Jump to content

Genel Araştırma

'Ateizm' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Aralarına virgül koyarak ekleyin
  • Yazara Göre Ara

İçerik Türü


Forumlar

  • FORUM YÖNETİMİ
  • FORUMLAR
    • ATEİSTFORUM
    • ATEİSTCAFE
    • BİLİM FORUMU
    • HODRİ MEYDAN FORUMU
    • KURALLAR ve DUYURULAR
    • TAVANARASI
  • ATEİSTFORUM ARŞİVLERİ
    • FORUM ARŞİVLERİ

Find results in...

Find results that contain...


Oluşturma Tarihi

  • Start

    End


Son Güncelleme

  • Start

    End


Filter by number of...

Katılım

  • Start

    End


Üye Grubu


AIM


MSN


Website URL


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Location


Interests

Araştırmada 28 sonuç bulundu

  1. sistematik

    nasıl ateist oldum

    Herkese Merhaba, Yazdıklarım biraz uzun gelebilir. İçerisinde örnek hadis ve ayetler de var. Dinin hayatımı nasıl etkilediğini, neden aklımın karıştığını anlatmaya çalıştım kısa kısa. Yıllarca sürdü din konusunda aklımdaki karışıklık. Son yıllarda ancak “ya varsa” hissinden kurtulup artık dinlere inanmadığımı söyleyebiliyorum. Yazı kısmen uzun olsa da özetin özeti gibi anlattım fazla sıkmamak için. Size sunduğum sadece bazı dönemlerin küçük bir kesiti. Zaman içinde yine bu sitede dinle ilgili eleştirdiğim konuları yazacağım. Çocukluğum kalabalık aile arasında geçti ve büyük çoğunluğu beş vakit namaz kılan, başörtülü kadınlardan oluşuyordu. Dolayısıyla dinle ilgili kavramları daha çok küçük yaşlarda içinde yaşayarak öğrenmiştim, ancak kendimi hiçbir zaman tam olarak içinde bulamadım. Henüz ilkokul çağlarında bile aklımı kurcalayan sorular vardı; Allah bütün bunları nasıl yaratabilmişti? Gerçekten ol demişti ve olmuş muydu? Bu nasıl olabiliyordu? Bana özgür irade verdiyse, neden Kuran'da itaatten bahsediyordu? İtaat varken nasıl özgür irademiz olabilirdi. Kuralları kabul etmezsek, kabul eder uygulamazsak neden cehennem azabı vardı? Bu şartlar altında nasıl özgür iradeden bahsedilebilirdi? Cennette sıkılmaz mıyız? (bu soruyu o beş vakit namaz kılan akrabalarıma çok küçükken sorduğumda hayır sıkılmayız çünkü orada öyle duygular olmayacak diye cevap veriyorlardı, ancak bu cevapta bana yetmiyordu.) İyi olup İslama inanmayanlar neden ebediyen cehennemde yanıyordu? Daha birçok soru vardı ama uzatmak istemiyorum bu kısmı. Çocuk aklımla bu gibi konuları sorguluyordum. 16-17 yaşlarıma kadar aşağı yukarı her yaz ailem tarafından camiye Kuran öğrenmeye gönderildim. Arapça'sını okumanın ne faydası olacağına hiç anlam veremedim. Okulda din derslerinde ihlas, fatiha ezberlemeye çalışırken Türkçe’lerini anlamaya çalıştım. Kendi evimizde, akrabalarda, komşularda kadınlar bir araya gelip sık sık Yasin okurlardı. Bir gün merak ettim bu kadar önem verdikleri Yasin suresi ne anlatıyordu? Anneme babama sordum “bilmiyorum” dediler. Kendim Türkçe'sini okumaya karar verdim. Okurken gözlerime inanamadım, neden bahsediyordu bu? Acaba Yasin’in Türkçe’si diye başka bir şey mi okuyordum? Kuran’da bunlar anlatılıyor olamazdı. Çünkü Kuran'ın mesajlarını bambaşka hayal etmiştim. Yasin suresi kafamı allak bullak etmişti. Böyle düşündüğüm için günaha girdiğimi düşünüp okuduklarımı unutmaya çalışmıştım. Yine bu akrabalar, tanıdıklar Kuran’ı sure sure bölüşüp okuyor hatim ediyorlardı, hemde ARAPÇA'SINI. Aklım almıyordu. Hem ne okuduklarını bilmiyorlar hem de aralarında bölüşüp anlamadıkları dilde anlamadıkları şeyleri okuyorlardı. Kendi kendime düşünürdüm, Allah kimin ne okuduğunu, ne kadar içten okuduğunu, hangi bölümleri okuduğunu nereden bilecek, ve okuduklarını anlamadıkları için bunun ne anlamı ve ne sevabı olacaktı. Kendi dillerinde okusalar bu kadar kafamı karıştırmazdı bu konu. Kuran’ı hatim etmekle ilgili bazı hadisleri paylaşmak istiyorum. Kur’an-ı Kerimi hatmedenin duası kabul olunur. Kur’an-ı Kerimi hatmedene, altmış bin melek istigraf eder. Kur’an-ı Kerimi hatmedenin, kabul edilen bir dua hakkı olduğu gibi kendisine cennetten bir ağaç da verilir. Hatmi okuyan ve dinleyenlerin duası kabul olur. Kuran’ı bölüşerek ya da tek başına arapçasını hatim eden tanıdıklarımın duaları da kabul olmadı. Ama bu dünyada kabul olmayan duaların karşılıklarını öteki alemde alacaklardı değil mi? (insan kandırmanın başka bir yolu bu da sanırım) Yine çocukluğumda dini korkutmalar içerisinde büyüdüm. Çoğu zaman şu cümleler direkt yakınlarım tarafımdan onlara göre günah olduğu için gözlerimin içine baka baka söylendi (resmen travma). Günah (belki yüzlerce binlerce kez) Allah çarpar, Allah yakar Cehennemde yanarsın, Cin çarpar, Cin gelir vs. Beni en çok etkileyen, korkutan, bütün hayatımı resmen mahveden “cin korkutması” oldu. Bir gün onunla karşılaşacağımı sandım ve bana kötülükler yapacağı hissiyle yaşadım yıllarca. Geceleri uykusuzluktan çok defa perişan oldum. Din konusunu ilk, üniversitede rüya konusunun bilimsel yönünü öğrendiğimde araştırmaya başladım. Çünkü dine göre rüyalar hayırlı ya da hayırsız, Allah’tan ya da şeytandan olabiliyordu. Şeytandan ise kimseye anlatılmaması gerekiyordu. Rüya ile ilgili bazı hadisler; İlk ayetteki rüyaya özellikle dikkat çekmek istiyorum. Çok tartışmalı olan 9 yaşındayken mi evlendi denilen Hz Ayşe ile ilgili Hz. Muhammed’in gördüğünü söylediği bir rüya! 5574 - Urve (radiyallahu anh) , Hz. Aişe (radiyallahu anha)'dan şunu nakletmiştir: "Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam bana dedi ki: "Rüyamda sen bana üç gece gösterildin: Melek seni bana bir ipek parçası içerisinde getirdi ve "Bu senin zevcendir, aç onu!" dedi. Ben de açtım, içindeki sendin. Ben: "Bu rüya Allah katından ise, onu gerçekleştirecektir" dedim." Buhari, Nikah 9, 35, Ta'bir 20, 21; Muslim, Fezailu's-Sahabe 79; Tirmizi, Menakib (3875). 7129 - Ebu Hureyre radiyallahu anh anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Rü'ya üç kısımdır: Biri Allah'tan bir müjdedir. Biri nefsin konuşmasıdır. Biri de şeytanın korkutmasıdır. Biriniz hoşuna giden bir rü'ya görecek olursa, dilerse onu anlatsın. Eğer hoşuna gitmeyen bir şey görürse onu kimseye anlatmasın, kalkıp namaz kılsın." Bunlar aklımı kurcalamaya devam ederken derslerde evrim teorisi anlatılmaya başlandı. Araştırmayan çoğu kişi gibi bende evrim teorisini Darwin diye birinin çıkıp “insanlar maymundan geliyor” dediğini sanırdım. "E şimdiki maymunlar neden insan olmuyor" diye dalga geçerdim. Bilmiyordum ki Darwin’in bununla ilgili uzun yıllar kapsamlı araştırma yaptığını, kitap yazdığını ve bu kitabın içeriğini. Böylece evrim teorisine ilgim oluşmaya başladı ve beni bu konuda özellikle internetten araştırma yapmaya sevketti. Evrim teorisindeki her şey mantıklı geliyordu, sadece yaşamın ilk başlangıcı konusuna katılamıyordum. “Darwin açıklayamamış” bunu Tanrı yarattı diyemeyeceği için "tesadüfi" gibi şeyler söyledi sanıyordum. Ta ki organik maddelerin dünyaya nasıl geldiğini öğrenene kadar. Bunu öğrendikten sonra araştırmalarım sonucu ancak ikna olabildim ilk yaşamın nasıl başladığına. (Din kesinlikle evrimi kabul edemez. Çünkü ademin çamur vs. gibi maddelerden yaratıldığını, ona her şeyin öğretildiğini söylüyor. Adem çocukluk dönemi geçirmemiştir, direkt konuşur halde ve dünyada yaşamını sürdürebilecek zihinsel ve yaşamsal becerilerle donanımlı olarak gönderilmiştir. Diller de Adem’e öğretilmiştir. O da bildiğim kadarıyla çocuklarına öğretmiş ve diller böyle ortaya çıkmıştır dine göre. Çocuklarına da dilleri hangi yöntemle öğrettiyse artık. Farklı deri renkleri Adem’in çocuklarının farklı deri renkleriyle doğması ile ortaya çıkmıştır. Bu konuyla ilgili buraya araştırdıklarımdan aklımda kalanları yazdım, yanlış ifade etmiş olduğum şeyler varsa da din aşağı yukarı bunu söyler. Merak eden araştırabilir bunu. Bu konular beni evreni daha iyi anlamaya, öğrenmeye teşvik etti, çünkü merakımı yenemiyordum, “nasıl olduysa oldu bilmeden yaşa” diyemiyordum kendime. Big bang’i araştırdım, evreni tanımaya çalıştım. Birçok belgesel izledim, makale okudum. Kuran’ı daha fazla araştırdım. Bu süreci özellikle son 2 yılda yoğun yaşadım. Ve bazı çıkarımlarda bulundum. Şimdi bunları açıklayacağım. Öncelikle Kuran’ın bence en önemli iddiası olan “apaçık gönderilmesi” yle ilgili ayetlere bakalım (zaten bu ayetleri bilenler bu kısmı hızlıca geçebilirler ki daha çok aynı şeylerin tekrarı zaten bu ayetler); "Apaçık kitaba andolsun ki, akledesiniz diye Kur'an'ı Arapça okunan bir kitap kılmışızdır" (Zuhruf Suresi, ayet 2-3). "Apaçık olan kitaba andolsun ki, biz onu kutlu bir gecede indirdik... " (Duhan Suresi, ayet 2-3). "Ey Muhammed... Kur'an'ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık" (Duhan Suresi, ayet 58-59). "Bunlar apaçık kitabın ayetleridir" (Kasas Suresi, ayet 2). "(Ey Muhammed!) Andolsun ki, sana apaçık ayetler indirdik" (Bakara Suresi, ayet 99). "Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz ve Rabbinizden mağfiret dileyesiniz diye ayetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir kitaptır" (Hud Suresi, ayet 1-4). "Kur'an, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde yerleşen apaçık ayetlerdir" (Ankebut Suresi, ayet 49). "Andolsun ki, biz, bilmediklerinizi size açık seçik bildiren ayetler indirdik..." (Nur Suresi, ayet 46). Ey kitap ehli! Artık size elçimiz (Muhammed) gelmiştir. O, kitabınızdan gizleyip durduğunuz gerçeklerden birçoğunu sizlere açıklıyor, birçoğunu da affediyor. İşte size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap (Kur’an) gelmiştir. (maide suresi, ayet 15) Öyleyse Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve Allah’a karşı gelmekten sakının. Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki, elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir. (Maide, 92) İnkar edenler, “Kıyamet bize gelmeyecektir” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Sebe suresi, 3. ayet) Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur(Kur’an) indirdik. (Nisa suresi, 174. ayet) Elif Lâm Râ. Bunlar, apaçık Kitabın âyetleridir. (Yusuf suresi, 1. ayet) Elif Lâm Râ. Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur’an’ın âyetleridir. (Hicr suresi, 1. ayet) Böylece biz Kur’an’ı apaçık âyetler halinde indirdik. (Hac suresi, 16. ayet) Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir. (Su’ara suresi, 2. ayet) Ta-Sîn. Bunlar Kur’an’ın, apaçık bir kitabın âyetleridir. (Neml suresi, 1. ayet) Bunlar apaçık Kitab’ın âyetleridir. (Kasas suresi, 2. ayet) Biz o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. (Yasin suresi, 69. ayet) Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu mübârek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız. (Duhan suresi, 2,3. ayetler) Çelişmez olduğuyla ilgili bir ayet; Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı. (Nisa, 82) Şimdi bu ayetleri burada belirtmemin sebebini açıklayacağım; Kuran’ın kendi iddiası ve defalarca farklı surelerde vurguladığı konu Kuran’ın apaçık olduğu, açık seçik olduğu, çelişki bulunamayacağı. Şimdi soruyorum; apaçık ve çelişmez olduğu bizzat Allah tarafından söyleniyorken hala neden tartışmalı ayetler, hadisler var. Eğer apaçık olsaydı herkes tarafından aynı anlaşılmalı ve tartışmaya girmemeliydik. Ben şöyle düşünüyorum; Din tarafından bize söylenen, her şeyi Allah yarattı ve bizim için yarattı, aklı herkese Allah verdi, bir takım kurallar koyup buna uymamızı istedi, insanlar ne geçmişte ne şimdi bu kurallara uymuyor, geçmişte de gönderdiği kitaba uymayanlar fazla oldu, gelecekte de öyle olacağı görünüyor. İlk mesajlarını dünyaya iletti, insanlar uymadı, uymadığı gibi içeriğini değiştirdiler, Allah ilettiği mesajları koruyamadı, sonra tekrar gönderdi yine koruyamadı yine aynı şeyler yaşandı, bir daha falan derken hiçbir zaman insanlar uymadı ve hep değiştirdiler ve bu hala böyle devam ediyor. En son diyor ki “bu defa son, Hz. Muhammed’i elçiniz yaptım, bunlar da son mesajlarım daha mesaj göndermeyeceğim, islamı kabul edip söylediklerime uymayanları cehennemde yakacağım sonra cennete göndereceğim, bana hiç inanmayanları ya da eski gönderdiğim ama değiştirdiğiniz kitaba inananları ebedi yakacağım, iyileşecekler tekrar tekrar yakacağım, daha önceki gönderdiğim mesajları koruyamamış olabilirim ama Kuran’ı koruyacağım. Öncekileri de korurdum ama sizi denemek istedim, seçenek sundum, eğer değiştirilene inanır islamı seçmezseniz yakacağım sizi ebediyen.” Özgür irade mi demişti Kuran’da? Hacıların hocaların ayetlerle ilgili ne söylediği umurumda değil (ki buna rağmen çok okudum anlam veremediğim konularda bilenler ne demiş diye). Çünkü Kuran’ın söylemesine göre aklı bize Allah verdi, Kuran’ı da apaçık ve çelişmez olarak indirdi (herkes okusun diye Arapça indirmiş bunu söyleyen ayet bence çok ilginç, dünyada yaşayan milyarlarca insan Arapça öğrenip Arapçasından mı okumak zorunda, onu da geçtim okuma yazma bilmeyen insan sayısı da inanılmaz fazla onlar ne yapacaklar), dolayısıyla herhangi bir İslam bilginine ihtiyacım yok. Kuran’da ne yazıyorsa kendi aklımızla değerlendirip ne sonuca vardıysak çıkan anlam budur ve eğer farklı anlamlar çıkıyorsa bu da apaçık olmadığının resmen kanıtıdır. Bizim aklımız yetmiyor da İslam bilginlerine ihtiyaç varsa demek ki apaçık inmemiş ve Allah'ın insanlara verdiğini söylediğiniz akıl Kuran’ı anlamada yetersiz kalıyor, bu halde de Kuran’dan sorumlu olmamız beklenemez, kendi kendimize anlayamadıktan sonra. Merak ediyorum; neden İslam hukukuna uygun yönetilen örnek alınacak türden bir ülke yok? Bütün müslümanların bakıp imreneceği, işte gerçek islam bu, Allah’ın kurallarına göre Kuran’a göre yönetiliyor, herkes müslüman, herkes dürüst ahlaklı, hiç hırsızlık yok, tecavüz yok, çocuk gelin yok, adaletsizlik yok, herkes mutlu yaşıyor. Diğer ülkelerde yaşayan müslümanlar oraya göç etmek isteselerdi. Neden yok böyle bir ülke varsa da ben duymadım. En azından İslamın doğduğu topraklar olan Suudi Arabistan örnek gösterilebilmeliydi. Demek ki Kuran dünya yaşamı için gerçekte uygun değil. İnsanlar Kuran kalıbına sığamıyor. Benim çıkarımım bu. Gerçekten bu kurallara göre yönetildiğinde hiç sorun yaşamadan bir ülke yönetilebilecek olsa idi dünyada galiba 1 buçuk milyar müslüman var. Çok büyük bir nüfus bu. Muhakkak ki bir yerlerde böyle bir devlet görürdük. Ama maalesef yok. Olanların da hali ortada. Dinlerin uydurma olduğu gerçeğini kavrayınca kendimi uzanca bir süre kötü hissettim. Buna sebep olan Muhammed’in ta kendisiydi. Çok kızdım. Keşke dinler hiç olmasaymış dedim. Eğer dinler olmasaydı şunlara maruz kalmayacaktık; Allah tarafından yaratıldık, her şey bizim için yaratıldı, Kuran bizim nasıl yaşayacağımızı anlatan bir kitap, ona uymalıyız, Allah’a ve peygambere itaat etmeliyiz, Kuran sözünün dışına çıkmamalıyız, eğer Kuran’a uymazsak çok şiddetli cehennem azabı var, yanıp yanıp sonra iyileşip tekrar tekrar yanacaksın, Kuran’a uyarsan “altından ırmaklar akan cennetler” de yaşayacaksın, sevdiklerin yanında olacak, ailenden bile çok önce Allah’ı (ki bir günahında bile seni cehennemde cayır cayır yakacak olan Allah’ı) sonra peygamberi seveceksin sonra aileni vs. Beni bunalımın eşiğine getiren konu öldükten sonra yaşamın olmamasıydı. Çünkü yıllarca, öldükten sonra günahlarımızın cezasını cehennemde cayır cayır yanarak çeksekte sevdiklerimize kavuşup hiç ölüm olmadan yaşayacaktık. Buradakinden başka bir yaşamın olmaması fikrine alışmam en zor olanıydı. Bu da geçti, hatta ölüm eskisi kadar korkutmuyor artık. Yine ilk zamanlar o kadar öfkeliydim ki herkese anlatmak istedim her şeyin uydurma olduğunu. Ama bunu başaramazdım daha anneme, babama, eşime bile söyleyemezken. Sonra bu kızgınlığım azalmaya başladı. Hayata bakışım değişti. Kendimi daha iyi hissetmeye doğru gidiyor her şey şu an. Dinle ilgili şeyleri şu sıralar eleştirmek hoşuma gidiyor. Bu da sanırım bir süreç, bunun da zamanla azalıp geçeceğini düşünüyorum.
  2. Arkadaşlar Bir insanın dinsel yaşamdan ateizme geçişi ile bu sürecin insanda neyi değiştirdiğini kendimden örneklerle anlatmaya çalışacağım. Öncesinde nasıl idim Şimdi nasıl oldum. Sizlere bunu tüm samimiyetimle anlatacağım. Bu arada Ateist düşüncelerime ışık tutan başta bu forumdaki siz değerli ateist dostlarım ve dünyada bu düşüncenin gelişiminde katkısı bulunan tüm bilim adamlarına teşekkür ediyorum. Ben bu ülkenin önemli dergahlarında (bu dergahların isimlerini vermeyeceğim) dinsel faaliyetlere katıldım ve zikir ettim. En muazzam camilerinde namaz kılıp en kutsal mekanlarında ibadet ettim. Gençliğin verdiği enerji ile cihadı ve allah yoluna şehit olmayı hedefledim. o kadar çok sohbete katıldım ki sayısını bile hatırlamıyorum. Kur-anı öğrenmeyi farz, hadisi öğrenmeyi sünnet bildim. Zaman zaman sakal bıraktım. Zaman zaman cübbe giydim. Amacım bu yolda hakka yürümekti. Bu idealist kafa ile ilerlerken artık yaşım 30 lara gelmişti. Artık hangi cemaatin nasıl bir dini ritüeli ve davranışı var. öğrenmiştim. Kimi zaman dergahlarda allah rızası için çalışır vazife yapardık. Kadınların ve çocukların nasıl istismar edildiğini gözlerimle gördüm. Kadınların kendisi var, adı ise yok idi. Uçkur sevdalısı imamlar, oğlancı müezzinler gördüm. Takiye nedir bilmez idim. Takiyenin tillahını gördüm. Cemaatin ekonomik açıdan nasıl istismar edildiğini gördüm. En ulu din alimlerinden kızların adet görmeye başlamasıyla cinsel münasebetine Cevaz verildiğini duydum. Cemaatin kuralına uygun davrandığı ibadet ve zikirlerde otoritenin esrar ile coştuğuna tanık oldum. gördüklerimi anlatmakla bitiremem. 1990 lı yıllarda din, iman, allah diyen bu inanışın aslında itibar, para ve zevki sefa içinde oynaştığını gördüm. Yaşadığım yeri terk ederek başka bir kente yerleştim. Çevremdeki arkadaşlarım değişmişti. Etrafımda Takiye ve gıybet yapmayan yalan söylemenin ayıp olduğu çağdaş ve demokrat insanlar olmuştu. eşime karşı düşüncelerim değişmiş ve onu da kendim gibi birey olarak görmeye başlamıştım. Çocuklarıma sevginin yanında saygı göstermeyi ve onları dinlemeyi öğrenmiştim. Bir özel okulda öğretmenlik yapmaya başlamıştım. Aslında öğrencilerime ben bir şeyler öğretmeli iken öğrenciler bana öğretmişti. İnsanı sevmeyi, doğayı sevmeyi evreni tanımayı öğrenmiştim. Gülmenin ayıp sayıldığı bir dünyadan kahkaha atmanın insan için iyi birşey olduğu bir dünyaya gelmiştim. İşte o zaman bir şeylerin ters gittiğini fark etmeye başladım. Kafamda dinlerin ve tanrının bedenimde zihnimi nasıl hapsettiğini ve beni tutsak aldığını düşünmeye başladım. O güne kadar yaşamımın her safhasında tanrı korkusu vardı. Bu korkunun ardında aynı zamanda kafirlerin katledilmesi barbarlığı da vardı. Çünkü allah adına yapılan her şey doğruydu. Günlük yaşamımda günahlar ve sevaplar adeta kafamda uçuşuyordu. Güzel kıza bakmak günah, Yerdeki ekmeği öpüp başına koymak sevap idi. Misvak ile dişini fırçalamak sünnet, top oynamak haram idi. vs vs vs Bir yerlerde bir yanlışlık vardı. Bir kere ben ben değildim. kurgulanmış yada kurgulanmaya zorlanmış bir makina gibiydim. Bu durum beni rahatsız ediyordu. Böylelikle artık derin temelli konuları sorgulamaya başlamıştım. İslamiyet, ve kuran suç ve ceza mekanizması gibi insanların korkularından güç alan bir kavram olduğunu düşünmeye başladım. Korkunun insanları uçuruma doğru nasıl yönlendirdiğini düşünmeye başladım. Bir gün madem tanrı her şeyin yaratıcısı neden bilim ve teknolojiden uzak kavimler yaratmıştı. Yada dinlerin temelinde neden bilimsellik yoktu. Başım ağrıdığında Asprin kullanıyordum ama Asprinin mucidinin bir kafir olduğu aklımdan çıkmıyordu. Yahudilerin katledilmesinin vacip olduğuna inanan biz müslümanlar bir çok tükettiğimiz ürününün yahudi tasarımı olduğunu sorgulamıyorduk. En önemlisi bildiğimiz halde dinin yanlışlarını sorgulamıyorduk. Çünkü bu günah idi. O zamanlarda islam yenilenmeli diyen bir cumhurbaşkanı da yoktu. namaz kıldığım Cemaatin sadece sevap kazanmak için ibadet yaptığı gün gibi aşikardı. çoğunu elinde ya tesbih ya zikirmatik var idi. Aynı zamanda büyük bir çoğunluğu da kuranı anlamıyor ve anlamını bilmiyordu. 8 yaşındayken hocadan arapça alfabeyi öğreneyim derken az dayak yemedim. Anneme dert yandığım da "hocanın vurduğu yerde gül açar" demişti. Sırtıma aynada baktığımda hakikaten gül değil ama uzun sopa nedeniyle zambak açmıştı. Ben artık değişiyor bilimsel kitaplar okuyordum. Dünyanın ve evrenin nasıl oluştuğunu , galaksileri, uzay, zaman, görelelik kanunu her şeyi okuyor ve zihnimdeki tanrının varlığı sorusuna cevap arıyordum. Oysa düne kadar inanmaktan ne kaybederim derken, aslında inancın bendeki ruhsal bedensel çöküntüye neden olduğunun farkına varmaya başlamıştım. Turan Dursun hayatını ve yazılarını tesadüfen okudum. Eski yaşamında bir din adamı olan bu zatı kendimle mukayese ettim. O da benim gibi dinin saçma sapan kurallarının sonucunda varlığını sorgulamış ve din ve yaşamı sentezlemişti. Amacım sadece gerçekler idi . Bir aydın abimizle allah korkusu hakkında sohbet ederken, hiç unutmam bana şöyle demişti. "Korku insanın arkasındaki gölge gibidir. yüzünü ona dönene kadar arkanda durur" demişti. Biz korkumuza yıllarca yüzümüzü dönemedik. Önceki dönemimde Her şeyimizi allahtan istiyor, allahtan bekliyorduk. Allahım rızk ver, allahım sabır ver. allahım ekmek ve su ver sağlık ver kötülere bela iyilere mutluluk ver. Allah adeta bizim menejerimiz gibiydi. Utanmasak Wc de allahtan peklik isteyecektik. İnsanlarda eksik olan her şeyi istiyorduk Peki allah nerede yanlış yapmıştı. Ol deyince yaratan tanrı, insanın kaderini tayin ettiyse , Bu günah bu sevap niye? Ol deyince yaratan tanrı, uy demesi ile tüm insanları uyumlu bir insana döndürmesi gerekirken. Bu sorgu niye bu ceza niye ? Sev deyince yaradandan ötürü sevmemiz gereken insanı kafir diye cezalandırmak ötelemek niye? Oku deyince yaradan aşkı ile okumayı emreden tanrı arapça, ibranice, latince dinler ile kategorize etmek niye Yeri göğü yaradan tanrı bir dünyayı tapınmaya mahkum etmişken milyarlarca galaksiyi yaratıp trilyonlarca boş gezegen yapmak niye ? Ademden bu güne gelen insandan önce 300 milyon yıl dinazor neslini bu dünyada koşturmak niye. Hak adalet bende diyen tanrı, milyarlarca insanı şu dünyada açlık ve safelatle sınamak niye? Peygamberin halvetine ayet gönderen tanrı, kadının iffetine onun rızasına ve seçimine yasak niye? Oğlum dediğin isayı göğe çeken tanrı Muhammed ile diğer dinleri dışlamak niye ? Hani senin her yaptığın doğruydu. müslümanı müslümana kırdıran bu kan bu savaş niye? Bunlara aldığım hiç bir cevap yetmedi, beni tatmin etmedi. Bir yerde yanlış vardı. Ya medeniyet yanlıştı ya islam. Ya evrim yanlıştı ya dinler. Kendi kendime şunu sordum. Dindar bir yahudi olsaydım. İslama geçermiydim.? Bu sorunun cevabı soruda saklı Cevap ; Dindar bir müslüman iken asla düşünmezdim. Her şey beşeriyatlar coğrafyasının bir ürününden başka bir şey değildi. Niçin müslüman oldum. Bu coğrafyada yaşadığım ve doğduğum dan beri bana dayatıldığı için. Yıl 2005 Artık işte o gün geldi. Korkularımla yüzleşeceğim. Bu korkuya yüzümü dönüp işte buradayım. Diye haykıracağım gün geldi. yüzümü döndüğümde parlayan bir güneş gördüm. yakarcasına Ama korkak gölgem arkama geçmişti. Ve ben biliyordum onun gerçekleri görünce kaçtığını. Ertesi sabah hayatımda ilk defa huzur içinde kalkmış ve kimseye ihtiyacım olmadığını anlamıştım. Çünkü artık biliyordum ve güçlüydüm. Beni BEN yapan kimliğimi bulmuştum. İçimden söküp attığım din ütopyasının insanlığı nasıl zehirlediğini daha net görüyordum. Dünyaya bakışım, insana bakışım kurda kuşa bakışım, gayri müslüme bakışım. ağaca kuşa böceğe bakışım değişmişti. Kafes teki kanaryam sanki bana aramıza hoş geldin diyordu. İlk işim avcılıktan kalan tüfekten kurtulmak oldu. Çünkü her canlıyı kendim gibi hissediyordum. İlk defa eşime arkadaşlarıma çocuklarıma kendim gibi baktım. Gökyüzüne , yağan yağmura, rüzgara kendim gibi baktım. Yıldızlara ve kainata.. Sanki gözlerim açılmıştı. korkunun bastonlarından kurtulmuştum. Çünkü önümde Sorgulayan ve cezalandıran bir tanrı yok olmuş, sergileyen ve sunan bir evren ve yaşam gelmişti. Bu gün koskoca bir korku imparatorluğunun karşısında kendinden emin 4 ateist düşünce var. Ben eşim ve çocuklarım. Bu gün acaba diyen zihinlere ateist düşünceyle ışık tutuyoruz. YAŞASIN ZAFERİMİZ.
  3. Kur'an'a göre evren, 6 günde yaratılmıştır. Bu 6 gün içerisinde bütün maddeler, yıldızlar, gezegenler ve gök adaların hepsinin yaratıldığı yazılıyor. Bu ayrıca bütün bilimlerin 6 gün içerisinde yaratıldığı anlamına geliyor. Her şey, bütün madde barındıran şeylerin yaratılması 6 gün alıyor. Ancak buradan klişe bir mantıksızlık ortaya çıkabilir. Allah'ın gücü sonsuz ise, neden evreni yaratması 6 gün sürmüş? Bu en klişe sorumuz, ancak daha derinlere ineceğiz. Biyolojiye, arkeolojiye ve fosillerle ilgili, geçmişi araştıran diğer bilimlere uğrayacağız. Bu ayete gör evren, aşamalı olarak yaratılmıştır. “Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir.” Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek (İtaat ederek) geldik” dediler. Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)’ın takdiridir. (41 Fussilet Suresi, 9-12) Burada sadece yaratılış kısmına dikkat etmek önemli. Ayrım yapmaksızın aşamalara bakar isek 8 aşama olduğunu görürüz ancak bu sadece yanlış bir hesaplamadır. O yüzden burada çelişki yok demektir. Buradaki sorun veya mantıksızlık, bilimleri sahtekarlık yaparak silip süpürmesidir. "Sarsılmaz dağlar var etti." sözcük grubuna bakalım. Dağların sarsılmaz olduğu yazılmış. Ancak gayet sarsıntılı, hatta bazen yerleri, yükseklikleri bile değişiyor. Örneğin: deniz seviyesinden birazcık yukarıda olan bir yükselti, tektonik patlamalar sonucu kocaman bir dağa dönüşebiliyor. Veya tam tersine, başka olaylar sonucu, dümdüz bir ovaya dönüşebiliyor. Bunların hepsi bir sarsılma sonucunda oluşuyor. Bazı arkadaşlarımız "Kur'an herkesin anlaması için basit yazılmıştır." diyebilirler. Bir şeyi basit yazacaksanız, o şeyi yanlış yazmanıza gerek yoktur. Bu cümle "Yüksek dağlar var etti." minvalinde olabilirdi. Ancak yanlış olarak "sarsılmaz" denilmiş. Bunu Arapçadan çeviren kişinin hata yaptığını düşünemeyiz, çünkü o zaman bir paradoksa gireriz, eğer bu yanlış ise, diğerleri de yanlış olabilir. Neyin doğru olduğunu bilemezsiniz. "Sarsılmaz" kelimesi, güç, kudret ve dayanıklılık sıfatlarının abartısı olsaydı eğer, bunlar kullanılırdı çünkü bazı insanların yanlış anlayabileceği düşünülürdü. Fakat böyle olmamış, açıkça "Sarsılmaz" yazılmış. Bunun amacının insanların Allah'a güvenlerini artırmak olduğunu düşünüyorum, yani inanan kişiler için. Şahsen ben inanmıyorum, o yüzden de burada bu yazıyı yazıyorum. Sure içerisindeki diğer çelişkileri de beyninizi ve araştırmayı kullanarak bulabilirsiniz. Devam edelim. Evren şimdiki araştırmalara göre, 13.7 milyar yaşında. Dünya ise 4.54 milyar. Fakat insanlık atalarımızla beraber 2 milyon yıldır bulunuyor. Tabii burada çeşitler var, homo erectus bilinen en son atamız. Günümüzdeki modern insanlar ise homo sapiens. İnsanlar tam olarak modern yaşamaya 200-300 yıl önce başladılar. Bu konuya geleceğiz ancak, Dinlerin dünyayla ilgili evrime karşı iddialarını bir inceleyelim. Dinlere göre dünya, evrende 10 bin yıldır var, insanlık da 7 bin. Ancak fosil kayıtlarına, yeryüzüne ve günümüzdeki iklim değişikliklerine, kıtaların yer değiştirme yönlerine ve zamanlarına matematiksel açıdan bakılınca ve somut kanıtlara laboratuvarlarda gerekli testler yapılınca görülüyor ki dünya 4.54 milyar, insanlık ise 2 milyon yıldır var. Görüldüğü gibi arada epey bir zaman farkı var. Dinlerin tek dayanağı ise kutsal kitapları, ellerinde başka bir şey bulunmuyor. Buradan mantıksızlığı çıkarabilirsiniz. Somut mu gerçek, yoksa soyut mu? Asıl önemli kısım geldi, dinozorlar. Dinozorlar, 65 milyon yıl önce yok oldular. Ve onların yaşadıkları zaman ve sonrasında, birçok toplu yok oluş gerçekleşti. Birçok canlının nesli aniden tükendi ve onun yerine yenileri evrimleşti. Size dinozorların o zamandan günümüze kadar gelmiş olan bir türünü göstereyim, ve de tanıtayım. Bu "Yeşil Heron Kuşu Yavrusu" Peki bu kuşun dinozorlar ile neden benzerlik gösterdiğini söylüyorum. Fosil kayıtlarındaki diğer uçan dinozor türlerine bakıyorum ve onların fizikî özelliklerine bakıp bu kuş yavrusuyla karşılaştırıyorum. Ayrıca bu gözlenebilir bir kanıttır. Çoğu canlının yavrusu, henüz gelişim evresinde olduğu için birbirine benzer. Yetişkin konumuna geldikleri zaman yüz ve vücut hatlarındaki belirginlik artmaktadır. Bu kuşta da bunu görüyoruz, yani neoteniyi. Dinozorlarla daha çok belirginlik gösteren canlıların kuşlar olmasının sebebi belki de toplu yok oluşlardan uçarak kaçabilmeleri, büyük bir meteorun dünyaya düştüğü sırada, oradan hızlıca, önlerinde bir engel olmadan kaçabilecek olmalarıdır. Karada yaşayan canlıların gelen meteoru veya herhangi bir tehdidi görmesi, ağaçlardan ve bitkilerden dolayı zordur. Gördüğü zaman ise kaçarken önüne çıkacak engeller onu yavaşlatacaktır. Kuşlar, bu sebeble daha avantajlı konuma geçmiş olurlar. Kur'an'da her şeyin ademoğlu adına ve onun yararına yaratıldığı söylenmiştir. Kanıt istiyorsanız: "O (Allah) ki; yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı, sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. O, (her şeyi bilen) Alim'dir." (Bakara, 2/29) Ancak bu böyle değildir. Size tek bir hata örneği vereceğim: keçilerin boynuzları, kendi kafataslarına girecek kadar büyüyebilir, bu onları öldürebilir. Keçiler, kur yapmak, güçlerini göstermek ve kendilerini savunmak için boynuzlarını çarpıştırırlar. Bu sırada bunu yapacak bir keçi bu hataya sahipse, çarpıştığı vakit boynuz kafatasına geçecektir ve keçi ölecektir. Ve bunun tek sorunu da boynuzunun standart boyutundan aşırı bir şekilde büyümesidir. Bu basit bir örnek, insanların daha kolay anlaması için bu basitlikte devam edeceğim. Hayvanların bu gibi hataları yaşamasının sebebi de mutajendir. Yani mutasyon geçirmesidir, geninin bozulmasıdır. Genin bozulması da, insanın lehine değil, aleyhinedir. Çernobil kazasında da Karadeniz'de olanlar da malumunuzdur. Dinozorlar, insanların yararına yaratılmamıştır, en son, bir toplu yok oluş ile hepsinin atalarının nesli tükenmiştir. Onun yerine, bizim yararımıza olan daha fazla hayvan gelmiştir ancak, bizim için tehdit olan hayvan sayısı daha fazladır. Dinozorların neden yaratıldığını açıklayıcı bir kaynak göremedim ve Kur'an'da yazanların gerçek ile hiçbir alakası olmadığını gördünüz. İnanmıyor iseniz araştırmak sizin elinizde. Yazıyı yazarken kullandığım kaynaklar: -https://sorularlaislamiyet.com/kuranda-her-seyin-insan-icin-yaratildigi-ve-onun-hizmetine-sunuldugu-seklinde-bir-ifade-var-midir-0 -http://www.evrimagaci.org/fotograf/4/7521 -http://www.evrimagaci.org/makale/279 -beynim Eğer yanlış bir bilgi ve fikir dayattıysam uyarınız. Yazımda anlatımsal bir hata varsa da açıklayınız.
  4. Merhaba arkadaşlar. Yaratıcı ve tanrı kavramlarından bahsetmek istiyorum. Çoğu zaman bu kavramlar eş anlamlı olarak kullanılır. Bu 2 kavram çoğunlukla evreni aşkın olan ve evreni yaratan, madde üstü, bilinçli ve akıllı bir varlıktan bahseder. Bunun çelişkisinden söz edeceğim. Bilinç, akıl, tasarımcılık vs bunlar nedir? Niteliktir. Peki bu nitelikler nasıl oluşur, sebebi nedir? Bu nitelikler maddi koşulların dinamizminin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Yani maddeye sıkı sıkı bağımlıdırlar. Bazıları bu noktada tanrının "beyni olması lazım" gibi itirazlar yaparlar. Teistler de beynin olması gerekmediğini örneklerle anlatırlar, hatta flash bellek ve bilgisayar örneği vererek beyin gibi organların gerekli olmadığını söyleyerek tanrıyı çelişkiden kurtarmaya çalışırlar. Fakat bilgisayar da olsa başka bir şey de olsa orda maddi bir yapı var, birbiriyle ilişkisi olan parçalar var. Bunlar olmaksızın bilinç, akıl, irade gibi nitelikler var olamaz, bu niteliklere hayat veren maddenin dinamizmidir. Dolayısıyla maddeyi aşkın olarak ve maddenin ortaya çıkardığı niteliklere maddesiz ve mutlak olarak sahip olmak kurgudur ve tanrı kavramı çelişkilidir. Maddesiz bir akıl, irade, bilinç yoktur. Teist argümanları hatırlayacak olursak hep bir sanatçıdan veya malzemeleri bir araya getiren birinden söz edilir. Halbuki biri kavramı maddeden soyutlanır ve oraya dairdir. Madde olmayan birini gördünüz mü? Teistlerin biri dediği insandır, insan ise maddenin organize olmuş bir formudur. Bu noktada teistler insanla sınırlamamak gerektiğini söyleyebilir. Elbette insanla sınırlayamayız ama madde ile sınırlarız. Evrende birçok canlı veya değişik maddeler olabilir, bilinçli ve iradeli varlıklar olabilir ama hepsi de maddenin etkileşimleri sonucu bu nitelikleri kazanmıştır, maddesiz hokus pokusla kazanmak kurgudur ve bir gerçekliği yoktur. O yüzden evrende veya dışında canlılar olabilir ama maddeye ve maddi koşullara bağımlıdırlar, maddeye bağlı olmayıp maddenin çıkarttığı nitelikleri mutlak olarak sahip olmak denen şey yoktur. Agnostisizm de mantık dışıdır. Mesela çoklu evrenler var mı veya dünya dışı canlılar var mı bu konuda agnostik olmak(şu an için bilmiyoruz versiyonu) mantıklı iken yaratıcı ve tanrı kavramları için mantıksızdır. Çünkü öncülde evren ve canlı gözlemine sahibiz ve özelliklerini biliyoruz, bildiğimiz için agnostik olunabilir. Ama tanrı veya yaratıcı diye öncülde maddeyi aşkın olup o niteliklere sahip olan hiçbir varlığın gözlemi yok, o yüzden bilinemez demek safsatadır. Bilinemez olan nedir? Tanrı. Ee bildin işte. Tahmin ettim diyecekler olabilir, tahmin ve fikir yürütmek için öncülde canlıları gözlediğimiz gibi gözlem gerekir, ancak o zaman var olabilir mi, bilebilir miyiz diye fikir yürütebiliriz, yoksa hakkındalığı olmayan kavram hakkında bilinenemezci olmak akıl mantık dışıdır ve kurgudur.
  5. Merhaba arkadaşlar, foruma yeni üye oldum ve bir konu açayım dedim. Söyleyeceklerim tanrı ve yaratıcı kavramlarının çelişkisini kapsıyor, belli bir din özelinde yazmayacağım, genel şeylerden söz edeceğim. Konuyu nereye açacağımı bilemedim, ateist cafe kısmına da açtım ve şimdi de buraya açıyorum, konunun nerede olması uygun ise orada kalsın rica ediyorum. Neyse konuya geçelim. Yaratıcı ve tanrı kavramlarından bahsetmek istiyorum. Çoğu zaman bu kavramlar eş anlamlı olarak kullanılır. Bu 2 kavram çoğunlukla evreni aşkın olan ve evreni yaratan, madde üstü, bilinçli ve akıllı bir varlıktan bahseder. Bunun çelişkisinden söz edeceğim. Bilinç, akıl, tasarımcılık vs bunlar nedir? Niteliktir. Peki bu nitelikler nasıl oluşur, sebebi nedir? Bu nitelikler maddi koşulların dinamizminin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Yani maddeye sıkı sıkı bağımlıdırlar. Bazıları bu noktada tanrının "beyni olması lazım" gibi itirazlar yaparlar. Teistler de beynin olması gerekmediğini örneklerle anlatırlar, hatta flash bellek ve bilgisayar örneği vererek beyin gibi organların gerekli olmadığını söyleyerek tanrıyı çelişkiden kurtarmaya çalışırlar. Fakat bilgisayar da olsa başka bir şey de olsa orda maddi bir yapı var, birbiriyle ilişkisi olan parçalar var. Bunlar olmaksızın bilinç, akıl, irade gibi nitelikler var olamaz, bu niteliklere hayat veren maddenin dinamizmidir. Dolayısıyla maddeyi aşkın olarak ve maddenin ortaya çıkardığı niteliklere maddesiz ve mutlak olarak sahip olmak kurgudur ve tanrı kavramı çelişkilidir. Maddesiz bir akıl, irade, bilinç yoktur. Teist argümanları hatırlayacak olursak hep bir sanatçıdan veya malzemeleri bir araya getiren birinden söz edilir. Halbuki biri kavramı maddeden soyutlanır ve oraya dairdir. Madde olmayan birini gördünüz mü? Teistlerin biri dediği insandır, insan ise maddenin organize olmuş bir formudur. Bu noktada teistler insanla sınırlamamak gerektiğini söyleyebilir. Elbette insanla sınırlayamayız ama madde ile sınırlarız. Evrende birçok canlı veya değişik maddeler olabilir, bilinçli ve iradeli varlıklar olabilir ama hepsi de maddenin etkileşimleri sonucu bu nitelikleri kazanmıştır, maddesiz hokus pokusla kazanmak kurgudur ve bir gerçekliği yoktur. O yüzden evrende veya dışında canlılar olabilir ama maddeye ve maddi koşullara bağımlıdırlar, maddeye bağlı olmayıp maddenin çıkarttığı nitelikleri mutlak olarak sahip olmak denen şey yoktur. Agnostisizm de mantık dışıdır. Mesela çoklu evrenler var mı veya dünya dışı canlılar var mı bu konuda agnostik olmak(şu an için bilmiyoruz versiyonu) mantıklı iken yaratıcı ve tanrı kavramları için mantıksızdır. Çünkü öncülde evren ve canlı gözlemine sahibiz ve özelliklerini biliyoruz, bildiğimiz için agnostik olunabilir. Ama tanrı veya yaratıcı diye öncülde maddeyi aşkın olup o niteliklere sahip olan hiçbir varlığın gözlemi yok, o yüzden bilinemez demek safsatadır. Bilinemez olan nedir? Tanrı. Ee bildin işte. Tahmin ettim diyecekler olabilir, tahmin ve fikir yürütmek için öncülde canlıları gözlediğimiz gibi gözlem gerekir, ancak o zaman var olabilir mi, bilebilir miyiz diye fikir yürütebiliriz, yoksa hakkındalığı olmayan kavram hakkında bilinenemezci olmak akıl mantık dışıdır ve kurgudur.
  6. slevoR

    Dinleri kim uydurdu?

    Evet arkadaşlar. Daha forumda yeniyim. Daha önceden forumda böyle bir konu açıldı mı aradım ve böyle bir konunun açıldığını göremedim. Varsa da bu konuyu silip beni o konuya yönlendirirseniz sevinirim. Evet. Başlıktan da anlayabileceğiniz gibi, dinler; kapsamı çok büyük ve gerçekçilikten yoksun mitolojilerdir. Peki, bu mitolojileri kim(ler) uydurdu, nasıl düşündüler? Evet arkadaşlar bu konu hakkında düşünceleriniz neler?
  7. Şuan çok aradayım, fikirlerinizi öğrenmek isterim . kendimi çok milliyetçi veya vatansever olarak görmüyorum ancak bazen ülkenin sağlam tarafına bakıyorum ; aydın insanları görüyorum . tsk armonisi izmir marşı falan kulağıma geliyor birden alevleniyorum sonra bir bakıyorum kara çarşafından gurur duyan kadınlar , sarıklı adamlar , çocuk gelinler , cemaatler müritler katur kuturoğlu gibi tarihçiler , kadın tek başına evden çıkamaz diyen aile bakanlığı ve bunlara karşı hiç birşey yapmayan biz. birden sönüp gidiyorum . söyleyin şimdi adam olurmu bu topraklar ?
  8. Maide 60: - De ki: "Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte bunların makamı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır". Bakara 65 - İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara "sefil maymunlar olun!" dedik. Araf 166-Böylece onlar kibre kapılıp yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, biz de onlara, hor ve zelil maymunlar olun, dedik. Her zaman dediğim gibi Kuran'da yer alan her öykü bilinen bir öyküye gönderme yapar Bu efsanenin de Yahudi kaynaklarında bir orijini olmalı diye düşünmek gerekiyor aslında.Çünkü Muhammed veya Kuran yazarları asla var olmayan bir bilgiyi nakletmemişlerdi. Bazen Üzeyr'in yani Ezra'nın Tanrı'nın Oğlu olduğunu iddia eden Yahudiler olduğunu söyleyerek ,insanlara Yahudiler'in şirk ehli olduğunu sanmaları için bu tür kurgu referanslar veriyorlardı ama diğer birçok konuda kaynakları Yahudi Tanah dışı kaynakları olan Talmud veya Midraşlar'dı. Ben de yine bunu düşünüp bu hikayenin bir benzerini bu kaynaklarda aradım. Çünkü Tevrat'ta veya Tanah'ta bu tür bir öykü yok ve daha da ileri gidersek Kuran yazarları Tevrat veya Tanah metnini bilmediği için olsa da buna ancak Talmudik popüler öykülerle ulaşabilirlerdi. Talmud'u ve Midraş'ı araştıran bir makale okudum bu konuda ve bu 2 külliyatta da bu öykünün birebir benzerinin bulunmadığını ve domuza ve maymuna dönüşen Yahudiler'in hikayesinin yer almadığını gördüm. Ben de hikayeyi biraz daha zorladım ve maymuna dönüşme terimi üzerinden gittiğimde Talmud'un Sanhedrin bölümünün 109a numaralı pasajında maymuna dönüşmeyle ilgili bir referans buldum. Önce İngilizce olarak koyuyorum ki muhtemel bir yanlış çeviride forumdaki arkadaşlar beni düzeltsin: R. Jeremiah b. Eleazar said: They split up into three parties. One said, ‘Let us ascend and dwell there;' the second, ‘Let us ascend and serve idols;' and the third said, ‘Let us ascend and wage war [with God].' The party which proposed, ‘Let us ascend, and dwell there' — the Lord scattered them: the one that said, ‘Let us ascend and wage war' were turned to apes, spirits, devils, and night-demons; whilst as for the party which said, ‘Let us ascend and serve idols' — ‘for there the Lord did confound the language of all the earth Türkçesi benim kötü İngilizce tercümemle aşağı yukarı şöyle: : Rabbi (haham) Yeremya ben Eleazar şöyle dedi: Onlar 3 gruba bölündüler.(Babil Kulesi'ni yapanlar.) Bir grup dedi ki: Hadi göğe çıkıp(kulenin tepesi) orada yaşayalım, ikinci grup şöyle dedi: Hadi göğe çıkıp putlara hizmet edelim ve üçüncü grup şöyle dedi: Hadi göğe çıkıp Tanrı ile savaşalım. Göğe çıkıp orada yaşayalım önerisini yapan grubu Tanrı dağıttı, göğe çıkıp Tanrı ile savaşalım diyen grup maymuna,ruhlara,şeytanlara ve gece cinlerine dönüştürdü, göğe çıkıp putlara hizmet edelim diyen grup sebebiyle ise Tanrı tüm Dünya'daki dilleri karıştırdı (onlar birbiriyle anlaşamaz oldular). Talmud'taki bu öyküye göre Tevrat'ın Yaratılış Kitabı 11. Bölümü'nde yer alan Babil Kulesi yapımındaki bir grup maymunlara,cinlere,şeytanlara ve ruhlara dönüşmüştü. Kuran'da yer alan öykü ise Yahudiler'den bahsetmekte ve spesifik olarak Davut peygamber zamanında Şabat günü kurallarını ihlal edenlerin maymuna dönüştüğünü anlatmaktadır. o öykü tefsir kaynaklarında şöyle anlatılır: Onlar, Davud Aleyhisselâm'ın zamanında kendisine "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kizıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Bu durum, ya bu kavmi böylece imtihan içindi, ya da denizde çok balık ve Yunus balığının olmasındandı. Her cumratesi günü bütün balıklar. Yunus balığını ziyaret etmek için toplanırdı. Başlarını ve kuyruklarını sudan çıkarır oynaşırlardı. Öyle ki, balıkların çokluğundan su bile görülmez olurdu. Cumartesi günü geçtiğinde, balıklar ayrılırdı. Her biri denizin bir tarafına dağılır, diğer zamanlarda olduğu gibi çok az balık bulunurdu. O balıklardan hiç bir eser görülmezdi. Sonra şeytan onlara vesvese verdi. "Siz sadece cumartesi günü balık tutmaktan nehiy olundunuz. (Halbuki o gün balık daha çok oluyor. Siz esas o gün tutun dedi) Bu şehirden bazı kişiler, balık tutmak niyetiyle denizin kenarında bazı havuzlar kazdılar. Oradan da suyu nehirlere döktüler. Cuma gecesi olduğunda, bu havuzun başına giderlerdi. Dalgalar, balıkları bu havuzlara atıyordu. Bu havuzlar, çok derin olduğu ve içinde çok az su bulunduğundan o havuzların içine düşen balıklar, çıkamıyordu. Böylece havuz, balıklar ile doluyordu. Pazar günü olduğundan da Yahudiler, gelir o balıklan avlarlardı. O balıkları tutarlar, yerler, tuzlarlar ve satarlardı. Bu şekilde malları çoğaldı. Zengin oldular. Bunu kırk sene veya yetmiş sene kadar yaptılar. Üzerlerine bir ceza inmedi. Amma onlar üzerlerine ilâhî bir azabın inmesinden de korkuyorlardı. Üzerlerine herhangi bir azab gelmeyince, birbirlerini müjdelediler ve günahlara karşı daha da cesur oldular. Onlar: Biz bu işi yıllardır yapıyoruz, üzerimize bir belâ ve azab inmediğine göre, cumartesi günü balık avlamak muhakkak ki bize helaldir. Yoksa şimdiye kadar üzerimize azab inerdi, dediler. Yetişen yeni kuşak (çocukları da) babalarının yolunda gitti. Bir iki kere yapmakla zarar gelmedi. Bunu bütün şehir ehli yapmaya başladı. Şehrin nüfûsu, yetmişbin kadardı. Cumartesi günü balık avlama konusunda şehir üçe bölündü. (Birinci) Sınıf, kendileri, balık tutmadıkları gibi, halkı da bu kötü hareketlerinden vaaz ve nasihatlarıyla alıkoymaya çalışıyordu. (İkinci) Sınıf, kendileri balık tutmuyordu ama, halkı da bu hareketlerinden alıkoymak için çalışmıyordu. Kimseye bir şey demiyorlardı. (Üçüncü) Sınıf, ise cumartesi günü çalışma emrini çiğnemişti. Hiç korkusuz,vicdanları titremeden balık avlıyorlardı. Kendileri balık tutmadıkları gibi, insanları balık tutmaktan alıkoymaya çalışan ve insanlara nasihat edenlerin sayısı oniki (12) bin kadardı. Bu nasihat edenler şöyle diyordu: -"Ey kavmim! Siz Rabbinize isyan ettiniz. Peygamberinizin sünnetine muhalefet ettiniz üzerinize belâ gelmeden önce bu işi bırakın. Yahudiler, vaaz ve öğütlere kulak asmadılar. Onların nasihatlerini kabul etmediler. Allahü Teâlâ Hazretleri de Yahudileri, "mesh" (insandan maymuna çevirmekle) cezalandırdı. Görüldüğü gibi tefsir kaynaklarındaki bu olay Talmudik efsanedeki aynı zamana ait olmasa da tefsirciler olayı Davut zamanına Talmud'ta ise olay Babil Kulesi yani İbrahim zamanına dayansa da tefsirciler tıpkı Talmud'taki öyküdeki gibi bu insanları 3 sınıfa ayırıp üçüncü sınıfı maymuna çeviriyor. Yani Kuran'daki bu olayı tefsir edenler zamansal olarak Talmudik öyküye referans vermeseler de bu insanları 3 sınıfa ayırıp bir sınıfı maymuna çevirtme konusunda hemfikirler. Talmud'taki öyküde Babil Kulesi'ni yapanlar veya maymuna çevrilenlerin Yahudiler olmadığını düşündüğümüzde bu öykünün de Yahudiler'i kötü göstermek amaçlı Kuran yazarları tarafından bağlamından koparılıp yeniden kurgulandığını görebiliyoruz. Kuran yazarları Talmudik popüler bir öykü olan bu öyküdeki maymuna çevrilme hikayesini,Tevrat'ta taşlanarak öldürülen Şabat'ı çiğneyen insanlara atfederek ama cezayı taşlanarak öldürülme değil maymuna çevrilme olarak değiştirerek bambaşka bir hikaye yarattılar.(Taşlanarak öldürülme cezası için Tevrat/Çölde Sayım 15:32-36) Domuz olayına gelince Yahudilik'te domuz çatal ve yarık tırnaklı olduğu halde geviş getirmediği için kirli sayılır dolayısıyla Yahudi geleneğinde domuz ''kirli'' olması bakımından aşağılayıcı bir sözdür.Bir domuza dönüşmekse Tevrat'ın kirli saydığı bir hayvana dönüşmekle eşdeğer olduğundan ağır bir itham olmaktadır. Kuran yazarları da bunu bildikleri için Yahudiler'i kirli saydıkları hayvana dönüşmekle de suçlayarak Yahudiler'i insanların gözünde itibarsızlaştırma misyonlarına devam etmek istemiş olabilirler. Bu domuz hikayesinin olası bir başka nedeni daha olabilir: Yahudi tefsir kitaplarından biri olan Tevrat'ın Levililer kitabı üzerine tefsirleri içeren Midraş:Levililer Rabbah 13:5'te Yahudiler'in düşmanı olan Edom halkı domuz olarak adlandırılır. Bunun nedeni Edom krallığından sonra Yahudiler'in üzerinde hakimiyet kuracak bir krallılığın olmadığına inanılmasıdır. Çünkü İbranice geviş kelimesi ''gerah'' diye telaffuz edilir ve bu kelime diğer bir İbranice kelime olan ve ''onu izleyen'' anlamına gelen ''gerirah'' ile benzerdir. Bu sebeple Midraş'a göre Edom'dan sonra başka büyük bir krallık gelmeyeceğinden ve onu izleyen ve Yahudiler'i hakimiyeti altına alan bir krallık var olmayacağından Edom Krallığı'nı ''izleyen'' bir krallık yoktur yani Edom gerirah(onu izleyen bir krallık yoktur) değildir yani benzer bir kelime olan ''gerah(geviş)''ı yoktur (Kelime benzerliğiyle ve kelime oyunlarıyla akılda kalıcı kavramlar yaratmak Midraşik bir yöntemdir) . Kısacası Edom'un gerah(geviş)'ı olmadığı için yani geviş getirmediği(onu izleyen krallık olmadığı için) için Edom'a mecazi olarak domuz denir. Dolayısıyla ve bu nedenle Kuran bu popüler Midraşlar'la birçok kez haşir neşir olduğundan burdaki domuza dönüşme efsanesini kelime benzerliğinden türetilerek Edom'a(gevişe-geraha) yani domuza benzeyen Yahudiler olarak düşünebiliriz. Onlar(Yahudiler) Tanrı'nınn emrini çiğneyerek bir domuz olmuşlardır yani Edom(gerirah) olmuşlardır . Edom'sa İsrailoğulları'nın atası Yakup'un kardeşi Esav'a verilen takma bir addır,ve Yakup ve Esav kardeş de olsalar Tevrat'a göre kanlı bıçaklıdırlar ve Edom yani Esav şeytanı simgelerken Yakup Tanrı'yı simgeler. Dolayısıyla İsrailoğulları'nın Edom'a(Midraşta'ki ve Kuran'daki tabirle domuza) dönüşmesi Esav'ın yaptığı gibi Tanrı'ya zıt olan Şeytan'a ,Tanrı'nın emirlerini çiğneyerek yaklaştıkları için olabilir.
  9. bilelim

    Hayvanlar da ateist mi?

    Önce ciddi sorumuzu soralım sonra da ne anladığınızı size soralım. Bildiğimiz gibi A-teist kelimesi Yunanca A-theos yani Tei-siz, tanrısı olmayan, yani tanrısız anlamına geliyor. Daha geniş anlamda tanrı inancı olmayan, tanrıcı olmayan olarak da tanımlanabilir, daha dar ve berbat bir anlamda tanrı inancını reddeden şeklinde de tanımlanıyor. Peki ya hayvanlar? Tanrı inançları muhtemelen yok. Gruplar halinde yaşayan memelilerde bir sosyalleşmeden söz edilebilir ama daha karmaşık bir tanrı inancı, bir din olgusu gözlemlenebildiği kadarıyla yok. Yani tanrıyı tek hayal edenler bizler miyiz? Hayvanlar (yani Homo Sapiens dışındaki diğer hayvanlar) da ateist midir? Not: Hemen peşinen dalga geçecekler için ateistlerin hayvan olduğunu söylemiyorum, tüm insanların bir hayvan olduğunu söylüyorum, ve dalga da geçmiyorum, bu soruya ciddi bir not düşelim istiyorum.
  10. Merhabalar, foruma yeni katılan bir üye olarak ilk iletim bu başlık olacak. Kendim, ismimden de anlaşılacağı üzere dinsizim, ateistim. Hem de öyle dinsizim ki, din kuramına ama özellikle İslamiyet'e karşı bir ''sefer'' başlatmış bulunuyorum(işin gırgırı). Dinselleşmenin ülkeme verdiği zararlardan dolayı, pasifist ve cılız, çekingen bir ateist değilim, olamam. Tabiri caizse, ''militan'' ateistim. Siyasal İslam'la ve dinci görüşteki kesimlerle uzlaşma gibi bir niyetim de yok. Esas konuya gelince, Türkiye'de ateist, deist, agnostik ve panteistlerin(ya da kendilerini bu sıfatlardan herhangi birine uygun görmeyip de dinlere mesafeli olanların) oluşturduğu dinsizlerin mevcudiyetteki oranı ne yazıkki net olarak bilinmiyor. Yabancı anket şirketleri, batı ülkelerinde bununla ilgili kapsamlı anketler düzenlerken(Pew Research gibi) Türkiye'de bu oranı arama motoruna sorduğumda ya devletin güvenilmez resmi rakamlarına ya da birbiriyle büyük oranda çelişen(kimi %9 kimi %2 diyor) yerli ve yabancı araştırma şirketlerinin tarihi geçmiş sonuçlarına rastlıyorum. Devletin Müslüman oranını %99 gösteren istatistiği safsata çünkü kimlik kayıtlarını baz alıyor. Türkiye gibi hızla İslamlaşan ve otoriterleşen bir ülkede, İslamcılar devletin tüm kurumlarını hakimiyeti altına almışken ve adeta terör estiriyorken, dinsiz azınlıkta olanlar kimliklerini gizleme gereksinimi duyuyor(sosyal baskı vs. birçok neden var). Bu tür veriler, kimlikteki haneye bakılarak değil, kapsamlı anketler düzenlenerek saptanır ve burada metodoloji çok önemli. İstanbul'un lüks semtlerinde ve üniversitelerde yapılan anketlerle Konya'nın kırsal kasabasında düzenlen doğal olarak farklı bir demografiye ulaşacaktır. Bu sebepten dolayı isabetli bir araştırmanın, her eğitim düzeyine sahip, her ekonomik sınıfa ait insanı ve Anadolu coğrafyasının birkaç bölümünü birden kapsayan nitelikte olması gerekiyor. Türkiye'de mesela referandum ve seçim anketleri, hiç değilse bağımsız olanlar, bu yöntemle yapıldığı için sonuçları gerçek sandık sonuçlarına genelde yakın çıkıyor. Dini görüş hususunda yapılan tek tük, çoğu eski anketler de bu şekilde yapılmadığından uyduruk oluyor kaldı ki bu metotla uzmanca yapılsa dahi birçok ateist kağıtta şıkkı işaretlemekten çekinecektir dolayısıyla hakiki diniz oranı hiçbir zaman %100 isabetle saptanamayacaktır. Sonuç olarak, burada şu iki husus üzerinde bir tartışma başlatmak istiyorum ki belki konuya bir açıklık getirilmiş olur: 1- Türkiye'de sahiden dinsiz insan oranı kabaca nedir, çoğalmakta mı(benim kanımca öyle) yoksa azalmakta mı 2- Neden Türkiye'de bu konu üzerinde doğrü dürüst, güncel araştırmalar yapılamıyor ve her kafadan farklı bir ses geliyor, yoksa böyle nitelikli bir anket var da ben mi farkında değilim? Saygılar.
  11. bizler ateistler olarak dini ve dinin bütün saçma sapan fikirlerini reddeden insanlarız. ve müslümanların da bu saçma dinle bir yere varamayacaklarını umutsuzluk ve nefret içinde izliyoruz. peki biz onlardan daha mı iyyiz? sadece bir dogmayı reddetmiş olmamız bütün sorunları çözdü mü? ateist olarak çözüm arama zorunda da değiliz ama eğer yapacaksak ortak bir ateist tanımımız olmalı. ateist olarak öncelikle biz nazı şeyleri hayatımıza yerleştirmek zorundayız. bunu da her zamanki gibi bilimsel metodlarla yapmalıyız. sosyoloji burda kritik öneme sahip. öncelikle kendimizin ne durumda olduğunu görmemiz açısından. Sosyoloji insan toplumlarını bilimsel,sistematik ve eleştirel olarak inceleyen sosyal bir bilimdir. Bu sosyolojinin en genel düzeyde tanımlanmasıdır. Sosyolojinin araştırma konusu toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgu ve olaylardır. Toplumun yapısı, organizasyonu, değişimi, işleyişi, … sosyolojinin ilgi alanı içine girer. toplumsal çözümler aramaya da biliriz. ama arıyorsak eğer bunu bilimsel yapmak zorundayız. toplumun değişmesi gerektiğini hepimiz biliyoruz ve bilimsel olanı hayatımıza yerleştirirsek eğer ancak ozaman belki başarılı olabiliriz. mesela marksın teorisini bilip ona göre sınıflara yaklaşmalıyız. mesela ırkçılık sosyolojisini bilip ona göre davranmalıyız. ya da mesela feminnist teoriyi bilip ona göre hayatımızı dizayn etmeliyiz. çünkü artık hepimiz farketişizdir ki değişimler kişilerle başlar. ve birkaç konuda eleştirilerimi dile getirmek istiyorum. hala milliyetçi duyarlılığı olan arkadaşlarımız var. bence tüm dünya birdir. olan hiçbirşey bizim çıkarımıza veya aleyhimize değildir. veya hepimizin çıkarına veya aleyhinedir. artı benim gördüğüm kimse birbirini anlamıyor bile. kişilerin savaştıkları idealler farklı.neyse temel olarak milliyetçilik ve onun bütün türevleri bilimsel oalrak ıspatlanmıştır ki saçmadır. benim oalaya bakış açım budur. bir ikincisi feminizm ve ataerkillik çok az önmeseniyor. hepimiz bu ülkede iliklerimize kadar ataerkiliz. yine bilimsel olarak bakmak lazım olaya. sosyal erkeklik ve sosyal kadınlık kimliklerimizden olabilidiğince kurtulmalıyız. çünkü bunlar doğamıza aykırı. doğayla barışık bir hayat istemeli bence bunların dışında da. hatyvan sevgisi size kalmış ama bizim birsürü hayanı evcilleştirdiğimizi ve kendimizi onların efenisi yaptığımızı bilelim. şu anda yeryüzünde insan sayısından çok çok fazla çiftlik hayvanı var. en azından bunları bilelim. bu arada ben asimile olmıuş bir kürdüm. ne olduğum belli değil yani...
  12. Değerli müslüman kardeşler ve zavallı ateist kalabalık! Bu yazımda yaşanmış bir tartışmayı -bizzat turan dursun sitesinde yaşadığım tartışmayı- ana hattıyla hatta ayrıntıya girerek bu topiğe aktaracağım. İster oku ister okuma beni zaten ilgilendirmiyor. Çünkü daha önce ateistlerin ifade ettiği (müslüman olduğum için) her türlü hakarete manevi olarak muhatap kaldım. Bu durumda bana her türlü hakareti yapan kişilere karşı kişisel menfaat ile yaklaşmam zaten mümkün değildir. Gene de bu tartışmanın burada yer almasını istiyorum. Tartışmada geçen kişilerden müslüman olanı benim. Ama ifadenin yumuşak algılanması için hep bayan isimleri kullandım. Serpil Müslüman, Ezgi ise Ateisttir. Başlayalım: Müslüman Serpil ile Ateist Ezgi’nin tartışması : Serpil: Hazreti Muhammed Aleyhissalatü vesselama inanmayan arkadaşlar üç ana başlık altında gruplanırlar. Bilim çevresi, felsefe çevresi ve Din , yani İslam çevresi. Felsefeyi adam yerine koymayacağım çünkü her felsefe zıddını doğurur ve bu neticesizlik sonsuza kadar gider. Benimse bu kadar sabrım da yok ömrüm de. Gelelim bilime. Ateizmi destekleyen bilimsel bulgu yok, dinin de bilime ihtiyacı yok, bilim sürekli kendini yanlışlayarak ve araştırma metodlarını DEĞİŞTİREREK ilerler. Ateizm sadece ve sadece bilimin seçilmiş konularının yorumlanmasıdır. Kaldı ki bilimde bir bilinmeyen, bütün bilinenleri devirecek güce sahiptir. Burada da Hazreti Muhammed Aleyhissalatü vesselama inanmayan arkadaşlar tutunamazlar. Son kategori kaldı o da İslam dininin dışından bakılarak İslam dininin ilkel bir din olduğuna hükmetmek... Gelin, Ezgi ile bunu tartışıyoruz. Siz de katılın! * Serpil:İslam dini ise ateistlerce eleştirilemez. Çünkü her din, kendi içinden bakıldığında anlaşılabilirdir. Her din kendi içinden bakıldığında tutarlıdır. Dolayısıyla İslam dinini ilgilendiren konularda, konuya dinin içinden, İslam’ın içinden bakma zorunluluğu vardır. Ezgi: İslâm dinini eleştiren ateistler gökten zembille iniyor zaten. Hiçbiri daha önce ne müslümandı, ne tek sayfa Kuran meali okumuştu... Serpil: İyi de aynı Kuranı okuduğumda ben niye dinsiz olmuyorum? Okurken önyargılı yaklaştıysan bunun neresi objektif Ezgi ? Ayrıca ; her din kendi içinden bakıldığında anlaşılabilir. Kim olursa olsun, dışarıdan bakan kişi ya da felsefe , dini kendi penceresinden görür. Ezgi: O dinin inanırlarının o dini objektif olarak değerlendirebilme şansı yoktur ki. Mahkemeler neden var? Konu dışarıdan, dahil olmayan birisi gözü ile muhakeme edilsin ve karar verilsin diye... Sen hiç hırsızın kendi kendini suçsuz görmesinde mantık görüyor musun? Hırsıza göre yaptığı kendi içinde zaten tutarlı. "Paraya ihtiyacım vardı, o yüzden banka soydum. Bu arada engellemeye kalkan güvenlik görevlisini silahımla durdurdum"... Bu sebeptendir ki şahitler dinlenir, deliller toplanır ve 3. bir kişi gözü ile olay muhakeme edilir. 2- İçeriden bakan da kendi penceresinden görür. Kral kendini aptalların göremediği bir kıyafet ile giydirmiş... Oysaki alenen çıplak haberi yok. Kral birde giyinik olduğuna imanen inandı ise, gelde gülme . Serpil: Peki 1-Mahkemelerin doğruluk kıstası nedir? Neye göre belirlenir? Kimin tekelindedir ya da kimin tekelinde olmalıdır? 2-İçeriden bakan kendi penceresinden görmez, Tanrısının yorumundan görür ve fıkıh böyle gelişir. Ezgi: 1-) Mahkemelerin doğruluk kıstası hergün değişen, gelişen, sürekli bir devinim içinde olan sosyal yaşantının getirdikleri olmalıdır. Belirlendiği şeyde budur. Tüm insanlığın tekelinde olmalıdır. Toplumsal yaşam ve değer yargıları her an değişirken, kişilerin statik doğruları tiranlık doğurur. Bakınız IŞİD, Muhammedin 1400 yıl sonraki reenkarnesi . 2-) Kısacası içeriden bakan hiç bir şey görmez. İçeriden bakan içinde olduğu fıkıhın dogmatiklik batağına saplanmış, sorgulamadan itaat eden bir bekçi köpeğidir. Bakınız Afganistan . "Dışarıdan bakan kendi penceresinden görür ama içerden bakan kendi penceresinden görmez. Dışardan bakanın da eleştiri hakkı yok"... Faşizme hoşgeldiniz. Aptalca argümanlarınız var derhal yanlışlanıp kendini Faşist kulvarlara çekiyor. Serpil: Herşey devinim halinde olduğuna göre senin ifadene göre biz herşeyi sonsuz bakış açılarıyla ve sonuçsuz olarak değerlendirmek zorundayız. Bu ise açıkça yanlıştır. Ezgi: Peki gerizekalı, o zaman sana anladığın dilden bir soru: Allah kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi? Serpil: (Bu yanıt için Varlık Avcısı’na teşekkürler) Bu sorunun beş milyon versiyonu türetilebilir. Şu soruya dikkat edelim; iki tane taş varmış. Bu taşlardan bir tanesinin özelliği, önüne gelen bütün taşları parçalamasıymış. Diğer taşın özelliği ise, önüne ne çıkarsa çıksın asla parçalanmamasıymış. Bu iki taş çarpışırsa ne olur? Dikkat edilirse burada şunu demek lazım: Hani diğer taş, önüne gelen her şeyi parçalayabiliyordu? Demek ki o taşın varlığıyla öteki taşın varlığı aynı anda söz edilemez. Yani bu soruyu soramam. Bu soru mantık hatasıdır. Yukarıdaki soru da bunun benzeridir. Ezgi: Peki senin Allah'ın , mantıksız soru da olsa bu sorulara mantıklı yanıt veremez mi ? Serpil: Her şeyi yaratan Allah, her boyutu yaratabilecek güce ve bilgiye sahiptir. Allah’ın büyüklüğünü kabul etmişsek , Allah ; bütün mantık ortamını oluşturacak güçtedir. Mantıksızlıklara , paradokslara dahi cevap verir. O cevap verir ama biz cevap veremeyiz. Allah , boyutlar üstüdür. Kendisini mantığımızla bildirmiştir. * * * Kıyamete kadar bu tartışma neticelenemeyecek ; yaratılış gayesi bu felsefenin. Peki ateizm bilime bilgiye dayanmıyorsa felsefe midir? Bence ateizm felsefe bile olamaz çünkü getirebildiği ya da dayandığı hiç bir delil yoktur!
  13. Astral

    Neden Ateizm

    Neden Ateizm... Agnostisizm, deizm vs... değil... Sık sık konu başlıklarını inceleyerek neler konuşulduğuna bakıyorum. Genellikle içerikleri okumam ya da çok hızlı okurum. Agnostisizmin ara ara tartışıldığını görüyorum. Hala bu konuda söyleneceklerin bitmemiş olması şaşırtıcı. Ben de zaman ayırıp katkıda bulunayım dedim. Bana kalırsa son noktayı koyacak bir yazı yazacağım ama sanırım bunun ileride yine gündeme gelmesine engel olamayacağım. Fazla uzatmadan özet yazmaya çalışacağım... Önce şu sorulara modern zamanın bilgileriyle cevap verelim: S1 - Evrenin bir yaratıcısı olabilir mi? C1 - Olabilir. S2 - Dünyanın ve insanların bir yaratıcısı olabilir mi? C2 - Hayır, olamaz. Bu konu artık kapanmıştır. S3 - Evrenini yaratıcısı varsa bu dünyanın ve insanların da yaratıcısı olmaz mı? C3 - Hayır olmaz. Bunu sonra açıklayacağım. S4 - Evrenin yaratıcısı varsa, bu Tanrıdır. Bu durumda Tanrı'nın olabileceği olasılığı hala geçerli değil midir? C4 - Değildir. Bir varlığın Tanrı olabilmesi için insanları yaratmış olması zorunludur. Başka dünyaların ya da evrenlerin olası tanrısı bizim için tanrı değildir. Bunu da aşağıda açıklayacağım. Önce Tanrı kavramının gerçeklik düzeyinen bahsedelim ki bilinmezlikte bir sınır çizebilelim: İnsan, her türlü gerçeğe itiraz edebilir. Hatta 2 + 2 = 4 olduğuna bile... Sonuç olarak sanal bir ortamda hayal gördüğümüzü ve beynimizin programlanıp yanlışları doğru zannettiğimize kadar ileri gidilebilir. Tabi ki bu tarz kurgulara itiraz etmek zordur. Sonuç olarak en çılgınca kurguları bile kesin olarak dışlama olanağımız yoktur. Ancak bir kurgunun kurgu olduğunu anlamanın yolları vardır. Bu kurguyu icat edenlerin üzerinde gereken sınamalar yapıldığı zaman bu ortaya çıkar. Arkadaşlarınız size şaka yapmak için çeşitli kurgular ortaya atabilir. Ama yeterince akıllıysanız bu kurguların gerçekliğini test edebilirsiniz. Ve size gerçek diye söylenenlerin arkasındaki sebepleri anlarsanız kurguları kesin olarak reddedebilirsiniz. İnsan beyninin gerçeklerle ilgili bilgisi, aslında bir anlamda beynin bir kurgusudur. Ama burada tutarlılık ve süreklilik aranır. Üç metre yüksekten betona düşeceğiniz zaman canınızın yanacağından şüphe duymazsınız. Çünkü beyniniz bununla ilgili çok fazla veri almış ve sağlam bir kurgu oluşturmuştur. Artık bu kurgu bizim için gerçektir. Veri kaynaklarımız her zaman kendi duyularımız değildir. Bunun dışında bir de çevre vardır. Bu çevrede de güvenilir ve güvenilmez kaynaklar vardır. Politik sebeplerle kendimize ve başkalarına bu kaynaklar hakkında yalan söyleyebiliriz ama bu yalanlara beynimizi inandırmamız o kadar kolay değildir. Mesela dünyanın küre şeklinde olduğuyla ilgili sıradan insanın kesin bir verisi yoktur. Ama dünyanın geri kalanına bu konuda inanır. Bununla birlikte kendi kutsal metinlerini bu bilgilere uydurmaya çalışır. Bu demek oluyor ki aslında dünyanın geri kalanına kendi kutsal metinlerinden daha fazla güveniyordur. Ama bunu kendine yada başkasına itiraf etmez. Bizim kesin gerçekler olarak bildiklerimiz beynimizin sağlam, sürekli ve tutarlı kurgularıdır. Bir insanın beyninde bir sorun olduğunu kurgularının tutarsızlığından ve temelsizliğinden anlarız. Mesela birisi kurtadam gördüğünü iddia edebilir. Bunu hemen deli diye damgalamazsınız (umuyorum ki). Bunun yerine verilerini sorgularsınız. Tutarlılıkta sorun varsa ve hikayesini doğrulamak için dünyanın geri kalan verilerini çarpıtıyorsa bir sorun olduğunu anlarsınız. Bunun dışına tutarlılıkla ilgili sorunu olmayabilir ama sağlam veriler ortaya koyamamıştır. Bu durumda olabilir der geçersiniz ilgilenmezsiniz. Bununla ilgili bir eylem gerekiyorsa bunu da fazla dikkate almazsınız. Ama birisi size kurgusu konusunda eylemsel bir dayatmaya girişiyorsa burada gerçekleri incelemeyi sadece konu üzerinde değil, kurgu sahibi bireyler üzerine de genişletebilirsiniz. Şimdi gerçeklik düzeylerimizle ilgili kendime göre birkaç kademe vereyim: 1 - Beynimizin sağlam kurgularına dayalı bilinen gerçekler. Dünyanın küre şeklinde oluşu ve bunun gibi sağlam bilimsel gerçekler buna örnektir. 2 - Son derece zayıf, doğruluğuna ihtimal vermediğimiz hikayeler. Ness gölü canavarı gibi. 3 - Doğruluk ihtimali yalnızca çok zayıf olmakla kalmayıp bilinen gerçeklerin ötesinde sihirsel oluşları gerektiren kurgular. Kurtadam, vampir gibi. Mesela biyolojik olarak insandan kurta ve bunun geri dönüşü mümkün değildir. 4 - Yalnızca üçüncü kadar zayıf bir kurgu olmakla kalmayıp, reddedilebilen ve reddedilmiş iddialara sahip kurgular. Tanrı böyle bir kurgudur. Mesela kurtadamın varlığı ya da yokluğu bizim çevremizdeki verilerle doğrudan sınayacağımız birşey gibi gözükmemektedir. Oysa birisi bir tanrının varlığını iddia ediyorsa bunun doğrudan sözde eylemleri (yarattığı şeyler) gözümüzün önünde olacağından gerçekten bunlarla ilgili bir sınama yapabiliriz. Tabi ki bunu bilim insanları yapabilir. İşte Tanrının gerçeklik seviyesi budur. Yani çılgınca, akılsızca, bilimsel gerçekleri hiçe sayan tutarsız bir kurgu... Tabi ki buna inanlara çılgın demiyoruz. Çünkü her ne kadar Tanrı diye birşeyin olmadığı dünyanın küre şeklinde olduğu kadar gerçek ise de ilk gerçeğin farkına varmak daha fazla donanım gerektiriyor. (Devam edecek...)
  14. antibiyotik

    Soğutucular

    Merhabalar arkadaşlar bir soğutucular üzerne bilgi edinmek ve kendimi bu konuda geliştirmek istiyorum. Bunu nasıl yapabilirim.Klimalar üzerine alınmış patentleri incelemek istiyorum.Sizce işe yarar mı?
  15. Hitler Hristiyanlığı Savunuyor "Hristiyanlığı savunacağız. Ve sadece kâğıt üzerinde değil, hayır. Ateizmi yenmek istiyoruz. Bu fenomenleri kültürümüzden, tiyatromuzdan, ve edebiyatımızdan yok etmek istiyoruz. Son 14 yıldır hayatımıza akan bütün bu zehri ortadan kaldırmayı istiyoruz."- Adolf Hitler'in 15 Şubat 1933 tarihli Stuttgart şehrinde yaptığı konuşmadan
  16. http://michaelsikkofield.blogspot.com.tr/2015/08/bugun-de-baskalar-adna-utandk-cok-sukur.html ​ Simdi sizden bir zahmet, sinirlenmeden sabirla bu yaziyi okumanizi rica ediyorum. Evet sacmalamis, hem de agir sacmalamis. Yazimda "ahlak" kelimesini toplumsal ve bireysel refahi arttiran ve bir yarar saglayan davranislar olarak dusunun... Demis ki "Dinler ahlakin temelidir." Hayir arkadasim dinler ahlakin temeli degildir. Dinler varolan ahlaki kurallar uzerine insaa edilmislerdir. Toplumsal normlar, kurallar ve anlayislardan beslenip bu kurallarla kurulmusdur. Bunun disinda kokeni irrasyonellik olan birsey, hicbirseye ozellikle de ahlaka rasyonel bir temel saglayamaz, Din ahlakin temelidir demek, ahlaklilik dinle saglanabilir demektir. Bu soylenen varolan gerceklerle celismektedir. Tarih boyunca nerede din egemen olmussa ahlaksizlik tavan yapmistir. Din ahlakliligin degil, ahlaksizligin sebebidir. Ahlakin evrimsel kokenleri bulunmaktadir. Bunu dogrulayan yuzlerce arastirma var. Bu yuzden dinler ahlakin temeli degil, varolan toplumsal ahlaki kurallar uzerine kurulmuslardir. Evrimsel surecler bizi ahlakli olmaya itmistir, cunku bu tarz davranislar toplumsal acidan yarar ve cikar saglamis, bu davranisi gosteren bireyler dollerini sonraki nesillere aktarabilmislerdir. Yani ahlakli davranisi gosteren bireyler evrimsel surecler icersiinde secilmislerdir. Evet bu arkadas, komplo teorisyeni ama o kadar cok okuyani var ki... Peki sitesinde tavsiyeler kisminda ne yazio biliyor musunuz? www.canertaslaman.com Iste bu kisiler bu yuzden tehlikeli, bunlarin sert bir sekilde elestirilip, bilgisiz beyinleri zehirlemesinin onune gecilmesi gerekiyor. Bir de yazinin sonlarina dogru utanmadan: "herkes okur ateist olur, ben okudum musluman oldum." yazmis. Elbetteki musluman olursun, cunku sorgulama ne bilmiyorsun. Sorgulamanin ilk kosulu, dogru bilinen seylerin, yanlis olabilecegi dusuncesinin kabuluyle baslamaktir. Kokeni irrasyonellik olan, akil ve mantik olmayan bir seyi yikmak icin akil ve mantik kullanimi ise yaramaz. Dinlerin en buyuk sebepler duygusal ve psikolojik olmalaridir. Bunun uzerine bir de toplumsal etkileri ve baskilari eklerseniz. Dinlerden cikmaniz imkansiz bir hale gelir. Bu yuzden dinlerden cikmanin ilk kosulu dinlerin sagladigi duygusal ve psikolojik etkilerin kirilmasi, toplumsal sebeplerin yikilmasiyla gerceklesebilir. Bunlari sagladiktan sonra, arastirma, akil ve mantik kullanimi dinlerden kopusu ve ateizme giden sureci korukleyecektir. Cehalet tavanda ulkemizde... Yorumlari alalim yaziyla ilgili...
  17. Hitler dindar apolojistlerin iddialarının aksine ateist değildi. O ateist ve özgür düşünce derneklerini yasakladı ve düzenli olarak "ateistik" ya da "tanrısız akımlar" aleyhinde konuştu. 24 Ekim 1933’de Berlin’de yaptığı bir konuşmada Hitler, ateizmin "kökünü kazıma" niyetini beyan etti: “Biz halkın bu inanca ihtiyaç duyduğuna ve talep ettiğine ikna olduk. Bu nedenle ateistik harekete karşı mücadeleyi üstlendik, ve bu sadece birkaç teorik deklarasyonla değil: biz onun kökünü kazıdık.” (Norman H. Baynes, ed., The Speeches of Adolf Hitler, April 1922-August 1939. Vol. 1. Oxford: Oxford University Press, 1942, p. 378.)
  18. Din-tahrikli cinayetlerden / savaşlardan söz ettiğimizde dindarlar genellikle karşı argüman olarak komünist liderlerin din düşmanlığı öne sürüyorlar. Komünistlerin cami, kilise ve mabet yıkmalarını ve din adamlarını kurşuna dizmelerini "ateizm adına işlenen cinayetler" olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Fakat bu karşılaştırma bir mantık hatası içeriyor. Çünkü ateizm uğruna cihat yapılan bir ideoloji, politika, kült, ülkü, ideal, otorite ya da doktrin değildir. Ateizm en yalın anlamda tanrıya / tanrılara inanmamaktır. Tek başına ateizm hiçbir iyi veya kötü, olumlu ya da olumsuz bir eylemin motivasyonu olamaz. Adı geçen komünist liderler politik kazançlar elde etme, iktidarlarını sağlamlaştırma ve hayalini kurdukları "proletarya diktatörlüğünü" yaratma uğruna potansiyel siyasî rakip ve engel olarak gördükleri kişi ve kurumlara saldırıda bulundular. Örneğin Stalin sadece din adamlarını değil, fakat iktidarla aynı fikirde olmayan komünist politikacıları, ordu subaylarını ve aydınları da hedef almıştı. 1925 ve 1947 yılları arasında, Bolşevik prensipler rehberliğinde ve Sovyet Komünist Parti'nin ideolojik görüşlerinin etkisi altında hareket eden Militan Ateistler Ligi'nin sloganı "dine karşı mücadele sosyalizm için yapılan bir mücadeledir" idi. Stalin İkinci Dünya Savaşı sırasında din karşıtı kampanyayı zayıflatmaya karar verdiğinde Lig 1947'de resmen dağıtıldı (Bknz: http://en.wikipedia....litant_Atheists). Bunlar göz önüne alındığında nedensel bağlantının politik gerekçeler olduğu açıkça görülüyor. Ateizmin din ile değil de teizm ile karşılaştırılması daha yardımcı olur. Ateizmde olduğu gibi, tek başına teizm (bir tanrıya inanmak) de bir kişiyi şiddete veya barışa yatkın hale getirmez. Teizm tek başına çok genel ve soyut bir kavramdır. Ne ateizm ne de teizm kural koyucu ve belirleyicidir. IŞİD'in kafa kesme eylemlerinin, ya da haçlı seferleri ve engizisyon terörünün de tek başına teizmle bir ilgisi yoktur. Bir teist "Haçlı seferleri Tanrı'nın isteğidir" ya da "Kâfirlerle savaşmak Allahın emridir" diyebilir, ama bu öncül teizmin bir ilkesi değildir. Dolayısıyla mesele teizmde ya da ateizmde değil, onların üzerine eklenen dogmatik dünya görüşlerindedir. Çözüm eleştirel düşünme ve şüpheci sorgulamayı hayatın her alanında uygulamaya gayret göstermektir.
  19. "Ebola salgını Amerika'nın ateizm, gayler, cinsel çapkınlık, pornografi ve kürtajla ilgili sorununu çözebilir." -- Rick Wiles, Hristiyan Sevgi dolu bir Tanrıyı temsil etme iddiasındaki bir dindar beyanı. Aynı bizdeki "7,4 yetmedi mi?" diyenler gibi. İnsanların trajedilerini kendi dinlerine mal edenler bu topraklara özgü değiller demek ki. Cehalet her yerde aynı.
  20. Bu nikahtan doğacak çocuğun ismi kesinlikle "ahlak" yada "dünya barışı" yada "toplumsal huzur" olmayacaktır. Ateistin meşhur sloganı olan; "Ahlak, teizme mal edilemez" sözünü yer ile yeksan ederek "kitabın ortasından konuşması" sayesinde inançlılar olarak çağrıldığımız öğretiyi kavramamızı sağlayan etiket Sosyal Darwinizm'dir. Evet, "eğer yapabiliyorsam yapmaya hakkım vardır." ilâhisinin bir mısrası eşliğinde çiftimizin şerefine kimler kadeh kaldırıp, nikah şahidi olarak bu sözleşmeye imza atmak istiyor. .
  21. Konuşmacıların din eleştirisini tartıştıkları bir diyalogta ateizme karşı en yaygın kontra-kritisizmlerden (karşı eleştirilerden) biri şöyle yapılır: "Yirminci yüzyılın en büyük zulümleri ateizm adına ateistler tarafından Işlenmiştir." Bu, bazı ateistlerin bu tür tartışmalar sırasında en az bir kez bahsedilmesini beklediği kadar yaygındır. Neredeyse bir saat mekanizması gibi! Resmi adı argumentum ad Stalinum/Hitlerum olan bu arguman aşağıdaki videoda tartışılıyor: Bu argumanı kullanan insanların çoğu zaten ateizmin, inançsızlığın ahlaki olarak en kötü şey olduğuna inanmış olan teistlerdir. Tanrıya inanmamak affedilmez bir günahtır! Bu, ateizmin öldürmek, çalmak, yalan söylemek ve hilekâlık dahil yapmayı istediğiniz her şeyi iyi yapan “ateistik moralite” denen şeye yol açtığını düşünmektir, çünkü herhangi bir transandan (üstün) bir otorite figürüne cevap vermek zorunda değilsin. Bu yüzden, yegâne ahlaki değer havuç-sopa tarzına sahip olandır. Uslu ve ahlaklı bir çocuk olursan ödüllendirilirsin, yaramazlık ve haylazlık yaparsan Tanrı seni cız yapar. Oysa kişisel otonomi olmadan ahlak imkânsızdır. Eğer biz sadece emirleri izleyen robotlarsak, o taktirde eylemlerimiz sadece itaatkâr veya itaatsiz olarak tanımlanabilir, ancak sadece itaat, ahlak olamaz. Bu yüzden Gök Baba’yı kızdırmamak için kötülükten kaçınmak ya da Onun gözüne girmek için iyi şeyler yapmak moral bir davranış sayılmaz. İnsan ve hayvan davranışları üzerinde sistematik analizler yapan davranış bilimi bize ahlak için gaipten indiği sanılan kitaplardan daha sağlam gerekçe sağlıyor. Ve bana göre dinsel dogmatizm ile politik dogmatizm arasında temelde bir fark yok. Öncelikle ateizmin kendisi insanların uğruna dövüştüğü, öldüğü ya da öldürüldüğü bir prensip, amaç, felsefe ya da inanç sistemi değildir. Ama dini retoriklerle gerekçelendirilmiş ve şiddetlenmiş pekçok haçlı seferi, engizisyon, cadı avcılığı ve köleleştirme vakası var. Bunu da kutsal kitaplarından aldıkları cesaret ve motivasyonla yapıyorlardı. Stalin, Pol Pot ve diğer psikotik komünist liderlerin cinayetlerini ateizmin hanesine yazmak adil olmaz. Zira bunlar tanrısızlığı dayatmak için işlenen suçlar değildir. Bir teist Stalin'in teistlerin XY ya da Z nedenle öldürülmeleri gerektiğine inandığını iddia edebilir, ama o zaman nasıl bir Tanrı'ya inanç eksikliğinin bu sonuca yol açabildiğini makul bir şekilde göstermesi lazım. Stalin bu cinayetleri din düşmanlığından çok politik kazançlar için gerçekleştirdiğini gösteren kanıtlar var. Stalin, pozisyonunu sağlamlaştırmak için milyonları katleden bir paronoid idi. Ateizm değil, totaliteryanizm itici güç ve nedensel bağlantıdır. Göz ardı edilen bu gerçek apolojetiklerin iddialarının sahte olduğunu göstermektedir.
  22. İlginç bir argüman. Popüler argumentum ad Stalinum kartını oynamayı seven dindarlar için büyük çelişki. Stalin "Bana itaat et aksi halde gulaglarda donarsın." İnsanların özgür iradesi var. Stalin'in emirlerine itaat edip etmemeyi seçebilirler. Stalin insanları Gulaglara göndermez, insanlar Stalin'e itaatsizliği seçerek oraya kendilerini gönderirler. Allah: "Bana itaat et, yoksa cehennemde sonsuza dek yanarsın." İnsanların özgür iradesi var. Allahın emirlerine itaat edip etmemeyi seçebilirler. Allah insanları Cehenneme göndermez, insanlar Allaha itaatsizliği seçerek oraya kendilerini gönderirler. Allah, muhaliflerini korkunç kaderlerine gönderirken kendini "merhametli" ve "nâzik" olarak resmeder. Pek çok insanı ikna eden etkili propaganda makinelerine sahiptir, onun metodlarını ya da "hayırseverliğini" sorgulamak akılsızca ve münasebetsiz kabul edilir. Allahın varlığı her şeydir, O her şeyi bilir ve görür, tarassut/gözetim daimidir. Onun diyarını terketmeyi düşünmek bile düşünülemez, senin üzerinde hiçbir bilgisinin ve denetiminin olmadığı bir diyar yok. Bundan özgürleşmeyi düşleyen insanların kaderinde asla kaçıp kurtulmak yoktur. Allah sadakati/bağlılığı büyük menfaatler ile ödüllendirir. İnsanlar üzerinde korkunç suçlar gerçekleştirenler bile eninde sonunda ona bağlılıktan ve onun emirlerini izlemekten dolayı onurlandırılır. Ondan bonus almak en nihayetinde ona itaate bağlıdır, diğer insanlara nasıl muamele ettiğine, ne kadar iyilik yaptığına değil. Despot krallıklara ne kadar çok benziyor, değil mi? Yoksa Stalin'e haksızlık mı yapıyorum? Çünkü Stalin, muhaliflerini Gulag kamplara gönderdi ama o asla sonsuza dek devam eden işkencehaneler yaratmadı. Allah gibi bir tanrıya sahipsen kim şeytana ihtiyaç duyar ki?
  23. Hazırlayan Bağbozan http://www.youtube.com/watch?v=PsDUxf5emwo
  24. Düşünbil ve Libido dergilerinin katkılarıyla ve ODTÜ Felsefe Topluluğu'nun organizasyonuyla 15-16-17 Şubat 2013 tarihlerinde yapılan 1 Teoloji Sempozyumu çok renkli geçti. Türkiye'nin ve dünyanın pek çok yerinden düşünür, yazar, akademisyenin konuşmacı olarak yer aldığı sempozyumun videolarını ben kaydettim ve montajları tamamlandıkça bu başlık altında yayımlayacağım. Ayrıca YouTube oynatma listesi buradadır: https://www.youtube.com/playlist?lis...TcuM4LrAWSxU6t
  25. zerath

    Ateizm anket

    Ateizm anketine Türkiye'den rekor katılım Uluslararası Ateist Birliği (Atheist Alliance International) dünyada kaç Ateist olduğunu ve bu kişilerin demografik yapısını belirlemek için atheistcensus.com adresinde bir anket düzenliyor. 16 Aralık 2012’de başlayan ankete bir buçuk ayda dünya çapında 176 bin ateist katıldı. Türkiye, ankete en çok katılım sağlayan dördüncü ülke oldu. Uluslararası Ateist Birliği (Atheist Alliance International) dünyada kaç Ateist olduğunu ve bu kişilerin demografik yapısını belirlemek için atheistcensus.com adresinde bir anket düzenliyor. 16 Aralık 2012’de başlayan ankete bir buçuk ayda dünya çapında 176 bin ateist katıldı. Türkiye, ankete en çok katılım sağlayan dördüncü ülke oldu. YÜZDE 84'Ü MÜSLÜMAN AİLELERDEN Türkiye’den 10.600 ateistin verdiği bilgiler , Türkiye’deki ateistlerle ilgili geniş bir veritabanının oluşmasını sağladı. Bu bilgiler ışığında Türkiye’deki ateistlerin yüzde 84’ünün Müslüman ailelerde yetişmişken, yalnızca yüzde 13’lük kısmı dinsiz ailelerde büyümüş. Eurobarometer, KONDA ve diğer araştırma kuruluşlarına göre ise nüfusunun yaklaşık 4.5 milyonunun ateist olduğu Türkiye'de ankete 10 binlik kişinin katılımı Türkiye'deki ateist nüfusun demografisini çıkarmak için yeterli değil. ATEİSTLERİN EĞİTİM SEVİYESİ YÜKSEK Ateistler, ankete göre yüksek eğitim seviyeleriyle de dikkat çekiyor. Ankete katılanların yüzde 72’si üniversite veya yüksek okul, yüzde 17’si yüksek lisans veya doktora, yüzde 7’si de lise mezunu. kendi inançlarını tanımlarken en çok şu terimleri kullanılıyor: Ateist (yüzde 63), Agnostik (yüzde 13), Dinsiz (yüzde 8). Verilere göre ateistlerin yüzde 85’i 35 yaşın altında. Katılımcıların yüzde 47’si 15-24, yüzde 37’si 25-34, yüzde 10’u da 35-44 yaş grubunda yer alıyor. Katılımcıların yüzde 77’si cinsel yönelimini erkek, yüzde 22’si dişi, yüzde 1’i de diğer olarak tanımlıyor. ANKET KUSURSUZ DEĞİL Anket, katılımcıları mail adresi üzerinden tanımladığı için her mail adresiyle bir katılım yapılabiliyor. Anket sadece internet kullanıcılarına açık olmasınedeniyle , beraberinde interneti kullanan genç ve eğitimli nüfusun katılımının fazla olmasını da getiriyor. Anketin küresel ve ülke bazlı sonuçlarını incelemek ve ankete katılmak için www.atheistcensus.comsitesi ziyaret edilebilir.
×
×
  • Yeni Oluştur...