Jump to content

Genel Araştırma

'bilim' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Aralarına virgül koyarak ekleyin
  • Yazara Göre Ara

İçerik Türü


Forumlar

  • FORUM YÖNETİMİ
  • FORUMLAR
    • ATEİSTFORUM
    • ATEİSTCAFE
    • BİLİM FORUMU
    • HODRİ MEYDAN FORUMU
    • KURALLAR ve DUYURULAR
    • TAVANARASI
  • ATEİSTFORUM ARŞİVLERİ
    • FORUM ARŞİVLERİ

Find results in...

Find results that contain...


Oluşturma Tarihi

  • Start

    End


Son Güncelleme

  • Start

    End


Filter by number of...

Katılım

  • Start

    End


Üye Grubu


AIM


MSN


Website URL


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Location


Interests

Araştırmada 21 sonuç bulundu

  1. Bu başlıkta Helal standartlara uygun olan ve İslamı onaylayan bilimsel bulguları paylaşılmaya karar verdim. İnşallah çok yakında TÜBİT-AK'ı kurmayı ve helal bilimi kurumsallaştırmayı planlıyoruz. Bilimsel bulgular için referandum yapılacak ve bulgular seçim sonuçlarına göre aksepte edilecek veya reddedilecek. Apolojiye bizim de bir katkımız olsun. Bununla ilgili 16 dakikalık bir video: Bunlar batı dünyasında psödo bilim başlığı altında inceleniyor. Ama siz bakmayın gâvur bilimcilerin öyle dediğine, aslında çok ayıp ediyorlar. NASA Ay'ın yarılmasına ilişkin fotoğrafları saklıyor, aksi takdirde insanlar İslam'a koşardı. Neil Armstrong Ay'da ezan sesi duydu, Kaptan Kusto iki denizin birbirine karışmadığını tespit etti ve Kuran'da bunu gördükten sonra müslüman oldu. Napolyon'un Kuran'ı ve Muhammed'i öven sözleri vardır. Aslında Napolyon gizli müslümandır, ama kimse bilmez. Prusya Başbakanı Bismark da öyle. Tolstoy, Muhammed'in Kuran'a Girmemiş Hadisleri diye bir yazı yazmıştır. Yani efenim aslında Batı İslam'ın en kral din olduğunu çok iyi biliyor, ama el birliğiyle İslam'a ve müslümanlara suikast düzenliyorlar. Neyse efenim, sadede gelelim. Öncelikle bir soruyla başlayayım. Sizce aşağıdakilerden hangisi dindoşların en çok rağbet ettiği 'helal bilim' türüdür. A) Namazın fiziksel faydaları Tıbb-ı Nebevi C) Akıllı Tasarım (Kreasyonizm) D) Şefaatçi duaların iyileştirici tesiri E) Masaru Emoto'nun su deneyi Şimdi ilk haberimize geçelim. İsviçreli bilimadamlarının yaptığı surveyler Allaha domalmanın kanserden koruduğunu gösterdi. İslam ülkelerinde kanser vakalarının düşüklüğünün sırrı da buradadır. Hâlâ mı inkâr edersiniz?
  2. Merhaba, iki gündür forumu inceliyorum. Yeteri kadar incelediğim söylenemez ama yeni bir üye olarak ve her insan gibi hakikatin bir talibi olarak bilmeye, bilime, dine dair bazı fikirlerimi ve öğrendiklerimi bu başlıkta paylaşmak istiyorum. İtham etmeyen, aşağılamayan, dogmatik olmayan samimi kişilerle dilimin döndüğünce muhabbet etmek te isterim ancak olabildiğince polemikten ve karşılıklı tartışmadan kaçınacağım. Size, dışardan bakan bir göz ve ayna olmaya çalışacağım. Sizin de inananlar ve Müslümanlar konusundaki ayna olma vazifenize saygı duyuyor ve tespitlerinizin bir kısmına katılıyorum. Bir kısmını da tashih etmenize yardımcı olmak isterim. Tabii buraya üye olmaktaki asıl muradım bir konuda size danışmak. Onu daha sonra ifade edeceğim. Evet parça parça yazacağım düşüncelerimin ilk kısmı aşağıdadır. Eğer Hakikat ya da Gerçek diye bir şey varsa yani atom altı parçacıklardan galaksilere kadar gözle gördüğümüz her şeyi belirleyen bir ilke, bir gaye varsa (Varlığın Bir Hakikati varsa) insanın bu hakikatle kuracağı ilişki epistemik( zahir anlamıyla bilmeye dair) bir ilişki olamaz. Çünkü inanan olsun inanmayan olsun insanın bilme konusundaki durumu gerçekten çok zayıftır. Yani hem bilgimizin miktarı evrendeki tüm bilgilere kıyaslandığında hiçbir şey ifade etmiyor hem de bilgi edinme ve yorumlama araçlarımız mükemmel değil yani kusurlu. (Bundan maksadımı daha sonra detaylandırmak isterim). Öte yandan insanın eşya ile olan bilme ilişkisi çoğu zaman eşyayı tanımlama, üzerinde hâkimiyet kurma ve menfaati doğrultusunda kullanmayı da beraberinde getirir ve bu Yaratıcı söz konusu olduğunda kapasitemizi aştığından imkansızdır. O yüzden arayış içinde olan ve samimi bir insanın Allah’la, O’nu insani bilme araç ve yöntemleriyle bilme esaslı bir ilişkiye talip olmaması lazımdır. Ya da “Ben elimdeki zihinsel araçlarla Sen i neden kesin olarak bilemiyorum, niye bana kendini şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat etmiyorsun” demesi çok anlamlı değildir çünkü zaten O varsa, nasıl davranması ya da ne yapması gerektiğini sen tayin edemezsin. Onunla kuracağın ilişkinin ismini, esasını ve rolleri O tayin edecek ve bunu sana bildirecektir. Peki, bilimsel yöntemle alakalı olan gözlem, analiz, sentez, kıyas, kontrollü deney, matematiksel modelleme vb. metotlarla Yaratıcıyla bilişsel bir ilişki kuramıyorsak nasıl ve ne tür bir ilişki kurabiliriz? Bu sorunun cevabı bir sırdır ve her insanın kendinde gizlidir. Ancak sezdiğim bir şey varsa o da Allah la irtibat kurmak ya da dini tecrübe seçkin bir zümreye has bir tecrübe asla değildir. O, o kadar bana yakın, o kadar bana aşina ki gözümü hep başka yere çevirme inadımdan vazgeçtiğimde benliğimde göreceğim ilk şey O olacak. İşte o zaman O’nunla şartlarını benim tanımladığım bir bilme ilişkisi değil, şartlarını O’nun tanımladığı bir iman, güven, teslimiyet, şükür, ebediyete dâhil olma, onun yakınlığına gark olma ve boğulma, onun senfonisinin bir notası olma tecrübesi yaşayabileceğim. Hani yaratılmışların nefesleri adedince O na giden yol vardır derler ya aslında biz nefsimizin ve şeytanın ayartma ve tesirlerinden kurtulabilsek her zerremizin her an Onunla olduğunu, ruhumuzun onun nefesi olduğunu anlayabileceğiz. Ama bunun için arınmış bir nefse ve samimi bir yöneliş ve niyete ve biraz da sabıra ihtiyaç var. Bunlar olduktan sonra şüphesiz bir gün perde kalkacak ve hayranlık verici güzellik karşımızda duracaktır. Bu konuda ben gerçeği buldum ve elimdekinden memnunum gibi dogmatik ve komik bir iddiası olmayan, ben hep arayacağım ve bulduğumda teslim olacağım diyebilme cesareti gösteren ateist ve agnostiklere naçizane tavsiyem samimi duayı terk etmemeleri. Çünkü Allah sadece Müslümanların değil, Hristiyan, Yahudi, Müşrik, Ateist, Agnostik vb. herkesin duasını kabul eder.
  3. Merhaba arkadaşlar. Yaratıcı ve tanrı kavramlarından bahsetmek istiyorum. Çoğu zaman bu kavramlar eş anlamlı olarak kullanılır. Bu 2 kavram çoğunlukla evreni aşkın olan ve evreni yaratan, madde üstü, bilinçli ve akıllı bir varlıktan bahseder. Bunun çelişkisinden söz edeceğim. Bilinç, akıl, tasarımcılık vs bunlar nedir? Niteliktir. Peki bu nitelikler nasıl oluşur, sebebi nedir? Bu nitelikler maddi koşulların dinamizminin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Yani maddeye sıkı sıkı bağımlıdırlar. Bazıları bu noktada tanrının "beyni olması lazım" gibi itirazlar yaparlar. Teistler de beynin olması gerekmediğini örneklerle anlatırlar, hatta flash bellek ve bilgisayar örneği vererek beyin gibi organların gerekli olmadığını söyleyerek tanrıyı çelişkiden kurtarmaya çalışırlar. Fakat bilgisayar da olsa başka bir şey de olsa orda maddi bir yapı var, birbiriyle ilişkisi olan parçalar var. Bunlar olmaksızın bilinç, akıl, irade gibi nitelikler var olamaz, bu niteliklere hayat veren maddenin dinamizmidir. Dolayısıyla maddeyi aşkın olarak ve maddenin ortaya çıkardığı niteliklere maddesiz ve mutlak olarak sahip olmak kurgudur ve tanrı kavramı çelişkilidir. Maddesiz bir akıl, irade, bilinç yoktur. Teist argümanları hatırlayacak olursak hep bir sanatçıdan veya malzemeleri bir araya getiren birinden söz edilir. Halbuki biri kavramı maddeden soyutlanır ve oraya dairdir. Madde olmayan birini gördünüz mü? Teistlerin biri dediği insandır, insan ise maddenin organize olmuş bir formudur. Bu noktada teistler insanla sınırlamamak gerektiğini söyleyebilir. Elbette insanla sınırlayamayız ama madde ile sınırlarız. Evrende birçok canlı veya değişik maddeler olabilir, bilinçli ve iradeli varlıklar olabilir ama hepsi de maddenin etkileşimleri sonucu bu nitelikleri kazanmıştır, maddesiz hokus pokusla kazanmak kurgudur ve bir gerçekliği yoktur. O yüzden evrende veya dışında canlılar olabilir ama maddeye ve maddi koşullara bağımlıdırlar, maddeye bağlı olmayıp maddenin çıkarttığı nitelikleri mutlak olarak sahip olmak denen şey yoktur. Agnostisizm de mantık dışıdır. Mesela çoklu evrenler var mı veya dünya dışı canlılar var mı bu konuda agnostik olmak(şu an için bilmiyoruz versiyonu) mantıklı iken yaratıcı ve tanrı kavramları için mantıksızdır. Çünkü öncülde evren ve canlı gözlemine sahibiz ve özelliklerini biliyoruz, bildiğimiz için agnostik olunabilir. Ama tanrı veya yaratıcı diye öncülde maddeyi aşkın olup o niteliklere sahip olan hiçbir varlığın gözlemi yok, o yüzden bilinemez demek safsatadır. Bilinemez olan nedir? Tanrı. Ee bildin işte. Tahmin ettim diyecekler olabilir, tahmin ve fikir yürütmek için öncülde canlıları gözlediğimiz gibi gözlem gerekir, ancak o zaman var olabilir mi, bilebilir miyiz diye fikir yürütebiliriz, yoksa hakkındalığı olmayan kavram hakkında bilinenemezci olmak akıl mantık dışıdır ve kurgudur.
  4. Xargoth

    Nöromorfik işlemciler

    Öncelikle merhaba arkadaşlar, Moore yasası artık işlevini yitirmekte, bunun sebebi ise transistörlerin artık daha küçük yapılmasının fiziksel olarak imkansızlaşmaya başlaması buna bağlı olarak fiyatlarının düşmemesidir. Nöromorfik işlemcinin özelliği, nöronlarla ve sinepslerle, aynı beynimiz gibi çalışmasıdır. Bunun yanında normal bir işlemcinin ikiyüz de biri kadar enerji harcamaktadır. Bu teknolojinin getirdiği en büyük yenilik aynen insan beyni gibi öğrenebilen işlemciler ile yapay zekanın bilinçli bir insan seviyesinde çalışmasına olanak sağlayacak olmasıdır. İkinci kullanılabileceği yer ise, felçli insanların doğrudan beyinden gelen sinyaller ile omuriliklerinde sorun yaşasalar dahi uzuvlarını tekrar kullanabilecek olmalarıdır. Mevcut durumunda, 10 cm - 10 cm bir board ile, 1.000.000 nöron simüle edilebilmekte, insan beynini tam anlamı ile simüle etmek istediğimizde, orta boyutta bir data center yeterli olacak gibi görünyor. Yapay zeka, kendi kendine öğrenir ve kararlar verir duruma geldiğinde, oluşacak felsefi sorular ise şimdiden kafa karıştırıyor.
  5. OdatTv'den SADIK USTA'nın ilginç bir yazısı..... İslam uygarlığının çöküşünden Gazali mi sorumlu Amacım İslam uygarlığının çöküşüne ve Gazali’nin bundaki rolüne ilişkin yıllardır ileri sürülen bir hurafeye dikkat çekmek... 04.03.2017 Aydın ve düşünürlerimiz, bundan böyle Gazali’yi veya bir başka Müslüman filozofunu İslam uygarlığının çöküşünün veya mevcut geriliğimizin müsebbini olarak görmekten vazgeçmelidirler. Gazali’nin günah keçisi ilan edilmesi artık terk edilmelidir. Yıkılışın ve çözülüşün gerçek ekonomik-siyasi-felsefi-toplumsal nedenlerini araştırmalı ve özümsemelidir. Amacım İslam uygarlığının çöküşüne ve Gazali’nin bundaki rolüne ilişkin yıllardır ileri sürülen bir hurafeye dikkat çekmek... Tarihte eşine az rastlanır bir hızda ve bir insan ömrü süresi içinde Çin sınırından Cebelitarık Boğazı’na kadar büyük bir imparatorluk (kuşkusuz bu yayılmanın birçok nedeni var) kuran Müslümanlar, gelişmelerinin 3. yüzyılında yeniden çöküş sürecine girmişlerdi. Çöküşün en önemli nedenlerinden biri halifelik tartışmasıyla başlayan iç bölünmeydi. Dört halifeden üçü komplo ve suikastlere kurban gitmişti. Hatta bu süreçte Hz. Muhammed’in en çok sevdiği torunu Hüseyin bile Kerbela’da bütün ailesiyle birlikte katledilcekti. Müslümanlar arasındaki bölünme çok derindi ve kalıcılaşmıştı... Dolayısıyla karşılıklı intikam duyguları, tarihin hiçbir döneminde dinmedi... Abbasi hükümdarları ve sonrasındaki bilimsel, ekonomik, edebi ve felsefi gelişmenin en verimli döneminde bile iç çatışmalar durulmamıştı... Hatta bölünme, Afrika’ya ve oradan da Endülüs’e sıçramıştı... 10. yüzyılın başlarında, iktisadi farklılaşma, mevcut durumun (zengin-yoksul, etnik ve dinsel ayrımcılık) niteliğini açığa vuran sosyal huzursuzluğa, toplumsal-dini hareketlerin isyanlarına ve ayaklanmalarına yol açmıştı. Genel anlamda Ayyarun ve Şuttar Hareketi olarak bilinen yoksullar hareketi, ki bunların sayısı bazen Basra’daki Zenc Ayaklanması gibi 300 bin kişiye kadar genişleyebiliyordu; Bahreyn ve Yemen’e kadar yayılan Karmati hareketi veya genel anlamda uzun erimli devletler de kurabilen İsmaili akımı, milyonlarca insanı kucaklamakla kalmamış, 100-150 yıl süren, sonra dinmeyen ve bütün bölgeyi de etkisi altına alan kargaşalık ortamına neden olmuştu. Bu öylesine bir kargaşalıktı ki ünlü Selçuklu Veziri Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde bu hareketlerin onlarcasından ve genel olarak bölgede yarattıkları tehlikeden bahsederek (Şiiler, Hariciler, Fatimiler, Karmatlar, Kızılbaşlar vs) durumun ne kadar kırılgan olduğunu anlatır... Haraç ve yağmalar, savaşların finans kaynağı olan vergiler, siyasi ve toplumsal baskının yanı sıra, yoksul halk üzerindeki inanılmaz sömürü sistemi; baskın basanındır düsturundan hareketle yüz binlerce insanın köleleştirilerek satılması (bu icraatlara dair yüzlerce bilgi ve kanıt bulunmaktadır) isyanlar ve ayaklanmalar çoktan iç barışı, üretimin ve pazarların ihtiyaç duyduğu huzuru yok etmişti. 10. yüzyılın ortalarından sonra da bırakalım Mekke ve Medine’yi ki bunlar çoktan sıradan kasabalara dönüşmüşlerdi, ticaretin ve üretimin merkezleri olan Suriye ve Irak bile göz ardı edilemeyecek çapta ekonomik kayba uğramıştı. Kervan rotaları çoktan kuzeye doğru kaymıştı... İmparatorluğun bedensel bütünlüğü fiilen parçalanmıştı, ancak çeşitli bölgelere dağılmış uzuvlarında hala kasılmaya benzer canlılık belirtisi de görülmekteydi. Endülüs Emevileri, Gazneliler, Selçuklular ve Moğol sonrasındaki Türk hakanlarının bilimsel başarılar da bunun ifadesiydi... 10. yüzyılın ortalarından itibaren bir İslam İmparatorluğu’ndan bahsetmek artık mümkün değildi, İslam uygarlığı kendi içinde birbiriyle rekabet eden ve savaşan devletlere çoktan bölünmüştü... Rüstemliler, İdrisiler, Aglebiler, Tahiriler, Seferiler, Samaniler ve Gazneliler...Bu devletlerden sadece bazılarıdır... UYGARLIKLAR NE ZAMAN ÇÖKER? Bu arada parantez açarak şunları belirtelim. Uygarlıkların taşıyıcısı olan imparatorlukların çöküşü birkaç on yıl içinde gerçekleşmez. Çöküş süreci, önemli ekonomik, bilimsel ve siyasi ataklar devam ettiği halde başlamış olabilir... Örneğin Hellen uygarlığı; başlangıcını Sparta ve Atina’nın yükseliş dönemi olarak alırsak, bu 7. yüzyılın ortalarına denk gelir. Çöküşüyse 4. yüzyılın ortalarında son bulur (Büyük İskender’in çürüyen devletleri silip süpürmesi). Atina ve Batı Anadolu’daki eşitlikçi devlet tasarıları da esas olarak bu dönemlerde ortaya çıkmıştı. Veya Roma’nın çöküşü, 1. yüzyıldan itibaren çoktan başlamıştı, ancak bütünüyle dağılması için dört yüz yıl daha beklemek gerekecekti. Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu da 17. yüzyıldan sonra çöküş sürecine girmişti, ancak bütünüyle dağılması 1920’ye kadar sürmüştü... İngiltere, 1776’da Amerika’nın bağımsızlık savaşıyla birlikte çöküş sürecine girmişti bile, ama bütünüyle havlu atması için 150 yıl daha gerekliydi... ÇÖKÜŞTEN GAZALİ Mİ SORUMLU? Şimdi gelelim en çok tartışılmasını istediğim görüşlerime... Yani İslam uygarlığının, dolayısıyla bilimsel ve felsefi gelişmenin Gazali’nin tutucu görüş ve felsefesi nedeniyle çöktüğü hurafesine... Gazali’yi henüz anasından doğmadığı bir çağdan sorumlu tutmak, onu çökmekte olan bir uygarlığın müsebbibi ilan etmek hem gerçeçi değildir hem de yüzyılların en demagojik-etkin hurafesidir... Hele bazılarının Gazali’yi karşı devrimin başlatıcısı, karşı-devrimin filozofu olarak göstermeleri yok mu... Bu iddialar tarihsel gerçeklere uymuyor. Gazali’nin rolü en fazla, yıkılmakta olan Hellen uygarlığının çöküşünü, Sparta’nın tutucu ama göreceli eşitlikçi yasalarını yeniden uygulayarak durdurmak isteyen Platon’un rolü kadardır. Platon, Yunan uygarlığının çöküşünün başladığını çoktan görmüştü (filozof olmak da budur zaten), ancak çöküşü durdurabilmek için zamanı geçmiş, dönemin ihtiyacına uygun olmayan muhafazakar görüşler ileri sürmekteydi. Platon da Gazali gibi materyalistlere düşmandı ve hatta “elimden gelse onların (Demokrit vs) yazdılarını yakar yıkarım” diyerek fetvalar da veriyordu, ama günün siyasetini o değil, Atina’nın aristokratları, felsefeyi de kısa bir sonra o değil, Aristoteles belirlemeye başlamıştı... (Bu konuda daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler özgün metinlerin de bulunduğu Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı çalışmalarımıza bakabilir). Hellen uygarlığının çöküşünden Platon ne kadar sorumluysa, İslam Uygarlığının çöküşünden de Gazali o kadar sorumludur. Bu konuyu başlı başına tartışmak da yarar var... Ama başka bir zaman... Esas konumuza dönersek... Siyasi bölünme, ekonomik durgunluk ve kültürel gerileme doğal olarak yoksul-zengin farkını büyütmüş, siyaseti radikalleştirmiş, bilimsel gelişmeyi duraklatmış, felsefi gelişmeyi de kesintiye uğratmıştır... Yani Gazali, Nizamülmülk vs. çökmekte olan bir uygarlığın yıkılışını engellemeye çalışan muhafazakar düşünür ve siyaset adamlarıydı. Rolleri sadece bu kadardı... Doğru anlaşılmak için bir kez daha vurgulamakta yarar var: Gazaliler çöküşü başlatmadılar, çöküş sürecine girmiş olan bir uygarlığın yıkılışını durdurmak için muhafazakar programlar önermişlerdi. O gün açısından İslam uygarlığının yıkılışının alternatifi yoktu. Ne İbn Sina, ne İbn Tufeyl ne de İbn Rüşd bir alternatif sunabiliyordu. Eğer yükselmekte olan Avrupa, Rönesans döneminde, İbn Rüşd’e başvurmuş ve ondan öğrenmişse, bunun nedeni felsefi değil, ekonomik ve toplumsal ihtiyaçtır. Ayrıca İbn Rüşd’ler yıkılan bir uygarlığın son demlerinde ortaya çıktılar, Rönesans Avrupa’sı ise ihtiyacı olan felsefenin ilk heyecanını, uygarlık aşısını İbn Rüşd’te bulmaktaydı... Bu haliyle İbn Rüşd, yıkılan İslam uygarlığının değil, fakat yükselen Avrupa uygarlığının temeli ve mirasıdır. Bu da bilinmesi gereken bir gerçektir. Peki, Antik Yunan uygarlığının siyasi, bilimsel ve felsefi eserlerini okuyan, bunlara şerhler yazan Müslüman düşünürler, bilimsel gelişmenin bir ifadesi olan merak duygusuna neden yol vermediler, aklı neden her şeyin üstünde tutmadılar veya sorgulamayı neden devam ettiremediler... Veya neden münzevi bir yaşamı tercih ettiler... Veya yazılarında neden otosansüre başvurdular... Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, Müslüman toplumların gelişmişlik düzeyi (ekonomik anlamda) sıradan bir feodal üretim tarzının (üretim ve paylaşım ilişkilerinin) üzerine hiçbir zaman çıkamadı. 1500’lü yıllardaki gibi kapitalist üretim ilişkilerinin (Kuzey İtalya’da veya Kuzey Avrupa’da olduğu gibi) orta dereceli düzeyine bile hiçbir zaman erişilemedi. Manifaktür sistemine dayanan üretim tarzı, her ne kadar El Cezeri’nin muhteşem teknolojik tasarımları olsa da, yine de çok sınırlı bir teknolojiyle yapılmaya devam etti. Gerçek anlamda bir emek-sermaye çelişmesinin ortaya çıkacağı gelişmiş bir üretimin yoğunluğu hiçbir zaman yaşanmadı... Kapitalizmin gelişmediği yerde, hümanist düşüncenin (filozof Terens’in “insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” düsturu), sorgulayan felsefenin, farklı siyasi program ve arayışların, yaygın bir sorgulama zihniyetinin, seçkin bir kültürel ve sanatsal etkinliğin, gelişkin bir sivil toplumun, özerk kamu alanlarının (örn. özerk kentler) yeşermesi mümkün değildir. 15. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan hümanizm akımıyla eşitlikçi toplumlardan bize miras olarak kalan ve insanlığı, dayanışmacı ruhu ve kardeşliği öne çıkaran (Yunus Emre, Mevlana vs) çağrılar birbirinden farklıdır. Müslüman toplumlar bu aşamaya hiçbir zaman varamamışlardı. Ekonomik gelişme şundan önemlidir: Bilimin temel dürtüsü üretim faaliyetidir veya üretime koşullu durumlardır (savaş gibi). Bilim, üretimin düzeyini yükseltir ama bilimi de üretimin hızı, yoğunluğu ve tarzı belirler. Bilimsel araştırma sıkışmışsa, bunun nedenini felsefenin gericileşmesinde (tıkanmasında) değil ama doğrudan üretimin sıkışmışlığında aramak gerekir. İhtiyaç->üretim->bilim->felsefe dörtlü formülasyonun kavramları hem birbirinden ayrıdır hem de birbirini etkileyen-tetikleyen süreçlerdir ki bazen de felsefe->bilim->üretim olabilir. Ama ihtiyaç her zaman temeldir. Müslüman düşünürlerin, Rönesans ve Aydınlanma döneminden bildiğimiz başı dik, korkusuz (ama bazen ürkek ve korkaklar da vardı), sorgulayan, aklı her şeyin üzerinde tutan, yaratıcılıklarını konuşturan aydınlar olarak ortaya çıkmalarını beklemek bir anakronizmdir. Bu bir yönüyle, karasabanla üretim yapan bir köylüden Kuantum teorisini bilmesini beklemek gibi bir şeydir. Kısacası birinci neden, tarihsel koşulların (ekonomik, bilimsel gelişme, kültür-sanat, felsefe) yoksunluğudur. İkincisi, Müslüman düşünürler de her bilim adamı ve düşünür gibi, araştıran, sorgulayan ve yeni yollar arayan insanlardı. Ama onlar aynı zamanda korkuları olan, geçim sıkıntısı çeken ölümlü insanlardı. Dolayısıyla onların arasından başı dik veya kısmen başı dik olanlar (Hallac, Nesimi, Al Maari, İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşd) çıktığı gibi, konformist ve gerici olanlar da çıkmıştır. Müslüman düşünürlerin en ileri düşünenleri bile kritik anda mevcut iktidarlarla uzlaşmaya hazırdı. İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşd’ler tartışmasız büyük adamlardı, ama aynı zamanda bunlar saraylarda ağırlanıyorlardı ya da her an devlet görevleri üstlenmeye (kimi zaman istemeyerek de olsa) hazırdılar... Rönesans ve Aydınlanma döneminin büyük adamları arasından da çok sayıda konformist çıkmıştı. Ama buna rağmen onlar büyük adamlardır. Kopernik, bir ilahiyatçı olarak insanlığa çağ atlatacak astronomik bulgularını açıklamaktan korkmuştu. Ama bu bulgulara dayanarak yeni bir çığır açansa yarı deli Kepler oldu. Galilei kesin bilimsel bulgularını inkar etmek durumunda kalmadı mı... Büyük tanrıtanımaz Jean Meslier ki bizim Turan Dursun’umuzla karşılaştırılır ve Sağduyu adlı eseri Atatürk’ün talimatıyla 1928’de basılmıştır, görüşlerini açıklamaktan korkmuştu. Felsefeye ve düşüncelere yön veren muhteşem eseri ölümünden sonra bulundu hem de ünlü vasiyetnamesiyle birlikte. Vasiyetnamesinde mealen, “Kusura bakmayın ey cemaat, yaşarken size gerçekleri açıklamaya cesaret edemedim... Kilisede vaaz verirken size anlattığım bütün hikaye yalandı”, demedi mi... Bugün üniversitelerimizden binlerce solcu ve ilerici akademisyen atılmıyor mu? 21. yüzyılda yaşamıyor muyuz, herkesin yeterince aydınlandığını varsayamaz mıyız... Ama kaç kişi bu zulme ve kıyıma tepki göstermektedir? Nerede Türkiye’nin aydınları... Kenan Evren gibi astığı astık kestiği kestik bir adama kafa tutan Aziz Nesinlerimiz nerede? BİLGİ KURAMININ DİYALEKTİĞİ Ayrıca ve en önemlisi, Müslüman düşünürlerin düşünsel sınırlılıklarının en önemli nedeni, bilgi kuramının insanoğluna dayattığı zorunluluklardır. Bir bilgiye, eğer o bilgi mevcut değilse ulaşamazsınız. Spekülatif bilgi de her daim belirli bir gerçeklik zemininde yükselir. İster parçalı bilgiden bütünsel olana, isterse bütünsel bilgiden parçalı bilgiye ulaşmak isteyelim, elimizde bulunması gereken en önemli şey somut veri ve bilgilerdir. Somut bilgiden hareketle daha üst düzeyde mantıklı (akıl) bağlantılar kurar ve düşünceyi zihnimizde bütünleştiririz. Somut bilginin kaynağı ise toplumsal (üretim, siyaset, felsefe, kültür) olgular ve koşullardır. Sorgulamak, merak etmek, farklılığı görmek ve tahmin etmek, bilgiyle donanmak ve tasarılarla oynamak, tasavvur yoluyla zihnin sınırlarına dayanmak, “fantezi” üretmek, insan aklının ve yaratıcı düşüncenin sınırlarında gezinmek, keşfedilmemiş ve bilinmez olanı tutkuyla merak etmek ve arzulamak... Bunların hepsi insan merkezli, kısmen de bireyin ve göreceli yetkinleşmiş kişiliğin gelişmişlik düzeyiyle ilgilidir... Hümanizm nedir? Az önce saydıklarımızı içselleştiren insani birikim... Söz konusu birikiminin, toplumsal bir zemini olmadan bu türden bir insanın varlığını görmek halüsinasyondur veya beyhudece bir beklentidir. Müslüman düşünür ölümüne inat eder ama felsefi açıdan yukarıda saydığımız sıfatları ve nitelikleri edinebilmesi için bilgiden hareket eden felsefi duruşun ilkeli, sistemli, mantıklı ve sürekli gösterilebilmesi için toplumsal alt yapı hazır değildi! Üçüncüsü, Müslüman düşünürlerin felsefede ileriye gidememelerinin (sorgulama, tartışma, yaratıcılık vs) en önemli nedenlerinden biri de din ile bilim arasındaki ilişkide henüz gerekli aydınlanmaya nesnel olarak ulaşmamamış olmalarıdır. Dinler ilk dönemlerde bilimi geliştiren bir rol oynarlar, çünkü dinsel-metafizik düşünme tarzı aynı zamanda zihinsel etkinliği artıran bir rol de oynar. Spekülatif düşünce alanı, kısmen dinsel düşünüşün alanına da girer. Dolayısıyla dinsel düşünüşle felsefe, çoğu zaman içiçe geçer. Müslüman düşünürler ve filozoflar, Rönesans ve sonraki süreçte Aydınlanma döneminden bildiğimiz düşünürlerin deney ve gözlem yoluyla edindikleri açık bilimsel aydınlanmaya henüz varamamışlardı. Bunun alt yapısı hiçbir açıdan tamamlanmamıştı. Bu işler peygamberliğe soyunarak olmaz. Bilim ve düşüncenin dinle çatıştığı yerde, dini düşünce tarzına meyletme eğilimi hep baskın çıktı, çünkü onların aynı zamanda kaybedecekleri çok şeyleri vardı. Soruna temas etmeden teğet geçmek, konuyu başkasının (Aristo) ağzından aktarmak veya yorumlamak, meramı mecazi, batıni anlamlarla ifade etmek, olguları alabildiğince soyutlaştırmak, dili, mantığı, düşünme tarzını ve yöntemi körelten yollara başvurmak, Müslüman düşünürlerin en büyük zaaflarıydı. Ama bunlar genel anlamda bütün Ortaçağ süresince görülen insani zaaflardı. İki örnek verelim: Biri yine İbn Tufeyl’den... Hayvanların anatomisini inceleyen Hayy İbn Yakzan, bedende hangi organın daha önemli olduğunu düşünme yoluyla anlamaya çalışır. Hayy’a (aslında İbn Tufeyl) göre kalp, bütün organların, hatta beyin ve ciğerin de üstünde yer alır. Kalp o kadar önemlidir ki Hayy, onun uğruna beyin ve kafadan da vazgeçebilmektedir. Aslında bununla eski bir tartışmaya atıfta bulunulmaktadır. Aristoteles de kalbi her şeyin üzerinde tutardı, ancak onlardan beş yüz yıl sonra gelen hekim Galen (130-210), yaptığı birçok buluşun yanı sıra düşünme ve yönetim organı olarak beyni de öne çıkarmıştı. Açıktan Aristo’dan yana tutum alan İbn Tufeyl, bir bakıma felsefi açıdan geri adım atarak dinin ve inancın merkezi olduğu düşünülen kalbi her şeyin üzerinde tutmaktadır. Böylece akıl ve bilim, inanç ve dini dogmalara feda edilmiş olmaktadır. Gazali’nin de organlar içinde kalbi en üstte tutması tabii ki tesadüf değildi... Aynı şekilde dünyanın yuvarlaklığı veya evrende neyin (güneş-dünya) merkez olduğu tartışmasında da en kritik anda Müslüman bilim adamları, Aristoteles’ten yana tutum alarak kendi zihinsel etkinliklerini kötürümleşmişlerdir. Kendilerine otosansür uygulamışlardır. Tam da burada Biruni’den bahsederek olayı daha da netleştirelim. “Biruni evren tartışması üzerine açıktan, Müslümanların bu konuda verecekleri kararın, astronomiyi ilgilendiren bir sorun olmaktan ziyade metafiziğin ve teolojinin bir sorunu olduğunu kavramıştı. Bu nedenle de bu gibi kritik konularda insanlığın dengesini kaybettirecek girişimlerde bulunmayı kendilerine yasaklamışlardı.” Biruniler, “Tedbirsiz adımın uğursuz sonuçlara neden olacağını” düşünüyorlardı. (Seyyid Hüsiyen Nasr, İslam ve Bilim). Toplumun içinde kargaşalığa neden olmaktansa kenara çekilmeyi, münzevi bir hayata kapılmayı salık veren İbn Tufeyller, aslında bu tutumlarıyla toplumun artık, boğazına kadar çamura battığını, dünyevi zaaftan kurtarılamayacağını ve haliyle çöküşe gittiklerini, onları ancak ahiret gününün paklayacağını da ilan etmiş olmaktadırlar. Geri çekilmekte olan düşünürler, bir bakıma uygarlığın çöküşünü de ilan etmiş olmaktadırlar... Birçoğumuz da bugün kenara çekilerek aynı şeyi yapmıyor muyuz? Aydın ve düşünürlerimiz, bundan böyle Gazali’yi veya bir başka Müslüman filozofunu İslam uygarlığının çöküşünün veya mevcut geriliğimizin müsebbini olarak görmekten vazgeçmelidirler. Gazali’nin günah keçisi ilan edilmesi artık terk edilmelidir. Yıkılışın ve çözülüşün gerçek ekonomik-siyasi-felsefi-toplumsal nedenlerini araştırmalı ve özümsemelidir. Bu tutumda ısrar etmek aslında kolayıcılıktır. Sadece kolaycılık değil, aynı zamanda tutuculuktur ki bir bakıma Gazali’nin tutumunun tekrar edilmesidir... Gelecek hafta da gelen soru ve yapılan yorumlar üzerine “aydın nedir”, “aydın kime denir”, “aydınlar hep devrimci ve solcu mu olur”, “sağcı aydın olmaz mı” sorununu tartışacağız... Sorular yönelten veya yazışmak isteyen okurlarımız bize sadik.usta@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sadık Usta OdaTV
  6. Önder Limoncuoğlu'ndan herkes için faydalı ve ders çıkarılabilecek bir yazı.. Akıl mı, Nakil mi? “Bundan M. S. 1000’li yıllar! İslam Skolâstik düşünürlerinden İbn-i Rüşt ile İmam Gazzali arasında, “İslam’ın nasıl anlaşılması” konusundaki bir polemik yaşanır! Türkçesi kalem kavgası! Bu iki düşünür de Sünni/Hanefi mezhebinden! Peki, neden böyle bir tartışmaya girmişler ve bunun sonuçları ne olmuş? Önemine dayanarak, bu tartışmaları önünüze getirmek görevim! Çünkü İslam’da bu anlayış farklılığı, bu gün dahi geçerliliğini korumakta ve İslam dünyasının Batı’dan geri kalmasının sebebi olarak gösterilmektedir! “Ben İnsana İnanıyorum” adlı kitabım da İbn-i Rüşt’ü bitirirken şöyle demiştim; “İbn-i Rüşt, Aristo’nun düşünce sistemini İslam ile kaynaştırmaya çalışmıştır. O’na göre; İslam’la felsefe arasında bir çatışma yoktur. Kişinin hem felsefe, hem din yoluyla hakikate erişebileceğini savunmuştur!… Felsefenin temel konusunun varlık olduğunu, felsefenin var olanı, genel bir bütünlük içinde insana verileni incelemeye, açıklamaya çalıştığını savunan İbn-i Rüşt, “Bütün varlık türlerinin en tepesinde bulunan yüce bir varlık olan Tanrı’ya, yalnızca var olandan, beş duyu ile algılanıp akıl ilkeleri ile açıklanan varlıklardan yola çıkarak gidebileceğimizi” belirtmiştir. Felsefenin, varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri konu edinen disiplin olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle düşünce sisteminde felsefe, teolojiden önce gelir. Bununla birlikte, felsefe ve teolojiden her birinin kendisine özgü bir fonksiyonu olduğunu söylemiştir!.. İbn-i Rüşt, en çok Aristo’nun eserlerinden yaptığı tercüme ve şerhleriyle ünlüdür!.. 1150′ den önce Avrupa’da, Aristo’nun eserlerinin bir kaç tercümesinden başkası yoktu ve bunlar da din adamlarınca rağbet görüp, incelenmiyorlardı. Batı’da, Aristo’nun mirasının yeniden keşfedilmesi, İbn-i Rüşt’ün eserlerinin 12. yüzyıl başlarında Latinceye tercümesiyle başlamıştır!.. İbn-i Rüşt’ün Aristo üzerine çalışmaları otuz yıllık bir dönemi kapsar ve bu dönem içinde, erişemediği Eflatun’un “Politika” kitabı dışında, bütün eski Yunan eserlerine şerhler yazmıştır. Eserlerinin İbranice tercümeleri de, İbrani Felsefesi üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. İbn-i Rüşt’ün düşünceleri, Hıristiyan skolâstik gelenekten, Aristo’nun mantık çalışmalarına değer veren [Brabant’lı Siger], [Thomas Aquinas] ve (bilhassa Paris Üniversitesi’ndeki) diğerleri tarafından özümsenmiştir. Thomas Aquinas gibi meşhur skolâstik filozoflar ona ismi yerine “Şârih” (Yorumcu) derlerdi.” İmam Gazzali’yi de şöyle bitirmiştim; “Gazzali’ye göre; Bir taraftan Yunan felsefesi ile İslam inancını yeniden yazmaya çalışan filozoflar, diğer yandan Kuran’ın apaçık ayetlerini karanlık ve gizemli tefsirlere konu yapan Bâtınîler, İslam dinine ve Ehl-i Sünnet itikadının bütünlüğüne büyük zarar veriyordu!..” Gene, “Tehatüful Felasife” yani “Felsefenin Tutarsızlığı” kitabında Gazzali; Felsefeyi ve felşefî düşünüşü reddeder! İslam’da “Aklın” değil “Naklin” esas olduğunu söyler! Ümmetin yani Müslümanların; “Soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk insanı olması gerektiğini söyler ve öyle tanımlar!..” İşte, İmam Gazzali’nin bu görüşlerine karşı, o yıllarda İspanya’da yaşayan ve Kordoba Kadısı olan, Gazzali gibi Hanefi-Sünni öğretisinin içinden gelen İbn-i Rüşt; Gazali’nin yazdığı ‘Tehatüful Felasife’ yani “Felsefenin Tutarsızlığı” kitabındaki; • Felsefeyi ve felsefî düşünüşü reddetmesi, • İslam’da “Aklın” değil “Naklin” esas olduğunu kabul etmesi, • Ümmetin soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlaması, Görüşlerine karşı çıkar ve adı “Tehatüfül-ü Tehafül” yani “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” olan bir reddiye (kitap) yazar!.. İbn-i Rüşt bu reddiyesinde; – Bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, – İnsan aklının da Allah vergisi bir yetenek olduğunu, bu sebeple insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, – Din kurallarının akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağını, – Akla uygun olanın, nakle (kutsal söz, vahiy) aykırı olamayacağını, – Felsefenin ve felsefecilerin, gerçeğin bilgisine ulaşmanın yolunu açtığını, tutarsızlığın buna karşı çıkmak olduğunu” söyler. Bölümünde okudunuz, İbn-i Rüşt Aristo’dan Platon’a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yapan ve onlara şerhler düşen bir İslam filozofudur. Antik Çağın filozoflarının kitaplarını aklı esas alarak yorumlayan İbn-i Rüşt, Hıristiyan dünyasında etkili olmuş ve onları aklına vardırmış, Batı dünyasına düşünebilmeyi tekrar öğretmiştir. Hele, matbaanın keşfiyle! Doğal olarak Kilise İbn-i Rüşt’ün bu yorum kitaplarını “Sapkınlık” diyerek okunmasını engellemeye çalışmışsa da Rönesans durdurulamamıştır. Ancak İslam dünyasına gelince, burada İbn-i Rüşt’ün görüşleri benimsenmemiş ve Gazzali’nin İslam tanımı, Sünni’lere dolaysısıyla Müslümanlığa egemen olmuştur!.. İşte burada sizi İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’e götüreceğim! İstanbul fethedilmiş ve Fatih Sultan Mehmet ulemayı toplar; “İslâm nasıl anlaşılmalı, İbn’i Rüşt’ün yorumu gibi mi, İmam Gazzali’in yorumu gibi mi? Uzun tartışmalar sonucu ulemanın kararı; “İmam Gazzali’nin yorumu gibi” olur!.. Zaten her otoritenin istediği “Düşünemeyen, teba insan değil mi?..” Kimileri, İmam Gazali için şöyle der; “İmam Gazali, ünlü risalesi ‘Tehatüful Felasife’ yani “Felsefenin Tutarsızlığı” kitabını yazarak, İslam’da “Aklın” değil, “Naklin” esas alındığı yılları başlatan ve İslam’da içtihat kapısını kapatan kişidir!..Gazali; “Ümmeti yani Müslümanları soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır!” Kutsal kitaplar dışında hiçbir eser İslam tarihinde bu kadar etkili olmamış ve trajik sonuçlar yaratmamıştır. İslam dünyasının yükselişini sonlandıran, bilimin ve felsefenin kâfirlik sayıldığı, insan aklının teslim alındığı büyük gericilik dönemi Gazali ile başlamıştır!.. Gazali sadece günümüze kadar gelen egemen Sünni teolojisini kurmamış, Şia öğretisi üzerinde de etkili olmuştur! Artık, İçtihat (yorum, yeni kural koyma) kapısını kapatarak, dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uydurulmasının önünü kesmiş, onu dondurmuş ve böylece İslam dinini, insanlığın tarihsel yürüyüşünün önünde gerici bir engele dönüştürmüştür!.. Gazali, bu anlayış içinde, İbn-i Sina’yı, Farabi’yi kâfirlikle suçlamıştır!.. İmam Gazali’nin öğretisi, bugünün geri ve Batı’nın kölesi olan İslam dünyasını yaratan anlayıştır!..” Hep “Sorgulayıcı olun” diye öğütledim ya!.. Hemen bir soru; “ Acaba, o tarihte siyasi oluşumlar bakımından olsun, fikir bakımından olsun İslam’ın Arap dünyasında yaşanan büyük kargaşa nedeniyle, “O tarihte, var olan siyasal nitelikli İslam oluşumlarının, varlıklarını sürdürebilmek için, düşünmeden itaat eden tutucu Müslümanlara mı gereksinimi vardı? ” Nasıl yorumlarsanız, yorumlayın sonuçta Gazali’nin İslam anlayışı hala Müslüman dünyasını etkiliyor!.. Taliban ve Suudi rejimleri buna örnektir!.. İbn-i Rüşt’ün aklı esas alan İslam anlayışını bu gün bile İslam dünyasında yalnızca 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde görebilmekteyiz!.. Ne yazık ki, İslam dünyasında, hala eski çağların değerleriyle yaşamak alışkanlığını sürdürmek isteyen siyasî oluşumlar var! İşte, İran, Afganistan, Pakistan ve Mısır!.. Elbet, tarihin akışına, insan doğasına, akla ve bilime karşı savaşanların uzun vadede kazanması mümkün değildir!.. Akıl mı, Nakil mi? İnsan Kul mu, Tanrının Görüntüsü mü? Karar sizin!.
  7. "İslam'ın altın çağı" dedikleri dönemde neler oldu neler Mesele üç beş KHK değil... 09.02.2017 Başta üniversite hocaları olmak üzere öğretmenleri ve diğer emekçileri işinden, aşından eden; bir imzayla onlarca yıllık emeği sorgusuz sualsiz bir gecede diri diri mezara gömen ve adına nasıl oluyorsa kanun denen, “son fermanı” Prof. Dr. Korkut Boratav, şöyle yorumladı: "1948’de babamı, 1980’de beni, bugün de asistanımı üniversiteden attılar. Her dönem biraz daha gaddarlaşıyorlar. Şu anda yapılan 12 Eylül’den de diğerlerinden de daha kötüdür.” İktidarlar, eleştirel düşünceye, bilime ve muhalif olan yaklaşımlara karşı hep mesafeli durmuşlar, bir biçimde onları itibarsızlaştırmak için adeta fırsat kollamışlardır. Hele ki iktidar, bağnaz bir söylemi kabullenmişse bilim bu kez açıktan açığa gözden düşürülmüş ve başta felsefeciler olmak üzere bilim insanları adeta aforoz edilmiş, dahası şanslı olanlar ömürlerini sürgünde ya da yoklukta geçirirken çoğu düşünür de bu sonu idam sehpasında karşılaşmışlardır. Bu anlamda tıpkı diğer dinlere mensup kimselerin yaşadığı acı olaylar gibi Müslüman bilim insanlarının yaşadıkları da ibretliktir. Çünkü, bu kimseler Müslüman olmalarına rağmen sırf düşünceleri nedeniyle yine İslamcı iktidarlar tarafından cezalandırılmıştır. Sözünü ettiğimiz bilim insanlarının yaşadıklarına ve İslam dünyasındaki bilim karşıtlığına birazdan değineceğiz ama ona geçmeden önce bu süreçte ihraç edilenlerden bir ismin altını kalın harflerle çizmek istiyoruz. Bu kişinin adı Hüsnü Gençtürk. İhraç edilmeden önce Mamak belediyesinde memur çalışıyordu. 20 yıldan fazla bir süredir kamu hizmetinde bulunan Gençtürk’ün iki sakat çocuğu var. Yatağa bağlı yaşamak zorunda kalan Uğur 21 yaşında ve mamayla besleniyor. Epilepsi hastası. Yine Sibel’de epilepsi hastası ve ancak anne babasının yardımları ile yemek yiyebiliyor ve günlük ihtiyaçlarını karşılayabiliyor. Sibel’de henüz 17 yaşında. Diyeceğimiz evet bir olağan üstü hal var; bu hali sakat çocuklarının nafakasını bile kaybedenlerden, sadece sosyal medya paylaşımlarından dolayı işinden olanlardan ve onlarca yıllık mesleklerini bir gecede yitirenlerden biliyoruz. FELSEFEYE OLAN DÜŞMANCA TUTUMU İLE BİLİNEN GAZALİ Gelelim yukarıda ifade ettiğimiz o tarihe. Felsefe düşmanlığı ile başlayalım. 14.yüzyıl Arap Tefsir ve fıkıh bilginlerinden İbn Kayyim El-Cevziyye, felsefe ile ilgili bakın neler söylüyor: “Filozoflar ismi, bir insanın kullanımında peygamberlerin dininden çıkan ve kendince aklının gerektirdiği yoldan başkasına gitmeyen kimseler için kullanılan özel bir ismin hali olmuştur. Müteahhirin âlimlerinin (sonradan gelenler) örfünde ise Aristo’nun izinden gidenler özellikle de Meşşai ekolü için kullanılan bir isimdir. Bunlar İbn-i Sina tarafından yazılan eş-Şifa adlı kitabında ve Onun diğer eserlerinde bahsedilen yolun takipçileridir” (İbn-ül Kayyim el–Cevziyye 1358: 257) Görüldüğü üzere “filozof” bağnazlar için dinsiz manasına gelen bir isim halidir; düşmanlık o kadar diri ve büyüktür. Yine şu sözlerde Saçaklızade lakabı ile tanınan 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı medrese âlimlerinden Muhammed bin Ebi Bekir el-Mer’aşi “Tertibu’l-Ulum’a aittir: “Onlar (filozoflar) şöyle demektedirler: “Allah Teâlâ sadece ilk aklı yaratmıştır. –Bu sözlerinden dolayı onlara lanet olsun- Onlar söz konusu akıllar nazariyesi ile puta tapanlardan daha ileri düzeyde müşriktirler. Zira puta tapanlar putların yaratıcı ve var edici olduğuna inanmıyorlardı; sadece onların Allah katında şefaatçi olacaklarına inanarak tapıyorlardı” Öte yandan Katip Çelebi’de felsefeye olan düşmanlığın sonuçlarını şöyle değerlendirir: “Anadolu fethedildikten sonra ilim pazarı çok verimli ve kârlı bir şekilde çalışıyordu. O çağlarda bir âlimin değeri şer’î ve felsefi ilimlerdeki bilgilerine göre idi. O zaman el-Cami beyne’l hikme ve’ş-şeria adı verilen felsefe ile dini bilgileri nefsinde toplayan ve birleştiren âlimler vardı. Çöküş dönemine girilince, ilim meltemi ve rüzgârı esmez oldu. Bazı müftülerin felsefe okunmasını yasaklamaları ve halkı Hidaye ve Ekmel okumaya yöneltmeleri ilmin gerilemesine yol açtı. Netice olarak ilim, şekle ait pek az kısmı müstesna tamamen yok olup gitti. Anadolu’da ilmin yok olup gitmesine bu gibi müftüler sebep olmuşlardı. İbn-i Haldun’un da işaret ettiği gibi, bir devletin çöküşünün alametlerinden biri de bu durumdur” Felsefeye olan düşmanca tutumu ile bilinen Gazali’de bu noktada şu sözleri söylemekten çekinmez: “Benim onlara (filozoflara) karşı çıkmam, bir şeyi savunmak veya ispat etmek için olmayıp inkâr etmek ve onları dava etmek içindir. Çeşitli suçlamalarla onların inançlarını kesinkes çürütmektir. Bazan Mu’tezîle mezhebine göre onları suçlarım, bazan Kerramiye Mezhebine göre, bazan Vâkıfiye(duranlar) mezhebine göre, bütün mezhepleri birden onlara karşı kullanırım. Diğer mezhepler ayrıntıda bize aykırı olsalar da, dinin esaslarına dokunmamaktadırlar. Onlara karşı gösterişte bulunabilirim. Zira musibetler karşısında kinler kalkar, gider.” Geçelim fikirlerinden ve duruşlarından dolayı cezaya uğrayan, sürgün edilen, öldürülen Müslüman bilim insanlarına. MAİDE SURESİ 33. AYET GEREKÇE GÖSTERİLEREK KATLEDİLMİŞTİR Başta mantık, psikoloji ve siyaset olmak üzere pek çok alanda yaptığı çalışmalarla yaşadığı döneme damgasını vuran 10.yüzyıl bilim insanlarından Farabi, tıpkı “Ihvan es-Safa” adlı felsefe topluluğu gibi Şii olduğu gerekçesiyle yer yer kovuşturmalara uğrar. Matematik, astronomi gibi alanlarda yürüttüğü çalışmalarla bilinen 9.yüzyılın önemli Müslüman bilim insanlarından Kindi’de soruşturmalara uğrayan isimlerden biridir. Soruşturma gerekçesi ise ne hırsızlık, yolsuzluk ne de cinayet ya da adli bir suçtur. Kindi, aklı merkeze alan ve “eleştirel düşünce” yönüyle öne çıkan “mutezile” mezhebine yakın durduğu için halife Mütevekkil tarafından baskı altında tutulmuştur. Buna karşılık kimi isimlere yönelik baskılar soruşturma ya da kovuşturmanın ötesine geçmiştir. Örneğin Hallacı Mansur ve Suhreverdi gibi düşün adamları, fikirlerinin karşılığını canlarıyla ödemişlerdir. Dahası bu bedeli öderken karşılarına dini hükümler çıkarılmıştır. Şöyle ki Hallac-ı Mansur, Abbasiler döneminde Halife Muktedir ve din uleması tarafından, Maide Suresi 33. ayet gerekçe gösterilerek katledilmiştir. GAZNELİ TARAFINDAN ÖLDÜRÜLDÜ Bugün Müslümanlar tarafından büyük bir övgüyle sahiplenilen ve daha çok tıp alanında yaptığı çalışmalarla tanınan İbn-i Sina da yaşadığı dönemde büyük sıkıntılar yaşamıştır. Üstelik O’na bu sıkıntıları çektiren isimlerden biri de Müslüman lider Gazneli Mahmut’tur. Öyle ki İbn’i Sina adı geçen ismin gazabından kurtulmak için arkadaşı Ebu Sehl el-Mesihi ile birlikte yaşadığı ülkeyi bile terk etmiş; bu kaçış esnasında matematik ve tıp alanındaki çalışmaları ile bilinen Ebu Sehl el-Mesihi susuzluktan ve açlıktan Harizm çölünde hayatını kaybetmiştir. Gazneli Mahmut’un tarihe bıraktığı tek kara leke bu da değildir. Örneğin Astromi alanında uzman olan Biruni’nin hocası Abdüssamed’te dinsiz olduğu ve Karmatiliği kabul ettiği gerekçesiyle Gazneli tarafından öldürülmüştür. Kimi kaynaklar Biruni’nin de benzer gerekçelerle Gazneli tarafından hapse attırıldığını yazar. Nihai olarak Matematikçi Harezmi ile İbnu Heysem (11.yy) ve psikoloji, biyoloji, tarih çalışmalarıyla adını duyuran Cahız da (9.yy) dönemin din adamları ve kadıları tarafından kafir ilan edilmiştir. Bugün “İslam’ın Altın Çağı” olarak övgüyle sahiplenilen o dönemde işte bunlar yaşanmıştır. Bilim insanlarının başından baskı ve zulüm eksik olmamıştır. Üstelik bu baskıları “Müslümanlar” din adamları ve halifeler yapmıştır. Fakat şu var ki, bugün, övgüyle, saygıyla, hürmetle anılanlar ve dahi tarihe adını “İslam’ın Altın Çağı”nın düşünürleri olarak yazdıranlar da, yine yukarıda isimlerini andığımız kimseler olmuştur. Dahası, İslam dünyası, tarihinde bilim adına örnek bir dönemi gösterecekse bu yıllara sarılmaktadır. Diyeceğimiz o ki, dünya Gazneli Mahmut gibi despotların değil, İbn-i Sina, Biruni gibi bilim insanlarının çevresinde dönmektedir. Tıpkı dün olduğu gibi yarın da böyle olacaktır. Aydın Tonga
  8. bilgix

    Anti Enerji?

    evet arkadaşlar bu kavramı çok merak ediyorum araştırdım ama bulamadım, özellikle hacıya soruyorum, anti enerji diye bir şey olabilir mi? olursa ne olabilir? enerjinin ne olduğunu bize anlatabilir mi?
  9. Biyolojist Randy Thornhill ve antropologist Craig Palmer, tecavüzün doğada yaygın olduğunu ve evrim sürecinde cinsel seçilimde sağlıklı olan ve dişilerce tercih edilmeyen erkeklerin genlerini aktarabilmeleri için bir yan mekanizma olduğunu savunmaktalar. Bunu Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ndeki üniversite yayınıyla bir ortak eserle bilim dünyasıyla paylaştılar. bk. Randy Thornhill and Craig Palmer : A Natural History of Rape: Biological Bases of Sexual Coercion (MIT Press, 2000) Üstteki resimde dişi ördeklerde vajinanın tecavüze karşı spermleri yumurtaya iletme veya durdurma kontrol edebilmesini sağlayan karmaşık yapıları görünmekte. Yolu boğup gererek, spermi yanlış labirente saptırma, veya doğrudan yumurtaya yönlendirmesini kimin spermini kabul edeceğini belirlemesi için doğal seçilimle bu şekilde donatılmıştır. Yakın zamana kadar, kız kaçırmak eski roma, orta doğu ve diğer coğrafyalarda sıkca rastlanılan bir tutum idi buna latince « per usum» evlilik denirdi, yani : « oldu bitti ». Germanlarda da, Romalılarda olduğu gibi kızlar kaçırılır, birleşilip bir süre bereberlikten sonra evli sayılırlardı.
  10. ---ALINTI BASI--- Olasılık hesaplarına örnek olması için orta büyüklüğe denk gelen 400 amino asitli bir proteini ele alalım. En basit canlıda bile böylesi yüzlerce protein olması gerekir. Şimdi, en basit canlının yüzlercesine sahip olması gereken bu yapıtaşlarından sadece birinin tesadüfen (doğa yasalarının çerçevesinde, bilinçli bir müdahale olmadan) ortaya çıkmasının olasılığını inceleyelim. Canlıların vücudunu oluşturan proteinlerin sadece solelli amino asitlerden oluştuğunu hatırlayalım. Oysa doğada, amino asitlerin sol-elli olma ihtimali kadar sağ-elli olma ihtimali de mevcuttur; bir amino asidin sol elli olma ihtimalini 1/2 olarak alabiliriz. Bahsedilen uzunluktaki bir proteindeki amino asitlerin sırf sol-elli olmasının olasılığı şöyle hesaplanır: Bir amino asidin sol-elli olma olasılığı: 1/2 İki amino asidin sol-elli olma olasılığı: 1/2 x 1/2 Üç amino asidin sol-elli olma olasılığı: 1/2 x 1/2 x 1/2 400 amino asidin sol-elli olma olasılığı: 1/2 üzeri 400 1/2 üzeri 400 ise yaklaşık olarak 1/10 üzeri 120’ye eşittir. Bu olasılığın matematiksel olarak imkânsız denebilecek kadar düşük olduğunu şöyle düşünerek anlayabiliriz: Bütün evrende 10 üzeri 80 adet olan proton ve nötronu, bütün evrendeki fotonlarla ve elektronlarla toplarsak 10 üzeri 90’dan küçük bir sayı elde ederiz. Evrenin ortalama yaşı olan 15 milyar yıl x 365 gün x 24 saat x 60 dakika x 60 saniye = 473.040.000.000.000.000 saniye; evrenin başından şu ana kadar geçen zamanı ifade eder. Bu sayıya yuvarlak olarak 10 üzeri 18 saniye diyebiliriz. Bu iki sayıyı çarparsak 10 üzeri 90 x 10 üzeri 18 = 10 üzeri 108 eder. Bu sayı, evrendeki her bir proton, nötron, elektron ve foton; evrenin her saniyesi bir deneme yapmış olsalar, oluşacak toplam deneme sayısıdır. Matematiğin karşımıza çıkardığı bu tablodaki olağanüstülüğü görebiliyor musunuz? Sadece ve sadece 400 amino asitli bir proteinin sırf sol-elli amino asitlerden kurulu olması gibi basit bir aşamanın oluşma olasılığı 10 üzeri 120’de 1’dir. Bunun anlamı şudur: Uçsuz bucaksız dediğimiz bütün evrenin elektron, proton, nötron ve fotonlarının her biri canlılardaki 20 amino asitten birine dönüşselerdi ve evrenin oluşumundan itibaren her saniyede bir deneme yapsalardı bile; tek bir 400 amino asitli proteinin amino asitlerini, sol-elli olarak oluşturmaya bile imkân bulamazlardı. Bu sonuç gerçekten çok ilginçtir. (Caner Taslaman-Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı s.439-440) ---ALINTI SONU--- Bu nasil bir cehalet!!! Bu kisi bir de utanmadan boyle bir bilgisizlik, boyle bir yuzsuzlukle bunu kitabina koymus ve bu CANER TASLAMAL insanlari etkileyebiliyor. Ulkenin hali gercekten icler acisi. Simdi gelelim bu dangalakca argumani curutmeye. Ilk olarak neden boyle bir aciklama girisiminde bulinuyorlar bu cok onemli. Cunku gelisen bilim ve gelisen topluma uydurulmasi sart dinlerin ve ozellikle islamin cunku dinin devamliliginin saglanmasi gerekiyor. Bu sebeple yani dinin devamliligi icin insanlara bahane, gelisen dunyaya gore bir aciklama verilmesi gerekiyor: "bak islam bilimle celismiyor, bak evrim var ama bu tanriyla celismez vb". Bunun yapilabilmesi icin de bu tarz bilimsel verileri kendi isteginize gore egip buken aciklamar yapmaniz sart. Tabi rezil olmak sartiyla... Simdi baslayalim hatalara, ilk farkettigim sey; Bu ilkokul hesabi bir kere mi denenmis tum canlilik alemi boyunca? Yani 3.5 milyarlik evrim tarihi boyunca bu hesap tek bir kimyasal yapi mi denenmis? Nerede burada hatalar, onca canlilik, trilyonlarca hucrenin, aminoasitin yaptigi deneme ve yanilmalar. Proteinlerin hicbiri tek bir seferde birden var olmamistir! Dogada ve evrende hicbirsey boyle bir tekduzelik ve duz mantikla islemez!! Ikinci olarak, Tum organic yapilar evrimsel surec icerisinde basitten karmasiga dogru evrilirler ve evrilmislerdir. Proteinlerden bu yapilara dahillerdir​. Ilk olusan kimyasal yapilar proteinler kadar karmasik mi? Ilk olusan kimyasal yapiyi DIREK olarak 400 aminoasitli bir protein olarak gostermek evrimle ilgili hicbirsey bilmemek demektir! Bu karmasik yapiya dogru gitme surecinde binlerce ara urun olusacaktir. Bu ara urunler dogal secilim prosesine tabi tutulup uygun olanlar secilecektir ve uygun olmayanlar elenecektir. NEREDE BU YAPILAR?? Proteinler son asamaya tek seferde mi geldi??? Kademeli degisimdir evrim. Buradaki tek amac, evrimi salt tesadufi bir yapi gibi gosterip; "bak iste goruyor musunuz bunlar olamaz" algisi yaratmaktir. BU SAHTE BILIMDIR!! Ucuncu olarak, caktirmadan daha dogrusu bariz bir sekilde caktirarak bu SAHIS paragrafin en basindan sonuna kadar konuyu bilim dışı bir boyuttan değerlendirme çabasında. Yani akill tasarim demeye calisiyor. Yani tanridir bu diyor. Insanlari algisini yonlendiriyor. Bu tur bir iddianin dogrudan hicbir ispati bulunmamaktadir. Olaganustu iddialar, olaganustu ispatlarla delillendirilmesi gerekir. Bu sekilde basit matematik hesaplarıyla, ilkokul matematigiyle bilimsel bir cikarim yapar gibi gozukup, bunu "olasiliksizliktan" bile daha imkansiz gostermek, BU SAKLABANIN bilimsel algisini ortaya koymaktadir. Dorduncu olarak, dogada canlilarin yapisina katilan proteinlerin cogu, tam olarak bilinmeyen bir sebeple sol elli aminoasitlerden olusur.​ Tabi OKUMUS CAHIL olan bu kisi, bilimsel calismalardan bihaber oldugu icin; su, isi ve radyasyon miktari olusan aminoasitlerin kiralitesini (aminoasit simetrisi) belirledigini TABIKIDE BILMIYOR! Besinci olarak, BU SAHTEKARIN matematik konusundaki yetersizliği yaptigi hesaptan bariz bir sekilde gorulebiliyor. İlkokul matematiginden bilindigi uzere, birbirine bağlı olan olasiliklarin sonuc olasiligini hesaplamak icin her bir olasilik birbiriyle carpilir. Tek bir soru soruyorum simdi: Bir proteinin icerisindeki aminoasitlerin sol elli olma olasiliklari, birbirleriyle baglı olan olaylar mi BE CAHILL!! Neden 400 aminoasitlik bir proteinin iceriginin sol elli olma ihtimaini inatla 1/2lerle carpiyorsunuz BE CAHIL!!! Altinci olarak, bu adam niye boyle bir hesap yapiyor biliyor musunuz? Cunku evrimsel sureclerin yonlendirilmis olmasi gerektigi algisina sahip. Bu yuzden bu tarz hesaplarla evrime bir rota, amac, ongoru yukluyor. Boyle sakat bir algisi var iste. Yani amaca uygun olarak dusunuyor. Yani hedef olarak proteinin olusmasini goruyor, bu pencereden degerlendiriyor herseyi. Bu yuzden de son olusan urunlerin hep o son gorevlerini yapmak amaciyla var oldugunu saniyor. Boyle bir teleolojik yani amaca dayali bir gorus, bilimsel temele oturtulamaz!!! Cunku bilim deigldir. SAHTE BILIMDIR BU! Bunlarin disinda, yazdigi yazi tamamiyle idealism. Kurdugu cumleye bakin: "Matematiğin karşımıza çıkardığı bu tablodaki olağanüstülüğü görebiliyor musunuz?" LAN CAHIL boyle bilim mi yapilir. Guzel matematik, olaganustu hucre, cici protein, tatli aminoasit. Sizin o kisisel varsayimlarinizi gercek sanan beyninize, bireysel algilarinizi insanlara gercek diye satan AHLAKINIZA ... Bu adami bir de bu konularda otorite saniyor bizim ZIR CAHIL halkimiz. Kulturumuzde okuma ve arastirma eksigi oldugu icin birisi suslu ve cafcafli sozler soyleyince hemen tav oluyor bizim kerizler!! Cok sinirlendim kusura bakmayin... ​
  11. bilgix

    bilim kurgu romanları?

    arkadaşlar bilimkurgu romanları özellikle asimov ve clarke romanlarını okuyanların yorumlarına ihtiyacım var daha dogrusu bu başlıkta okuduklarımızı tartışıp gelecek tasvirlerini konularını içeriklerini konuşalım buyrun.
  12. Merhaba, Bilim sevdalisi birisi olarak, ve bu yolda nice branslarda egitim almis birisi olarak bilim epistemolojisi ve ontolojisine deginmek istedim. Binyillardir bilene gelen bilim dallari, fizik, astronomi, biyoloji, hatta matematik tamamlanamamislardir. Yani, hiç bir seyi bastan sona yanlislanabilir olarak henüz açiklayip modelize edememislerdir. Fizik'te madde ve atomlar kuantum paketlerinden mi olusuk, yoksa titresim dalgalardan veya parçaciklardan mi ? Kuantum mekanigi ile Einstein'in göreliligi hala bagasmamakta... Evrenin ortaya çikisi üzerine onlarca rakip modellerin hiç birisi tamamlanmis degil... Biyolojide, evrimin mekanizmalari, evrim soyagaci konusunda bir konsensüs olusturulamamakta... Hatta beynin nasil çalistigi konusunda çok kisitli bilgilerimiz var, bir embriyo nasil biçimleniyor, hangi mekanizmalarla saglaniyor ? Inanilmaz ama sadece gözlemleyip tarif etmekten ileri bir açiklama yok, sadece bazi tezler var... Matematikte bile, kümeler mi, tipler mi öngörülmeli, sonsuz'un limitleri ve degisik branslarin birlestirilmesi, ve nice teoremler hala cevapsiz... Hatta, olabilir ki bu yanlislanabilir ve mesafeli bilimsel yaklasimla da hiç bir model veya teori, kuantum mekaniginin atom alti kuantum seviyede nedenselligin yok olup makrodüzeyde olasilik olarak merkezi limit teoremi, Gauss yasasi veya Lorenz çekicisi gibi istatistiksel temele dayanan göreli kanunlar ve mekanizmalar'i dibinde sürekli kaçirip, yüzeysel ve forlamist modellerle yakalamaya çalismaya mahkumüz...
  13. Levia

    Bilimsel düşünmek

    Merhaba, Bilimsel düşünmek nasıl olur ? Bir bilim aşinası fenomenleri ve olayları nasıl değerlendirir. Burada çok uzunca yazacak değilim, nitekim bu gerçekten çok uzun bir konu... Ama temel felsefi yaklaşımı paylaşıp konuyu açacağım. 1. En başta, bilim adamı beynini mümkün olduğunca bütün bildiklerinden arındırır. Sonuçta, varlığın dahi bir anlamı yoktur. İnsan sadece evrende bir detaydır ve bir maymundur. 2. Bilimsel yaklaşmak için, önce eldeki verileri toplamak gerekecektir, bu eksiksiz ve titizce yapılacaktır. 3. Bunları olduğunca ve yorumsuz inceleyecektir. Bilimin en çekirdek tarafı işte burada biter. 4. Bir paradigma düşünüp yorum yapacağı zaman, yorumunun her aşamasını denetlenebilir biçimde açıklayabilecek şekilde yapacaktır. 5. Bu aşamaların herbiri yanlışlanabilir olacaktır : yanlışlanamaz bir aşama varsa bilimsellik o anda bitmiştir. 6. Sonuç ne olursa olsun, onu ifade edip, asla onu ifade etmekden çekinmeyecektir ve baskı önünde asla eğilmeyecektir. 7. Tartışmalarına elinden geldiğince duygusuyla yanaşmayacaktır. 8. Yaklaşımının herhangi bir aşamasını yanlışlayan veri sunulursa onu derhal hesaba katacaktır ve düzeltme yapacaktır. 9. Yanlışlanamayan en ufak bir veriyi asla kabul etmeyecektir : http://en.wikipedia..../Falsifiability Bilimlerin hepsi aynı bilimsellikde değillerdir. Matematik, fizik ve kimya müspet ilim (harte wissenschaft), tıp, biyoloji, sosyal bilimler, tarih yumuşak bilim (weiche wissenschaft). Bir bilim aşinası hiç bir iddiayı bu şekilde denetlemeden asla kabul etmez. Sevgiler.
  14. Levia

    Tarihleme yöntemleri

    Tarihleme yöntemleri : Bağıl tarihleme : Kronostratigrafi : kayaç kütlelerinin göreceli yaş ilişkilerini ele alan stratigrafinin bir parçasıdır ve birimi jeolojik zamanın belirli bir aralığında oluşan bir kayaç kütlesidir. Kronostratigrafi’nin en büyük amacı, kayaçların yer değişiminin sırasını ve bütün kayaçların yer değişim zamanını belli jeolojik bölge ve dünyanın jeolojik geçmişinde ayarlamaktır. Biyokronoloji : Aynı yüzeye ait öngörülen bölgenin belirli derinliğinin aynı döneme ait kabul edilmesine dayanan bu yöntem en yaygın olan tarihleme yöntemidir. Bir katman tarihlendirilince, o bölgede belirli bir derinlikdeki katmanda bulunan bütün obje ve fosiller aynı yaşdan kabul edilir. Bu tarihlendirme başka bölgede tarihlendiren ve o bölgede başka objelerle bir arada bulunan bir fosil'in tarihlendirmesi üzerinden sağlanmaktadır. Tipoloji : Aynı katman içinde birbiriyle ilişkili olduğu saptanan buluntuların biçimsel özelliklerine göre sınıflandırılmasıdır. Gustav Oscar Mantelius tarafından geliştirilmiştir arkeoloji, antropoloji, mimari, görsel tasarım, dil bilimleri, psikoloji ve sosyoloji gibi alanlarda farklı kullanımları vardır. Tasarımda tipoloji uzun süreden beri kullanılagelmiş belirli bir işlevi yerine getirebilen biçimler örgüsü olarak kullanılır. Örneğin cami tasarımında yaygın olarak minare, kubbe gibi öğelerin oluşturdugu tip kullanılır ya da alışveriş merkezlerinde sıra dükkânlar ve koridorlar, kütüphane tasarımında raflar ve okuma alanları, ev tasarımında iki oda bir salon, ofis tasarımında kübik ayrımlar tipi oluşturur. Mutlak tarihleme : Radyoaktivite ölçümleri : Karbon-14 : 27 Şubat, 1940'ta Martin Kamen ve Sam Ruben tarafından Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi Radyasyon Laboratuarında keşfedilen karbonun bir radyoaktif izotopudur. Atomik çekirdeğinde 6 proton ve 8 nötron bulunur. Organik madddelerde bulunması arkeolojik, jeolojik ve hidrojeolojik örneklerin tarihlendirilmesinde kullanılan radyokarbon tarihleme yöntemi için temel oluşturmaktadır. (35.000 seneye kadar) Potasyum-Argon (K-Ar) : jeokronoloji ve arkeolojide kullanılan bir radyometrik yaş tayini yöntemidir. Argon (Ar) içindeki potasyum (K) izotopunun radyoaktif bozunma ürününün ölçülmesine dayanır. Potasyum mika, kil mineralleri, tefra ve evaporit gibi birçok malzemede bulunan ortak bir elementtir. Bu malzemelerde, çürüme ürünü 40Ar sıvı (erimiş) kayadan dışarı kaçabilir ama kaya katılaştıkça birikmeye başlar (yeniden kristalleşir). Yeniden kristalleşmeden (rekristalizasyondan) sonra geçen süre, biriken 40Ar miktarı ile arta kalan 40K miktarının oranının ölçülmesi ile hesaplanır. 40K'nin yarılanma süresi, bu yöntemin birkaç bin yıldan daha eski numunelerin mutlak yaş tayinini hesaplamak için kullanılmasına olanak tanır. Jeomanyetik kutup zaman ölçeği, büyük ölçüde K-Ar yaş tayini ile kalibre edilmiştir. (bir milyondan bir kaç yüz Milyon seneye kadar) Rubidyum-Stronsiyum-87Rb 87Sr : bir kaç milyar seneye kadar benzer yöntemle... Dendrokronoloji : Dendrokronoloji astronom AE Douglass, Arizona Üniversitesi'nde Ağaç Halka Araştırma Laboratuvarı kurucusu olup 20. yüzyılın ilk yarısında geliştirilmiştir. Douglass güneş lekesi faaliyet döngülerini anlamak için güneş aktivite değişikliklerini daha sonra ağaç halkası büyüme modelleri (yani, güneş lekeleri → iklim → ağaç halkaları) tarafından kaydedilen yeryüzünde iklim modellerini kullanılarak oluşturulan bir sistemdir. Paleomanyetizma : kayaçların eski manyetik alanını inceleyen bilim dalı. Mineraller bulundukları kayaçlara manyetik alanın yönünü ve yoğunluğunu kaydederler. Bu kayıtlar tektonik plakaların geçmişteki lokasyonu ve yeryüzünün manyetik alanının geçmişteki durumu hakkında bilgi verir. Spektral analiz : Maddelerin yaydığı ışınları inceleyerek, maddeyi oluşturan elementleri nitel ve nicel olarak inceleme işlemi. (En yayginlarini paylastim, daha baska yöntemler var...)
  15. Levia

    Sigara alma, kitap al

    Merhaba, Gizli ve yavaş seri katil olan sigaradan hala kurtulamadınız mı ? http://www.cdc.gov/tobacco/data_statistics/fact_sheets/health_effects/effects_cig_smoking/ İnsanları şoke etmemek için burada sigaranın neden olduğu görüntü yapıştırmayacağım. Bunları bile bile, tekrar soruyorum : hala sigaradan kurtulmadınız mı ?
  16. "Londra Üniversitesi araştırmacıları, fotosentez sırasında ışık toplayan makromoleküllerde gerçekleşen süreçlerin klasik fizik ile açıklanamayacağını gösterdi. Dr. O. J. O’Reily ve çalışma arkadaşlarının sonuçları Nature Communicatiomda yayımlandı. Kuantum mekaniğinin etkileri düşük sıcaklıklarda daha belirgindir. Örneğin süperiletkenlik ve süperakışkanlık gibi klasik fizik ile açıklanamayan olgular çok düşük sıcaklıklarda gözlemlenir. Fakat Londra Üniversitesi araştırmacılarının yaptığı çalışma, bazı biyolojik sistemlerde gerçekleşen fiziksel süreçlerde kuantum mekaniğinin etkilerinin normal sıcaklıklarda bile gözlemlenebileceğini gösterdi. Işık toplayan makromoleküllerin çoğu kromoforlardan oluşur. Moleküllerin renkli gözükmesine neden oldukları için bu şekilde adlandırılan kromoforlar, topladıkları ışık enerjisini verimli bir biçimde kimyasal enerjiye dönüştürerek fotosentezin ilk adımını gerçekleştirir. Londra Üniversitesi araştırmacılarının elde ettiği sonuçlar, kromoforlar arasında enerji transferi sırasında gerçekleşen süreçlerin klasik fizikle açıklanamayacağını ve bu süreçlerin kuantum mekaniğine özgü doğasının verimi de artırdığını gösteriyor. Araştırmacılar gerçekleşen süreçlerin doğasını incelemek için kuantum optik ile ilgili kuramsal bir yöntem kullandı. Hesaplar kromoforlar arasında enerji aktarımı sırasında gerçekleşen süreçlerin kuantum mekaniğine özgü olduğunu ve klasik fizikte bilinen hiçbir sürece benzemediğini gösterdi. Bu sonuçlar başka biyolojik süreçlerde de kuantum mekaniğine özgü süreçlerin gözlemlenebileceğini düşündürüyor." Kaynakça : http://www.isfikirle...uantum-mekanigi (16/02/2014)
  17. Yaratılışçılar sürekli "Hey baksana! Her şey ne kadar harika tasarımlanmış. Bir yaratıcısı olmalı." derler. Sorun şu ki onlar iyi dizayn edilmiş gibi görünen birkaç örneğe bakıyorlar. Oysa evrende kusurlu ya da düpedüz kötü tasarımlanmış milyonlarca şeyi göz ardı ediyorlar. Çünkü onlar doğanın kör saatçisi tarafından dizayn edildi, Tanrı isimli super akıllı mühendis tarafından değil. Yaratılışçı olmanız için yüzeysel olmanız, algıda seçici olmanız, kanıtlara çifte standart uygulamanız, karşıt savları anlamaktan çok kötülemeye eğilimli olmanız kısacası bilimsel metodları ihlal etmeniz gerekiyor. İyi bir yaratılışçı olmanın kısa yolunu bizlere sunan ilham verici bir video. Konuşmacının neyi daha güzel bilemedim, görünümü mü yoksa beyni mi? Sanırım her ikisi de.
  18. Klasik yaratılışçı ezberlerin cevaplandığı faydalı bir video. Akıllı tasarım ve tumturaklı saçmalıklarla bilime savaş açan yaratılışçılara kısa ve öz cevaplardan oluşuyor.
  19. Önce iyi bir yaratılışçı olmanın kısa yolunu bizlere sunan ilham verici bir video ile başlayalım: Şimdi konuya gelelim; God did it (Tanrı yaptı) argumanı evrimsel bioloji, Big Bang ve Akıllı Tasarım (Entelijan Dizayn) gibi teleolojik argüman tartışmalarında yaratılışçıların ve kutsal kitap literatüristlerinin doğalcı ve mantıkçı tezlere karşı kullandıkları favori koz-karttır ve cehaletten argümanın ya da uzaylı sofizminin en yaygın varyantıdır (Bu arada Goddidit argümanının dahil olduğu cehaletten argüman hatası paranormal ve okült inançların savunucularının da sık sık başvurduğu bir kozdur.) Kısaca teleolojik argüman ya da fiziko teleolojik argüman ya da bir başka deyişle akıllı tasarım (entelijan dizayn) tanrının varlığına argüman sunmak için doğal dünyanın insansı amaçlara sahip olan akıllı bir ajans tarafından tasarımlandığını öne sürer -ki İngiliz Hristiyan apolojist William Paley'in saat anaolojisi ile ünlenmiştir. Teleolojik argümanın köşe taşı olan Goddidit koz-kart herhangi bir şeyin sadece Tanrı'nın mutlak kudreti nedeniyle meydana gelmesinin mümkün olduğunu öne sürer. "Doğa çok komplex ya da çok şaşırtıcı, bunu anlamaya kafam basmıyor, evrimsel bioloji ve biokimya okuyup anlamaya da üşeniyorum. Öyleyse bunu Tanrı yapmış olmalı (ya da bunun arkasında paranormal güçler olmalı)" demenin bir başka şekli. İlk Sebep argümanı, dizayn argümanı ya da moral (ahlaki) argüman... hepsi aynı temel üzerine indirgenebilir. Bu kartı kullanarak örneğin küresel bir sel baskını mucizesindeki çatlakları ve soru Işaretlerini bile kolayca halı altına süpürüp göz ardı edebilirsiniz, ve tabii ki ona benzer diğer deus ex machina (Hızır gibi yetişen yardım) hikâyelerini de kolayca mantığa bürüyebilirsiniz. Aşağıdaki peri masalları da Goddidit kartıyla hiç kafa yormaya gerek kalmadan rasyonalize edilebilir: * Adam 950 yaşına kadar yaşıyor. (29:14) * Karınca konuşuyor. (27:18) * Kuş adamla sohbet ediyor. (27:22) * Yeni doğmuş bebek konuşuyor. (19:29) * Balık adamı yutuyor birkaç gün sonra sağsalim karaya tükürüyor. (37:142) * Bakire kız çocuk doğuruyor. (3:47) * Adamlar mağarada 300 sene uyuyor. (18:25) * Adam bastonuyla denizi ikiye ayırıyor. (26:63) * Adam topraktan kuş yapıyor, üstüne üflüyor, kuş gerçek oluyor. (5:110) * Adam gemisine dünyadaki her hayvan türünden bir çift bulup sığdırıyor. (11:40) * Adamla eşşeği ölüyor 100 sene sonra diriliyor. (2:259) * Adamın bastonu yılana dönüyor. (7:107) Gerçek şu ki, Goddidit kozu her şeyi açıklayabilir ve bunun bir sonucu olarak hiçbir şeyi açıklamaz. Sadece önyargılarını teyit etmek isteyenleri memnun eder. Örneğin aşağıdaki birkaç iddiayı göz önünde bulunduralım: Hitler, kendisine düzenlenen pek çok suikast girişiminden Tanrının himayesiyle kurtulmuştur. Katrina Kasırgası (2005) Tanrının işi olabilir. Tanrı 9/11 terörist ataklara izin vermek için Amerikan halkından korumasını kaldırdı. Haiti halkı şeytanla bir antlaşma yaptı, buna karşılık olarak da Tanrı 300,000 insanın öldüğü depreme izin verdi. Zina arttığı için Tanrı 17 Ağustos depreminin olmasına izin verdi. Bu tür komplo teorilerinin de yanlış olduğu ispatlanamaz. Fakat olmadığını ispatlayamamak olduğunun kanıtı olarak sunulamaz ve bize gerçekte bir açıklama sunmaz. Bir epilepsi hastasının şeytanın kontrolü altına girdiğini ileri sürmekten farksızdır -ki inanç şifacıları yada üfürkçü dediğimiz umut tacirleri insanların bu konudaki cehaletlerinden epey ekmek yiyorlar. Örneğin; Bu tartışma bağlamında ateistlere sıkça sorulan sorulardan biri şudur: "Ateistler Big Bang’i nasıl açıklıyor? Her şey nereden geldi, patlamayı kim başlattı?" Kısaca cevaplamak gerekirse bilmiyorum, bilimsel ve somut verileri olmayan hiç kimse bildiğini iddia edemez. Fizikte çözülmemiş bir problemin varlığı supernatural (doğaüstü) bir açıklamanın kanıtı değildir. Zira bu, faili meçhul bir cinayeti bir hayaletin işlediğini söylemeye benzer bir açıklama. Genellikle hatalı ya da baştan savma düşüncelere renkli itirazlarıyla tanınan teorik fizikçi Wolfgang Pauli'e atfedilen ünlü bir bilimsel deyiş vardır: 'Yanlış Bile Değil.' Yanlışlanabilircilik (falsifikasyonizm) adı verilen bilimsel epistemolojinin kapsamına girer. Tanrı argumanı teistlerce bilimsellik iddiasıyla ileri sürülür, oysa fundamental düzeyde başarısız bir argumandır. Reddedilme olasılığı testedilemez. Das ist nicht nur nicht richtig, es ist nicht einmal falsch! "Bu sadece yanlış değil, yanlış bile değil." Tanrı argumanına tam anlamıyla karşılık gelen bir tanımlama. "God did it" demek bize test etmemiz için hiçbir spesifik tahmin vermez. “Yüce Tanrı burada ışık olsun dedi ve bang! Işık oldu.” deyince bir şey çözmüş olmazsınız. Evrenin orijinini açıklayan birçok makul hipotez vardır. Bunları string teori, brane kozmoloji, siklik (cyclic) model, multivers model şeklinde sıralayabiliriz. Ancak bir entelijan dizaynır (akıllı tasarımcı) makul bir bilimsel hipotez değildir. Bu, çözümden ziyade daha çok sorun yaratır. Bu yüzden Occam’ın usturasıyla ortadan kaldırılır. Bunun yanısıra Big Bang Teoriyi ateizmle ilişkilendirmek yöntemsel bir hatadır. Ateist biri en basit anlamıyla tanrılara inancı olmayandır, Big Bang ise bilimsel bir teori. Big Bang’i anlamana yardımcı olacak daha fazla bilgi için Google akademik kaynaklarda arama yapmalısın. Yalnız evangelistlerin ve onların yerli propagandacılarının yayınlarına karşı uyanık ol. Bir şeyin bilimsel olarak tatmin edici bir açıklaması yoksa hemen tanrıları ve sihirli transandan (üstün) ajansları çağırmak bir çeşit entelektüel tembelliktir. Yıldırımların sırrı çözülemedi mi? Sorgulamayı bırakın! Hepsi yıldırımların efendisi Zeus’un IşI. Yağmurun nasıl yağdığı tespit edilemiyor mu? Problem değil, tabiat meleğI Mikâil def-i hacet yapıyor. Okyanusların yeryüzünde nasıl oluştuğunun bilimsel bir cevabı bulunamadı mı? Çözmeye çalışmayın! Hepsini Poseidon yaptı. Göz gibi komplex organlar nasıl evrildiğini anlamak zor mu geldi? Kolayı var, tanrı yaptı! Goddidit koz-kart bilinen evrendeki her şeyi açıklamada bize kolaylık sağlarken, neden komplex denklemlerle, kanıt parçası arama çalışmalarıyla rahatımızı bozalım? Teoloji hiçbir şeyi açıklamaz, aksine, şeyleri komplike eder, karmaşıklaştırır. İlk Sebep'i bir postulat olarak kabul ettiğimizde bu argüman bir tür supernatural kozalitenin (doğaüstü nedenselliğin) varlığını gerektirir. Peki bu nedir? Nasıl çalışır? Nasıl test edebilir, ölçebilir ve gözlemleyebiliriz? Elbette böyle bunu yapamayız. Ve onun varlığının tek sebebi İlk Neden argümanını çalışır hale getirmektir. Bilinmeyen bir şeyi bilinmeyen başka bir şeyle açıklama çabasıdır ve besbelli sirkülarite(dairesellik)dir. Ve eğer Kuran'ın tanrısını baz alırsak Tanrı daha da karmaşık bir hal alır. Çünkü Kuran'ın tanrısı olağanüstü komplex bir kişidir, seven ve nefret eden, kınayan ve affeden düşünceli ve duygulu bir bireydir. Dünyevi olaylara müdahale eden, senin zihnini değiştiren, ilhamlar ve vahiyler indiren, öldüren ve yaşatan, yangınlar başlatan ve gökten taş yağdıran, yarattığı kullarını kamplara ayıran ve onlarla çocuk gibi sidik yarışına giren bir varlıktır.
  20. bakifani

    Felsefe ve Bilim

    Bilim ve Felsefenin ilgi alanları farklı olarak söylense de hem felsefenin bilim üzerinde hem de bilimin felsefe üzerinde etkisi vardır. Felsefe bilime bakış açısı kazandırırken, bilim de felsefe de yeni ufuklar açar. Bilim, her toplumda felsefi akımlara göre farklı algılanmış, bilgi kaynağı ve meşru bilgiye ulaşma konularında aynen bu forumda olduğu gibi değişik görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ampirizm kendi içerisinde İdealist ve Materyalist olarak ikiye ayrılır. Mateyalist deneycilere göre; objektif olarak var olan dış dünyanın gözlem, deney ve deneyimle kavranabileceği varsayılır. İdealist Ampiristler ise, deneyimlere dayanır ve bunu duyumlarla sınırlarlar. Gerçek, embollerden ibaret olup insanların bilgi birikiminde ve algılamalarında saklıdır. Varlıklar, 'ideler aleminin' (düşünceler ve idealar) birer yansımasıdır. İsealistlerden bazıları deneyciliği de yetersiz bulur, zira deney ve duyumlara aşırı önem verip aklı geri plana itmektedir. Tümevarımın nasıl sağlanacağı net değildir. Pozitivizm (akılcılık, olguculuk) metafiziğin yerine olgulara dayanan bilimi savunur. Bilim olguları, başka olgulara dayanarak savunmalıdır. Aslında hem metafiziğin hem de materyalizmin arasında orta bir yol gibidir. Pozitivizme göre, doğrulanabilen bilgi gerçek bilgidir. Metafizik bilgiyi bilimsel bilgiden ayırmak için doğrulanabilirliği kullanır. Bir önermenin doğruluğu, onun doğrulanabilirliğine bağlıdır. Bununla beraber insanlar yanlış yönlendirildiklerinde yanılabilirler ve bu yüzden objektiflikten uzaklaşabilirler. Bu suretle bilim ve araştırmacı arasındaki en büyük engellerden biri ,önceden var olan kalıp yargılardır. Sonuç olarak, bilimin oluşması mantıksal bir süreçten geçmek zorundadır, yani somut olan soyut bir mantıktan geçerek var olur, hiç bir önerme de akıl uyürütmek için tek başına yeterli değildir. Eğer öncül önermeniz yanlış ise, sonuç önermeniz ve varacağınız sonuç ta yanlış olacaktır.
  21. Çevremde insanlardan hep duyuyorum. Biliminde yetersiz kaldığı şeyler var bugün A dediğine yarın B diyebiliyor. tarzında söylemler. Bilim her şeyi açıklayamıyor. Ancak insanların bilim anlayışları sonuçlara odaklı olduğu için (ki bu düşünde sözde her şeyin cevabı olduğu düşündükleri inançlarından kaynaklanıyor. ) BİLİM NEDİR? bilim bilimsel yöntemlerdir. sonuçları değil. Bir olayı açıklamak amacı ile ortaya fikirler atılır. Bu fikirler öncelikle mantık süzgeçinden geçer ve Test edilebilirliği kontrol edilir. Gözlemler ve değerlendirmeler yapılır. Sonra deneysel düzenekler oluşturulur. ve veriler toplanır deneysel sonuçlar ile desteklendikçe fikrin doğruluğu hakkında bir birikim elde edilir. sonuçlar kontrol edilir. Diğer kişiler de aynı sonuca ulaşabilir midir. değerlendirmeler yapılır ve doğruluğu artıkça kuramlaşır (Teori) BİTTİ Mİ hayır. Sonuçlardan her daim şüphe duyulur ve kontrol edilmeye devam edilir. Eğer yanlış olduğu ortaya çıkarda bulunlar üzülmez HATTA sevinir bir yanlıştan dönüldüğü için Bilimin sonuçları değişebilir ve bilimin kendisinin de iddia edip savunduğu bir olgudur. BİLİMİN ASIL DEĞİŞMEYENİ KULLANILAN YÖNTEMLERDİR VE BU YÖNTEMLER 1000 YIL ÖNCE NE İSE 1000 YIL SONRA DA O OLACAK KİŞİYE GÖRE DEĞİŞMEYEN TEST EDİLEBİLİR KOŞULLARI BELİRLENMİŞ GİBİ GİBİ.
×
×
  • Yeni Oluştur...