” olarak tanımlarken, bu tanımlamanın ardına takılan iki ayrı tipoloji yaratıyor. Bu tipolojilerden ilki “takunyalı, ikincisi ise salyalıdır.” Takunyalı tip, özgürlük ve demokrasi kavramlarına sığınmak sureti ile yaratılan “bölgesel terörü ve Amerikan işgallerini aklayıcı bir misyon üstlenirken, salyalı kanat “liberal teranelere sığınmak sureti ile, bu kavramları toplumsal bilinçaltına işleme vazifesini üstlenmiş...” Amerikan köpekliğine karşı “devrimci duyarlılığı yükseltmek ve tüm bölgeye yaymak gereklidir.” Amerikan köpekliği, görüldüğü yerde “üzerine gidilmesi gereken bir tür virüstür...” Amerikan köpekliği, el altından iş yapma, kapalı kapılar arkasında planlar üretme, tertipler, projeler inşa etme mesleğidir. Amerikan köpekliği, şeref ve izzetin 3 kuruşa pazarlanması akabinde oluşmuş aşağılık bir psikolojik ve siyasal süreçtir. Amerikan emperyalizminin meşrulaşmasını sağlamak sureti ile geliştirilen ideolojik dil, bugün bölgede “İslam iddiası üzerinden kendisini aklamaya gayret ediyor.” Bu iddia ekseninden bakarsak, Amerikan köpekliği, iliklerimize kadar sızmış bir tür operasyonun, vurucu timlerinin aidiyetini temsil eder. Devrimci şuur Şeref için, namus ve izzet için Amerikan elçileri sınırdışı edilmelidir. Tüm ABD üsleri kapatılmalıdır. Kapatılmıyorsa, kendisine müslümanım diyen herkesin kapısına Irak’ta tecavüze uğrayan kadınların resimleri asılmalıdır ki, insanlarımız silkelensin. Kalemini, şerefini ve memleketini emperyalist çakallara peşkeş çekenlerin, iki kadın memesi için tüm memleketi satarım diyebilecek kadar aşağılıklaşmış ve Amerikan-İsrail tezgahına meze olmuş kişiliksizlerin planlarının bozulabilmesi için, zulme ve tüm emperyalist saldırganlıklara karşı, ezilenlerin, devrimcilerin bir safta birleşmesi gerekir. Yeryüzü bu çirkef bozgunculuktan temizlenene kadar “rahatı kendisine haram kılan” bir bakış ile mücadeleci, muteriz bir kişilik üretmek gerekiyor. Ali Şeriati’nin Kendini Devrimci Yetiştirmek adlı kitabını bu nedenle öneririm. Bir memlekette Amerikan bayrağı özgürce dalgalanabiliyorsa, oradaki insanlar özgür değildir. Yahudi-Siyonist terörün ve küresel çetenin besleyicisi ABD’nin askeri üslerinin var olduğu bir ülke, tam sömürgedir. O ülkede insanlar, tüm yapay çelişkileri terk edip, öncelikle bu durumu ortadan kaldırmak zorundadır. Önce yankee defolsun gitsin, ondan sonra kendi meselelerimize bakarız... Bana göre devrimci şuur budur. Amerika’yı görmeyen bir devrimci aklın tutarlılığından şüphe ederim. Ya da ABD’yi görmeyen bir İslamcı algılayıştan haya ederim. Eren Erdem - 28 Eylül 2012 - Aydınlık
  12. Yakup

    Nişanyan'ın Bir Yazısı

    http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21633480.asp
  13. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    Ataol Behramoğlu’nun Son Şiiri Sevgili içerdeki ve dışardaki okurlarım, size bu pazar bir şiir sunmak istiyorum. Ünlü yurtsever şairimiz Ataol Behramoğlu bu son şiirini 22 Eylül 2012 tarihinde Cumhuriyet’te yayımladı. NE ÇOK HAİN “Ne Çok Enkaz”ın yazarı Ahmet Necdet’in anısına saygıyla. Sizinle galiba arkadaş filandık Işıklı günlerinde gençliğimizin. Hayalleriyle kanatlanırdık Gelecek, güzel Türkiye’nin. Fakat nasıl da değiştiniz birden Arınıp bütün o düşlerden Buzlu sularında bencilliğin. Ne çok hain. Hayır, belki de değişmediniz, Aslınız belki de buydu sizin. Sadece zamana ayak uydurdunuz Ortak ateşinde ısınıp gençliğin. Sonra neyseniz o oldunuz Asıl kimliğinizi buldunuz Uşağı oldunuz zalimin. Ne çok hain. Şimdi giydiğiniz her şey markalı Tadını aldınız zenginliğin. O fotoğraflar parkalı markalı Uzak bir anısı oldu geçmişin. Fakat yine de yeri geldikçe El atıp eski albüme Kullanıyorsunuz reklam için. Ne çok hain. Aynı arsız kibir suratlarınızda Erkeğinizin dişinizin. İçim bulanıyor karşıma çıktıkça Ekranlarında TV’lerin. Kiminiz yeni yetme faşist çığırtkan Kiminiz kaşarlanmış sırtlan, Sanırsın kardeşi vampirin. Ne çok hain. Yoksul aile çocuklarıydınız Orta halli, belki zengin. Soyluydu sizden anneniz babanız, Sade yurttaşları Cumhuriyet’in. Siz hangi piç köklerden türediniz, Kimsiniz, neden böylesiniz Nasıl boğuldunuz içinde ihanetin. Ne çok hain. Zaman geçer, devran döner Yıkılır sarayı, zindanı zalimin Efendi uşağını terk eder Gereği kalmayınca hizmetin Hele azıcık da diklendiniz mi Yersiniz kaçınılmaz tekmeyi Hadi, sıkıysa diklenin Ne çok hain. Kimliksizler, omurgasızlar Hedefisiniz şimdi lanetin. Ne hizmetinde olduğunuz iktidar Ne sahte parıltısı şöhretin Kurtaramayacak sizi bu lanetten, Halkın içinde yükselen nefretten, Artık hiç değilse susmayı deneyin. Ne çok hain. Emre Kongar - 30 Eylül 2012 - Cumhuriyet
  14. Yakup

    KÖŞE YAZILARI

    Meclis’ten savaş izni yetkisinin çıkmasını alkışlayıp çıkınca da ‘korkmayın savaş çıkmayacak’ diye güya bizi sakinleştirmeye çalışan şu çekirdek beyinli yazarlar, yetti be, bir bitmediniz gitti. Zekamızla oynayan bizleri muhakemesiz, hafızasız ve bilgisiz yığınlar gibi gören bu hayvanlara birkaç lafım var. 1) Savaş izni çıkmasından korkmamızın sebebi, savaş çıktı çıkıyor değil, sıkıysa çıkarsın, yiğidim aslanım diyorsa sıkıysa alsın ordusunu yürüsün, dünya topraklarının belediye ihalelerindeki gibi babasının malı olmadığını anlar yer dayağı oturur aşağı. Savaş izninin siyasi iktidarın eline geçmesinden korkmamızın sebebi, denetimi kontrolü olmayan maceracı birilerine bir büyük yetki verilmesinin yarattığı paniktir. İnsanlığın tek tutunduğu nokta da savaşa karşı bu fazlasıyla abartılı endişeleri ve korkuları’dır. Ahlaksız terbiyesiz hayvan yazarlar, ‘insanlık korkularıyla’ dalga geçmeyin. Şu anda dünyada önü alınmaz savaşları durduracak tek şey bu abartılı korkularımız ve her şeyden nem kapan paniğimizdir. 2) Siyasi iktidarın savaş iznini eline alma sebebini dünya alem biliyor, Esat, isyancı çapulcuları yerle bir etti dağıttı tuz etti, bu farelerin kaçacağı delik netice alacakları hiçbir imkan kalmadı, şu anda yapabilecekleri tek şey, Türkiye’nin top atışlarını arkalarına almaları ve top atışı desteğiyle mikro alanlarda belirsizliğe doğru varlıklarını bir umut belki diye korumaları. Bu farelerin altı aya kalmaz netice alacaklarını dünyaya bildiren büyük siyasetçilerimiz şimdi yavaş yavaş bu büyük belirsizliğin batağına son birkaç bomba atalım belki denge değişir diye hepimizle dünyayla bizlerle meclisle oynuyorlar. Korkumuz budur, çekirdek beyinliler. 3) Üstelik savaş iznini alan siyasetçilerin bölgesel siyaset üzerinde kontrolleri güçleri ve etkileri hatta itibarları sıfırdır. Ve hatta İran bas bas bağırıyor bu savaş İsrail’in haçlıların savaşıdır diye artık Orta-Doğu’da herkes tarih boyu batıya karşı Müslümanları korumuş Müslüman bir ülkenin şimdi Haçlılar’la yan yana ne yaptığının şaşkınlığını yaşıyor. 4) Türkiye güçlü bir ülke diye zırvalayanlara da. Doğalgaz ve petrolü olmayan bir ülkeye habire güçlü sıfatı verenler ya gerçekten ‘hayalci’ ya da kasıtlı şekilde romantik bir kışkırtmaya soyunmuşlar. 5) Savaş iznini alan siyasi iktidarın kendi halkına hukuksuzluk’un fütursuzluğunu dünya alem biliyor. Şimdi uluslar arası bir alanda aynı hukuksuzluklarla netice alma hevesi iştahı taşıdıkları hiçbir dünyalı için sürpriz değil. Yani iç hukukta yüzlerce sabıkası olan bir siyasi hükümetin ciddiyeti saygınlığı sözünün geçerliliği yani tam bir ‘güven’ sorunu çıkmazı vardır. Unutmayın hem halkının dahi güvenmediği destek vermediği ve dünyalılar’ın kuşkuyla izlediği bir siyasi hükümet bu savaş iznini eline geçirdi. 6) Üstelik hem dindaşımız hem akrabamız olan Suriyeliler’e karşı Suud ve mezhep kaynaklı çıkışlar olduğu bir gerçektir. Ulusal bir nefsi müdafa haklılığı tam anlamıyla bir mezhep savaşında kullanılmayacak diye bu saatten sonra kimse garanti edemez. Etse de boşuna, inandırıcılığı kalmamıştır. Modern orta-doğu savaşlarının hepsinin altındaki birinci sebep ‘petrol’ iken bu savaşta ‘mezhepçilik’in ön planda olduğu gerçeği sabit bir fikir olarak yerleşmiştir. 7) Suriye devletine karşı isyancı çapulcuların topraklarımızda beslendiği, silahlandığı, örgütlendiği açık gerçektir, hatta ekranlarımızda konuşturulup, bizim ekranlarımızdan savaş naraları attıkları. Sadece bu isyanı örgütleme silahlama gerçeğinin hiçbir gizlilik endişesi taşımadan bu kadar aleni bir cesurlukla yapılmış olması: a) İnsanlık mahkemelerinin konusudur, Uluslar arası siyasetin kayıtlarına düşmüştür, rüzgar döndüğünde bugün yanınızdaki ülkeler dahi hesabını soracaktır, c) İsyancı çapulcuları bu aleni silahlama hesap kitap hiç bilmediğinizi, siyaset aklının almadığı korkunç derece kontrolden çıktığınızı gösterir, d) Ayrıca bu aleni isyancı örgütlemeye şahit olan Orta-Doğu halkları tarafından kanlı nefret ve düşmanlıklara sebep olduğunuz gerçektir. Yani alışkın olduğunuz yasadışılığı Suriye politikanızla belgeleyip uluslar arası sahnede daha ilk günden yasadışı korsan bir devlet görüntüsü verdiğiniz hem gerçek ve hem diplomatik tutanaklarda yerini almıştır. 8) Tarihte savaşlar için iki kesin bilgimiz vardır: a) Salgın özelliği taşırlar, Bir saat sonrası dahi bilinemez. Yani yıllarca hazırlığı yapılmış teori, program, hazırlık üç dakika içinde hüsrana uğrar. 8 yılı aşkın süren İran-Irak savaşı sonrası her iki ülkenin de çıkarttığı dersi yeniden okuyalım: bu ders: ‘hayıflanmadır’, her iki ülke de sekiz yıl sonra ‘biz niye savaştık’ demiştir. İran ve Irak’ta ölen milyonlarca insan bir yana her iki ülkenin tüm ahalisi ‘ampute takımına’ yani karşılıklı iki milyona yakın insanın bir organı kopmuş parçalanmıştır. 9) Ergenekon, Oda Tv ve Balyoz davalarında bir büyük gerçekten habersiz olduğunuz da ortaya çıkmıştır, şunu unutmayın. Hukuki belgeler yargıçlardan hakimlerden hukuki olarak daha büyük daha önemli daha öndedir. Ama siz yargıçları ve kararlarını hukuki belgelerin dahi önüne çıkarttınız. Bu şu demek, ‘adamımız varsa başarırız, yaparız’. Uluslar arası siyasetten adamlarınız çok Suudlar, Amerikalılar. Suudlar’ı bilmem, ama Amerikalılar iş bok’a sarınca, sizden gizlice aranızdaki konuşmaları değil ‘hukuki belgeleri’ ister. Tabii taşeron ve kahyaların bu gibi günlerde böyle akıl almaz kazalara bolca düşmeleri normaldir. Siyasi iktidarın gaz’a gelen sicili çoktur. Elinde savaş izni olan bir siyasi iktidarın kahyalık ve taşeronluk alışkanlığı gereği ‘hukuki belge, hukuki zemin’ aramaya zahmet etmeyeceği gerçeği hepimizin korkusu ve talihsiz beklentisidir. 10) Ayrıca, savaş ille de top mermi ve askeri saldırı değildir, şu anda mesela Antep ve Hatay gibi büyük şehirlerimiz çoktandır ‘tecrit’ edildi ve hatta bazı ilçe ve köyleri tamamen ‘karantina’ altında, ve bazı bölgeler de ise ‘taşınma, boşaltma’ faaliyetleri başlamıştır, birkaç ay sonra da burası savaş bölgesi deyip zorla sürgün başlatılması sürpriz değildir. Kardeşlerim, deliğinde kapalı yaşayan fare ve yavrusu, kedi korkusundan dışarı çıkamaz, karınları da açtır, birgün deliğin önünde bir peynir parçası görürler, yavru fare, anne ne güzel çıkıp yiyelim der, anne fare, oğlum, bir düşün, biz bir fareyiz, kediler niçin bize peynir ikramında bulunsun, diye tenbihler, sanırım bu evrensel insanlık fabl’ları imam-hatiplerde hiç anlatılmamış, bu ders çıkartılacak hikayeler yerine, Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın şiirleri okutulmuş. Ancak sayın Tayyip bey Fatih’in İstanbul’u aldığı yaşı çoktan geride bıraktı hatta Abdülhamit’in düştüğü yaşlara daha yakın. Nihat Genç Odatv.com 05.10.2012
  15. Yakup

    FLAŞ! Suriye'deki noktalar vuruldu !

    http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/akcakale-akpnin-verdigi-silahla-mi-vuruldu-h20237.html
×
×
  • Yeni Oluştur...