Jump to content

Genel Araştırma

'Kuran' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Aralarına virgül koyarak ekleyin
  • Yazara Göre Ara

İçerik Türü


Forumlar

  • FORUM YÖNETİMİ
  • FORUMLAR
    • ATEİSTFORUM
    • ATEİSTCAFE
    • BİLİM FORUMU
    • HODRİ MEYDAN FORUMU
    • KURALLAR ve DUYURULAR
    • TAVANARASI
  • ATEİSTFORUM ARŞİVLERİ
    • FORUM ARŞİVLERİ

Find results in...

Find results that contain...


Oluşturma Tarihi

  • Start

    End


Son Güncelleme

  • Start

    End


Filter by number of...

Katılım

  • Start

    End


Üye Grubu


AIM


MSN


Website URL


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Location


Interests

Araştırmada 45 sonuç bulundu

  1. Bakara 259: Yahut altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O, “Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek (acaba)?” demişti. Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kaldın?” O, “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” diye cevap verdi. Allah, şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kaldın. Böyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak! (Böyle yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. (Eşeğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya getiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” Kendisine bütün bunlar apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi, biliyorum ki; şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” Öykünün orjinali Talmud kaynaklı. 1. Süleyman Tapınağı yıkıldığı dönemde yaşamış sonradan efsanelerle 70 yıl uyuya kaldığı söylenen ve sonra tekrar uyandığı söylenen Rabbi Onias'a ait. Efsenenin sonraki versiyonlarında 70 yıl 100 yıl olmuş ve öykü Kuran'dakiyle neredeyse tıpatıp aynı. Kuran tefsircileri zırvalayarak burdaki kişiye Uzeyr,Hezekiel,İlyas falan demişler aslında bakın bildiğiniz haham efsanesi bu Ne işi var lan hahamın uyduruk efsanesinin Kuran'da: HİKAYENİN YAHUDİ KAYNAKLARINDAKİ BİR BENZERİ: YÜZ YILLIK UYKU- KAHİN ONİAS Tapınağın (Süleyman Tapınağı) yıkıldığı dönemde, Kudüs'te yaşamış olan Haham Onias’ın (Kahin), hikâyesi ve 100 yıl süren uyku... Tapınağın henüz yeni yıkıldığı zamanlardı. Zalim bir savaş, Kudüs şehrini ıssız ve viran bir hale dönüştürmüş, halkını zavallı ve biçare bir hale düşürmüştü. Haham Onias, mutsuz bir şekilde devesine binerek bu viran şehri terk etmeye karar vermişti. Günlerce deve sırtında yol aldı. Öyle bir hale geldi ki sonunda açlık ve uykusuzluktan düştü bayıldı. Buna rağmen sepetinde bulunan taze hurmaları ve suyunu yine de tüketmedi. İçinden şöyle geçiriyordu: “Belki de karşıma bu yiyeceklere daha fazla ihtiyacı olan biri çıkabilir. Benden daha kötü durumda birileri olabilir…” Ama ülkenin her tarafı çöldü, etrafta kimse yoktu. Bir gün yolculuğunun nerede ise sonuna yaklaşırken, bir tepenin yamacında keçiboynuzu ağacı fidanları diken bir adamla karşılaştı. Onias adama yaklaştığında, adam ona, “Keldani’ler*, bütün üzüm bağlarımı ve ekinlerimi yıkıp yaktılar. Ama her şeye rağmen yenilerini dikip ekmek gerekiyor. Böylece memleket yeniden canlanacak” dedi. Onias tepeye çıkıp geriye baktı ve yakılıp yıkılmış olan sevgili Kudüs şehrine acı içinde baktı. O eski ve muhteşem şehrinden geriye sadece acı ve yıkıntılar kalmıştı. Her yerden dumanlar yükseliyordu. Onias devesinin sırtından yere indi, otların üzerine uzandı ve acı acı ağlamaya başladı. Onu bulunduğu yerden hiç kimse göremezdi. Ölüme terk edilen şehir onu üzüntüden, derin acılara boğuyordu. “Vah benim güzel ülkem. Benim güzel Sion’um(Kudüs'üm) artık yok. Acaba bir gün yine eskisi gibi güzel olabilecek mi? Bence yüzyıllar sonra bile eski ihtişamına kavuşamaz artık!” diye dövünüyordu. Bu şekilde akşam karanlığı çökene kadar öylece kaldı. Sonunda Onias başını bir taşa dayadı ve derin bir uykuya daldı. Güneş doğdu, tekrar battı. Ay yine yükseldi ve yine alçaldı ama Onias hiç uyanmadı. Derin derin uyumaya devam etti. Aradan zamanlar aktı, tohumlar rüzgârların kanatlarında uçuşarak, başka yerlere kondu. Arıların ve kuşların aracılığı ile toprağa karıştılar. Köklenip yeşerdiler ve büyümeye başladılar. Sonsuz uykuda olan Onias’ın etrafını otlar ve ağaçlar bürüdü. Bunların boyu o kadar uzamıştı ki Onias’ın çevresini duvar gibi kuşatmışlardı. Etraftan gelip geçenler onu fark etmiyorlardı bile… Sepetindeki hurmalar filizlenip yeşillenmişler, Onias’ın yanında koskocaman bir palmiye ağacı olarak yükseliyordu. Hurma veren bu ağaç Onias’ın yanı başında ona gölge yapıyordu. Böylece yüz yıl aktı geçti. Günlerden bir gün Onias, birdenbire derin uykusundan uyandı. İyice gerindi ve hayretle etrafına bakmaya başladı. Kendi kendine, “Çok tuhaf, ben daha dün akşam bu tepenin üzerinden yıkık olan Kudüs’e bakarken uyuya kalmamış mıydım? Bu güzelim palmiye de nereden çıktı? Uyuduğumda ben böyle bir yerde değildim ki!” diye hayretle söyleniyordu. Büyük zorluklarla ayağa kalktı. “Offf, bütün kemiklerim sızlıyor!” dedi. “Kendimi toparlamam lazım, peki ama benim devem nerede?” diye etrafını kolaçan etti. Eli çenesine gitti, hayretle sakalının yerleri süpürdüğünü fark etti. Korkuyla, “Nasıl yani? Sakalım kar gibi bembeyaz ve yerlere kadar uzamış!” diye bağırdı. Dehşetle sağa sola bakınırken ayağı bir şeye takıldı. Yere düştü. Düştüğü yerde kocaman bir hayvanın iskeleti vardı. Bunun bir devenin iskeleti olduğunu ayrımsayınca korkudan buz gibi oldu: “Bu iskelet galiba benim deveme ait. Ben bu kadar uzun zaman uyumuş olabilir miyim? Sepetim bile kök salmış. Bu da ne? İçindeki hurmalar ve kırbamdaki(mataramdaki) suyum hala taze! Neler oluyor böyle?”diyerek merak ve heyecanla yüreği küt küt atmaya başladı. “Bu kesinlikle bir mucize olmalı” diye düşündü sonra. “Bence bütün bunlar yolculuğuma devam etmem için bir işaret gibi görünüyor.” Sonra yine acıyla omuzları çöktü: “Hadi canım nasıl olur? Artık Kudüs diye bir yer kalmadı ki…” diyerek acıyla sevgili şehrini düşündü. Etrafına bakarken yine gözlerine inanamıyordu. Uykuya yattığında etrafta sadece ot ve çalılar vardı. Oysa şimdi bütün tepe keçiboynuzu ağaçlarıyla doluydu. Onias, “Şimdi hatırladım, daha dün o adam buraya keçiboynuzu fidanı dikmişti. Yoksa dün değil miydi?” diye düşünüyordu. Kafası git gide daha fazla karışıyordu. Başını çevirip tam aksi yöne baktığında ise hayretle haykırdı. Güneş sevgili Kudüs şehrini pırıl pırıl parlatıyordu. Her taraf göz alıcı kubbeler ve harika binalarla doluydu. Her yer yemyeşildi. Şehrin yamaçlarında yemyeşil tarlalar ve üzüm bağları göz alabildiğince uzanıyordu. “Kudüs canlandı!” diye coşkuyla çığlıklar atıyordu. “Bu gerçek olamaz, ben düş görüyorum. Veya o zaman Kudüs’ün yıkıldığını görmem bir düştü. Hangisine inanacağımı bilemiyorum. Neredeyse aklımı kaçırmak üzereyim” diyerek şaşkınlıkla başını sallıyordu. Elinden geldiği kadar çabuk yürüyerek, tepeden yola indi ve Kudüs şehrine giden anayola çıktı. Onu yolda görenler birbirlerine Onias’ı gösteriyorlardı. Çocuklar peşinden yürüyerek onu anlamadığı kelimelerle, alaya alıyorlardı. Ama buna önem vermeden yoluna devam ediyordu. Şehrin girişinde durakladı ve yanından geçen bir adama, “Babacım, sen acaba haham Onias’ın evi nerededir biliyor musun?” diye sordu. Adam alayla, “Ne? Sen bana babacım mı diyorsun? Kendine baksana, dedemden bile daha ihtiyarsın sen!” derken gülmekten yerlere yatıyordu. Bunları gören başka bir adam, “hahami Onias’mı dedin?” diye sordu. “Ben geçenlerde bir kişinin, haham Onias’ın torunu olduğunu söylediğini duymuştum. Gel seni ona götüreyim” diyerek ona elini uzattı. Acele ile bir kapıyı çaldı. Seksen yaşlarında, ihtiyar bir adam kapıyı açtı. Adam olanları anlatarak, ona Onias’ı işaret etti. Onias adama bakarak, “Sen kimsin?” dedi. Seksenlik ihtiyar, “Benim adım Onias. Adımı çok önemli bir din adamı olan büyükbabam haham Onias’ın anısına hürmeten takmışlar” diyerek devam etti. “Büyük babam haham Onias, I.Tapınak yıkıldığı zaman, yani tam yüz sene önce gizemli bir biçimde ortadan kaybolmuş, o zamandan sonra ondan hiçbir zaman haber alınamamış” dedi. Bizim Onias kendi kendine mırıldanıyordu: “Yüz sene mi? Ben bu kadar çok uyumuş olabilir miyim?” Torun Onias ona bakarak, “Anladığım kadarı ile galiba öyle oldu” dedi. “Bu arada 2.Tapınak inşa edildi” diye ekledi. Onias: “O zaman bütün bu olanlar bir rüya değil…” Torun Onias büyükbabasının koluna girerek onu evinden içeri aldı. Günler bir biri ardınca geçerken, Onias yeni hayatına bir türlü alışamıyordu. Etrafında gördüğü ve dinlediği her şey ona çok farklı ve inanılmaz tuhaf geliyordu. Gelenekler, davranış biçimleri, insanların farklı hayat anlayışları, giysileri, konuşmaları, her şey çok farklıydı. Onun söylediği her şey etrafındakilere tuhaf ve komik geliyordu. Ailesi ve komşuları gülerek, “Sanki farklı bir dünyadan gelmiş gibisin. Sadece geçmişte olan şeylerden söz ediyorsun” diyorlardı. Bir gün torununu yanına çağırdı. “Beni yüz yıl boyunca uyuduğum yere götürmeni istiyorum. Belki de şansıma yine uyuyakalırım. Sevgili oğlum ben artık bu dünyaya ait değilim. Çok yalnızım ve kendimi buraya çok yabancı hissediyorum. Benim gitmem şart, lütfen bana yardımcı ol” dedi. Hâlâ tazeliğini koruyan hurmalarını ve suyunu bir sepete koyarak torunu ile birlikte, yüz yıl boyunca uyuduğu şehrin dışındaki tepeliğe doğru yola çıktı. Tepeye vardığında huzur ve ebedi istirahat için ettiği dua kabul olundu. Yere uzandı, başını bir taşa dayadı ve derhal uyuya kaldı. Ama bir daha asla uyanmadı. ................................. NOTLAR: Talmud bilgini Maharasha, Onias’ın, 1. Tapınak (Süleyman Tapınağı) döneminde, orada Kahin olarak görev yaptığını yazar. Tapınak yıkıldığında Romalı Komutan Hyrcanus tarafından tapınakta öldürüldüğünü anlatır. Ama Onias’ın o sırada ölmediğini tam 70 yıl boyunca uyanmadığını veya komada kaldığını iddia eder. Daha sonra Onias’ın mezarı arkeologlar tarafından, İsrail’in kuzeyinde bulunan Hatzor Haglilit yakınlarında bulunmuştur *: Kildaniler : Kuzey Arabistan'da yaşamış olan Sami ırkından yarı göçebe bir halk.
  2. Ramazan nedeniyle birçok gazete internetteki adreslerinde Kuran'da Adı Geçen Hayvanlar diye açıklamalı fotoğraf galerisi yayınladılar. Kimisi kendi hazırladı kimisi de aynısını kopya etti. Bu listeye bakıp bunlar arabın tanıdığı hayvanlar, rakun, kanguru, koala, orangutan niye yok diyen çıkar. Bazıları da kendi sevdikleri hayvanlardan kedi, papağan, hamster, kaplumbağa niye yok diye eleştirebilirler. 124bin tane peygamberden sadece yahudi olanlardan 25 tanesini yazdığına bakarak böyle eleştiriler yapmaya hakkımız yok elbette. Mikroskopla, büyüteçle görülebilen hayvanları bilmemesini de eleştiremeyiz. Bahsetseydi insanlar kurana inanmazlardı sonra(!). İşte gazetelerde fotoğraflarla verilen liste; Köpek, Maymun, Domuz, Yılan, Koyun, Deve, Öküz ve İnek, At, Katır, Eşek, Kurt, Arı, Karınca, Örümcek, Sivrisinek, Sinek, Çekirge... Bu başlıkta hayvan adı geçen ayetlere eleştirel bakış yapalım.
  3. Kuran Arap kavmi içinmi yazılmıştır?Yoksa bütün kavimler içinmi yazılmıştır? Kuran pek çok kavim olduğunun farkında.Kavimlerin birbirinden farklı dillere sahip olduğunun farkında.Her kavmin kendine ait bir dili var.(İbrahim 4 KURAN) Örnek verecek olursak;Almanca konuşan Alman kavmi vardır,Japonca konuşan Japon kavmi vardır,Arapça konuşan Arap kavmi vardır.Kuran bunu bilerek kendisinin tek kavim için olduğunu söylüyor. O senin için ve kavmin için bir zikirdir.Sen ve Kavmin ondan sorumlu tutulacaksınız-ZUHRUF 44 KURAN Neden bütün kavimler içindir demiyor?Neden bütün kavimler ondan sorumludur demiyor?Bundan ne anlamalıyız?Muhammed hangi kavimdendi?Hangi kavmin diliyle gönderilmişti?Şimdi kavim konusuna bakalım. Biz her kavme başka değil,sadece o kavmin kendi diliyle sesleniriz,o kavmin kendi içinden olan bir peygamberle yaparız bunu.Mesajını onlara anlatabilmesini bu şekilde yaparız-İBRAHİM 4 KURAN Biz her peygamberi başka değil,sadece kendi kavminin diliyle kendi kavmi için göndeririz.Böylece onlara anlatabilmesini mümkün kılarız-İBRAHİM 4 KURAN Bu ayet böylede tercüme edilebilir.Demekki kavimler birbirinden farklı dillere sahipler.Her kavmin öteki kavimlerinkinden faklı olan kendi dili var.O halde kavim aynı ana dili konuşmakla ilgili.Dildaşlıkla ilgili. SORU:Her peygamber kendi kavminin diliyle kendi kavmine yollanıyorsa;Muhammed hangi kavmin diliyle hangi kavme gitmiştir?Japon kavminin diliyle Japon kavminemi? Alman kavminin diliyle Alman kavminemi?Arap kavminin diliyle Arap kavminemi? Ve kavim Kuran'da ırksal(etnik) bir kavramdır.Soy sop ilişkisine(zürriyet) dayalıdır. Ve her kavmin kendi ataları vardır:kavim atalarla ilgilidir Yoksa onu kendisi uydurdumu diyorlar?Hayır o haktır.Senden önce hiç bir uyarıcı/peygamber gelmemiş olan o tek kavmi uyarman için sana indirildi-SECDE 3 KURAN Senide ataları uyarılmamış olan ve bu sebeple gaflet içinde kalmış o bir kavmi uyarman için gönderdik-Yasin 6 KURAN Öteki kavimlerin ataları uyarılmış,ama Muhammed'in kavminin ataları uyarılmamış. Demekki her kavmin kendi ataları var.Diğer kavimlerin atalarından farklı olarak.O halde kavim aynı atalardan gelmekle ilgili.Soydaşlıkla ilgili. Kavim zürriyettir.Soydaşlık,aynı soydan,aynı dölden gelmekle alakalıdır(Enam 133) Dilerse sizi giderir ve sizin yerinize başka bir zürriyete sahip başka bir kavim getirir.Tıpkı sizi zürriyeti başka olan bir kavmin yerine getirdiği gibi-Enam 133-KURAN Ve her kavmin kendine ait kendi dili vardır(İbrahim 4-KURAN) Kuranı senin lisanınla(Arap lisanıyla) kolaylaştırdıkki onunla inatçı bir kavmi uyarabilesin-Meryem 97 KURAN Dikkat edilirse bütün kavimleri uyarman için dememiş.İnatçı olan o bir kavmi uyarman için demiş.Kolaylaştırılmış Arap lisanıyla anlatılanı zar zor anlayan bir kavimden söz edildiği açık.Bu kavim hangi kavimdir?Japon kavmimi?Alman kavmimi?Arap kavmimi? Kuranı anlayabilmeniz için Arapça indirdik-Yusuf 2 KURAN Demekki Arapça olmasa anlayamayacaklardı.Arapça hangi kavmin dilidir?Ve Yusuf 2.ayet gösteriyorki;Arap olmayan kavimlerin anlayıp anlamaması Kuran'ın gündeminde yoktur.Arap dilinin mantığıyla anlaşılabilir.Arap dilinin mantığına yönelik düzenlenmiş. Ve Arapça inmeyen bir mesaja neden dilimizde inmedi diyecek olan bir kavim söz konusudur Kuran'da. Eğer onu Arapça bir Kuran kılmasaydık;'neden dilimizde inmedi,Arap olana Arapça olmayan bir Kuran olurmu hiç' diyeceklerdi-Fussilet 44 KURAN O zaman Japonlarında,Japonca inmeyen bir kitap için''neden dilimizde inmedi''deme hakları vardır.Japon olana Japonca inmeyen kitap olurmu deme hakları vardır. Yabancı dilde inen mesaja itiraz hakkı tanıyan böyle bir ayet vardır Kuran'da. Kuranı başka değil pürüzsüz Arapça yaptık ki,korunabilsinler-ZUMER 28 KURAN Bu ayetteki,pürüzsüz Arapça olmasaydı Arap Kavmine uygun olmazdı anlamını farkedemeyen varmı? Arapların korunabilmesi için pürüzsüz Arapça bir kitap gerekiyorsa,Japonların korunması içinde pürüzsüz Japonca bir kitap gerekmiyormu? Çinlilerin korunması için pürüzsüz Çince bir kitap gerekmiyormu? Kuranı ona bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz.Oysa bahsettikleri o kişi ve onun dili Arap'a yabancıdır.Bu ise dili apaçık Arapça olan bir kitaptır-Nahl 103-KURAN Arap olmayanların kendileri ve dilleri yabancı olarak görülüyor açıkça.Ötekileştirme var burada.Arapçadan başka bir dile tahammül olmadığını gösteriyor Nahl 103 ayeti. Kuranın çizdiği tablo çok nettir aslında.Araplar bize kendi dilimizde inmiş kitap gelmedi demesinler diye,okumasına yabancı olmadığımız Arapça kitap inmedi diye meşru bir itiraz hakkına sahip olmasınlar diye Kuran inmiştir.Ayetler konuyu böyle açıklıyorlar. “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi, biz ise onların okunmasına yabancıydık” demeyesiniz diye-ENAM 156-KURAN Güzel,demek Araplar kendi dilimizde kitap inmedi deme hakkına sahip olmasınlar diye Kuran indirildi.O zaman Arap olmayan kavimler bu meşru itiraz hakkına halen daha sahipler demektir.Örneğin Japonların,bize okumasına yabancı olmadığımız japonca kitap indirilmedi demek bir meşru hakları halen devam ediyor.Yada Çinlilerin,bize okumasına yabancı olmadığımız Çince bir kitap inmedi demek gibi meşru itiraz hakları halen devam ediyor. Birde asla doğru çeviremedikleri Fussilet suresi 3.ayet vardır. Kitap,ayetleri açıklandı.Kuran bir kavim için Arapça bildirimdir-FUSSİLET 3 KURAN Ayetleri açıklanan bu kitap,bir kavmin için Arapça bildirgedir-Fussilet 3 KURAN Araplar bu ayeti böyle anlıyorlar.Ayetin sonundaki ya alemune(يَعْلَمُونَ) sözcüğü bilgiyle buluşturmak,bilgi almış olmak,bildirim almış olmak gibi anlamlara gelir.Ve Arapların anlayışı doğrudur.Çünkü ayette bir kavim içindir(li kavmin-لِّقَوْمٍ) sözü geçmektedir ve bu kelime Arapça sözcüğüyle birlikte kullanılmıştır.Görüldüğü gibi Fussilet 3.ayet Kuran bütün kavimler içindir demiyor,bütün diller içindir demiyor.Bir kavim için Arapçadır demiş oluyor.Bunun farkında olan bizim kurnaz tercümanlar,ayetteki Arap kavmine özel olma durumu anlaşılmasın diye bu ayeti aşağıdaki gibi çeviriyorlar: Kuran,bilen bir kavim için Arapçadır-FUSSİLET 3 KURAN Buna bir Arap sadece güler.Çünkü bilen kavim diye bir kavim türü yoktur.Çünkü;her kavmin kendi dili vardır(İbrahim 4),her kavmin kendi ataları vardır(Yasin 6),her kavim ayrı bir zürriyettir(Enam 133).Ve her kavmin içinde bilenlerde olur bilmeyenlerde olur. Demekki bilen kavim diye bir şey yok,bir kavmin kendi dilinde bildirim alması var(İbrahim 4 KURAN).Bilen bir kavimse bu kavmin neyini bilgilendireceksinizki?Zaten biliyordur.Bilmeyen kavim bilgilendirilir. Bizim tercümanlara göre Fussilet 3.ayet bir kavim içindir desede aslında hiç bir kavmi kastetmiyordur.Yani ayet hem tek kavim içindir(li kavmin-لِّقَوْمٍ) diyor hemde hiç bir kavmi kastetmemiş oluyor.Oysa Araplar bilirki hiç bir kavmi kastetmek istemeseydi li kavmin sözünü kullanmazdı.Ve bir kavim içindir demek istemeseydi bütün kavimler içindir(ala külli kavmin) derdi. Bu ayete bilen bir kavim için Arapçadır deseniz bile,bu ayetteki bilen bir kavmin Arap kavmi olmadığını söyleyemezsiniz.Çünkü Arapça elbetteki Arap kavminin dilidir ve bilen bir kavim için Arapça dediğinde bile;Arapça sözünü Arap kavminden bağımsız düşünemezsiniz.Demekki kavmin bilmesi Arapçaya bağlıdır,Arapça olmasa o kavim bilemeyecektir.Kavmin bilmesi Arapça koşuluna bağlanmış. Üstelik burada bilen kavim dedikleri kavme Yasin 6.ayeti çevirirken bilmeyen kavim,gaflet içindeki bir kavim diyorlar.Çelişkiye düşüyorlar. Senide ataları uyarılmamış olan ve bu sebeple gaflet içinde kalmış o bir kavmi uyarman için gönderdik-Yasin 6 KURAN Görünen o ki;bilen kavim değil gaflet içinde kalmış bilmeyen bir kavim var ortada. Yani illede bilen kavim yada bilmeyen kavim anlamı verilecekse;bilmeyen kavim demek daha uygun olacaktır. Ve asla doğru çevirmeye yanaşmadıkları bir ayet daha var:Nahl Suresi 64 nolu ayeti. وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلاَّ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُواْ فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ve mâ enzelnâ=ve biz indirmedik,aleyke el kitâbe=sana kitabı,illâ=den başka,li tubeyyine=açıklaman için,lehum=onlara,ellezî ihtelefû=ihtilafa düşmüş/düştükleri, fî-hi=ona dair/onun hakkında,ve huden=ve hidayet,ve rahmeten=ve rahmet,li kavmin=tek kavim için,yu'minûne=iman etmeleri/müminlik Kitabı sana başka şey için değil,sadece kendi arasında ihtilaf yaşayan tek kavim için(li kavmin-لِّقَوْمٍ) uyarı,hidayet ve rahmet olarak indirdik.İman etsinler-NAHL 64 KURAN Aynı hileye yine başvurmuşlar.Ayetin Arapça metninde Lİ KAVMİN(TEK KAVİM İÇİNDİR) sözü var ama ayetin Türkçe tercümelerinde sanki bir kavim için değilmiş gibi bir hava vermeye çalışıyorlar. Ve peygamber şöyle diyecek;ey rabbim kavmim bu Kuranı terk etti-FURKAN 30 KURAN Diğer kavimlere hiç değinmiyor görüldüğü gibi.Diğer kavimler tamamen peygamberin kapsam alanı dışında.Peygamberin sadece kendi kavminden bahsedecek olması,diğer kavimlere hiç değinmemesi ne anlama geliyor? Meryem oğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar-Zuhruf 57-Kuran Şimdi burada Muhammed Arapça İsa'dan bahsedince bağrışan kavim hangi kavimdir?Alman kavmimi?Japon kavmimi?Arap kavmimi?Burada suçlanan kavim hangi kavimdir? De ki: "Ey kavmim! Bulunduğunuz mekânda elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapacağım. Öyleyse yakında bileceksiniz."-Zumer 39-Kuran Bu ayetin,herhangi bir kavimden değilde,belli bir mekana yerleşmiş belli bir kavimden söz ettiği çok açık.O bölgeye yani Mekke ve civarına yerleşmiş olan kavim hangi kavimdir.Alman kavmimi?Çin kavmimi?Arap kavmimi?Muhammed bu ayetle hangi kavme meydan okumuş oluyor? ############################################ Kuran'ın tek kavme özel olduğunu anladıkları için bazı ayetlere bilerek yanlış anlamlar yükleyerek konuyu örtbas etmeye çalışıyorlar.Şimdi bunlara değineceğiz. 1-MEKKENİN ÇEVRESİ DEYİMİNİ BÜTÜN DÜNYAYI KAPSAYAN BİR HALE SOKMAK İSTEDİLER 2-KURANDAKİ İNSANLAR KELİMESİNİ YERYÜZÜNDEKİ BÜTÜN İNSANLAR OLARAK SUNMAYA ÇALIŞTILAR 3-KURANDAKİ ALEM KELİMESİNİ BÜTÜN YARATIKLAR ANLAMINDA KULLANMAYA ÇALIŞTILAR. Şimdi bu hilelerin ayrıntılarına bakalım:MEKKENİN ÇEVRESİ BÜTÜN DÜNYA ANLAMINA GELİR Mİ?Bu kutsal mubarek kitaptır.Onların ellerindekini doğrulayandır.Ana şehri(Mekke) ve çevresindekileri uyarman için indirdik-ENAM 92 KURANKuranı sana Arapça indirdikki ana kent(mekke) ve çevresini uyarabilesin-ŞURA 7 KURAN Şimdi bu ayetlere bakıp mekkenin çevresi bütün dünya ve bütün insanlıktır diyorlar.Bu elbetteki açık bir saptırmadır.Kuran çevre derken civarı kasteder.Yakın civarı.Bütün dünyayı kastetmez.Pauçlarını çıkar Musa.Çünkü Kutsal yerdesin,tuvadasın-TAHA 12 KURANEy musa bu ateş ve çevresindekiler mubarek kılındı-NEML 8 KURAN Eğer çevre demek bütün dünya demekse o zaman ateşin çevresindekiler kutsal kılındığına göre,bütün dünyadakiler kutsal kılındı mı diyecekler? Ateş ve çevresi kutsal olduğu için Musa papuçlarını çıkarmak zorundadır. Eğer ateşin çevresi bütün dünyaysa o zaman bütün dünya kutsal kılınmıştır ve musa dünyanın her yerinde çıplak ayakla gezmek zorunda kalacaktır.Mescidi aksa ve çevresi mubarek kılınmıştır-İSRA 1 KURAN Çevre demek bütün dünya demekse o zaman;mescidin çevresi kutsal kılındı derken dünyanın her yeri kıtsal kılındı mı demiş oluyor? Görünen o ki çevreden kasıt sadece civarıdır. Yani kabenin çevresinde 7 defa dolaşmak(tavaf) bütün dünyanın etrafını 7 defa dolaşmak olmadığı gibi,mekkenin çevresi de,kudüsün çevreside,ateşin çevreside yakın çevre anlamına gelir.Civar anlamında.Bütün dünya anlamında değil. Zaten Kuran Mekkenin Çevresini ARAPÇA KONUŞANLARLA SINIRLANDIRMIŞTIR: Mollalar,mekke civarı diyen ayetlerin bütün insanlıgı kastettiğini iddia etsede,durum hiç öyle değildir.Çünkü ayetler Mekke Civarı kelimesine Arapça konuşulan civar olması gibi bir ön koşulda ekliyorlar.Eğer ARAPÇA kelimesi konulmamış olsa mollalar paçayı kurtarabilirdi.Ama ayetler açıkça Arapça bilenlerden ve Arapça konuşanlardan ibaret bir çevreden bahsediyor.Hatta Kuran ın Arapça inmesinin sebebini de MEKKE VE ÇEVRESİNDEKİLERİN ARAPÇA KONUŞANLARDAN İBARET OLMASINA BAGLIYORKuranı sana Arapça indirdik ki,ana kent(mekke) ve çevresini uyarabilesin-ŞURA 7 KURAN Bundan önce bir rahmet ve önder olan Musanın kitabı var.Buda LİSANI ARAPÇA OLAN KİMSELERİ uyarman için indirilen bir kitaptır-AHKAF 12 KURAN Aslında TEK ANA KENT YOK PEK ÇOK ANA KENT VAR.Yani her kavmin bir ana kenti ve çevre kentleri var.Yahudilerin Kudüs,Arapların Mekke v.b. Bir ana kentin çevresi diğer ana kentin çevresi başlayınca sona eriyor. Ve her kavmin ana kentine ve çevresine ayrı bir peygamber gerekiyor:Rabbin memleketlerin ana kentlerine peygamberler yollamadıkça o memleketleri helak etmez/sotumlu tutmaz-KASAS 59 KURAN (Japon memleketinin ana merkezine,Tokyo'ya Japonca konuşan bir peygamber yollamışmı acaba?Japonlar mesajı Japon bir peygamberdenmi alıyorlar?)Sen peygamberlerden birisin.Bütün kavimlerin her biri için ayrı bir yol gösterici(hidayetçi-peygamber) vardır-RAD 7 KURAN Aslında anlatılmak istenen bir kavmin her şehrine değil sadece ana kentine peygamber yollanacağıdır.Ana kente yollanan peygamberin o kavmin çevre kentlerinede yollanmış olacağıdır.Dileseydik elbetteki her beldeye ayrı bir peygamber yollardık-FURKAN 51 KURAN Ama hayır bunu yapmıyoruz diyor.Bir kavmin sadece ana kentine peygamber yolluyoruz diyor. ####################KURANDA İNSANLAR KELİMESİ BÜTÜN İNSANLIK ANLAMINA GELİYOR MU?Deki ey insanlar topluluğu ben sizleri uyarmak için geldim-ARAF 158 KURAN Seni bütün gönderişimiz insanlara uyarıcı olmandır,başkası şey değil-SEBE 28 KURAN Bu ayetleri göstererek bakın insanlara gönderildin diyor,o zaman bütün insanlara gönderildi anlamı çıkar diyorlar.(Ayrıca bu ayetteki İLLA KAFFATEN kelimesi bütünü bundan ibaret anlamına gelir.Ama tercüme hileleri yaparak buradaki kaffeten/bütünü kelimesini insanlar kelimesine ekliyorlar.Böylece bütün insanlar anlamını suni olarak var göstermeye çalışıyorlar.Oysa kaffaten kelimesinin başında illa olumsuzluk eki vardır ve bu kelimeyi insanlar kelimesine değil uyarıcılık kelimesine bağlamayı gerektirir.Yani seni yollayışımızın bütün hepsi uyarıcı olman içindir/başka şey için değildir anlamını verir bu kelime.Bütün insanlar anlamını vermez) Buda bilinçli yapılan bir aldatmaca ve yanıltmadır.Çünkü Kuran insanlar yada insanlar topluluğu(Lİ EN NASİ) derken PEYGAMBERİN KAVMİNDEN OLAN İNSANLARI kastetediyor.Yani İNSANLAR derken BİR KAVMİN İNSANLARI kastediliyor.Musa asayla taşa vurunca sular fışkırdı ve bütün insanlar(kulli en nasi) o sudan içtiler-BAKARA 60 KURAN Şimdi bütün insanların o suyu içmesi ne anlama geliyor?Çinden Brezilyaya kadar bütün insanlar mı?Yoksa sadece Musa nın kavminden olan bütün insanlar mı?Açıkça bütün insanlar diyerek tek kavmin bütün insanları kastediliyor.Musa kavminden olan bütün insanlar.Aynı şey muhammed içinde geçerlidir.Kuran insanlara gönderdik derken Muhammedin kavminden olan insanları kastediyor.Allah dedi ey Musa;seni bütün insanların başı olarak seçtim.Gönderdiklerimle ve sözlerimle-ARAF 144 KURAN Şimdi ne diyelim?Musa bütün yeryüzü insanlarının başınamı getirildi?Elbetteki hayır.Yine bütün insanlardan kasıt Musa kavminden olan insanların tamamıdır. Aynı şekilde Muhammedi insanlara yolladık derkende;kendi kavminden olan bütün insanlara gönderdik demiş oluyor.Bütün kavimlerin bütün insanlarına değil.Nasılki Musa sadece kendi kavmi olan insanlara gelmişse,Muhammed de sadece lisanı Arapça olan insanlara gelmiştir:Bundan önce bir rahmet ve önder olan Musanın kitabı var.Buda LİSANI ARAPÇA OLAN KİMSELERİ uyarman için indirilen bir kitaptır-AHKAF 12 KURAN Musa nın kitabı Arapça olmadığı için,Araplar ondan sorumlu değiller. Zaten Kuran anlayışında bir peygamber milyonlarca kişiye gönderilmez.Onu(Yunus’u), yüz bin yahut daha fazla kişiye peygamber olarak gönderdik.-SAFFAT 147 KURAN ###########################ALEM(BİLEN) KELİMESİNİN SAPTIRILMASI VE İSTİSMARI:Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn(âlemîne)Merhametimizle seni alemlerden başkasına göndermedik-ENBİYA 107 KURAN Tefsirin babası denilen en eski ve en büyük tefsirci sayılan İBN-İ ABBAS,alem kelimesinin sadece şuurlanmış olanları kapsadığını söylemiştir.Bir kavim yada bir zümre içindeki şuurlanmışları.Yani günümüz tabiri ile aydınları,cahil olmayanları.http://tr.wikipedia.org/wiki/Abdullah_bin_Abbas İbni Abbas Ankebut Suresi 15 nolu ayetini ve Kamer Suresi 15 nolu ayetini referans göstermiştir buna. O ayetlerde;geminin alemlerin düşünmesi ve ibret alması için geriye bırakıldığı söyleniyor.Gerekli ibreti almak sadece aklını iyi kullananlara özel olduğu için,alemler ibret alır demek aklını iyi kullananlar ibret alır demektir.Yani alem ile aklını iyi kullanan aynı anlamdadır.Zira akılsızlar ve cahiller ibret alamayacağı için cahiller alem(ibret alan akıllılar) sayılamazlar. Fe enceynâhu ve ashâbes sefîneti ve cealnâ hââyeten lil âlemîn(âlemîne)Gemiyi bilgelerin(alemine) ibret alması için geriye bıraktık-ANKEBUT 15 KURANOnu bir işaret olarak geride bıraktık.Düşünüp ibret alınsın diye-KAMER 15 KURAN İlk ayet alemler ibret alsın diyor.İkinci ayet düşünüp ibret alınsın diyor.Yani alem demek düşünüp ibret alan demektir. Bu çok yerinde bir çıkarımdır.Alemler ibret almalıdır(KAMER 15) denildiğine göre,şuursuzlar ibret alamayacağına göre:demek ki alem demek şuurlu olan demektir. Zaten ilginç olan,tercümanların diğer ayetlerde ALEM kelimesini Türkçeye çevirmeleri ve BİLEN anlamında çeviriye almalarıdır.Ama enbiya suresinde nedense ALEM kelimesini BİLEN olarak çevirmemişler ve olduğu gibi Arapça bırakmışlar.Neden?Bu size hiç ilginç gelmiyormu? Örneğin Yusuf suresi 77 nolu ayette ALEM kelimesini BİLEN(ALEMU) olarak çevirmişler.Ama enbiya suresinde olduğu gibi Arapça bırakmışlar.vallâhu (ve allâhu) : ve Allah a’lemu : iyice bilir/bilmektedir-YUSUF 77 KURANVe Allah iyice bilmektedir-YUSUF 77 KURAN Mollaların yaklaşım bütünlüğü yoktur.Yani bir yerde ALEM kelimesini BİLEN olarak çevirmişler ama başka yerde ALEM kelimesini olduğu gibi Arapça bırakmışlar.Bu bir çelişkidir ve her çelişki bir operasyondur.Örtbas etme operasyonu. O halde ayeti yeniden yazalım:Seni merhametimizle BİLENLERDEN(ALEMU) başkasına yollamadık-ENBİYA 107 KURAN Yani BİR KAVMİN BİLENLERİNE YOLLADIK anlamındadır bu ayet.Aslında bilgiyi bilenlerden çok,öğüt almasını bilenlere,bilge olanlara. Kuran da ALEMU(BİLMEK) fiilide tek kavimle ilişkilendirilmiştir zaten:Bunda bir kavmin bilmesi(YA-ALEMUNE) için ayetler vardır-NEML 52 KURAN Sıkıysa bu ayetteki alem kelimesinide olduğu gibi Arapça bıraksınlarda görelim boylarını.O zaman şu anlama gelir ayet:SİZ ÇOK ALEM BİR KAVİMSİNİZKuran bir kavim için Arapça bilgilendirmedir(YA ALEMUNE)-FUSSİLET 3 KURAN Bir kavmin bilmesi için yada bir kavmin bilenlerine(ya alemune) diyor açıkça. Alem kelimesindede kavmi aşan bir şey yok yani.Bir kavmin alem/bilen olması için Arapçadır.
  4. Bir tanrı düşünün insanlara bir din göndererek kendisine tapılmasını istiyor. İsteğini yerine getirenlere cennet, kadın, meyve veriyor; getirmeyenlere cehennem, ateş, azap veriyor. Peki sizce bu işi yaparken adaletli mi? Mesela bir kitap yazmayı neden beceremiyor. Herkesin anlayabileceği emir ve yasaklarının net olarak anlaşılabileceği bir kitabı yazmak alimi mutlak bir tanrı için çok mu zor? Yoksa tanrı bizimle eğlenerek zevk mi alıyor? Şöyle düşünün sevgili müslümanlar 1400 yıldır tam anlamıyla kitabınızı anlayan bir tek insan çıkmadı. Anladığını zannedenlere de türlü itiraz geldi. Yüzyıllardır tefsirler yazılıyor. Her yeni bilimsel olayda yeninden düzenlenerek bilime uydurmak için sündürülüyor. Çeşitli mezheplere ayrılmış durumdasınız. Kafirleri öldürmenin yanında birbirinize öldürmekte de çok başarılısınız. Kiminiz kuranın tek başına yetmediğini hadislerinde olması gerektiğini hatta bunlarında vahiy olduğunu söylüyorsunuz. Kiminiz de hadisleri reddediyor bu defa anlamsız zırvalarla dolu kuran ile cebelleşiyorsunuz. Tanrınız sizi öyle çok seviyor ki kitabı kimsenin anlamayacağı şekilde göndermiş. Çünkü o cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendisine söz vermiş. Bir kitap düşünün tanrıdan geldiği iddia ediliyor ve evrensel değerler içerdiği söyleniyor. İşine gelen durumları sert ve kesin bir dille yasaklarken pedofili, cariyelik, kölelik, yağmacılık gibi iğrençlikleri yasaklayacak cesareti yok. Uçkurdan başka bir amacı olmayan rezil bir kitap.Üzerinde konuşulacak tonla zırvalığı var bu nedenle kitabınızı okumadan anlamadan gelip ahkam kesmeyin.
  5. Maide 60: - De ki: "Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte bunların makamı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır". Bakara 65 - İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara "sefil maymunlar olun!" dedik. Araf 166-Böylece onlar kibre kapılıp yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, biz de onlara, hor ve zelil maymunlar olun, dedik. Her zaman dediğim gibi Kuran'da yer alan her öykü bilinen bir öyküye gönderme yapar Bu efsanenin de Yahudi kaynaklarında bir orijini olmalı diye düşünmek gerekiyor aslında.Çünkü Muhammed veya Kuran yazarları asla var olmayan bir bilgiyi nakletmemişlerdi. Bazen Üzeyr'in yani Ezra'nın Tanrı'nın Oğlu olduğunu iddia eden Yahudiler olduğunu söyleyerek ,insanlara Yahudiler'in şirk ehli olduğunu sanmaları için bu tür kurgu referanslar veriyorlardı ama diğer birçok konuda kaynakları Yahudi Tanah dışı kaynakları olan Talmud veya Midraşlar'dı. Ben de yine bunu düşünüp bu hikayenin bir benzerini bu kaynaklarda aradım. Çünkü Tevrat'ta veya Tanah'ta bu tür bir öykü yok ve daha da ileri gidersek Kuran yazarları Tevrat veya Tanah metnini bilmediği için olsa da buna ancak Talmudik popüler öykülerle ulaşabilirlerdi. Talmud'u ve Midraş'ı araştıran bir makale okudum bu konuda ve bu 2 külliyatta da bu öykünün birebir benzerinin bulunmadığını ve domuza ve maymuna dönüşen Yahudiler'in hikayesinin yer almadığını gördüm. Ben de hikayeyi biraz daha zorladım ve maymuna dönüşme terimi üzerinden gittiğimde Talmud'un Sanhedrin bölümünün 109a numaralı pasajında maymuna dönüşmeyle ilgili bir referans buldum. Önce İngilizce olarak koyuyorum ki muhtemel bir yanlış çeviride forumdaki arkadaşlar beni düzeltsin: R. Jeremiah b. Eleazar said: They split up into three parties. One said, ‘Let us ascend and dwell there;' the second, ‘Let us ascend and serve idols;' and the third said, ‘Let us ascend and wage war [with God].' The party which proposed, ‘Let us ascend, and dwell there' — the Lord scattered them: the one that said, ‘Let us ascend and wage war' were turned to apes, spirits, devils, and night-demons; whilst as for the party which said, ‘Let us ascend and serve idols' — ‘for there the Lord did confound the language of all the earth Türkçesi benim kötü İngilizce tercümemle aşağı yukarı şöyle: : Rabbi (haham) Yeremya ben Eleazar şöyle dedi: Onlar 3 gruba bölündüler.(Babil Kulesi'ni yapanlar.) Bir grup dedi ki: Hadi göğe çıkıp(kulenin tepesi) orada yaşayalım, ikinci grup şöyle dedi: Hadi göğe çıkıp putlara hizmet edelim ve üçüncü grup şöyle dedi: Hadi göğe çıkıp Tanrı ile savaşalım. Göğe çıkıp orada yaşayalım önerisini yapan grubu Tanrı dağıttı, göğe çıkıp Tanrı ile savaşalım diyen grup maymuna,ruhlara,şeytanlara ve gece cinlerine dönüştürdü, göğe çıkıp putlara hizmet edelim diyen grup sebebiyle ise Tanrı tüm Dünya'daki dilleri karıştırdı (onlar birbiriyle anlaşamaz oldular). Talmud'taki bu öyküye göre Tevrat'ın Yaratılış Kitabı 11. Bölümü'nde yer alan Babil Kulesi yapımındaki bir grup maymunlara,cinlere,şeytanlara ve ruhlara dönüşmüştü. Kuran'da yer alan öykü ise Yahudiler'den bahsetmekte ve spesifik olarak Davut peygamber zamanında Şabat günü kurallarını ihlal edenlerin maymuna dönüştüğünü anlatmaktadır. o öykü tefsir kaynaklarında şöyle anlatılır: Onlar, Davud Aleyhisselâm'ın zamanında kendisine "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kizıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Bu durum, ya bu kavmi böylece imtihan içindi, ya da denizde çok balık ve Yunus balığının olmasındandı. Her cumratesi günü bütün balıklar. Yunus balığını ziyaret etmek için toplanırdı. Başlarını ve kuyruklarını sudan çıkarır oynaşırlardı. Öyle ki, balıkların çokluğundan su bile görülmez olurdu. Cumartesi günü geçtiğinde, balıklar ayrılırdı. Her biri denizin bir tarafına dağılır, diğer zamanlarda olduğu gibi çok az balık bulunurdu. O balıklardan hiç bir eser görülmezdi. Sonra şeytan onlara vesvese verdi. "Siz sadece cumartesi günü balık tutmaktan nehiy olundunuz. (Halbuki o gün balık daha çok oluyor. Siz esas o gün tutun dedi) Bu şehirden bazı kişiler, balık tutmak niyetiyle denizin kenarında bazı havuzlar kazdılar. Oradan da suyu nehirlere döktüler. Cuma gecesi olduğunda, bu havuzun başına giderlerdi. Dalgalar, balıkları bu havuzlara atıyordu. Bu havuzlar, çok derin olduğu ve içinde çok az su bulunduğundan o havuzların içine düşen balıklar, çıkamıyordu. Böylece havuz, balıklar ile doluyordu. Pazar günü olduğundan da Yahudiler, gelir o balıklan avlarlardı. O balıkları tutarlar, yerler, tuzlarlar ve satarlardı. Bu şekilde malları çoğaldı. Zengin oldular. Bunu kırk sene veya yetmiş sene kadar yaptılar. Üzerlerine bir ceza inmedi. Amma onlar üzerlerine ilâhî bir azabın inmesinden de korkuyorlardı. Üzerlerine herhangi bir azab gelmeyince, birbirlerini müjdelediler ve günahlara karşı daha da cesur oldular. Onlar: Biz bu işi yıllardır yapıyoruz, üzerimize bir belâ ve azab inmediğine göre, cumartesi günü balık avlamak muhakkak ki bize helaldir. Yoksa şimdiye kadar üzerimize azab inerdi, dediler. Yetişen yeni kuşak (çocukları da) babalarının yolunda gitti. Bir iki kere yapmakla zarar gelmedi. Bunu bütün şehir ehli yapmaya başladı. Şehrin nüfûsu, yetmişbin kadardı. Cumartesi günü balık avlama konusunda şehir üçe bölündü. (Birinci) Sınıf, kendileri, balık tutmadıkları gibi, halkı da bu kötü hareketlerinden vaaz ve nasihatlarıyla alıkoymaya çalışıyordu. (İkinci) Sınıf, kendileri balık tutmuyordu ama, halkı da bu hareketlerinden alıkoymak için çalışmıyordu. Kimseye bir şey demiyorlardı. (Üçüncü) Sınıf, ise cumartesi günü çalışma emrini çiğnemişti. Hiç korkusuz,vicdanları titremeden balık avlıyorlardı. Kendileri balık tutmadıkları gibi, insanları balık tutmaktan alıkoymaya çalışan ve insanlara nasihat edenlerin sayısı oniki (12) bin kadardı. Bu nasihat edenler şöyle diyordu: -"Ey kavmim! Siz Rabbinize isyan ettiniz. Peygamberinizin sünnetine muhalefet ettiniz üzerinize belâ gelmeden önce bu işi bırakın. Yahudiler, vaaz ve öğütlere kulak asmadılar. Onların nasihatlerini kabul etmediler. Allahü Teâlâ Hazretleri de Yahudileri, "mesh" (insandan maymuna çevirmekle) cezalandırdı. Görüldüğü gibi tefsir kaynaklarındaki bu olay Talmudik efsanedeki aynı zamana ait olmasa da tefsirciler olayı Davut zamanına Talmud'ta ise olay Babil Kulesi yani İbrahim zamanına dayansa da tefsirciler tıpkı Talmud'taki öyküdeki gibi bu insanları 3 sınıfa ayırıp üçüncü sınıfı maymuna çeviriyor. Yani Kuran'daki bu olayı tefsir edenler zamansal olarak Talmudik öyküye referans vermeseler de bu insanları 3 sınıfa ayırıp bir sınıfı maymuna çevirtme konusunda hemfikirler. Talmud'taki öyküde Babil Kulesi'ni yapanlar veya maymuna çevrilenlerin Yahudiler olmadığını düşündüğümüzde bu öykünün de Yahudiler'i kötü göstermek amaçlı Kuran yazarları tarafından bağlamından koparılıp yeniden kurgulandığını görebiliyoruz. Kuran yazarları Talmudik popüler bir öykü olan bu öyküdeki maymuna çevrilme hikayesini,Tevrat'ta taşlanarak öldürülen Şabat'ı çiğneyen insanlara atfederek ama cezayı taşlanarak öldürülme değil maymuna çevrilme olarak değiştirerek bambaşka bir hikaye yarattılar.(Taşlanarak öldürülme cezası için Tevrat/Çölde Sayım 15:32-36) Domuz olayına gelince Yahudilik'te domuz çatal ve yarık tırnaklı olduğu halde geviş getirmediği için kirli sayılır dolayısıyla Yahudi geleneğinde domuz ''kirli'' olması bakımından aşağılayıcı bir sözdür.Bir domuza dönüşmekse Tevrat'ın kirli saydığı bir hayvana dönüşmekle eşdeğer olduğundan ağır bir itham olmaktadır. Kuran yazarları da bunu bildikleri için Yahudiler'i kirli saydıkları hayvana dönüşmekle de suçlayarak Yahudiler'i insanların gözünde itibarsızlaştırma misyonlarına devam etmek istemiş olabilirler. Bu domuz hikayesinin olası bir başka nedeni daha olabilir: Yahudi tefsir kitaplarından biri olan Tevrat'ın Levililer kitabı üzerine tefsirleri içeren Midraş:Levililer Rabbah 13:5'te Yahudiler'in düşmanı olan Edom halkı domuz olarak adlandırılır. Bunun nedeni Edom krallığından sonra Yahudiler'in üzerinde hakimiyet kuracak bir krallılığın olmadığına inanılmasıdır. Çünkü İbranice geviş kelimesi ''gerah'' diye telaffuz edilir ve bu kelime diğer bir İbranice kelime olan ve ''onu izleyen'' anlamına gelen ''gerirah'' ile benzerdir. Bu sebeple Midraş'a göre Edom'dan sonra başka büyük bir krallık gelmeyeceğinden ve onu izleyen ve Yahudiler'i hakimiyeti altına alan bir krallık var olmayacağından Edom Krallığı'nı ''izleyen'' bir krallık yoktur yani Edom gerirah(onu izleyen bir krallık yoktur) değildir yani benzer bir kelime olan ''gerah(geviş)''ı yoktur (Kelime benzerliğiyle ve kelime oyunlarıyla akılda kalıcı kavramlar yaratmak Midraşik bir yöntemdir) . Kısacası Edom'un gerah(geviş)'ı olmadığı için yani geviş getirmediği(onu izleyen krallık olmadığı için) için Edom'a mecazi olarak domuz denir. Dolayısıyla ve bu nedenle Kuran bu popüler Midraşlar'la birçok kez haşir neşir olduğundan burdaki domuza dönüşme efsanesini kelime benzerliğinden türetilerek Edom'a(gevişe-geraha) yani domuza benzeyen Yahudiler olarak düşünebiliriz. Onlar(Yahudiler) Tanrı'nınn emrini çiğneyerek bir domuz olmuşlardır yani Edom(gerirah) olmuşlardır . Edom'sa İsrailoğulları'nın atası Yakup'un kardeşi Esav'a verilen takma bir addır,ve Yakup ve Esav kardeş de olsalar Tevrat'a göre kanlı bıçaklıdırlar ve Edom yani Esav şeytanı simgelerken Yakup Tanrı'yı simgeler. Dolayısıyla İsrailoğulları'nın Edom'a(Midraşta'ki ve Kuran'daki tabirle domuza) dönüşmesi Esav'ın yaptığı gibi Tanrı'ya zıt olan Şeytan'a ,Tanrı'nın emirlerini çiğneyerek yaklaştıkları için olabilir.
  6. Kuran'da birbiriyle çelişen hiçbir ayet bulamazsınız ve asla gösteremezsiniz, Allah (C.C) Nisa Suresi 82.ayette şoyle buyurur, NİSÂ Suresi 82. Ayet; أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيرًا ﴿٨٢﴾ E fe lâ yetedebberûnel kur’ân. Ve lev kâne min indi gayrillâhi le vecedû fîhihtilâfen kesîrâ. Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı. Müslümanlar arasında Bakara Suresinin 106. ayete ve Nahl Suresi 101. Ayetine dayanan "Nesih" ve "Mansuh" diye bir görüş vardır Bakara Suresi 106. Ayette buyurur ki, BAKARA Suresi 106. Ayet; مَا نَنسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِّنْهَا أَوْ مِثْلِهَا أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿١٠٦﴾ Mâ nensah min âyetin ev nunsihâ ne’ti bi hayrin minhâ ev mislihâ e lem ta’lem ennallâhe alâ kulli şey’in kadîr. Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin? Birçok kişi bu ayete dayalı olarak ayetlerin yürürlülükten kaldırıldığını öne sürmüşlerdir. Kuran, Ayetlerinin çelişmeyeceğini kendisi söylemiştir. bu Ayetleri 2 şekilde inceleyebiliriz. Birincisi şu; bu Ayetlerin bir kısmı Tevrat ve İncil gibi Kuran'dan önce indirilen kitaplardan bahsetmektedir. Yani Allah buyuruyor ki: "Biz önceden indirilen kitaplardaki herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur(ya da ertelersek); yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz." daha hayırlısı ve misli işte Kuran'dır. Eğer bu ayette bahsedilen ayetler Kuran'ın ayetleri ise, bunun da cevabı da şu ki Allah (C.C) ayeti o zamandaki konu ile ilişkili olarak indiriyor ve sonra bir başka ayet daha indiriyor ama bu ayet onunla çelişmiyor, Aksine daha çok bilgi veriyor Nisa Suresinin 15. Ayeti der ki; وَاللاَّتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِن نِّسَآئِكُمْ فَاسْتَشْهِدُواْ عَلَيْهِنَّ أَرْبَعةً مِّنكُمْ فَإِن شَهِدُواْ فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّىَ يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللّهُ لَهُنَّ سَبِيلاً ﴿١٥﴾ Vellâtî ye’tînel fâhişete min nisâikum festeşhidû aleyhinne erbaaten minkum, fe in şehidû fe emsikûhunne fîl buyûti hattâ yeteveffâhunnel mevtu ev yec’alallâhu lehunne sebîlâ. Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın). ve Nur Suresi'nin 2. Ayetinde ise şoyle buyurulmaktadır; الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا مِئَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَأْخُذْكُم بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ ﴿٢﴾ Ez zâniyetu vez zânî feclidû kulle vâhıdin min humâ miete celdetin ve lâ te’huzkum bi himâ ra’fetun fî dînillâhi in kuntum tu’minûne billâhi vel yevmil âhır, vel yeşhed azâbehumâ tâifetun minel mu’minîn. Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. Şimdi Burda Çelişki varmıdır ? Eğer ilk inen ayet olan Nisa Suresinin 15. Ayeti, Zina eden kadınları ev hapsinde tutun deyip cümleyi sonlandırsaydı, o zaman Nur Suresinde yüz değnek vurulmasının emredilmesi onunla çelişirdi, Oysa Nisa suresindeki ayette "Allah onlar hakkında bir çözüm yolu gösterinceye kadar evlerde tutun" denmektedir. Nisa Suresinin 15. ayeti Allah'ın daha sonra bir başka ceza bildireceğini bildirmektedir. Eğer o ayette bu bildirilmeseydi çelişki olurdu. Ancak görüldüğü gibi çelişki yoktur. Ayette o cezanın geçici olduğu ve Allah'ın daha sonra bir başka çözüm göstereceği bildirilmiştir. "Nesih" ve "Mansuh" ta olan şudur ki, Allah bazı yasakları aşamalar halinde indirmiştir. Buna en güzel örnek alkolun yasaklanmasıdır. Alkol ile ilgili ilk inen ayet Bakara Suresinin 219. ayetidir, bu Ayette Allah şoyle buyurur; يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَآ أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ كَذَلِكَ يُبيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ ﴿٢١٩﴾ Yes’elûneke anil hamri vel meysir, kul fîhimâ ismun kebîrun ve menâfiu lin nâsi, ve ismuhumâ ekberu min nef’ihimâ ve yes’elûneke mâzâ yunfikûn kulil afve, kezâlike yubeyyinullâhu lekumul âyâti leallekum tetefekkerûn. Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahirî) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.” Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı.” Allah, size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz. Kuran'ın bu ayeti alkolü yasaklamaz. Sadece sarhoş edici maddelerde zarar ve yarar olduğunu ancak zararın yarardan daha fazla olduğunu soyler. Alkol ile ilgili indirilen bir sonraki Ayet ise Nisa Suresinin 43. Ayetidir. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّىَ تَغْتَسِلُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مِّنكُم مِّن الْغَآئِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا ﴿٤٣ Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ takrabûs salâte ve entum sukârâ hattâ ta’lemû mâ tekûlûne ve lâ cunuben illâ âbirî sebîlin hattâ tagtesilû. Ve in kuntum mardâ ev alâ seferin ev câe ehadun minkum minel gâiti ev lâmestumun nisâe fe lem tecidû mâen fe teyemmemû saîden tayyiben femsehû bi vucûhikum ve eydîkum. İnnallâhe kâne afuvven gafûrâ. Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız, veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. Bu ayetle daha ileri bir aşamaya geçildi. Daha önceki Ayetle alkolün haram olduğunu söylenmedi, sadece yol gösterildi. Sarhoşluk veren şeylerde zarar ve bazı yararlar vardır. Fakat zararları ve yararlarından daha fazladır. dendi, bir sonraki Ayette ise Kendinizi bilmez bir haldeyken (sarhoşken) namaz kılmayın. dendi. Müslümanın günde 5 vakit namaz kılması gerektiğine göre bu ayet dolaylı olarak alkol kullanmasını engeller. Böylece gündüz Alkol kullanamaz. Alkolü haram kılan son Ayet ise Maide suresinin 90. Ayeti idi, Bu ayette şoyle buyurulmaktadır; يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿٩٠﴾ Yâ eyyuhâllezîne âmenû innemâl hamru vel meysiru vel ensâbu vel ezlâmu ricsun min ameliş şeytâni fectenibûhu leallekum tuflihûn. Ey iman edenler! (Aklı örten) içki, kumar, dikili taşlar(putlar) fal ve şans okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. İşte bu ayetle beraber alkol yasağı geldi. Bu Ayet inince fıçılar dolusu içkiler bir daha doldurulmamak üzerine Medine sokaklarına döküldü. Bazı insanlar Maide Suresinin bu 90. Ayetinin Bakara Suresinin 219. Ayetini geçersiz kıldığını ve ikisinin birbiri ile çeliştiğini söylerler. Burada asla bir çelişki söz konusu değildir. Sadece daha fazla bilgi verilmektedir. İlk Ayet size sadece Alkolun yarar ve zararı olduğunu ve zararının daha fazla olduğunu söyledi. Bu Ayet hala geçerlidir. Sarhoş edici şeylerde zarar ve yarar hala vardır. Tıp doktorlarının Alkolu kullandıklarını biliriz, Alkolün yararları olduğunu ve tıpta kullanıldığını biliriz. Ancak zararının yararından çok olduğunu da biliriz. Ancak zararının yararından çok olduğunu da biliriz. Sarhoşken namaz kılmayın diyen bir sonraki Ayet de bugün hala geçerlidir. Sarhoşken namaz kılamazsın. Yasağı koyan son Ayet ise diğer Ayetlerle çelişmez, Aksine onları içine alır ve kapsar. Örnek : Sizlere İngilterede yaşadığımı söylesem sonra ertesi gün Sizlere Londra'da yaşıyorum desem üçüncü gün ise Harrow'da (Londra'da bir bölge) yaşıyorum desem, İngiliztere'de Londra'da yaşadığım anlaşılır. Ama ilk söylediğim İngiltere'de yaşadığım bilgisi genel bir bilgidir. Sonra Londra'da yaşadığımı söylemem daha belirleyicidir. Harrow'da yaşıyorum dediğimde ise daha da belirleyici olur ve ilk söylediğimle çelişmez. Bu sebeple alkolün yasaklandığı son ayet ile sarhoş edici şeylerde zarar ve yarar olduğunu söyleyen ayet birbiri ile çelişmez. Nisa Suresinin 43. Ayeti olan; Kendinizi bilmez bir haldeyken (sarhoşken) namaz kılmayın. ayeti ile de çelişmez. Sadece daha fazla bilgi içerir ve yasaklamanın olduğu son ayete uyduğunuzda otomatik olarak diğerlerine de uymuş olursunuz. Bu Sebeple Kuran'da çelişki yoktur. Eğer çelişki olsaydı bu sözler Allah'ın kelamı olamazdı. Kimse Kuran'da çelişki bulamaz, Çelişki var diyosan muhakkak ki o çelişki sendedir.! *Bu Konumuz "Kuran'da çelişki Var veya Varmı" "Kuran'da kaldırılmış Ayet varmı" diye İddia eden veya soran Ateistler için cevap vardır. Allah (C.C) Kuranda çelişki vardır diyen Ateistlere, Kuranda kaldırılmış Ayet vardır diyen Ateistlere ve Diğer Ateistlere Hidayet Nasip Etsin ve Kalplerine İman Nasip etsin. İnşaAllah yeni Konumuzda görüşmek üzere. İyi günler
  7. Levia

    Muhammed Tevrat ve Incil

    Merhaba, Bu konuda müslümanlar genelde çok yanlıs bilgilere sahipler. Kuran Tevrat ve incilin tahrif edildigini söylemiyor. Daha dogrusu, eklemeler yapıldıgını söyluyor, bazı kitaplarin saklandıgını (apokrif) soylüyor... Ve en önemliside, Tevratın (ilk bes kitabın) yanlıs " harekelerle " yanlıs okundugunu soylüyor. Bilinmeliki arabcadaki gibi, süryanice ve ibranicede sesli harfler yazılmiyordu Muhammed döneminde. Hatta, tevratin kelimeleri çok el yazma rulolarda yapısıktı, ve bir çok okuma ve desifre varyantları vardı... Muhammed döneminde, masoretler nüshaları ayıklama sürecini amorayimlerin daha once baslattıgı dogrultuda, hızlandırmıslardı. Bir çok uymayan el yazmaları yok ediliyordu, ve helenistik ve iskenderiye kiraati öne çıkarıllıyordu. Bu islemlere, kohanim olan, yani Aharon soyundan gelen Medine rahibler siddetle karsı çıkıyorlardı. Ve bu siddetle kınama kur'anda aynen naklediliyor. Bir çok uzmanca, Muhammed kendi kanonik Mukaddes Kitabını kurumsallastırmak istemisti. Hakikaten, bazı kanonik inciller kadar eski, hatta dahada eski olan apokriflerle benzerlikler var Kuranda. Hakikaten geç dönem hıristiyanlıkta icat edilen Tanri oglu ve teslis kavramlarıysa reddedilir, Tevratin ögretileri dogrultusunda. Özetlersek, o dönemde Tevrat hala harekesizdi ve tamamen sabitti. Fakat desifre edilme hataları söz konusuydu, ve incil Isanın kendi ögretileri anlamında kullanılmaktaydı, o el incil yazmaları anlamında degil. Ayrıca, Muhammed Tevrat'in tarihi ögretmek veya uzay bilimi vermek için degil de insanları tanrıya yönledirmek amacıla kaleme alındıgını herkesten daha iyi bilmekteydi elbette. Lakin Araplar sami dilinin inceliklerini çabuk gelisen toprakları ve karısan milletler için arapçayı asama asama sadelestirme sonucunda, kendi kitaplarını dahi anlamaz hali geldiler.
  8. kerros

    Muhammed ve Arap Kavmi

    İbrahim suresi 4.ayet ve Zuhruf suresi 44.ayetin karşılaştırılması her şeyi açığa çıkarmaya yetecektir. Biz her peygamberi başka değil,sadece kendi kavminin diliyle kendi kavmi için göndeririz.Böylece onlara anlatabilmesini mümkün kılarız-İBRAHİM 4 KURAN Muhammed hangi kavmin diliyle hangi kavme gitmiştir?Japon kavminin diliyle Japon kavminemi?Alman kavminin diliyle Alman kavminemi?Arap kavminin diliyle Arap kavminemi?Bunu aklımızda tutalım ve şimdi aşağıdaki ayeti iyi okuyalım: Kuran senin için ve kavmin için bir öğüttür.Sen ve Kavmin ondan sorumlu tutulacaksınız-ZUHRUF 44 KURAN Neden bütün kavimler içindir demiyor?Neden bütün kavimler ondan sorumludur demiyor?Muhammed Arap kavminden olduğuna göre,Arap kavminin diliyle Arap kavmine gönderildiğine göre;o zaman Kuran Muhammed ve kavmi içindir,Muhammed ve kavmi ondan sorumludur(Zuhruf 44) diyen ayet ne söylemiş oluyor? Kuranı anlayabilmeniz için Arapça indirdik-Yusuf 2 KURAN Demekki Arapça olmasa anlayamayacaklardı.Arapça hangi kavmin dilidir?Arapça olmasaydı hangi kavim anlayamayacaktı? Meryem oğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar-Zuhruf 57-Kuran Şimdi burada Muhammed Arapça İsa'dan bahsedince bağrışan kavim hangi kavimdir?Alman kavmimi?Japon kavmimi?Arap kavmimi?Burada bağrışmakla suçlanan kavim hangi kavimdir? De ki: "Ey kavmim! Bulunduğunuz mekânda elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapacağım. Öyleyse yakında bileceksiniz."-Zumer 39-Kuran Ey kavmim diye Muhammed'in Arapça seslendiği bu kavim hangi kavimdir?Alman kavmimi?Çin kavmimi?Arap kavmimi?Muhammed bu ayetle hangi kavme meydan okumuş oluyor? Kuranı senin lisanınla(Arap lisanıyla) kolaylaştırdıkki onunla inatçı bir kavmi uyarabilesin-Meryem 97 KURAN Dikkat edilirse bütün kavimleri uyarman için dememiş.İnatçı olan o bir kavmi uyarman için demiş.Kolaylaştırılmış Arap lisanıyla anlatılanı zar zor anlayan bir kavimden söz edildiği açık.Bu kavim hangi kavimdir?Japon kavmimi?Alman kavmimi?Arap kavmimi? Ve Arapça inmeyen bir mesaja neden dilimizde inmedi diyecek olan bir kavimden söz eder Kuran.Bu kavim hangi kavim olabilir?Ayet aşağıda: Eğer onu Arapça bir Kuran kılmasaydık;'neden dilimizde inmedi,Arap olana Arapça olmayan bir Kuran olurmu hiç' diyeceklerdi-Fussilet 44 KURAN O zaman Japonlarında,Japonca inmeyen bir kitap için''neden dilimizde inmedi''deme hakları vardır.Japon olana Japonca inmeyen kitap olurmu deme hakları vardır. Kuranı ona bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz.Oysa bahsettikleri o kişi ve onun dili Arap'a yabancıdır.Bu ise dili apaçık Arapça olan bir kitaptır-Nahl 103-KURAN Arap olmayanların kendileri ve dilleri yabancı olarak görülüyor açıkça.Ötekileştirme var burada.Arapçadan başka bir dile tahammül olmadığını gösteriyor Nahl 103 ayeti.
  9. Evet, meşhur Maide 38... Konu bu Kuran pasajı. Müslümlerin en çok rahatsız olduğu, inkar ettiği... Tabii Müslüm derken tatlı su Müslümleri, yoksa vahşi ilkel Müslümlerin sevdiği bir ayettir. Ama yerli Müslümlerin en az yarıdan fazlası bu ayetten rahatsızdır. Çünkü saçma, olmayacak, vahşi bir şey. Hırsızın elini kesersen onu bu kez dilenci yaparsın, sorun çözülmüş olmaz. Yine başkasının emeğinden geçinir. Hapiste besleyeyim mi diyorsan kolayı var: Çıkarırsın bir yasa. Bu yasaya göre çaldığı miktarı asgari ücrete böler, çıkan süre kadar madende çalıştırırsın. Bu kadar yani, hapiste beslemek istemiyorsan yapacağın bu. Çaldığı meblağı ödeyince cezası biter. Çalışmam der oturursa itaatsizlik disiplinsizlik cezası ile cezası artar. Hücre tecridine kadar gider. Yapacakların bunlar. El mel kesmek saçmalık olmakla kalsa, vahşet de aynı zamanda. Bu apaçık bir konu da, benim asıl gündeme getireceğim, ilgili pasajda ifade bozukluğu olması. Şimdi metin şu şekilde: "vessariku vessarikatu feiktau eydiyehuma". Bu sorunlu ve bozuk ifadeli, anlatım bozukluğu olan bir söz. Basit, adi, cahil ağzı, bozuk bir ifade. Bunun nedenlerinden birisi, Kuran'da noktalama işaretleri ve imla kuralları olmayışı. Olsaydı şöyle olması gerekirdi: "Vessariku vessarikatu... Feiktau eydiyehuma!" O zaman düzgün anlam şu şekilde çıkardı: "Erkek hırsız ve dişi hırsız... Onların ellerini kesin!'" Çünkü ifade tek cümle olunca tekil olarak iki hırsız ve çoğul (*) eller uyumsuzluğu ve çelişkisi ortaya çıkıyor. Halbuki açıktır ki söylenmek istenen şöyle bir şey: "Erkeği ve dişisi, o hırsızlar yok mu... O hırsızlığı yapan herkesin ellerini kesin!" Kuran'da böyle bozuk anlatım örnekleri çoktur. Esasen Kuran'ın anlatımı çoğu kez bozuktur. Arapçada icazet, belagat denen özelliklerden tümüyle yoksun, adi, bayağı ve bozuk anlatımı olan bir metindir. (*) İkiden fazla çoğul. Arapçada böyle bir çoğul ayrımı vardır. Türkçede birden fazla çoğuldur ama Arapça iki ile ikiden fazla çoğulu ayrı kategoride ele alır.
  10. Merhaba arkadaşlar, Youtube üzerinden kaliteli videolar paylaşan bir kanal tarafından Kuran ve Evrim konulu tarafsız güzel bir video hazırlanmış. Faydalı olabileceği düşüncesiyle paylaşıyorum. Kanalın diğer videolarına da göz atabilirsiniz. Selamlar. Edit: Videoda evrim güzel ve sade bir şekilde anlatılıyor. Evrim hakkında bilgi edinmek isteyenler de bu videodan faydalanabilir.
  11. Geçenlerde şu çizgi banta rastladım ve bir yılı aşkındır üzerinde düşündüğüm bir fikrin çizilmiş haline rastlayınca sevindim. Teknik kelimeler de var, şöyle tercüme edeyim: A- Einstein'in izafiyet teorisi herhangi bir şeyin ışıktan daha hızlı gidecek şekilde ivmelenmesini yasaklar. A- Öte yandan halâ ışık hızını aşan takyon denen parçacıklar mevcut. A- Hayret vericidir ki, bir takyon bağlamı çerçevesinde, sebep ve sonuç aslında ters dönmüş olur. B- Desene o zaman Tanrı insanı gerçekten yaratmış olabilir. Muhtemelen espri niyetine yazılmış bir şey, ama bence çok çok önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Demin Google'a baktım, Michio Kaku'nun Takyon ve Tanrı ile ilgili buna benzer bir yazısı varmış, okumadım. Yazacaklarımı Google’dan araştırmadım. Önce Tanrı ile alakalı muhtemelen dünyada bilinen Takyonik bir teoriye değineceğim. Ama asıl yazmak istediğim, belki de ilk defa, Tanrı’nın gönderdiği din ve kitapların da, İslam’ın da gerçek olabileceği, olması gerektiği üzerine bir hipotez… Ki bu kısmı günümüzdeki sosyal meselelerle daha çok ilgili. Takyonlar teorik olarak ışıktan hızlı giden parçacıklardır. Eğer varlarsa, ışıktan hızlı olmanın bir bedeli (ödülü) olacaktır. Zamanda geriye doğru gideceklerdir. Ama bu gidiş kendi hallerinde, kendi farkına varmadıkları bir gidiş değildir; burada sebep ve sonuç ilişkisi de tersine dönecektir. Fiziken bu tuhaf durumun anlaşılması için söyleyeyim; Termodinamik prensipleri bile tersine dönecektir. Termodinamiğin ikinci kanununa göre evrendeki bütün varlık toplamda düzensizliğe doğru gider (entropi). Ve bu asla geri döndürülemez bir süreçtir. Mesela kapalı bir ortamdan salınan gaz dağılır ve aynı gazın kendi kendine bir yerde toplanması düşünülemez. Deprem olduğunda züccaciye dükkanında bir sürü şey kırılır ama tekrar deprem olduğunda bazıları eski haline dönmez. Zaman oku tek yönlüdür. Fakat takyon dünyasında işler değişir. Zaman oku tersine döner: gaz toplanır, kırık vazo kendi kendini onarır, ölü dirilir. Takyonik bir varlık düzensizlikten düzene doğru gidecektir. Tanrı'nın varlığı hakkında şöyle bir hipotez vardır: "sürekli düzensizliğe giden Evren'in başlangıcında, mutlak düzenli bir varlık olmalıdır, o da Tanrı olmalıdır." Fakat şimdi bu düşüncenin ötesine geçmek istiyorum. Maddenin düzensizliğe doğru gitmesi bir kanun iken, evrimin sürekli daha karmaşık düzenli canlılar yaratıyor olması da hep paradoks gibi gözüken bir konudur… Halbuki evrim sonucunda Evren'deki toplam entropide bir azalma olmaz. Çünkü zaman okunun ilerisindeki karmaşık düzenli canlılar, daha büyük entropiyi daha uzağa öteler, veya uzaktaki düzenli yapıları parçalamayı öğrenir. Fakat her halükarda mücadele ettikleri entropi sonucunda yaşlanarak ölürler, üreme bunun için vardır. Peki olası takyonik varlıklar bu arada ne yaparlar? Şöyle: Onlar yaşlanmazlar, yıpranmazlar, sürekli gençleşirler. Teoriler burada Tanrı’nın takyonlarla alakalı bir varlık olduğunu söylüyor. Dedikleri gibi Evren’in oluşumun en başındaki mutlak düzende Tanrı varsa, evren dağılıp yok olana kadar biz insanlar temsilinde o düzen küçülerek, küçük parçalara ayrılarak ama küçük merkezlere sığınırcasına varlığını koruyarak devam ediyor olsa gerek. Evren yok olduğunda en baştaki Tanrı, başka evrenler yaratmak üzere varlığını devam ettiriyor olacak. Yok olan bizim entropik maddi bedenlerimiz olacak vs… Şimdi gelelim dine… Böyle bir Tanrı insanlarla iletişim kurmak isteseydi bunu nasıl yapardı? Takyonun muhtemelen hüküm sürdüğü bilinç, düşünce, tahayyül dünyası, bu iletişim için iyi bir yol olacaktır. Mesela birinin zihninde bir şey canlandıracak… bu ilham olabilir hatta vahiy olabilir. Fakat bunun kesin kes Tanrı’dan gelmiş bir mesaj olduğu konusunda tartışmalar olacaktır. Bu noktadan sonra Tanrı bazı insanlara vahiy gönderdi mi, göndermedi mi diye tartışıp olayı daha da belirsiz bir hale sokmayacağım. Tuhaf olan şu ki, takyon dünyasında belirsizlik değil, belirlilik (determinite) vardır. Dediğim gibi, takyon dünyasında sebep sonuç ilişkisi tersine dönmüştür. Sonuçta bir şey kesinlikle vuku bulur ve sebepleri ardından gelir. İşte din de, vahiy de, İslam da böyle bir oluşum olsa gerek. Tüm tarihi verilerde Muhammed’in bir sahtekâr değil, kendisine vahiy indiğine inanan biri olduğu anlatılır. Bu durumda ateist bilim, belki de olması gerektiği gibi Muhammed’e muhtemel temporal lob epilepsi teşhisi koyar. Halüsinasyonlar gördüğünü ifade eder. Farz edelim bunlar tastamam doğru. Sonuca bakınız: Ortada milyarlara ulaşmış bir din ve Tanrı’nın mesajlarının bulunduğu düşünülen, o zamandan beri değişmemiş (imla olarak değişmiş olsa bile aslına ulaşılabilecek sağlamlıkta) bir kitap vardır. Şimdi size sorarım, İnsanlarla iletişime geçmek isteyen Tanrı için bundan daha iyi bir yol olabilir mi? Farz edelim bunlar Muhammed’in epilepsi nöbetlerinde ağzından dökülen şeyler… hatta ve hatta farz edelim bunlar onun uydurması… Ortada milyarı aşkın insana aynı şekilde bozulmadan ulaşmış bir mesaj var. Tanrı sonuca bakıyor ve geçmişe doğru nüfuz ediyor... Bazılarınız şöyle diyebilir: Tanrı niye insanları toplayıp gökte kendini göstererek herkesi ikna etmedi de böyle cıncırıklı işlerle uğraşıyor. Din mensupları bunu “sınav” olarak izah eder. Bence bu doğru olmakla birlikte ben başka bir şey söylüyorum: Tanrı yoktur (hani “la ilahe” derler ya). En azından evrenimizde varlığı söz konusu değil... Tanrı ancak kaotik ortamlardaki entropik sürece karşı gelen seçilmiş (doğal seleksiyon) varlıklarda kendini gösterir. Bunlardan biri, en gelişmişi insandır, insan bilincidir. Aksi, evrendeki termodinamik kanunlarına aykırı olurdu. O yüzden Tanrı ancak bazı insanların zihnine ilham veya vahiy yoluyla dileğini aktarır. Herkese ulaşmasını istediği çekirdek halindeki bir mesajı ise peygambere vahiy yoluyla… Yine şu meseleye geldik, isterseniz vahiylerle gelen bir dine inanmayabilirsiniz. Pek bir şeyiniz eksilmez. İlla ki inanmanız şart diye bir kural yok. Vahiylerden oluşan bir dine inanmadığınız zaman o din kendi gerçekliği içinde varlığını devam ettirir. Kimse inanmazsa da yok olur gider, hatta o din hiç var olmamıştır. Tekrar söylüyorum sonuçtan sebebe doğru gidiyoruz. İslam dini, dünyada çok kişiye ulaştığı ve herkese ulaşma potansiyeli olan değişmemiş bir kod veya mesaj içinde barındırdığı için gerçek bir dindir. Farz edelim yarın İslam’dan kitle kitle kopuşlar oldu ve sonunda hiç inanan kalmadı... O zaman İslam diye bir şey hiç olmamış olacak. Anladınız mı? Ama şimdiki gerçekliğe bakılırsa İslam gerçekten Tanrı’nın insanlara gönderdiği din, Kuran da onun tek kitabı. Şimdi şöyle diyeceksiniz: “Hinduizm de Budizm de İslam kadar yaygın, hatta ondan daha çok insana hitap ediyor. O zaman onlar gerçek din…” Aslına bakarsanız bir bakıma doğru. Onlar da mutlaka gerçek bir din (idi), en azından geçmişte gerçek semavi kaynakları vardı. Fakat Müslümanların hep söylediği gibi, kitapları tahrif olmuştur, değişmez çekirdeğe, kaynak kitaba ulaşmak mümkün değildir. Yahudilik ve Hristiyanlık gibi. Kuran işte bu sebeple gönderilmiştir. İslam “son din”dir. Yine hatırlatıyorum; ister istemez böyle olmuştur. Muhammed değil de başka birisi aynı sistemde bir din bildirdiğini söyleseydi ve başarılı olsaydı, biz şimdi ondan bahsedecektik. Ve yine haklı olacaktık. Peki, İslam’dan sonra gelmiş Bahailik, Mormonluk gibi dinlerin aynı başarıyı gösterirse gerçek din olacaklarını söylemek mümkün mü, bir bakalım. İslam’ın şöyle bir güvenlik kodu var: Kuran’da Maide 3’de dinin kemale erdirdiği, islam dininin onaylandığını söylüyor. Yani biz bundan Muhammed’in son peygamber, Kuran’ın son kitap ve İslam’ın son din olduğunu anlıyoruz. Tutarlılık önemli. İnsanlar bahai ve ya mormon olduklarında, evvelde bunca insanı peşinden sürüklemiş bir dinin mesajının tek bir cümle yüzünden tamamen yanılgı olduğunu, insanları boşu boşuna meşgul ettiğini kabul etmeleri gerekiyor. Hiçbir kitle dini, kendinden önceki dinler için böyle yapmamıştır. Tutarlılık önemli dedik. Çekirdekteki mesajın herkes tarafından ulaşılabilir olması da önemli. Yanına eklenen rivayetler, hadisler, yorumlar, fıkıhlar, mezhepler faydalı olmak bir yana asıl mesajı saklıyor olabilir. Buna dikkat edilmeli. Kuruluşundan itibaren iyi bir ivme yakalayan, medeniyette ve bilimde ileri seviyelere gelen İslam dininin son yüzyıllardaki hali ortadadır. Şunu anlamalıyız ki İslam’ın başına gelen şey, entropiden başka bir şey değildir. İnananlar ve İslam’ın gerçekliği kapsamında Tanrı ile irtibatta olanlar için söylüyorum, kaynak kod hala oralarda bir yerlerde. İslam’ın kendi kodundan entropiye, bozulmaya karşı gelerek fikir bağlamında yeniden üremesi gerekiyor. Zira son din.
  12. Misafir

    Gerçek islam bu değil

    Duyunca çok güldüğüm bir kıvırtmacadır. Dostum bu cümleyi ne zaman kullanıyorsan bil ki yanılıyorsun; Gerçek islam tam da bu. İnanmıyorsan aç Kuran'ı, aç hadis kitaplarını ve gör acı gerçeği.
  13. Selam, Ateistforumda çeşitli rumuzlarla yaklaşık 11 yıldır yazıyorum. Bu forumda en çok tartışılan meselelerden biridir, İslam'da çok eşlilik mevzusu... Bu konuda bir video hazırlamaya çalıştım. Videoda, yaygın anlayışın niçin doğru olamayacağını ilgili ayetin Arapça metnini ve Kuran bütünlüğünü esas alarak delillendirmeye çalıştım.
  14. NEBE & ABESE sureleri ve “SVALBARD KÜRESEL TOHUM DEPOSU" Yine, Kur'an'dan ilginç koordinat tespitlerine şahit olmak için, PDF formatındaki şu linke bakınız. www.yenimucizeler.com/tohum.pdf
  15. Zaman buldukça Mehtap hanımın yazılarını paylaşacağımı söylemiştim. Konular tavan arasına kalkarsa paylaşımı durdururum.Tüm yazılarını aşağıdaki linkten takip edebilirsiniz. Bir önceki paylaştığım "Talak Suresi 4’de “Henüz” Adet Görmeyenler Kimler" yazısı için: http://www.ateistforum.org/index.php/topic/63109-talak-suresi-4de-henuz-adet-goermeyenler-kimler/ Allah Neden Kadın Peygamber Göndermedi? Ateistlerin sıkça sorduğu sorulardan biri de İslam'da neden kadın peygamber olmadığıdır. Kadın peygamber olmadığı için, İslam'ın erkek ve kadına eşit bir bakış açısına sahip olmadığını iddia ederler. Peygamberler Hak dini tebliğ için gelirler. Kendilerinden önce gelen peygamberlerin tebliğ ettiği, ancak müşrikler tarafından özünden uzaklaştırılan dini özüne döndürmekle görevlidirler. Peygamberlerin dini tebliğ sırasındaki en saldırgan muhatapları müşriklerdir. Müşriklerin yaşadığı din vahye dayalı Hak din değildir. Zan üzerine kurulu geleneksel bir din anlayışları vardır. Allah ''insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri bulursun.'' (Maide Suresi, 82) der. Bir başka ayette ''Allah, (müşriklerin saldırı ve sinsi tuzaklarını) iman edenlerden uzaklaştırmaktadır. Gerçekten Allah, hain ve nankör olan kimseyi sevmez.'' (Hac Suresi, 38) buyurarak, müşriklerin nankör ve hain olduklarını ve sinsi tuzaklarla saldırıda bulunduklarını bildirir. Müşriklerin bir diğer özelliği de hakaret etmeleri, eziyet verici ağır sözlerle müminleri taciz etmeleridir. ''... Şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz...'' (Ali İmran Suresi, 186) Dolayısıyla peygamberlik kolay bir görev değildir. İslam'ı, ulaştığı herkese tebliğ için gayret ederken hakaret, baskı, tehdit gibi psikolojik savaş yöntemlerine maruz kalırlar. ''O inkar edenler, zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. "O, gerçekten bir delidir" diyorlar.'' (Kalem Suresi, 51) Her dönem gönderilen peygamberlere ''Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin.'' (Şuara Suresi, 153) Peygamberler sadece psikolojik değil, fiziksel olarak da savaşmak durumunda kalabilirler. Bir ayette '' ... Peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler...'' (Âli İmran Suresi, 3-21) olduğu haber verilir. Peygamberin canı, malı her an tehlikededir. Mesela Ankebut suresi 24. ayette kavmi Hz. İbrahim'in öldürülmesi veya ateşe atılmasına hükmetmiştir. '' Toplumunun İbrahim'e cevabı sadece şunu söylemeleri oldu: "Bunu öldürün, yahut yakın!" Ama Allah onu ateşten kurtardı.'' (Ankebut Suresi, 24) Peygamberlerin yaşadıkları zorlukları anlatan sadece bir kaç ayeti ekledim. Yüzlerce ayette, peygamberlere atılan iffetsizlik iftiraları, delilik ve büyülenmişlik suçlaması, hakaret ve saldırılar anlatılıyor. Dolayısıyla Allah'ın kadınlara peygamberlik görevi -vermemesi değil- yüklememesi, Allah'ın kadınlar üzerindeki merhamet ve korumasının bir delilidir. Kuran'da kadın daima korunmuştur. ''Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır. '' (Nisa Suresi, 32) '' Nitekim erkekler evin geçiminden sorumludur.'' (Nisa Suresi, 34) Ayetlerden de anlaşıldığı üzere kadın da çalışıp para kazanabilir. Ama evin geçimi sorumluluğu erkeğe verilir. Kadın psikolojik ve bedensel baskıya maruz kalacağı her ortamda korunur/kollanır. Şayet Allah bu kadar güç bir sorumluluğu kadınlara da vermiş olsaydı, ateist arkadaşlar o zaman da ''erkekler dururken kadına nasıl böyle bir görev yüklenir'' derlerdi. İtirazın sonu yok... History Channel'da yayınlanan ''Beden Dili'' belgeselinde, kadın ve erkek politikacıların insanlar üzerindeki etkisi bilimsel olarak anlatılıyor. Bilim adamlarının yaptığı araştırmalar, kadın sesinin erkek beyninin duygu bölümünü etkilediğini gösteriyor. Bu nedenle erkekler, kadınlar konuştuğunda ''onların duygusal olduklarını düşünüyorlar'' deniyor. Kadınlar konuşmalarıyla sadece kadınları etkileyebiliyormuş. Ama erkekler hem kadın hem de erkekler üzerinde etkili oluyormuş. İnsanlara tebliğde en etkili olacak cinsiyet bilimsel olarak da erkekler gibi görünüyor. Bu da Kuran'ın her şeyi bilen, haberi olan Allah tarafından gönderilmiş Hak Kitap olduğunun delillerinden biri oluyor. Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun. (Nahl Suresi, 43) -Mehtap Gözükan- https://www.facebook.com/MehtapGozukan
  16. Gerçekten Biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye(anlayasınız diye çevirenlerde mevcut) Arapça bir Kur'an kıldık. ZUHRUF-3 Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. İBRAHİM-4 Eğer biz onu A'cemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, A'cemi (Arapça olmayan bir dil) mi?" De ki: "O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur'an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir." FUSSİLET-44 Ayetlerden de anlaşıldığı üzere kuran'ı anlamak için arapça bilmek gerekli. Fussilet suresinin 44. ayetine göre ''Türk olana, Türkçe olmayan bir dil mi?'' dememiz gerekiyor, kuran türkçe bilenlere inmemiştir ve türkçe bilenlerin aklını kullansın diye kuran okuması imkansızdır. Allah burada ayrımcılık yapıyor, araplara aklını kullansınlar diye arapça bir kitap gönderiyor fakat başka dil bilen kullarına kendi diline göre kitap indirmiyor. Bu ayetlere göre arapça bilmeyenlerin kuranı okuyup benimsemeye ve aklını kullanmaya çalışması çok acınası bir durumdur. Her şeyi bilen allah, arapça bilmeyen insanlar bu kitabı nasıl okuyacak, her dil'e bir kitap indirmeliyim diye ne yazık ki düşünememiş...
  17. 17:31 - Bir de geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onlara da, size de rızkı biz veririz. Şüphesiz ki onları öldürmek, çok büyük bir suçtur. - http://www.haber7.com/3sayfa/haber/689887-25-aylik-kubra-bebek-acliktan-oldu - Örnekte verilenlere göre allah burada ne demek istemiş? a ) Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, kendi kendilerine ölsünler. b ) Çocuklarınızı öldürmeyin, onları biz rızık vermeyerek zaten öldürürüz. c ) Ben dilediğime rızık veririm. d ) Biz çocuklara ağır sınavlar yaparız. e ) Onları öldürmek büyük bir suçtur, ben büyük bir suç işliyorum.
  18. http://www.youtube.com/watch?v=3-GpBHHcTVY
  19. Levia

    Çince Kuran çevirisi

    İyi akşamlar, Çince, dil ve semantik yapısı bakımından Arapçaya anlamsallık bakımından en uzak medeniyet şiveleri arasından en önde gelenlerindendir. Bir çok arapça kelime içeren türkçede dahi Kuran çevirilerindeki zorluklar ve ayrışmalar, çinceye çevirilerin ancak çok yakın zamanda denenmesiyle dikkat çekicidir. Çin Lancjoyu Üniversitesi İslam Araştırmaları Merkezi araştırmacıları Kur'an-ı Kerim'in en eski Çince mealinin bir kütüphanede tespit ettiler. ''Çin'de bilinen en eski Kur'an-ı Kerim meali 1927'de basılmış. Bulunan bu nüshayla Kur'an'ın daha önce Çince'ye tercüme edildiği ortaya çıkmış oldu. Bulunan meal, dönemin ünlü tarihçilerinden Cha Sang ve bilim adamı Ma Ful tarafından 1909'da başlanarak 1912'de tamamlamıp basılmış. Çeviride Lancjoyu halkı tarafından kullanılan eski kelimelere de rastlanıyor. Çin, İslam'la ilk defa Tan Hanlığı döneminde (618 – 907) tanıştı. Çince yazılmış birçok eski İslami eser olmasına rağmen Kur'an-I Kerim meali bulunmuyor.'' (http://www.dunyabulteni.net/haber/198748/ilk-cince-kuran-meali-bulundu) Aşağıda çince Fatiha suresi çeviri örneği : http://www.islamhouse.com/d/files/ar/ih_quran/Translation_Of_quran_In_Chinese/Translation_Of_quran_In_Chinese-001.mp3 -------------------------------- Not. : Henüz dünyada bilimsel ve filolojik Kuran çevirisi halen hiç bir dilde denenmemiştir.
  20. KURAN'DA YER (EARTH/DÜNYA) Meded (15:19): Uzatmak, genişletmek, germek. مَدَدْ Sutihat (88:20): Yaymak, sermek, düzleştirmek, preslemek. سطحت Dehaha (79:30): Germek, uzatmak. دحاها Mehden (20:53): Uzatmak, yaymak, genişletmek. مهاد Fereş (51:48): Sermek, düzleştirmek. فَرَشَْ Besat (71:19): Düzleştirmek, kaplamak, yaymak, sermek. بسط Mihâd (78:6): Düz arazi, ova, düzlük. مهاد Kuran'daki Eski Kozmoloji: O, yeri sizin için döşek ( فِرَاشاً), göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah’a ortaklar koşmayın. (Bakara 2/22) O, yeri yayıp döşeyen (مَدَّ الأَرْضَ), orada dağlar, nehirler meydana getiren, orada her türlü meyveden (erkekli-dişili) iki eş yaratandır. O, geceyi gündüze bürüyor. Şüphesiz bunlarda, düşünen bir kavim için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır. (Rad 13/3) Ragıb dedi ki: “Medde: çekmek, uzatmak demektir” Müfradat (2/597) Taberi dedi ki: “Medde’l-arz: enine boyuna yaymaktır” Taberi Tefsiri (16/328) Mukatil b. Süleyman: “Kabenin altından dünyayı yayıp döşedi” demektir. Mukatil, el-Eşbah ve’n-Nezair (281) Tefsiru Mukatil (2/165) İbn Kesir dedi ki: “Medde’l-arz”: enine ve boyuna uzatıp genişletti demektir. İbn Kesir (4/431) Kurtubi der ki: “Yüce Allah göklerdeki âyetleri (delilleri) beyan ettikten sonra "yeri uzatıp döşeyen... O'dur" buyruğu ile yeryüzündeki âyetleri beyan etmektedir. Yani yeri enine, boyuna yayıp döşeyen O'dur. Bu âyet-i kerîme yeryüzünün küre gibi olduğunu iddia edenlerin kanaatleri ile yeryüzünün kapılarının yukarıdan aşağıya doğru üzerine düştüğünü iddia edenlerin kanaatlerini reddetmektedir. İbnu'r-Râvendî'nin iddiasına göre yer aşağı doğru yuvarlanır gibi olmakla birlikte; yerin altında yukarı doğru yükselen rüzgarı andıran, yukarı doğru çıkan bir cisim de vardır. O bakımdan yukarıdan aşağı düşen ile aşağıdan yukarı doğru çıkan hacim ve güç itibariyle mutedil hale gelerek birbirleriyle uyum sağlamaktadırlar. Başkaları ise; yerin birisi yukarıdan aşağı doğru düşen, diğeri ise aşağıdan yukarı doğru çıkan iki cisimden meydana geldiğini iddia etmişlerdir. Böylelikle bu iki cisim arasında denge kurulmaktadır. İşte yeryüzünün durmasının sebebi budur. Müslümanların ve Kitap ehlinin kabul ettiği görüş, yeryüzünün durduğu, sakin olduğu ve uzanıp döşenmiş olduğudur. Yeryüzünün hareketinin adeten meydana gelen zelzeleler ile ortaya çıktığı şeklindedir” Kurtubi (9/280) İbn Atiyye el-Endülüsi dedi ki: “Medde’l-Arz” ifadesi dünyanın küre şeklinde değil, yayılmış olmasını gerektirir. şeriatın zahiri de budur.” İbn Atiyye, el Muharraru’l-Veciz (3/298) Yeri de yaydık (مَدَدْنَاهَا), ona sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü (bir biçimde) her şeyi bitirdik. (Hicr 15/19) “Rabbim, yeryüzünü size beşik (مَهْدًا) yapan, orada size yollar açan ve size gökten yağmur indirendir.” Böylece onunla sizin için yerden türlü türlü bitkileri çift çift çıkardık. (Taha 20/53) Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi (بِسَاطًا) yapmıştır. Ki, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz.(diye). (Nuh 71/19-20) Kurtubi dedi ki: Allah, yeri sizin için bir sergi" gibi yayılmış halde" kılmıştır. Kurtubi (18/306) Begavi “Sizin için yeri yayıp serdi” demektir” demiştir. Tefsiru’l-Begavi (8/231) “Besate”: bir şeyi yaymak ve genişletmektir. Bazen bu her iki anlamda da kullanılır. Bazen de bu anlamlardan biri kastedilerek kullanılır. Besate’s-sevb: elbiseyi sermek anlamına gelir. Bisat: sergi de bu köktendir. Her serilen şey bisat adını alır. Bu yüzden Allah: “Yeryüzünü de sizin için yayan O’dur” (Nuh 19) buyurmuştur. Bu ayette geçen bisat, geniş yer demektir.” Ragıb, Mufradat (1/135) Yeryüzünü de yaydık (مَدَدْنَاهَا) ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik. (Kaf 50/7) Yere ve onu yayıp döşeyene (طَحَاهَا) andolsun. (Şems 91/6) Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır! (سُطِحَتْ)(Gaşiye 88/20) İşte bundan sonra arzı yayıp döşedi (دَحَاهَا). (Naziat 79/30) Taberi, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor: “Kabe, dünya yaratılmadan iki bin sene önce su üzerinde dört direk üzerine kuruldu. Sonra yeryüzü kabenin altından yayıldı” Hasen. Taberi (3/61, 24/208) Ebu’ş-şeyh el Azamet (4/1381) Taberi, Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor: “Allah kabeyi yeryüzünü yaratmadan iki bin sene önce yarattı, dünyayı da oradan yaydı” Hasen. Taberi (24/208) Beyhaki Şuab (3/431) İbn İshak es-Siyra (1/27) Katade dedi ki: “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” dehâhâ; yayıp sermek demektir. Hasen. Taberi (24/210) Suyuti, Durru’l-Mensur’da dedi ki: Abd b. Humeyd ve İbn Ebi Hatim İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyorlar: “Bir adam İbn Abbas’a dedi ki: Allah’ın kitabında iki ayet bir birine muhalif” İbn Abbas radıyallahu anhuma: “Sen bunu ancak görüşünle söylüyorsun, oku bakalım” dedi. Adam: “De ki: "Arzı iki günde yaratan Allah'ı siz mi inkâr ediyor ve O'na ortaklar koşuyorsunuz?” (Fussilet 9) ayetinden “Çeşitli rızıklarını arayıp soranlar için tam dört günde takdir etmiş, sonra yaratmak için, gaz halinde bulunan gökyüzüne yönelmiştir” (Fussilet 11) ayetine kadar okudu. Sonra da “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” (Naziat 30) ayetini okudu. İbn Abbas radıyallahu anhuma Ģöyle cevap verdi: “Yer, gök yaratılmadan önce yaratıldı. Sonra sema yaratıldı, sonra yer, sema yaratıldıktan 9 sonra yayıldı. Dehaha sözü ancak yaymak, sermek demektir.” Durru’l-Mensur (8/412) İbn Munzir İbrahim en-Nehai’den rivayet ediyor: “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı”: Dünya Mekke’den yayılmıştır.” Durru’l-Mensur (8/412) Katade dedi ki: “Bana ulaştığına göre dünya Mekke’den yayılmıştır. Sahih. Taberi (11/531) Abdurrazzak Tefsir (2/213) Abd b. Humeyd, Ata’dan rivayet ediyor: “Bana ulaştığına göre dünya kabe’nin altından yayılıp uzatılmıştır.” Durru’l-Mensur (8/412) Iraklı astronomi araştırmacısı Fadhel Al-Sa'd 2011'de katıldığı bir TV programda yerin düz olduğunu savundu. Yeryüzüne ilişkin ayetlerin analizi: Daha fazlası için kaynak: http://ateistcanavar...n_duz_olusu.pdf Mûsâ, “O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer düşünüyorsanız bu, böyledir” dedi. (Şuara 26/28) Doğu da, Batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. (Bakara 2/115) Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik. (Kehf 18/86) Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu. (Kehf 18/90) “Güneş Arş’ın altında secde yapmaya gider; bu maksatla izin ister, kendisine izin verilir. Secde edip kabul edilmeyeceği, izin isteyip izin verilmeyeceği zamanın (kıyametin) gelmesi yakındır. O vakit kendisine: ”Geldiğin yere dön!” denir. Böylece battığı yerden doğar.” (Buhari, Tefsir Ya-sin 1, Bed’ul-Halk 4, Tevhid 22,23, Müslim, İman 250, (159), Tirmizi, Tefsir, Ya-sin, 4225) Allah, gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik. (Lukman 31/10) Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. (Yasin 36/40) Allah geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve Ay'ı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir vakte kadar akıp gitmektedir. İşte bu Allah'tır, Rabbinizdir. Mülk yalnızca O'nundur. Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. (Fatır 35/13) Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine örtüyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Bunların her biri belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki, o mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. (Zümer 39/5) Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah'ın takdiri(düzenlemesi)dir. (Yasin 36/38) O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler (Enbiya 33) Bakara suresi-29.ayet 29. O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan sonra (ثُمَّ) göğe yönelip onları yedi gök halinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir. Fussilet suresi-12. ayet 12.Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini bildirdi. En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir. "Dahv" kelimesi arzın küresel olduğuna işaret ediyor apolojyasının kritiği Bazı Müslim apolojistler 79:30'da geçen dahv kelimesinin devekuşu yumurtası anlamına geldiğine iddia ederek "Tanrı yeryüzünü oval şekilde yaratmıştır" anlamı veriyorlar. Gerçekten öyle mi? İddia: DEHÂ: “دحو – dahv” sözcüğünün manası “devekuşu yumurtası” anlamı eksenindedir. Bu sözcüğün türevleri “devekuşu yumurtası”, “devekuşunun yumurtasını bıraktığı yer” gibi anlamlar taşımaktadır. Bu sözcüğün türevlerinden olan “مدحة – midhat” sözcüğü, Mekkelilerin yuvarlak taşlar ve ceviz ile oynadıkları, bu günkü golf oyununa benzer bir oyunun adıdır. Bir çukur kazılır, kazılan çukura yuvarlak taş veya ceviz düşürülmeye çalışılırdı. Yuvarlak nesneyi çukura düşüren kişi oyunun galibi, düşüremeyen de mağlûbu sayılırdı. Ebi Rafi’ rivâyetinde Peygamberimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in de bu oyunu oynadıkları anlatılır. ” دحو – dahv“sözcüğünün türevlerinden olan “مداحى – medâhî” sözcüğü de kursa/yufka gibi yuvarlak taşlara verilen addır (Lisanü’l-Arab , cilt 3, s. 310, 311). “Yuvarlakça yaymak, döşemek” anlamındaki sözcüğün yeryüzü için kullanılması, yeryüzünün insanların ve diğer canlıların yaşamasına ve yiyeceklerini sağlamasına elverişli bir şekilde yaratılmış olduğunu ve şeklinin de tam yuvarlak değil, yuvarlakça olduğunu anlatmaktadır. Dünyamızın şeklinin “kutuplardan basık elipsoit [dönel elipsoit]” olduğunun daha yeni sayılabilecek bir tarihte keşfedildiği hatırlanacak olursa, 14 asır önceden yeryüzünün şekli için “dönel elipsoit”e en benzer yapıdaki devekuşu yumurtasını anlatan bir sözcüğün kullanılması, gerçek ve büyük bir mucizedir. Taberi, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor: “Kabe, dünya yaratılmadan iki bin sene önce su üzerinde dört direk üzerine kuruldu. Sonra yeryüzü kabenin altından yayıldı” Hasen. Taberi (3/61, 24/208) Ebu’ş-şeyh el Azamet (4/1381) Taberi, Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor: “Allah kabeyi yeryüzünü yaratmadan iki bin sene önce yarattı, dünyayı da oradan yaydı” Hasen. Taberi (24/208) Beyhaki Şuab (3/431) İbn İshak es-Siyra (1/27) Katade dedi ki: “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” dehâhâ; yayıp sermek demektir. Hasen. Taberi (24/210) Suyuti, Durru’l-Mensur’da dedi ki: Abd b. Humeyd ve İbn Ebi Hatim İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyorlar: “Bir adam İbn Abbas’a dedi ki: Allah’ın kitabında iki ayet bir birine muhalif” İbn Abbas radıyallahu anhuma: “Sen bunu ancak görüşünle söylüyorsun, oku bakalım” dedi. Adam: “De ki: "Arzı iki günde yaratan Allah'ı siz mi inkâr ediyor ve O'na ortaklar koşuyorsunuz?” (Fussilet 9) ayetinden “Çeşitli rızıklarını arayıp soranlar için tam dört günde takdir etmiş, sonra yaratmak için, gaz halinde bulunan gökyüzüne yönelmiştir” (Fussilet 11) ayetine kadar okudu. Sonra da “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” (Naziat 30) ayetini okudu. İbn Abbas radıyallahu anhuma Ģöyle cevap verdi: “Yer, gök yaratılmadan önce yaratıldı. Sonra sema yaratıldı, sonra yer, sema yaratıldıktan 9 sonra yayıldı. Dehaha sözü ancak yaymak, sermek demektir.” Durru’l-Mensur (8/412) İbn Munzir İbrahim en-Nehai’den rivayet ediyor: “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı”: Dünya Mekke’den yayılmıştır.” Durru’l-Mensur (8/412) Katade dedi ki: “Bana ulaştığına göre dünya Mekke’den yayılmıştır. Sahih. Taberi (11/531) Abdurrazzak Tefsir (2/213) Abd b. Humeyd, Ata’dan rivayet ediyor: “Bana ulaştığına göre dünya kabe’nin altından yayılıp uzatılmıştır.” Durru’l-Mensur (8/412) Kaynak: Dünya ve Kubbesi, Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî http://ateistcanavar...n_duz_olusu.pdf Devekuşu zemini düzleştirir (satıh yapar) yumurtalarını gömdükten sonra. Arabi lügatlara ve tefsirlere göre bu kelime düzleştirdik anlamına gelir. Devekuşunun yumurtalarını bırakmaya hazırlamış olduğu bir yataktır. Bazı apolojetikler dehaha'nın devekuşu yumurtası anlamına gelen duhiya olduğunu iddia etti. Bakalım gerçekten öyle mi? "Duhiya", bu kelime kök değildir. Bu, dehaha ile aynı kökten olan de-ha-wa'dan türetülen bir isimdir. Dahası Duhiya devekuşu yumurtası manasına gelmez. En saygın sözlükler bu konuda şunu söylüyor: Lisan El Arab يُّها موضعها الذي تُفَرِّخ فالأُدْحِيُّ و الإدْحِيُّ و الأُدْحِيَّة و الإدْحِيَّة و الأُدْحُوّة مَبِيض النعام في الرمل , وزنه أُفْعُول من ذلك , لأَن النعامة تَدْحُوه برِجْلها ثم تَبِيض فيه وليس للنعام عُشٌّ . و مَدْحَى النعام : موضع بيضها , و أُدْحِيه .ِ Çeviri: Al-udhy, El-idhy, El-udhiyya, El-idhiyya, El-udhuwwa: Devekuşunun yumurtalarını bıraktığı kumluk. Bu yüzden devekuşu ayaklarıyla arzı (toprağı, yeryüzünü) serer/yayar, sonra yumurtalarını oraya yatırır الدَّحْوُ البَسْطُ . دَحَا الأَرضَ يَدْحُوها دَحْواً بَسَطَها . وقال الفراء في قوله والأَرض بعد ذلك دَحاها قال : بَسَطَها ; قال شمر : وأَنشدتني أَعرابية : الحمدُ لله الذي أَطاقَا بَنَى السماءَ فَوْقَنا طِباقَا ثم دَحا الأَرضَ فما أَضاقا قال شمر : وفسرته فقالت دَحَا الأَرضَ أَوْسَعَها ; وأَنشد ابن بري لزيد بن عمرو بن نُفَيْل : دَحَاها , فلما رآها اسْتَوَتْ على الماء , أَرْسَى عليها الجِبالا و دَحَيْتُ الشيءَ أَدْحاهُ دَحْياً بَسَطْته , لغة في دَحَوْتُه ; حكاها اللحياني . وفي حديث عليّ وصلاتهِ , اللهم دَاحِيَ المَدْحُوَّاتِ يعني باسِطَ الأَرَضِينَ ومُوَسِّعَها , ويروى ; دَاحِيَ المَدْحِيَّاتِ . و الدَّحْوُ البَسْطُ . يقال : دَحَا يَدْحُو و يَدْحَى أَي بَسَطَ ووسع Çeviri: Toprağı dehâlamak: onu yaymak anlamına gelir. Daha sonra bu anlamı teyit eden Arapça poemlerden bir çift söz. Arapça okuyabilen herkes bunu dehâ'nın yaymak anlamına geldiğinin kesin kanıtı olarak bulacaktır. İlgili video: Bence Kuran'ın ilkel evren modelini görmemek için kör olmak lazım. İman da tıpkı aşk gibi gözleri kör eden bir marazdır. Özetle ayetlerde geçen satıh, sergi, döşek, beşik, yaygı, medd-i arz gibi tasvirleri inceleyen Taberi, İbni Abbas, İbni Kesir, Kurtubi, Celaleddin Suyuti, Ragıb el-Isfahani, Vehhabi müftü Abdulaziz bin Baz gibi alimler "Kuran'a göre dünya düzdür" sonucunu çıkarmışlar. Ayetleri dürüstçe analiz ettiğimizde, parçaları birleştirdiğimizde Muhammed'in düz Dünya'sıyla yüzleşiriz. Bu tevil götürmez bir gerçek. Bizim Türk Müslümanları ise hâlâ "ayetler bunlar ama anlamları farklı" deyu başını kuma gömmeye, birkaç ilahiyatçının keyfi yorumuyla avunmaya devam ediyor ne yazık ki. Ama avunmak da bir yere kadar. İnternet kullanımı yaygınlaştıkça elbet bir gün bu avuntular yeni nesiller için tatmin edicilikten çok uzak olacak.
  21. jadi

    CENNETTE SEKS

    Cennette seks nasıl olacak?...Kuran ayetlerini inceleyelim "... Biz onları iri gözlü hûrilerle evlendiririz" (Duhan Sûresi, âyet 54). "... Ayrıca biz onları ceylan gözlü hûrilerle evlendiririz." (Tûr Sûresi, âyet 20). Evlilik kelimesi geçtiğine göre bu hurilerle cinsel ilişkiye giriliceği anlamına geliyor. "... İman edip iyi davranışlarda bulunanlar... için cennette tertemiz eşler de vardır." (Bakara Sûresi, âyet 25). "Günahtan korunanlar için, ebedi kalacakları cennetler ve tertemiz eşler... vardır." (Âl?i İmran Sûresi, âyet 15). "İnanan ve sâlih amel işleyenlere... orada tertemiz eşler vardır." (Nisâ Sûresi, âyet 57). "Yanlarinda güzel bakislarini yalniz onlara tahsis etmis, iri gözlü esler vardir."(Es-Saffat suresi ayet 48). "Onlar, gün yüzü görmemis yumurta gibi bembeyazdir."(Es-Saffat suresi ayet 49) Her üç ayetteki "eşler" anlamına gelen "mutahharatün" kelimesi dişildir.İngilizce "wife" kelimesi gibi düşünürseniz anlamak kolaylaşır.. "Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri... Yanlarında eşlerinden başkasına bakmayan yaşıt güzeller vardır." (Sâd Sûresi, âyet 50, 52). Bu âyetteki "Kaasırât" kelimesi "Bakışlarını sadece kocalarına çeviren ve başkalarına bakmayan" demektir ve dişilik sigasıyla anlatılmaktadır... "Saklı inciler gibi, iri gözlü hûriler... amellerine karşılık olarak." (Vâkıa Sûresi, âyet 22, 23). Âyetteki "Hûr" kelimesi, "Gözünün siyahı çok siyah, beyazı çok beyaz olan "kara gözlü" kadınlar" demektir. "Muhakkak ki takvâ sahipleri için, umulanı buldukları yer, bahçeler, üzüm bağları, göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar..." (Nebe Sûresi, âyet 31?33). Yorum yok... "Gerçekten biz hûrileri apayrı biçimde yarattık. Onları, eşlerine düşkün ve yaşıt bâkireler kıldık." (Âyet 35, 36, 37). "Cennetler... İçlerinde huyu güzel, yüzü güzel kadınlar vardır... Otağlar içinde sahiplerine tahsis edilmiş hûriler vardır... Bunlara onlardan önce ne bir insan ne bir cin... dokunmamıştır. ...Yeşil yastıklara ve hârikulâde güzel döşemelere yaslanırlar." (Rahman Sûresi, âyet 70, 72, 74, 76). ****************************************************** Bu ayetlerin tamamı hurilerden bahseder ve onları tarif eden kelimelerin tamamı dişildir.Türkçede olmayan bu özelliği anlamak için ingilizcede bulunan "she,her,wife.." gibi kelimeleri düşünürseniz bu ayetlerde erkeklere sunulacak olan cennet kızlarından bahsedildiğini kolayca anlarsınız. ****************************************************** Peki cennette müminelerin akıbeti ne olacak?Kuranda bu konuda hiçbir bilgi verilmemiş.Birkaç yerde gılmanlardan bahsedilmiş ancak dikkatli okunursa eğer onların da erkeklere verileceği anlaşılıyor. Yukarıdaki ayetlere bakarak cennet erkeklerinin tamamının hurileri tercih edeceğini(gayri ihtiyari) rahatlıkla söyleyebiliriz.Görünüşe göre kadınlar ya kocalarının peçeteleri için koşturacaklar,veya yün eğirecekler.Bunun aksini ima eden hiçbir ayet yok.Yani onları cennette aseksüel bir yaşam bekliyor ve bu yaşamın sonsuza dek süreceğini düşünecek olursak cennet hayatı kadınlar için cehenneme benzeyecek gibi görünüyor.Bu durumda kadınların cennete gitmek hayaliyle kafalarını türbanla sarmalarının hiçbir mantığı yok çünkü cennetleri tamamen cehennemi andırıyor.Direk cehenneme gitmeleri daha akla yatkın görünüyor. Faydalanılan kaynak:http://forum.islamiyet.gen.tr/islamda-aile-hayati/49828-cennette-aile-hayati-var-midir.html
  22. İslam dünyasında Kuran yorumlama konusunda aslında iki ana görüş var. Son dönemde ilahiyatçılar arasında sıkça tartışma konusu olan bu görüşler, "evrenselcilik" ve "tarihselcilik". Bu konuda, iki farklı temel görüşün başlıca özelliklerine değinmek istiyorum. Tarihselcilik Görüşü Tarihselcilik, azınlıkta olan ve yeni yeni yerini bulmaya başlayan bir akım. Aydınlanma dönemimin Avrupa'sında modernistler tarafından dinsel metinleri yorumlamak için kullanılan bu yaklaşım, birçok ilahiyatçı tarafından küfre eşdeğer olarak görülüyor. İslam dünyasındaki ilk temsilcisi Fazlul Rahman. Türkiye'deyse Mustafa Öztürk, ilahiyatçılar arasında bu görüşü savunan ilahiyatçıların başında geliyor. Elbette bu akımı savunanlar hem Türkiye hem de İslam dünyasında azınlıkta, sesleri pek duyulmuyor. Tarihselciler, Kuran'ın bütün diğer metinler gibi evrensel değil, tarihsel bir metin olduğunu savunuyorlar. Kuran'ı yorumlarken ayetlerin günümüz insanına doğrudan hitap etmediğini, Kuran'ı anlamak için tarihsel bağlamının üzerinde durulması gerektiğini belirtiyorlar. Ayetlerin o günün şartları içinde tarihsel olarak değerlendirilmesi yapıldıktan sonra günümüze dair bir ders çıkarılması gerektiğini savunuyorlar. Tabi ki bu bakış açısı evrenselcilere nazaran muazzam farklılıklar ortaya çıkartıyor. Tarihselcilerin bir çoğuna göre Kuran'da bilimsel bilgiler aramak, günümüz insanının yaşantısına dair gündelik kurallar çıkarmak, herkesin yapması gereken ritüeller çıkarmak yanlıştır. Çünkü ayetler tüm insanlara ve tüm zamanlara değil, doğrudan o tarihin o coğrafyasındaki insanlara hitap etmektedir. Müslümanlara düşen bu olaylardan ilham almak, ilkeler ve dersler çıkarmaktır. Aydınlanma dönemi Batı modernizminin kutsal metinleri bu şekilde yorumlamaya başlaması, dinsel metinlerin önemini yitirmesiyle ve sekülerizmle sonuçlanmıştır. Elbette bunda Kant'ın büyük katkısı vardır. Aslında İslam dünyasında bu görüşün birçok ilahiyatçı tarafından küfür olarak nitelendirilmesine şaşmamak gerekir zira bu yorumlama şekli alttan alta ne Kuran'ı kendi yazıldığı dönemin tarihine hapsederek etkisizleştirir ki bence İslam dünyasının yapması gereken de budur. Evrenselcilik Görüşü Kuran yorumlamada bu görüşü savunanlar çoğunluğu oluşturuyorlar. Bunlar da kendi arasında iki gruba ayrılıyor. Bu gruplardan ilki, selefi ve benzeri ekoller. Bunlar Kuran'ın her yönüyle evrensel bir metin olduğunu, tüm zamanlara ve tüm mekanlara hitap ettiğini savunurlar. Bunlara göre Kuran'da boşa yazılmış ayet yoktur ve bu ayetlerin olduğu gibi gibi uygulanması gerekir. Bunun aksini iddia etmek, Kuran'ın tanrısal bir metin olmadığını iddia etmekle aynı şeydir ki küfürdür. Ayetleri uygulayacak ortam yoksa da uygun ortamın yaratılması gerekir zira zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah, geçmişte de günümüzde de gelecekte de insanların nasıl yaşaması gerektiğini en iyi bilendir. Söz gelimi, eğer kuranda cariyelik ya da çok eşlilikle ilgili hüküm varsa boşu boşuna inmemiştir. Cariye de edinilebilir, çok eş de alınabilir... Yani Kuran hükümleri elden geldiğince harfiyen uygulanır. Herhangi bir bilimsel bilginin doğruluk kriteri Kuran'a uygunluğuyla ölçülür. O bilgi Kuran'a aykırıysa yanlış, Kuran'a uyuyorsa doğrudur. Evrenselcilerin diğer grubunuysa benim "kuantum tefsircisi" dediğim, Caner Taslaman, Edip Yüksel, Yaşar Nuri vb. isimler oluşturuyor. Müslüman'ın Kuran'a Yamuk Bakışı konusunda bu meseleye değinmiştim. Bana göre hayli tutarsız bir yaklaşımları vardır. Arada kalmışlığın anıtı gibidirler... Tabi bu kitleyi kendi iddiaları açısından evrenselci olarak değerlendiriyorum, yoksa onların günü kurtarmak için tarihselci takıldıkları zamanlar da hiç az değildir. Bu kitle ne Kuran'ın evrenselliğinden, ne de Batı modernizminden vazgeçebilir. Onlara göre Kuran sözde bütün zamanlara ve bütün mekanlara hitap eden evrensel bir metindir, tanrısaldır. Ancak bu kitlenin ölçüsü, iddia ettiklerinin tam tersine Kuran'da yazanlar değil, modern paradigmalardır. Kuran'ı modern paradigmalarla ölçerler, eğer modern paradigmalara uymuyorsa dürüstçe kabul etmek ve ikisi arasında seçim yapmak yerine, ayetleri modern paradigmalara uydurma çabasına girerler. Böylece hem Kuran'ı hem de modernizmi kurtarmış olurlar. Söz gelimi Kuran'da kadını dövün diye bir hüküm varsa ve bu hüküm modern insanın değerlerine uygun değilse ayetin anlamı hemen değişiverir, meğerse ayet 1400 yıl boyunca yanlış anlaşılmıştır. Ya da Kuran'da yıldızlar şeytana atılmalık taşlar olarak nitelendiriliyorsa o hemen mecaz oluverir, kara deliklere ya da solucan deliklerine işaret ediverir. Kelle, birden bire gözetleme kulesine dönüşebilir. Ne yardan ne de serden vazgeçebilen bu kitlenin, Kuran'ı modern paradigmalara uydurmak için yapacakları kıvırmanın ve çarpıtmanın herhangi bir sınırı yoktur...
  23. "İnanmayanlar" kelimesini "Müslümanlar" ile yer değiştirelim. "Müslümanlar aşağılık hayvanlardır." "Birbirlerinize merhamet gösterin, ama Müslümanlara karşı acımasız olun." "Müslümanlar ne kadar da sapkındır." "Müslümanların kafalarını uçur, parmaklarını kes." "Müslüman fitneciler öldürülmeli veya çarmıha gerilmelidir." Şimdi Kuran nasıl geliyor?
  24. Hadislerin dinin kaynağı olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu kanaate varırken şöyle bir mantıkla hareket ettim: http://www.youtube.com/watch?v=wVGprF9sYz4
  25. "Dahv" yumurta şekilli yeryüzü anlamındadır apolojyasının kritiği Bazı Müslim apolojistler 79:30'da geçen dahv kelimesinin devekuşu yumurtası anlamına geldiğine iddia ederek "Tanrı yeryüzünü oval şekilde yaratmıştır" anlamı veriyorlar. Gerçekten öyle mi? İddia: DEHÂ: “دحو – dahv” sözcüğünün manası “devekuşu yumurtası” anlamı eksenindedir. [Apolojist lafı ağzından kaçırıyor. "Devekuşu yumurtasını ifade etmiyor ama o eksende." Mantıksızlığı maskelemeye çalışıyorum, beni hoşgörün diyemiyor ki. Tasvir-i Efkar] Bu sözcüğün türevleri “devekuşu yumurtası”, “devekuşunun yumurtasını bıraktığı yer” gibi anlamlar taşımaktadır. Bu sözcüğün türevlerinden olan “مدحة – midhat” sözcüğü, Mekkelilerin yuvarlak taşlar ve ceviz ile oynadıkları, bu günkü golf oyununa benzer bir oyunun adıdır. Bir çukur kazılır, kazılan çukura yuvarlak taş veya ceviz düşürülmeye çalışılırdı. Yuvarlak nesneyi çukura düşüren kişi oyunun galibi, düşüremeyen de mağlûbu sayılırdı. Ebi Rafi’ rivâyetinde Peygamberimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in de bu oyunu oynadıkları anlatılır. ” دحو – dahv“sözcüğünün türevlerinden olan “مداحى – medâhî” sözcüğü de kursa/yufka gibi yuvarlak taşlara verilen addır (Lisanü’l-Arab , cilt 3, s. 310, 311). “Yuvarlakça yaymak, döşemek” anlamındaki sözcüğün yeryüzü için kullanılması, yeryüzünün insanların ve diğer canlıların yaşamasına ve yiyeceklerini sağlamasına elverişli bir şekilde yaratılmış olduğunu ve şeklinin de tam yuvarlak değil, yuvarlakça olduğunu anlatmaktadır. Dünyamızın şeklinin “kutuplardan basık elipsoit [dönel elipsoit]” olduğunun daha yeni sayılabilecek bir tarihte keşfedildiği hatırlanacak olursa, 14 asır önceden yeryüzünün şekli için “dönel elipsoit”e en benzer yapıdaki devekuşu yumurtasını anlatan bir sözcüğün kullanılması, gerçek ve büyük bir mucizedir. Burada da yazar açılımını tahrif ettiği kelimeye başka yorumlar ekleyerek allayıp pullamaya çalışmış. Zorlama bir tercüme maalesef. Dahv sözcüğü ceviz oynamak için kullanılsa da cevizin formuna değil onların, örneğin, rüzgârla sürüklenmesine dahv denir. Deha Arabi lügatlarda "yaymak, sermek" diye karakterize edilmiştir. Tefsir alimlerinin ve linguistlerin ayete ilişkin açıkalamaları İbn Kesir (r.h) yeri döşedi anlamını taşıyan ayeti açıklarken şunları söyler: Allah (c.c) şu ayeti kerimeyle yeri döşemenin manasını açıklamıştır: “Suyunu ve otlağını içerisinden çıkardı” Fussilet Suresi’nde yerin göklerden evvel yaratıldığı daha önce bahsedilmişti (ne kadar ilginç değil mi?) . Fakat yer gök yaratıldıktan sonra döşendi. Yani yerde potansiyel olarak bulunanı aktif hale getirdi. Abdullah b. Abbas (r.a)’tan şu nakledilir: ‘Yeri döşemesi suyunu ve otlağını ondan çıkarması, üzerinde nehirlere yol açması, dağlar ve kumlar, yollar ve tepeler yaratmasıdır. İşte ‘daha sonra yeri döşedi’ ile kasdedilen budur. Celaleyn tefsiri yazarları (Allah her ikisine de rahmet eylesin) şunları zikrederler: “Daha sonra yeri döşedi yani onu düz kıldıve yaşanabilir olması için hazırladı. Gökten önce döşenmemiş bir halde yaratılmıştı. Ayetteki ‘çıkardı’ kelimesinin anlamı şudur: Suyunu –pınarları fışkırtmak suretiyle- ve otlağını ondan çıkartarak onu döşedi. Otlak ise hayvanların gıdalandığı ağaçlar ve otlarla insanların yediği azıklar ve meyvelerdir. Bunlara otlak denmesi bir istiâredir. Fizilal müellifi şunları söylemektedir: "yerin döşenmesi; hazırlanması,yerkabuğunun yayılması anlamlarına gelir. Böylece yer, üzerinde yürümeye ve bitki bitiren toprağın oluşumuna uygun hale gelir. Allah Teala, kaynaklardan ve gökten yağan su ile yerden su çıkarmıştır. Gökten yağan su aslında yerden buharlaşan, sonra da yağmur şeklinde yağan sudur. Allah Teala yerden otlağı çıkarmıştır. Bu insanların ve hayvanların yediği bitkidir. Canlılar doğrudan veya dolaylı olarak bu bitkilerle yaşarlar." Safvetü'l-beyan li meani'l-Kur'an kitabında şu ifadeler geçmektedir." Yeri döşedi demek onu düzgün ve geniş kıldı demektir.Bunu göğün inşa edilmesi, kalınlığının yükseltilmesi, düzenlenmesi, gecesinin örtülüp karartılması ve gündüzünün açığa çıkarılmasını zikrettikten sonra bahsetmektedir. Allah (c.c) döşemeyi şu sözüyle açıklar: ‘ondan suyunu çıkardı’ Su çıkartma, kaynakların fışkırması, nehirlerin ve büyük denizlerin oluşmasıyla gerçekleşmiştir.'ve otlağı çıkardı." Yani insanların ve hayvanların yediği her şeyi. Bu Allah Teala'nın sonra gelen şu sözünden de anlaşılmaktadır: 'size ve hayvanlarınıza geçim olsun diye'. Daha sonra bizlere yeri düz kılanın o olduğunu, insanların üzerinde yaşaması için yeri elverişli kıldığını bildirmiştir. Birinci haberi daha önce zikretmiştir; çünkü göğün büyüklüğü Allah'ın açık kudretine daha açık bir şekilde işaret etiği gibi akılları hayrete düşüren olağanüstülükleri de göstermektedir. Göğün bina edilişi ve ardından zikredilenlerin sıralanması sadece zikrediliştedir, kendileri değil. Ayette döşeme fiilinin göklerin ve içindekilerinin yaratılmasından sonra olduğuna dair bir kanıt yoktur. Safvetü't-tefasir adlı eserde şunlar söylenmektedir: “Daha sonra yeri döşedi.” Yani yeri, göğü yaratıp düz hale getirdi. İnsanların yaşaması için elverişli kıldı. 'ondan suyunu ve otlağını çıkardı.' Yani yerden su kaynakları çıkardı, üstünde nehirler yarattı, insanların ve hayvanların yediği bitkileri ve otlakları bitirdi. El-Müntehab fi tefsiri'l-Kur'an adlı eserde de şu sözlerle karşılaşırız: daha sonra yeri düz ve insanların yaşaması için elverişli yarattı.Kaynaklar fışkırtarak, nehirler akıtarak yerden su çıkarttı. İnsanlar ve hayvanlar beslensin diye de bitkisini bitirdi. Taberi, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor: “Kabe, dünya yaratılmadan iki bin sene önce su üzerinde dört direk üzerine kuruldu. Sonra yeryüzü kabenin altından yayıldı” Hasen. Taberi (3/61, 24/208) Ebu’ş-şeyh el Azamet (4/1381) Taberi, Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor: “Allah kabeyi yeryüzünü yaratmadan iki bin sene önce yarattı, dünyayı da oradan yaydı” Hasen. Taberi (24/208) Beyhaki Şuab (3/431) İbn İshak es-Siyra (1/27) Katade dedi ki: “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” dehâhâ; yayıp sermek demektir. Hasen. Taberi (24/210) Suyuti, Durru’l-Mensur’da dedi ki: Abd b. Humeyd ve İbn Ebi Hatim İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyorlar: “Bir adam İbn Abbas’a dedi ki: Allah’ın kitabında iki ayet bir birine muhalif” İbn Abbas radıyallahu anhuma: “Sen bunu ancak görüşünle söylüyorsun, oku bakalım” dedi. Adam: “De ki: "Arzı iki günde yaratan Allah'ı siz mi inkâr ediyor ve O'na ortaklar koşuyorsunuz?” (Fussilet 9) ayetinden “Çeşitli rızıklarını arayıp soranlar için tam dört günde takdir etmiş, sonra yaratmak için, gaz halinde bulunan gökyüzüne yönelmiştir”(Fussilet 11) ayetine kadar okudu. Sonra da “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” (Naziat 30) ayetini okudu. İbn Abbas radıyallahu anhuma Ģöyle cevap verdi: “Yer, gök yaratılmadan önce yaratıldı. Sonra sema yaratıldı, sonra yer, sema yaratıldıktan 9 sonra yayıldı. Dehaha sözü ancak yaymak, sermek demektir.” Durru’l-Mensur (8/412) İbn Munzir İbrahim en-Nehai’den rivayet ediyor: “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı”: Dünya Mekke’den yayılmıştır.” Durru’l-Mensur (8/412) Katade dedi ki: “Bana ulaştığına göre dünya Mekke’den yayılmıştır. Sahih. Taberi (11/531) Abdurrazzak Tefsir (2/213) Abd b. Humeyd, Ata’dan rivayet ediyor: “Bana ulaştığına göre dünya kabe’nin altından yayılıp uzatılmıştır.” Durru’l-Mensur (8/412) Kaynak: Dünya ve Kubbesi, Ebu Muaz Seyfullah el-Çubukâbâdî http://ateistcanavar...n_duz_olusu.pdf Devekuşu zemini düzleştirir (satıh yapar) yumurtalarını gömdükten sonra. Arabi lügatlara ve tefsirlere göre bu kelime düzleştirdik anlamına gelir. Devekuşunun yumurtalarını bırakmaya hazırlamış olduğu bir yataktır. Bazı apolojetikler dehaha'nın devekuşu yumurtası anlamına gelen duhiya olduğunu iddia etti. Bakalım gerçekten öyle mi? "Duhiya", bu kelime kök değildir. Bu, dehaha ile aynı kökten olan de-ha-wa'dan türetülen bir isimdir. Dahası Duhiya devekuşu yumurtası manasına gelmez. En saygın sözlükler bu konuda şunu söylüyor: Lisan El Arab يُّها موضعها الذي تُفَرِّخ فالأُدْحِيُّ و الإدْحِيُّ و الأُدْحِيَّة و الإدْحِيَّة و الأُدْحُوّة مَبِيض النعام في الرمل , وزنه أُفْعُول من ذلك , لأَن النعامة تَدْحُوه برِجْلها ثم تَبِيض فيه وليس للنعام عُشٌّ . و مَدْحَى النعام : موضع بيضها , و أُدْحِيه .ِ Çeviri: Al-udhy, El-idhy, El-udhiyya, El-idhiyya, El-udhuwwa: Devekuşunun yumurtalarını bıraktığı kumluk. Bu yüzden devekuşu ayaklarıyla arzı (toprağı, yeryüzünü) serer/yayar, sonra yumurtalarını oraya yatırır الدَّحْوُ البَسْطُ . دَحَا الأَرضَ يَدْحُوها دَحْواً بَسَطَها . وقال الفراء في قوله والأَرض بعد ذلك دَحاها قال : بَسَطَها ; قال شمر : وأَنشدتني أَعرابية : الحمدُ لله الذي أَطاقَا بَنَى السماءَ فَوْقَنا طِباقَا ثم دَحا الأَرضَ فما أَضاقا قال شمر : وفسرته فقالت دَحَا الأَرضَ أَوْسَعَها ; وأَنشد ابن بري لزيد بن عمرو بن نُفَيْل : دَحَاها , فلما رآها اسْتَوَتْ على الماء , أَرْسَى عليها الجِبالا و دَحَيْتُ الشيءَ أَدْحاهُ دَحْياً بَسَطْته , لغة في دَحَوْتُه ; حكاها اللحياني . وفي حديث عليّ وصلاتهِ , اللهم دَاحِيَ المَدْحُوَّاتِ يعني باسِطَ الأَرَضِينَ ومُوَسِّعَها , ويروى ; دَاحِيَ المَدْحِيَّاتِ . و الدَّحْوُ البَسْطُ . يقال : دَحَا يَدْحُو و يَدْحَى أَي بَسَطَ ووسع Çeviri: Toprağı dehâlamak: onu yaymak anlamına gelir. Daha sonra bu anlamı teyit eden Arapça poemlerden bir çift söz. Arapça okuyabilen herkes bunu dehâ'nın yaymak anlamına geldiğinin kesin kanıtı olarak bulacaktır. İlgili video: Yeryüzüne ilişkin ayetlerin analizi:
×
×
  • Yeni Oluştur...