Jump to content

Genel Araştırma

'din' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Aralarına virgül koyarak ekleyin
  • Yazara Göre Ara

İçerik Türü


Forumlar

  • FORUM YÖNETİMİ
  • FORUMLAR
    • ATEİSTFORUM
    • ATEİSTCAFE
    • BİLİM FORUMU
    • HODRİ MEYDAN FORUMU
    • KURALLAR ve DUYURULAR
    • TAVANARASI
  • ATEİSTFORUM ARŞİVLERİ
    • FORUM ARŞİVLERİ

Find results in...

Find results that contain...


Oluşturma Tarihi

  • Start

    End


Son Güncelleme

  • Start

    End


Filter by number of...

Katılım

  • Start

    End


Üye Grubu


AIM


MSN


Website URL


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Location


Interests

Araştırmada 44 sonuç bulundu

  1. kavak

    Ne zaman adam oluruz...

    Din misyonerliği yapmadığımızda. Devam edecek... Not: Yazacaksanız, lütfen sadece tek cümlelik olsun.
  2. kavak

    Dinler nasıl oluşuyor ?

    İnsanoğlu şimdiye dek binlerce dinler, kültler ve tarikatlar üretmiştir; bazıları yeryüzüne epeyi yayılıp uzun ömürlü olmuşlardır, diğerleri ise kısa ömürlü olup yerel kalmışlardır. Hăl böyle iken bir dinin oluşması için neye ihtiyaç vardır ? Bu sorunun cevabı biraz şaşırtıcı olabilir: Fazla bir şeye gerek yok. Yeni bir dinin oluşumunu gözlemlemenin imkansız olduğunu düşünenler olabilir, çünkü genel kanıya göre dinler çok eski oldukları gibi upuzun bir zamanda büyümüş olmakla beraber somut olarak elle tutulabilir bir yanları da yoktur. Elbette tanınmış mevcut dinlerin yeni yan kolları olmakla beraber, yeni bir din hiçbir zaman başlangıcından çöküşüne kadar detaylı birşekilde gözlemlenmemiştir. Kargo kültlerden bihaber iseniz, dinlerin durumu böyle tanımlanabilir. Kargo kültler isimlerini İngilizce bir kelime olan ve "yük" anlamına gelen cargo´dan alır. Bu bir çatı kavramı olup, birçok farklı ama benzer dini kültlerin olduğu Melanezya´da bayağı yaygındır. Melanezya´nın coğrafik konumu, Avustralya´nın kuzey doğusunda olan, Papua Yeni Gine´nin de ait olduğu Pazifik ada kümeleridir. Bu kültler 2. Dünya savaşı esnasında meydana gelip gelişmişlerdir. Çoğunun ortak noktası, müritlerin bir mesihi beklemeleri ve kıyamet gününde bir "yük" getirecek olması. Çoğunlukla "John Frum" diye anılan bu mesih, bir efsaneye göre tıknaz, yüksek sesli, saçları ağarmış ve parlak düğmeli olup kehanet kabiliyeti olan bir adammış. John Frum´un gerçekten yaşayıp yaşamadığı ise meçhul. Müritlere göre kıyamet gününde yaşlılar gençleşecek, ölümcül hastalıklar tedavi edilebilecek ve "dağlar düpdüz olacak, vadiler dolacak". John Frum, son noktayı İncil´den araklamış olmalı (Jesaya 40, 4) - İncil´i üretenlerin de daha eski olan dinlerden arakladığı gibi. Devamı var. Bir dahaki sefere kargo kültlerin en meşhurlarından birinin oluşma serüvenini yazacağım.
  3. ANADOLU TÜRKLERİNİN (YÖRÜKLER-TÜRKMENLER) TARİHİ Ey Türk evladı eğer birisi Türk yerine Osmanlı olduğunu söylerse ve Türklerin Müslümanlaştırılmasını savunuyorsa o kişinin Türk olmadığı, yada Türk olduğunu bilmediği kesindir.Çoğunlukla bir TÜRK düşmanıdır.(Arap,Rus,İranlı,Ermeni vb)Uyanık ol..Bunun nedenini aşağıda Gizledikleri ve öğrenmene engel olmaya çalıştıkları gerçek TÜRK TARiHİ ni okuyunca anlayacaksın. Anadolu Selçukluları tarafından Yalvaç, Borlu ve Eğirdir taraflarına yerleştirilmiş olan Türkmenler de 13. yüzyıl sonlarında, Yaşamlarını sürdükleri göller bölgesinde bağımsızlıklarını ilân etmişler.Hamidoğulları beyliğini kurmuşlardır. Önce Uluborlu’yu, daha sonra Eğirdir’i merkez yapmışlardır. Kuruluştan hemen sonra ülkesinin sınırlarını güneye doğru genişleten Dündar Bey Beyliği'nin sınırlarını Germiyan ve Denizli’ye kadar genişletmiş ve Antalya’yı kardeşi Yunus Bey'in idaresine vermiştir. Bu suretleHamidoğulları Beyliği Eğirdir ve Antalya olmak üzere ikiye ayrılmıştır.. 14. yüzyılda yaşamış olan İspanyol Fransisken rahibi seyahatnamesinde; Antalya’daki Teke Oğulları’na ait iki bayrak olduğunu ve birinin beyaz zemin üzerinde zikzaklı koyuca çizgiler taşıdığını, diğerinde ise Mühr-i Süleyman bulunduğunu beliritmektedir. Türk imparatoru Timur Anadolu’da Osmanlı imparatorluğu hakimiyeti altında yaşayan 72 milletten biri olan kendi soydaşları Türkler e kötü davranılması ve Bu davranışların aşırı rahatsızlık verici boyutlara ulaşması üzerine önce Osmanlı imparatorluğunu uyarır.Fakat Anadolu’da yaşamlarını sürdüren beyliklerden Ege bölgesi Türklerinin oluşturduğu Aydınoğulları beyliğinin Osmanlının Batı seferlerinde kırdırmasıyla savaşabilecek nufusu oldukça azalmıştır.Osmanlının tekrar vergi ve asker talebine Beyliğimiz kendini koruyamaz hale geldi diye cevap verilmiştir. Teke Yöresinde(Antalya,Burdur,Isparta,mersin,Göller bölgesi) bulunan Türkleri artan Osmanlı baskıları bezdirmişti.Ellerinde ne varsa Osmanlıya veriyorlardı.Bu da yetmezmiş gibi Osmanlının bitmez tükenmez seferlerinde imparatorlukta ki 72 Milletten sadece Türkleri kullanmak istemesi sonucunda bu isteğe uymak istemeyen Türk halkı Torosların içlerine çekilmek zorunda kalıyorlardı. En Büyük Türk beyliklerinden olan Karaman oğlu Mehmet beyi Osmanlının Bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine karşı çıktığı için Bursa da hapsetmişlerdi. Bu şartlar altında Osmanlıyı uyarmasının fayda etmediğini gören Türk imparatoru Timur Anadolu Türklerinin yardımına koşarak Yıldırım Beyazıtı bozguna uğratır. Timur Kütahya’ya geldiği sırada, Teke-eli’ni, Antalya ve Alâiye dâhil, Bursa’dan hapisten kurtardığıKaramanoğlu Mehmed Bey’e vermişti. Bu suretle Teke Oğullan Beyi Osman Çelebi elindeki Korkud-eli ve Osmanlı hakimiyetindeki Antalya hariç, bu bölgede Karaman hâkimiyeti başlamıştır (1402-1415) Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazid’in 1402’de Türk imparatoru Timur’a karşı yaptığı Ankara Savaşı'nı kaybetmesi üzerine Osman Çelebi Bey, Antalya hariç olmak üzere eski beyliğine yeniden sahip olarak İstanos (Korkud-eli)’u kendisine merkez yapmıştır. Bütün bu bilgiler ışığında, konuşulan bir kavram üzerinde durmak gerekir. Bu kavram “YÖRÜK” veya“Yörüklük”tür. Yörük, Türkmen demektir. Yörük, büyük ölçüde, XVII. yüzyıla kadar yerleşik hayata geçmeyerek yaşamına göçebe olarak devam eden Türkmen topluluklarına verilen isimdir. Üstelik de bu kavram, XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Yörük denilen bu göçebe toplulukların yerleşik hayata geçirilmesi, Osmanlı için önemli bir problem olmuş ve çok uzun zaman almıştır. Osmanlı’nın bu konuda tam olarak başarılı olduğunu söylemek güçtür. Günümüzde bazı toplulukların bu isimle anılmasının altında bu gerçek yatar Osmanlı’nın, Teke Sancağı Türkmenleri’ne pek de iyi yaklaşmadığını söyleyebiliriz. Arşivlerde kayıtlarda kullanılan ifadeleri görünce şaşırmamak elde değildir. Gerçi araştırmalar ilerledikçe bu yorumların bazı altyapısal nedenlere dayandığı görülür. Enderun’da yetişen Osmanlı aydınları, bütün kötülüklerin sorumluluğunu Anadolu halkında arama eğilimindedirler. Bu nedenle, “Türk” sözcüğünün anlamı giderek farklılaşmış ve küçültücü bir ifade olarak kullanılmaya başlanmıştır. Burada, kul sistemi dediğimiz anlayışın biricik kaynağının temsilcisi Enderun’un, yani Saray Okulu’nun etkisi büyüktür. Bu kurumun ortaya çıkmasının ardından, hükümdarların kölelerden kurdukları kişisel askeri düzenleri gelişerek,Osmanlı’nın birleştirici orta gücüne dönüşecektir. Artık, Osmanlı Devleti’nin en önemli gücü, akıncılar değil Kapıkulları’dır. Bu sürecin doğal bir sonucu olarak, Enderun’dan yetişen ve Türk soyundan olmayan Osmanlı aydınları ve komutanları, özellikle Anadolu Türklerini buldukları her fırsatta kötülemeye başlayacaklardır. Öyleki, bazı aydınlar, Saray ve hükümetin önünde, rakip gördükleri Türkleri gözden düşürmek için bütün kötülüklerin sorumluluğunu onlara yüklemeye başlayacaklardır. İşte bu andan itibaren, Osmanlı toplum ve devlet düzeninde, “Türk” kelimesinin anlamı da yavaş yavaş değişmeye veya yeni bir anlam daha kazanmaya başlayacaktır. TÜRK kelimesi ve Türklük ikinci plana itilmeye başlanır. Yönetici zümre, kendini dinsel terimlerle ifade etmeye çalıştığı için, Osmanlı’da“Türk” terimi giderek küçültücü bir anlam taşımaya başlar. Bu nedenle, bu dönemden itibaren kaleme alınan vakayinamelerde, Türklüğü küçültücü “cahil Türk”, “kaba Türk”, “idraksiz Türk” gibi ifadeler yer almaya başlayacaktır. Hatta bu konuda biraz daha ilerigidilerek, Türkler veya Türklük hakkında “kötü fiili Türkmen”, “kötü niyetli Türkmen”, “etrâk-i bî-idrak”, “hilekâr Türkmen” gibi tanımlamaların da kullanıldığı görülür. Bunların içinden “etrâk-i bî-idrak”sıfatı çok meşhurdur. Osmanlı yönetiminin birinci derecede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım. böylece, 3. padişah olan 1. murat'tan başlayarak padişah analarının kökeni öğrenilecek, Türk ulusunun kanı ve canı üzerine kurulan saltanata karşın, Türke düşman oluş nedeni daha iyi anlaşılacak, "ECDAT" özlemi çekenlerin "ECDATLARI" daha iyi tanınmış olunacaktır. Osmanlı Türklerin yaşadığı bölgelere hiçbir yatırım yapmamıştır.çevrenize bakın bakalım Osmanlıdan kalan ne vardır.Türlerin yaşadığı bölgelere Yapılan osmanlı eseri yoktur. Konyada ,Ispartada,Burdurda,Antalyada ve diğer bir çok ilde tarihi eser olarak ne var ne yok Roma ile roma öncesi ve selçukludan kalmadır. Sarayda küçücük bir zümre Anadolu’nun kanıyla beslenerek şaşalı bir yaşam sürerken. O kanları akıtan Türklerin torunları,Bugün Osmanlı sarayında yaşayan kişileri Türk halkıymış gibi sanarak Osmanlının muhteşemliğinden sözederler. Osmanlıda Muhteşem saray sofraları, Muhteşem Osmanlı saray yemekleri ve giysileri vardır. Vardır da be adam senin deden o Osmanlı sarayını uzaktan bile görebildi mi sanırsın? Yine o torunlar zannederlerki Osmanlı sofrası denilince o sofra halkın Osmanlı sofrası.. Benim Türk köylümün sofrası öylemiydi sanırsın. Benim köylüm Osmanlıya varını yoğunu vermekten yüzyıllar boyu bulgur çorbası ve pilavından başka bir şey yememiştir. Osmanlının henüz kuruluş dönemi olan 1466 yılında yapılan bir derlemede, "TÜRK İTİ ŞEHRE GELİNCE FARİSİCE ÜRER" denilmektedir. Osmanlı şairlerinden baki'nin, "MUHTEŞEM SÜLEYMAN" olarak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle: HER TAÇ YOKSULLUK VE YOKLUK EHLİNE BAŞ TACI OLAMAZ. EY HOCA TÜRK TOPLUMUNDAN OLANIN BAŞI KABADIR. TÜRK SULTAN OLMA YETENEĞİNDEN YOKSUNDUR. Yine bir osmanlı şairi olan nef'i ise; "TANRI TÜRKE İRFAN ÇEŞMESİNİ YASAKLAMIŞTIR" demiştir. Divan-ı hümayun yazmanlarından hafız hamdi çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde, "BABAN DA OLSA TÜRKÜ ÖLDÜR" nakaratını kullanmakta, üstelik bu sözün islam peygamberi HZ.MUHAMMED'e ait olduğunu vurgulamaktadır. “Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır.” Muhammed (Bkz. Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Melahim/9 Babun fi Kıtali’t Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu’l-Cihad/ Babu Gazveti’t-Türk) “Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan (keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplulukla vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz (müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olanTürklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz.“( Bkz. Buhari, e’s-Sahih, kitabu’l-Cihad/95; Müslüm, e’s-Sahih, Kitabu’l-Fiten/66, hadis no: 2912; İbn Mace, h.no: 4097-4098). - “Sizinle(siz müslümanlarla), küçük (çekik) gözlü toplum, Türkler savaşacaktır. Siz onları, üç kez önünüze katıp süreceksiniz. Sonunda Arap Yarımadası’nda karşılaşacaksınız. Birincide, onlardan kaçan kurtulur. İkincide kimi kurtulur, kimi yok edilir. Üçüncüdeyse onların tümü kırılacaktır.”(Ebu Davud, sünen, hadis no: 4305.) Muhammed’in, bugün kendisine “Peygamberimiz, efendimiz” diyen Türklere bakışı tutumu budur işte. Şiirin sadece bir kıtasını yineleyelim: SAKIN TÜRKÜ İNSAN SANMA. BİR AN BİLE OLSA TÜRKLE BİRLİKTE OLMA. OLUR ZEHİR TÜRK ELİNE ŞEKER ALSA. TÜRKÜN BAŞINI KESERKEN GAM ALMA. ÖLDÜR TÜRKÜ BABAN DA OLSA. Osmanlı tarihinde çok saygın bir konumu olan fatih bile, otlukbeli savaşından dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda; öldürülen türkmenlerin kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve "DEVAM ET" demiştir. Hırvat kökenli, sadrazam kuyucu murat döneminde (1606-1611), 155.000 TÜRK doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuşlardır. aman dileyen insanlara kuyucu'nun yanıtı "VURUN ŞU PİS TÜRKÜN BAŞINI" olmuştur. CELLATLARIN BİLE ÖLDÜRMEYE KIYAMADIĞI ÇOCUĞU ATINDAN İNEREK ÖLDÜREN KUYUCU MURAT…..OSMANLI NIN YETKİLİSİ……. ÖLDÜRÜLEN ÇOCUK İSE ANADOLUNUN EVLADI TÜRK DÜR.. (olayı ayrıntıları ile osmanlı tarihçisi naima'dan öğrenmek olasıdır.) Yavuz sultan selim'in, halifeliği zorla da olsa aldıktan sonra, yönetim ile Türk ulusu arasındaki anlayış ve ideoloji ayrılığı açık şekilde çelişmiştir. Yönetime dayalı şeriatçı anlayış üst yönetime egemen olur iken, Anadolu'da YÖRÜKLER sayesinde türk dili kendini koruma olanağı bulmuştur. Yönetimin anadolu'yu dil unsuru aracılığıyla araplaştırmasına ve acemleştirmesine karşı olan Türkler yok edilmek istenmiştir. Bu nedenle anadolu'da öldürülen Türk sayısı, yavuz sultan selim zamanında 40.000 kadardır. Osmanlı tarihçisi naima aynı bilinç içinde şöyle yazmaktadır: “TÜRKÜN ÇÖZÜLÜP GİTMESİ YAMANDIR, CEMİ-Ü İLTİYAMINA DERMAN YOK” Yani, Türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve dermanı olmayacaktır. osmanlı tarihçisi naima "tarihi"nde türkler için; NADAN (kaba) TÜRK, İDRAKSİZ TÜRK, HİLEKAR TÜRK ifadelerini kullanmaktadır. Aslında Türkler hakkındaki kötü yargılar selçuklulardan beri yaygındır. örneğin, selçuklu yazar aksaraylı kerimeddin mahmud, şunları yazmıştır: "hunhar türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar." Osmanlı düşüncesinde, "KAVMİ NECİP" olarak görülen ARAPLAR karşısında Türk ulusu aşağılanmıştır. 1912 yılında sebilürreşt dergisinde çıkan bir yazıda; "TÜRK" deyiminin kullanılması, DİNSİZLİK,KAFİRLİK sayılıyordu. "TÜRK ORDUSU", "TÜRK ÜLKESİ" deyimlerinin osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu. 1913 tarihli "mecmuai ebuzziya" dergisinin 94. sayısında; “BİZİM TÜRKLÜĞÜMÜZ SEMBOLİZMDEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR.BİZ TÜRKLER MÜSLÜMANLIK İÇİNDE ERİMİŞİZDİR.TÜRK FALAN DEĞİLİZ SADECE MÜSLÜMANIZ.TÜRKİSTANI ZAPTEDEN ARAPLARDAN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLİZ” demekle, kendisini ve anadolu'da yaşayan bütün insanların kimliğini inkâr ediyordu. Üniversite profesörlüğü de yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı "islam'da davai kavmiye" adlı kitabında, Türke karşı savaş açmış ve "TÜRKÜN GEÇMİŞİNİ BİLMESİNE VE LÜZÜM VE İHTİYAÇ YOK... GEREKLİ OLAN ŞERİATI ÖĞRENMEKTİR," demiştir. 1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa sabri efendi ise, TÜRKE TÜRKLÜK BENLİĞİNİ VERMEK İSTEYENLERE "SOYSUZLAR" yakıştırmasında bulunmuştur. Bu tutum ve koşullar içerisinde "TÜRK" kimliği, yönetimin merkezi olan istanbul'dan uzak, savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan, anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. Osmanlı efendisine Türk' demek hakaret sayılmış", "Türk" sözcüğü, anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur. İstanbul alındıktan sonra, osmanlı yönetiminde, Devletin en yüksek yürütme organları Türke kapalı tutulmuş, Devlet adamlarının yetiştirildiği enderun okullarına türkler alınmamışlardır. 12. yüzyıl ortalarında Ahmet Yesevi'nin kurduğu; Türk geleneğini, dilini ve kültürünü şamanlık ile bütünleştiren (bektaşilik gibi) tarikatlar anadolu'da yayılmaya başladı. -Bir taraftan Yesevi yanlısı ve Türk kimliğini taşıyan tarikatlar yayılırken,öte yandanda, -Sünni İran kültürünü benimseyen nakşibendi tarikatı, -Yeniliklere karşı koyma alışkanlığını güden zeyni tarikatları -Fars diline önem verdiği için daha çok aydınlar arasında yayılan Mevlevilik, yaygınlık gösteriyordu. Bu tarikatlar içinde, Türk kökenli olanları, doğal olarak Arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. Bu koşullar altında Türk halkı kendi yurdunda aşağılanmış oldu. "KABA TÜRK", "anlayışsız türkler", "PİS TÜRKLER" gibi önyargılar dönemin özelliklerinden oldu. Osmanlı yönetiminde TÜRK’E yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemektedir: "TÜRK DEĞİL Mİ, MERZİFON’UN EŞEĞİ, EŞEK DEĞİL,KÖPEKTEN DE AŞAĞI." Osmanlı'nın bu yaklaşımına TÜRK’ün verdiği yanıt, bir şiirin dizelerinde şu şekilde yer almıştır: "ŞALVARI ŞALTAK OSMANLI EĞERİ KALTAK OSMANLI EKMEDE YOK BİÇMEDE YOK YEMEDE ORTAK OSMANLI” Yabancılar, Türkleri ; "yaklaşık Yılına kadar Arapların esiri olan Türkler dağ insanı niteliğinde bir kavimdir"şeklinde yorumluyorlardı. Milliyetçilik akımlarının etkisi ile etnik kökenlilerin, osmanlı yönetiminden birer birer ayrılmaya başladığı 19. yüzyılın ilk yarısında hatta sonlarında bile, osmanlı yönetiminin Türke olan yaklaşımı değişmemişti. 1874 yılında "dünya tarihi" kitabının yazarı, askeri okullar bakanı süleyman paşa, "Osmanlı devletin adıdır, milletimizin adı Türktür" görüşünü savunmasına karşın, bu düşüncesini kendi kitabında bile kullanmaya cesaret edememişti. Koçu bey, 4. murat'a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu: "...mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, Türk, çingene, tatar, kurt, ecnebi, laz, yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler..." "harem-i hümayuna kanuna aykırı olarak Türk ve yörük, çingene, yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kallaş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu." bu sözler yazılıp Türk olduğu söylenen padişaha veriliyordu. Abdülhamit'in Araplara ve islamiyete dayanan siyaseti, Türkü, Türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi. ABDÜLHAMİT ZAMANINDA “TÜRKÜM “DEMEK TÜRKTEN SÖZ ETMEK BÜYÜK SUÇTU Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaşmasından olsa gerek, Osmanlı devletinde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 anayasasına değin rastlanmadı. DİNi ile DİLİNİ de değiştiren bir ulusa Osmanlı devletinden başka yeryüzünde rastlanmamıştır. Bilge kağan dediki, TÜRK OĞUZ BEYLERİ İŞİTİN ÜSTTE GÖK ÇÖKMEDİKÇE ALTTA YER DENİZİ DELİNMEDİKÇE İLİNİ VE TÖRENİ KİM BOZABİLİR Müslümanlara yenildikten sonra önce isimlerimiz değişti,Türk isimleri yerine Arap isimleri almaya başlatıldık.1923 yılındaki Büyük Türk hamlemizle birlikte yeniden Anadolu Türkleri çocuklarına Türk isimleri vermeye başladılar.Fakat Osmanlı Türklük bilincimizde öyle yaralara yol açmıştı ki.Günümüzde bile bu yaşanan tarihsel olayların farkına varamamış Anadolu insanlarının birçoğunun çocuklarına Arap isimleri vermeye devam ettiklerini görmekteyiz.İsimlerimizi 29 ekim 1923 tarihinden itibaren geri almak için çabalıyoruz.. Yukarda anlattığımız olaylar sonucunda Bilge kağan yukarıda ki sözü söylesede Anadolu da ki Türklerin çoğunluğuna örf ,adet ve geleneklerini unutturmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu Yörükleri Önce yerleşik hayata geçirmek için çabalamışdır.Yerleşik hayatta Türkleri Müslümanlaştırmak kolay olacaktı.Bir kere Müslümanlaştırmakla millet bilincinden uzaklaştırılacak ve Dinin önemli olduğunu ve Müslüman toplumlarda Türk Kürt İranlı vb diye bir şey olmayacağını insan için Müslüman olmanın yeteceğini anlattılar.Orta asya Türklerine Arapların uyguladığı sistemi Osmanlı Anadolu Yörüklerine uyguladı.Yerleşik hayatla birlikte Dağlarda göçebe hayatında cami görmemiş Yörükler camilere gitmeye zorlandı. Yerleşik olmayan Türkler orta Asya da ki ataları gibi yaşam sürüyor ve yerleşik olmadıkları için de bir türlü Müslüman yapamıyorlardı.Türklerin Gelenek ve görenekleri değiştirilemiyordu. Türklerin yaşam alışkanlıklarıyla Arap ve Müslümanların yaşamları Gelenek ve görenekleri çok faklıydı.Türklük kuzey kutbuysa Müslümanlık güney kutup tu.Bu elbise bu bedene göre değildi. Türkler Gelenek ve görenekleri ve karekterleri bakımından Müslümanlığı yaşamayı kabul edecek en son ulus olabilirdi. -TÜRK ler ile Müslümanlar arasındaki Farkları şöyle sıralarsak bunun nedeni daha iyi anlaşılabilir. 1-Türkler ilkçağlardan beri Demokrasiyle yönetilirler.Kadın ve erkek yönetime tamamen katılır.Kurultaylar toplanır ve orada kararlar alınır.Obalarda ihtiyar heyetleri vardır. Tecrübeli ve bilgili yaşlılardan oluşur.Türkler tecrübeye yaşa önem verir. Müslümanlarda ise yönetici, Peygamber,Halife yada bunların dışında Dini liderdir.Halkın yönetime katılma sına gerek yoktur.Çünkü Allah kuranda insanların ne yapması gerektiğini yazmıştır.Herşey kurana göre belirlenince demokrasiye ihtiyaç da yoktur. 2-Türklerde yiğitlik Mevkiye para pula göre değildir.Askerlik en büyük endeğerli özelliktir.Türkün,Yörüğün ata binişi, yürüyüşü, oyun oynaması, konuşması, oturması, kalkması hepsi bir yiğitlik sembolüdür. Müslümanlarda ise yiğitlik maddi güce ve mevkiye göredir.Ne kadar İslam hakkında konuşuyorsan ve ne kadar iyi dini bildiğine inanılıyorsan mevkinde ona göre yükselir.Ne kadar varlıklıysan o kadar yiğit ve sözsahibisindir. 3-Türklükte Dürüstlük çok önemlidir.Türk yiğittir dürüsttür rakibinin zayıf anından yararlanmayı onuruna yediremez.Rakibinin ayağı kayıp düşe onu ayağa kaldırır. Müslümanlarda güç Tuzak kurmak ve karşısındakinin açığından kurnazca yararlanmaktır. Kuran da Ali İmran suersinde tuzak kuranların en iyi si Allah tır yazmaktadır. Kuran da düşmanlarına tuzak kurulması emredilir.ve her türlü hile takdir görür. 4-Türkler özgürlüğe düşkündür.Osmanlılların Türkleri(Yörükleri) yerleştirilme çabalarına şu ünlü sözle karşı çıkmışlardır.Osmanlı sarayına söylenen bu söz çok ünlüdür.Dağlara çıkarız ama özgürlüğümüzü vermeyiz denmiştir.FERMAN PADİŞAHINSA DAĞLAR BİZİMDİR.Özellikle toroslara Osmanlı girememiş ve Türkün gelenek ve göreneklerini bozamamıştır. Müslümanlarsa Ticeret i sevmeleri ve ibadetleri gereği yerleşiktirler.yer değiştirmeyi sevmezler. önemli görülür.mekkeden medineye giderek yerleşmek Müslümanlar için hala konuşulan bir şeydir.ibadet için cami ye ihtiyaç duyduklarından hep yerleşik olmuşlardır. Müslümanlarda kulluk hakimdir.Birine iteat geleneği vardır. 5-Türklerde çocuklara isimler yeteneklerine göre verilirdi.Her ailenin bir lakabı vardır.Günümüzde alınan soyadlarda ailenin yapısal bir özelliğine göre alınmıştır. Müslümanlarda isimler kuran dan alınır.önemli İslami şeyler ad olur.Ramazan ayı gibi. 6-Türkler yerleşik hayatı sevmediklerinden ve doğada yer değiştirdiklerinde ortamlara ayak uydurabilmek için değişken ve gelişken yani Devrimci bir ruha sahiptirler.Türkün Her zaman bir ülküsü vardır. Müslümanlar ise sabittir durağandır.Tek uyulması gereken İslam ve kurandır.Kuran dışında bir yaşam düşünmek Allaha karşı gelmektir. 7-Türkler maddiyatcılığı red ederler o nedenle 19 cı yüzyıla kadar yerleşik olmamayı başarmışlardır.ev-bark, bağ-bahçe Mal edinmek önemli olmamış asırlarca mülkiyetsiz yaşamışlardır.Çadırı ve dağları ona yeter. Müslümanlarda ise Mülkiyet mal edinme önemlidir.kuranda bile ilk yer verilen sureler de konu miras ve mülk hukukudur. 8-Türkler doğada özgür yaşamayı severler ve tercih ederler.Türkün her şeyi doğadır.Göktanrıya ,yer tanrıya inanır.Sembolü hayvandır(kurt)Türk için At çok önemlidir.Türkün yaşamını şu üçlü özetler aslında AT,SİLAH,AİLE bu üçüne zarar gelmektense ölmeyi yeğler. Müslümanlar ise doğayla bütünleşik değildirler.yaşadıkları çoğrafya nedeniyle doğa onlara çömert davranmamıştır. 9-Türkler Sağlığı Doğada arar.her türlü bitki ilacıdır.Şifacıları şamanları vardır. Sevgiyi doğada bulur.Dini doğadan esinlenerek yaşarlar.Tanrısı doğadandır.Yer tanrısı Gök tanrısı ,bereket tanrısı gibi.Falcıları vardır.Geleceği önceden gören bilge şamanları vardır. Müslümanlarda ise Doğayla ilgili inanış ve sağlık ve şifa arama günah sayılmıştır.herşey Allahtan geldiği için hastalığa çare aramazlar.insanın hasta olmasını Allah istediği için tedavi etmek Allah ve kurana karşı gelmek olarak görülmektedir.Fal ve Gelecek bilgisi günahtır.Herşeyi Allah bilir.fala baktırmak ve geleceği söylemek Allahın işine müdaheledir. 10-Türkler özellikle Büyüklerin ve atalarının resimlerini duvara asarlar ve sembolleri evlerinin süsleri yaparlar.Çocuklarına Ahşap oyuncaklar,bez bebekler yaparlar.keçelerinde tarihleriyle ilgili olayları anlatan şekiller ve resimler vardır.Teke boynuzu keçenin en çok kullanılan desenidir. Müslümanlarda ise resim,fotoğraf ve semboller günahtır.İnsan figurü yapmak.oyuncak bebek büyük günahtır. 11-Türklerde Müzik önemlidir ve düğünlerde müzikle eğlenilir. Halk oyunları,danslar vardır.. Müslümanlarda müzik günahtır.eğlence günahtır. kadınla erkek asla bir arada oturamadığı için kadınla erkek bir arada eğlenemez.halk oyunları oynayamaz. 12-Türklerin hayatlarında içki önemli yer tutar Kımız ve rakı geleneksel içkileridir.Kutlamalarda eğlencelerde içkiler içilir.. Müslümanlarda içki içmek günah olduğu için eğlence ve kutlama yapılmaz... 13-TÜRKLERDE KADIN… Türklerde kadınlar yönetimde söz sahibidir Anaerkil bir aile yapısı vardır.Ailede erkeklerden çok ana ve kadının sözü geçer.Kadın ailenin temel direğidir.En büyük ana izin vermezse Türk ordusu savaşa bile gidemezdi…Türklerde ilk çağlardan buyana kadın anlayışı tüm dünyadan farklıdır.Türklerin kadınlarının ilk çağlardan beri sahip olduğu haklara Tüm dünyadaki diğer ulusların kadınları ancak 1900 lü yıllardan sonra sahip olabilmişlerdir.Türkler de kadınlar ve erkekler birlikte yemek yerler.Birarada oturur sohbet ederler,Bir arada eğlenir, oyun oynarlar. Birlikte düşmanlarına karşı savaşırlar..En son kurtuluş savaşında bu yaşanmıştır. Kadın eştir,bacıdır,anadır,abladır,haladır, teyzedir.Türklerde kadınlara cinsel meta olarak bakılmaz. Erkek kadın ayrımı Türklerde yoktur ve tarih boyunca hiç olmamıştır. MÜSLÜMANLARDA KADIN…Müslümanlarda ise Ataerkil bir yapı vardır. Ailenin tek hakimi erkektir.Erkek ne derse o olur.Anaların ismi sadece erkekleri cennete göndermede geçer.(cennet anaların ayakları altındadır) Cennete gitmek için anaya saygı göstermeleri söylenir.Anadan faydalanma vardır.Bir Müslüman erkeğin yanında kadın yürümeyip arkadan gelme izni olduğu için.Ana da erkeğin yanında yürüyemiyor. Müslümanlarda haremlik selamlık vardır.Erkekler ve kadınlar aynı yerde bulunamaz. Kadın tamamen örtünür ve erkeğin yanında yürüyemez.Diğer erkeklerin görmesi yasaktır.(kadın sadece cinsel öğe olarak görüldüğünden erkeğin nefsini uyandırabilir. kadının başka bir özelliği yoktur)Savaşta kocası öldüğünde bir yeteneği ve çalışma izni olmadığından kocasının arkadaşları tarafından nikahlarına alınırlar.İslamda Nikaha almadan yardım yapma geleneği yoktur.Hz Muhammed zamanında peygamber ölen arkadaşlarının eşlerini nikahına almıştır.kadınları nikaha almadan yardım etmeme geleneği sünnettir.İslamda bir kadının dul olması felakettir.Dul kadına izin verilmez.hemen biriyle nikahlanması istenir. İslamda iki kadının şahitliğinin bir erkeğe denk sayılması(bakara-282) Hatta bu şahitliği yapacak akıldan yoksun olduğunun söylenmesi(bakara-282) Miras ta erkeğin yarısı kadar pay sahibi olması(nisa-11) Erkekler tarafın dan şiddet uygulanması dövülmesi emri(nisa-34) Kocasını birden fazla kadınla paylaşmak onursuzluğuna zorlanması(nisa-3) NİSA SURESİ -15.ayeti..Bir erkeğin karısını zina yaptı diye suçlaması için 4 kişi bunu görmüş olmalı. BAKARA SURESİ 229-230. ayet: iki kez bosandigin karın ile 3üncü kez evlenmek istiyorsan, karın önce baska birisi ile evlenmeli ve gerdege girmeli. Müslümanlarda Kadın erkek eşit değildir.kuran da mirasta kadın erkeğin yarısı kadar pay alır ve iki kadının şahitliği bir erkeğe eşittir.Müslümanlarda kızlarla evlenmenin alt yaşı sınırı yoktur.Müslümanlarda Muhammed Ebu bekirin kızı ayşeyle 6 yaşında..Hz.ömer hz.alinin kızı ümmü gülsümle 6 yaşında evlenmiştir.ve Müslümanlar küçük kızlarla evlenme nedenlerini Muhammed ve ömere göre belirlediklerini savunurlar.sünneti yerine getirdiklerini söylerler. Gördüğünüz gibi Dünyanın iki farklı kutubu birbirinin tam zıddı iki yaşam şekli nasıl olurda aynı yerde buluşabilirdi..tabiki de olmadı..özellikle Türk kadını hiçbir zaman Müslümanlaştırmayı benimsemedi.Türk erkeğide karısını Kızını anasını bacısını Müslümanların istediği kalıplara sokmadı.. Günümüzde en müslüman’ım diyen Türkten çok araba benzeyen bazı Anadolu insanları bile mirasta kızına oğlunun yarısı kadar pay vermez..kurana uymaz ama yinede bunu yapmaz. Bu gibi şeyler Yörük ve Türk insanına göre şeyler değildi.O nedenle Türkler Arapların kadın konusundaki uygulamalarını hiç hazmedemedi ve uygulamadılar. Osmanlı imparatorluğu Yörükler dışında yerleşik bölgelerde yaşayan Türkleri kontrol altında tutabildiği için maalesef yerleşik Türklere Türklüklerini unutturmada başarılı olmuştur. Anadolu nun çoğu Türklerini Araplaştırmışlardır. Ancak,Teke bölgesi Yörükleri coğrafi ortam nedeniyle ve yukarda açıkladığımız sebeplerle Osmanlıdan uzak durmayı başarmış ve Bozulmadan kalan birkaç bölgeden biri olmuştur.. Zaten.Toros dağları,Antalya Korkuteli,Alanya ,Göller bölgesi,Isparta ,Eğirdir,Adana, Mersin,Yalvaç,Burdurlular Türkiyenin Diğer bölgelerindeki insanlara göre çok farklıdırlar. O kadar Yakın olmasına rağmen Şarkikaraağaç ile Konya Kuzey kutbu ile Güney kutbu kadar birbirlerinden farklıdır. Hiçbir görenekleri benzemez. Konya bölgesi Buram buram Arap kokarken..Beyşehir,şarkikaraağaç Buram buram Yörük kokar ,Türk kokar.. Osmanlıda Ticaret yapmamıza izin yoktu.Herhangi bir hakkımız da yoktu.Yıllarca Osmanlı sarayına para lazım olup başka ülkelerle savaşıp yağma yapılması gerektiğinde Türk bölgelerinden asker toplanır ve sistem yapısına göre gidecekler zaten bellidir. Savaşa ve seferlere katılarak ölürüz. Osmanlının Türklere hakim olduğu yüzyıllar boyunca Türk çocukları babalarını göremeden ve tanımadan büyümüşlerdir. Osmanlı Türklerin yaşadığı bölgelere hiçbir yatırım yapmamıştır.İyi bakın sorun soruşturun Anadolunun yani Türklerin yaşadığı yerlerde bir Osmanlı çivisi varmıdır.Osmanlı Türklere 600 yıl boyunca ne vermiştir. Atatürk bir gün mersine gider -Şu güzel bina kimin diye sorar? Salomon efendinin derler, -Diğer güzel bina kimin der, Agop un, marya hanımın filan derler -Atatürkde onlar bu güzel binaları yaparken siz ne yaptınız der, bunun üzerine yaşlı bir adam -Bizde cepheden cepheye koştuk paşam der. Atatürk ömrümde bir tek bu yaşlı adama cevap veremedim der. Osmanlı zamanında tüm Türkler Fakirken, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler,Yunanlılar, Araplar zengindir. Milyonlarca Türk, Arap cephelerinde, Kafkas cephelerinde,Viyana kapılarında kırdırılmıştır. Neden Rumlar, Ermeniler askere alınmadı da Türkler ta Libya çöllerinde aç perişan ölüme gönderildiler. Neden tüm tüccarlar ve zenginler rum-ermeni-yahudi kökenliydi, Türkler Osmanlının dediği gibi eşekmiydi? Yada o kadar mı kafasızdı ki ticaret yapması bile yasaktı. Savaşmaktan Askerlikten Türk köylerinde erkek kalmamaktaydı. Ermeni Rum Arap Bulgar köyleri erkelerini askere almamışlar, ağzına kadar erkek dolu bu köylerde bizim erkeksiz köylerimizi basıp, kadınlarımıza kızlarımıza tecavüz etmişlerdir, Bu nedenlerle isyan etti Köroğlumuz osmanlının bolu beyine.. Onun için Nasrettin hocanın Osmanlıya tek kelamı yoktur. Konuşmaları ,şakaları Türk imparatoru Timur’ladır. Osmanlı imparatorluğu Askerlerini Türklerden toplaması nedeniyle Türklerin yaşadığı Doğuyla yaptığı hiçbir savaşı kazanamamıştır.Hep yenilmiştir.İran da takılıp kalmış doğuya geçememiştir.Çünkü ordudaki askerler kendi soydaşlarıyla gerektiği gibi savaşmamıştır. Yakaladığı askerlik yapabilecekler dışındaki Türkleri Kıbrısa yerleştirmiş.Bulgaristana yerleştirmiş.Girite,yunanistana,yugoslavyaya yerleştirerek dört bir yana dağıtmaya çalışmış.Bizim yaşadığımız yerlerede Arapları ve Kürtleri yerleştirmiştir.Bu yerlerden gelmiş insanlarla konuşursanız.çoğu konyadan ve toroslardan yunanistana kıbrısa ve girite yerleştirilmiş olduklarını bilirler. Türk imparatoru Timurun Osmanlıyı yenip 30 yıl Anadolu medeniyetlerinin beylikler dönemini yaşadığı günlerde Anadoluya gelip Osmanlıyı yenmesinin nedeni Osmanlı imparatorluğunun bünyesinde bulunan Türklere yaptığı zulümlerdir.Timur işgal falan yapmamış sonra tekrar Türk imparatorluğu topraklarına dönmüştür. Üzüldüğüm ise; -Bilgi sahibi olduğunu zanneden Tarihini bilmeyen cahil insanların bişey biliyormuş gibi kendisini Osmanlı zannedip..kendi yüce TÜRK ulusu yerine Osmanlıyı savunmasıdır. -Türk gelenekleri yerine, Osmanlının geleneklerini savunup yaşatmaya çalışmalarınadır. -Başka uluslar tarihler boyunca biz Türkleri iyi ahlak ve kültürümüzle tanınırken, Müslüman Araplar nedeniyle yozlaşmış Osmanlı ahlaksızlığını biz Türklerin ahlakı zannetmelerinedir. -Dünyanın yeni yeni keşfetmeye ve anlamaya başladığı.Doğanın gücü ve bilimi beş bin yıl önce Örf Adet ve din olarak yaşayan tek millet olduğumuzu bilmemelerinedir. -Arapların Din diye yutturduğu yukarda anlattığımız şeyin aslında siyasetten başka bir şey olmadığını anlayamamalarınadır. Sarayda küçücük bir zümre Anadolu’nun kanıyla beslenerek şaşalı bir yaşam sürerken. O kanları akıtan Türklerin bazı bilgisiz ve aklı kıt torunları, Osmanlı sarayında yaşayan kişileri ecdadı sanarak Osmanlının muhteşemliğinden sözederler. Özgür düşüncenin olmadığı bir ortamda, kendi ulusal çıkarlarını savunma olanağından y1897 tarihinde, bir ingiliz gezgini şunları söylüyordu: "Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün 'türk' veya türkmen' olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin ingilizce söyleyeceğin 'EŞEK KAFALI' anlamında, 'TÜRK KAFA' diye homurdanırsın." Yabancıların Türk tarifi ise osmanlı'nın, Türke yaklaşımından farklı değildi. Türkologlara göre Türkler; -İnsanlar arasında anlayış bakımından sonuncudur. inançtan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar... -İslam dininin Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermemiştir. Türkler, müslüman Asya'nın Avrupa'ya karşı savaşan askeri oldu. -Müslümanlık, Türk dehasına ters düştü. islam, bu "yarı çinliler"den "acımasız iranlılar" yarattı. Türk aydınının durumuna gelince; çok az sayıda olsa da uyanma belirtileri başlamıştı. Bunlar arasında en önemlisi Ziya Gökalp adını taşıyor. “SORMA BANA OYMAĞIMI BOYUMU BEŞ BİN YILDIR MİLLET OLARAK YAŞARIM BANA OĞUZ KAYI OSMANLI DEME TÜRKÜM BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR” diye haykırıyordu. Bu aydınlar, yurt özlemi ile, ülkelerinden aldıkları yüz kızartıcı haberlerin ve kötü gelişmelerin ezikliği içindedirler. onlardan birisi, o günlerin koşullarını, şu duygusal satırlarla günümüze aktarmaktadır: ********************************* "bir mayıs sonu ya da bir haziran başı idi. bağımsız fakat, bütün kalbiyle ittifak devletlerinin zaferini kutlayan bir avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyorum. yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir. ...gün geçmiyor ki, bir mağazada bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir alay edilme veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım. ...lakabımız 'MAKAK'tı. (bir çeşit şempanze maymun türü). ... gönül verdiğimiz genç kızlar türklüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu. İşte, o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün yılgın ve çekingen dolaşırken, gözlerim, ansızın, bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi: 'bir Türk Generali itilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.' titreyerek gazeteyi aldım. yürürken okuyorum; 'MUSTAFA KEMAL PAŞA isminde bir türk generali.' " *************************************** İşte o Mustafa Kemal önce bölgesel sonra ulusal toplantılarla Türke Türklüğünü, Dünyaya insanlığını anımsatacak uğraşısını başlatmadan önce geldiği istanbul'dadır.
  4. Fethullah Gülen'in Çocukluğuna İnmek İnsanların kafayı nasıl sıyırdığını hep merak etmişimdir. Bugün cumhuriyetimizin, özgürlüğümüzün ve laik ilkelerin karşısındaki en büyük tehlike olan F tipi yapılanmanın isim babası Fethullah Gülen'in de nasıl tırlattığı hep benim için muamma idi. Yıllar önce cemaat yurdundayken kendisiyle ilgili bir hikaye dinlemiştim. Daha sonra 2006 yılı basımlı Nurullah Çörek beyfendinin " Namaz Benim Huzurum" adlı ismiyle bile insanı dinginleştiren kitabında aynı anıya rastladım. Şöyle anlatıyor Hoca Efendi: "Ben 8 yasındaydım . Çok yorgun olduğum için o gün yatsı namazını kılmadan yatağa girmiştim.Annemin o zaman mağmalar gibi köpüreceğini,üzerime geleceğini düşünüyordum,ama öyle yapmadı.Ellerini kaldırdı ve 'Evimde sana asi ve isyankar bir kulun var Ya Rabbi! Yatağa şimdi sıcak girdi,dilerim sabaha soğuk bulurum onu...' demişti." Arkasından Hoca Efendi kalkıp namazını kılıyor ve annesinin namaza gösterdiği titizliğe hayran kalıyordu" Namazını kılmadığı için güya bunu normal karşılayan annesi oğluna ölüm bedduası ediyor ve dini forumlarda, cemaatte bu kadına övgüler yağdırılıyor. Bu kadının elinde ne kadar düzgün bir birey yetişir, bunun cevabını size bırakıyorum. Hangi eğitimli yada aklı başında anne evladı için bunu düşünebilir? Sn. Gülen Hocaefendinin babasıyla ilgili de bir anısı var. Hoca efendi de kalabalık bir yerde kalmak zorundadır. " İşte babaya saygı böyle olur" dedirten, babamla ilişkimi gözden geçirmemi sağlayan anıyı aktaralım: "Yatmak istediğimde baktım ayağımı arkadaşlardan birine doğru uzatmam gerekiyor; saygısızlık olur düşüncesiyle ona doğru ayağımı uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız duruyordu. Kitaplara doğru da ayaklarımı uzatmam mümkün değildi. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim tek yön vardı; orası da Korucuk istikametini gösteriyordu. Ve ben babam Korucuk'ta olabilir ve ona karşı saygısızlık etmiş olurum düşüncesiyle o tarafa da ayağımı uzatamadım. Birkaç gece böylece hiç uyumadan oturdum." "Burada unutmadan şunu da ilave edeyim ki, ben hayatımda bir defaya mahsus dahi babama doğru yani onun doğduğu ve şu anda medfun bulunduğu Korucuk'a doğru ayağımı uzatıp yatmadım. Benim ebeveyne karşı saygı anlayışım budur." Bundan sonra eminim siz de anne-babanızın memleketlerine karşı ayağınızı uzatarak yatmazsınız. Onun böyle bir sofu olarak yetişmesinde tabi ki ev ortamı çok önemli bir etken. Evlerinden mollalar eksik olmazmış: "Meşâyıh ve ulema bizim evde apayrı bir alaka görürdü. Evimize sık sık gelenler arasında Alvarlı Mehmet Lütfi Efendi, onun kardeşi Vehbi Efendi; Taği şeyhlerinden Sırrı Efendi, Şehâbeddin Efendi gibi çevrenin en maruf, tanınmış ve sevilen insanları vardı." "Hocalar da gelirdi. Evimizin onlarla da ciddi bir münasebeti vardı. Hatta imam evleri bize ait arsalar üzerine yapılmıştı. Ve bizim ahırda, ağzı hayvanın kıçıyla kapatılan bir delik bulunurdu. Oradan imamın evine geçilirdi. Kur'an öğrenmenin ve öğretmenin yasak olduğu o ceberut dönemlerinde bizim bu ahır çok ciddi hizmetler görmüştü. Ben dört veya beş yaşlarındaydım. Evimize, herkesin hürmet ettiği, iyi molladır, dediği Halil Efendi Hoca namında bir zat gelmişti. Babam onun dizinin dibinden hiç ayrılmazdı. İhtimal babam Kur'an okumayı ondan öğrenmişti. Kıraatı daha sonra Süleyman Efendi adında bir zattan öğrendiğini hatırlıyorum." Bir dönem sigara da içmiş kendisi. Bu anıyı eleştirmek için koymuyorum, bana ilginç geldiği için paylaşmak istedim: "14-15 yaşlarında idim. Bir ay kadar sigara içtim. Hatta pipo içmeye başladım. Babam bunun farkına varmış. Beni karşısına alıp da bir şey demedi. Sadece yastığımın altından aldığı paketi cebinden çıkardı. Ayak ayak üstüne attı. Ve benim çakmağımla sigarasını yaktı. Çok utandım. Yer yarılsa da içine girsem diye temenni ettim. O kadar terlemiştim. Ve bu hadise benim derhal sigarayı bırakmama sebep oldu.." Fethullah Hoca Neden Hiç Evlenmemiş? Kendisi Açıklıyor. Fethullah Gülen'in resmi web sitesinden alıntı: 1960-1970 HAYAT KRONOLOJİSİ Tarih: 29.03.1960 (19 yaşında iken) Evlilik Konusunu Karara Bağladı Edirne'de bulunduğu ilk sıralarda akrabası olan Hüseyin Top Hoca vasıtasıyla bir evlilik teklifi geldi. Ancak teklif ve talebin kız tarafından gelmesi nedeniyle vazgeçti. Bu olay 1960 yılı Ramazan Bayramı'nda gerçekleşti. 'Edirne'de bulunduğum ilk dönemlerde Hüseyin Top aklıma iyice girdi. Edirne eşrafından, temiz ve zengin bir ailenin benimle ilgili bir taleplerinin olduğunu söyledi. Bir bayram günü ikimiz bu aileyi ziyarete gittik. Ancak ben buram buram terledim. Kaşımı kaldırıp etrafa bakamadım. Sonra da talepteki teknik bir yanlışlıktan dolayı canım çok sıkıldı... Hemen sarfı nazar ettim. Ve daha sonra öyle bir şeye teşebbüs etmeme kararı içimde belirdi. Ondan sonra da bir kere de Yaşar Hoca'nın bir tavsiyesi olmuştu. Kalbimin derinliklerindeki gerçek niyeti ancak Allah bilir. Ama zannı tahminim o ki, hizmetin dışında gözlerimin içine başka bir hayalin girmesini istemedim. Başka zamanlardaki aynı istekler karşısında, aynı duygu ve aynı düşüncenin ağırlığını hissetmiş olmamın yanında, aşırı hassasiyet ve fevkalade titizliğimle kimsenin hayatını zehir etmeme düşüncesinin de ciddi bir tesiri olduğunu söyleyebilirim. Esasen bu ailelerin hepsi de iyi ve mazbut insanlardı. Ne var ki ben daha birinci teşebbüste kararımı vermiştim. Kendimi İslami hizmetlere vakfedecek ve evlenmeyecektim.' ............................................(Alıntı sonu) Havari Pavlus, İncil'deki Korintlilere Birinci Mektup'ta şöyle yazar: '...Erkeğin evlenmemesi iyidir... Yine de evlenmemiş olanlara ve dul kadınlara şunu söyleyeyim, benim gibi kalsalar onlar için iyi olur. Ama kendilerini denetleyemiyorlarsa, evlensinler... Evli olmayan erkek, Rab'bi nasıl hoşnut edeceğini düşünerek Rab'bin işleri için kaygı çeker. Ama evli erkek karısını nasıl hoşnut edeceğini düşünerek dünya işleri için kaygı çeker. Böylece ilgisi ikiye bölünür...' Fethullah Gülen, Vatikan'da Papa'yla yaptığı görüşmede punduna getirip 'Ben de, Aziz Pavlus gibi hiç evlenmedim' de demiş. İslam'ın 'peygamberi' Muhammed ise birçok kereler, evlenmenin çok hayırlı bir iş olduğunu ve her erkeğin mutlaka evlenmesi gerektiğini söyler. Kendisi de bol bol evlenerek bunu göstermiştir. Bu durumda, hiç evlenmemiş olan İslam tebliğcisi Fethullah Gülen 'Hocaefendi' kimin dediğini yapmış oluyor dersiniz? Vatikan'da gördüğü ilgiye bakılırsa Pavlus'unkini diyesim geliyor... "Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş" derler. Peki bırakın köpeği, müslüman adam cami duvarına işer mi? "İşemez" denildiğini şimdiden duyuyorum. Yanılıyorsunuz. Bırakın camiyi, Kabe'nin, Mescid-i Haram'ın duvarlarına bile işerler. Öyle ki kokuşur, sinekler üşüşür o kutsal mekana. Bunu ben iddia etmiyorum. Fethullah Gülen iddia ediyor. Kaş yapayım derken göz çıkardığının farkında değil meczup. ”…O sıralarda Kâbe ve çevresinin temizliğine bugünkü kadar dikkat edilmiyordu. Harem’in duvarlarına dahi idrar yapan oluyordu. Pislik sebebiyle de çok sinek bulunuyordu. Bilhassa geceleri, sinekler ciddi bir şekilde çoğalıyor ve rahatsız edecek oranda insanlara saldırıyorlardı. Ben on beş gün kadar Harem’den hiç ayrılmamıştım. Buna rağmen bir kere dahi olsun beni sinek ısırmadı. Bu durumun sadece bana mahsus olduğunu da zannetmiyorum. Sadece ‘Vemen dehalehu kane aminen ‘ hakikatını, Harem’de ne derece şümullü olduğunu bu hadise sebebiyle daha iyi anlamış oldum…” (Küçük Dünyam, s. 137) Not: Bu konuyu "Dincilerin Yalanları" başlığına düşünüyordum ama bu başlığa daha uygun. İşte böyle bir yazı, çıkarılacak sonuç malum, bu kafa ülkemize hala hakim durumda maalesef...
  5. İran'lı Ayetullah: Türkçe cehennem dilidir! İran'da tanınmış Şii alimlerinden olan Ayetullah Müctehidi Tehrani'nin Türklere ve Türkçe'ye ait dediklerini duyunca kulaklarınıza inanmayacaksınız. Birkaç sene önce ölen İran’ın en meşhur Şii din adamlarından Ayetullah “Ahmed Muctehidi Tahrani” bir konuşmasında “Türk Dilinin Cehennemin dili olduğunu” söylüyor ve İrancılık (Farsçılık) ve Şiiciliği Türklere beslediği düşmanlığı için kullanıyor. Nüfusunun neredeyse yarısını Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar, Türkmenler ve Horasan Türkleri’nin oluşturduğu İran’da Türklere karşı çeşitli hakaretler ve aşağılayıcı fıkralar ile birlikte, Şiicilik de Türkçenin aleyhine kullanılıyor. Bu din adamı İran Şii- Fars Devletinin Türkleri asimile etme politikasını da özetliyor ve “Türkçenin Cehennem dili olduğunu” söyledikten sonra, “Türkler alınmasın, iyi Türkler Arap olup cennete gidiyorlar. Kötü Fars ve Araplar da Türk oluyor ve Cehenneme giriyorlar” diyor!
  6. Şaka gibi bir olay yaşadık yakın zamanda... Bir açılış ve komediye dönüşen cahillikler sergilendi... Olay şu... Peki İbni Haldun'u Türkiye'de kim yasakladı? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugün İbn Haldun Üniversitesi'nin resmi açılışı ve 4. Uluslararası İbn Haldun Sempozyumu'nda konuştu. Erdoğan, "Bu millete en büyük zulmü bağrından çıktığı toplumun değerlerine düşman, yasakçı, baskıcı Jakobenler yapmıştır. Bu böyle bilinmelidir" dedi. Erdoğan "kimi şarkiyatçıların şimdiye kadar hiçbir ülkede, hiçbir insanın Mukaddime gibi bir eser çıkarmamıştır diye tabir ettikleri İbn Haldun'un eserleri hak ettiği değeri görememiştir. En basitinden Auguste Comte gibi sorunlu şahısların fikirleri kabul görürken, İbn Haldun'u adeta mahkûm edilmiştir" diyerek Batı kaynaklı sosyolojiyi de eleştirdi. Erdoğan'ın isim vermeden "jakobenler" diye işaret ettiği grubun Kemalistler olduğu açık. Oysa yıllardır Cumhuriyet döneminde İbni Haldun'un eserleri serbestçe yayımlanıyor ve kitapçılarda satılıyor. Peki Haldun'u ve büyük eseri Mukaddime'yi kim yasaklamıştı? Cevap: Sultan 2. Abdulhamid! Bu basit tarih bilgisini belli ki Erdoğan'ın danışmanları unuttu. Üstelik uzağa gitmeye de gerek yok, bu gerçeği Erdoğan'ın "akıl hocası" olarak bilinen Kadir Mısıroğlu da anlatmıştı. Mısıroğlu, programında "İbni Haldun'un devlet telakkisi Osmanlı'nın devlet anlayışına uymadığı için Abdulhamid onu yasaklamıştı" demişti. Adnan Adıvar da İslam Ansiklopedisi'nin "İbni Haldun" maddesinde yasaklamayı şöyle anlatmıştı: "Halifelik ve imamet gibi konularında İbni Haldun, çok özgür ve bağımsız görüşler açıklamış ve genel olarak hükümette şeriatın mutlak gerekli olmadığını söylemiştir. Eserin çevirisi ve aslı bu konuları içine aldığı için, II. Abdulhamid döneminde, Türkiye'de satılması ve okunması yasak kitaplardandı." Ne Fatih ne Kanuni ne de Atatürk... Haldun'u devletlerin de bir ömrü ve sonu olduğunu söylediği ve yüzyıllar önce şeriat dışında başka bir yol gösterdiği için Türkiye tarihinde yasaklayan tek isim Sultan Abdulhamid'di. Erdoğan'ın "bağrından çıktığı toplumun değerlerine düşman, yasakçı, baskıcı" sözleriyle tarif ettiği de haliyle 2. Abdulhamid'den başkası değildi! Peki İbni Haldun'u günümüz Türkçesine kazandıran kimdi? Haldun'u en kapsamlı şekilde Türkçeleştiren ve kitaba tarihi bir önsöz yazan ise "vurun dinsize" denilerek "dinciler" tarafından 27 yıl önce öldürülen Turan Dursun'dan başkası değildi. Dursun, yazdığı önsözde Abdulhamid'in Mukaddime'yi yasakladığını hatırlattıktan sonra şu ifadeleri kullanacaktı: "İbni Haldun 'şeriat'ın hükümet için şart olmadığını' açıkladığı zaman, böyle bir görüşü açıklamak büyük bir yüreklilik işiydi. Herkeste yerleşen bir inanç vardı: Devlet ve hükümet 'şeriat'sız olamaz." Sadece bu da değil, Mukaddime yıllarca Cumhuriyetçi ve solcu yayınevleri tarafından basıldı. Evet, çokça ağır itham ve suçlama vardı ama... İbni Haldun'un Mukaddimesi de Turan Dursun'un satırları da belki de en büyük zaferini bugün Erdoğan'ın konuştuğu kürsüde kazandı! Barış Terkoğlu Odatv.com İşte bu kafalar ülkeyi yönetiyor dostlar... Vah ki ne Vah...
  7. İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin Bilinmeyen Yönleri Şayet inanan biri bu başlığı okuyup da rahatsız oluyorsa veya gıyabımda benden memnun kalmıyorsa, bilsin ki ben ne kendimin düşmanıyım(doğruysa eğer, niye cehenneme gireyim!), ne de insanların. Ben, sadece alanımla ilgili okurları bilgilendirmek istiyorum. Bunun dışında kimsenin bana verdiği/vereceği ne maddi ne de manevi bir hak/ödül-destek yoktur. İnsanın görevi (tabi ki bunun farkında olan, okuyan insanları kastediyorum) kahvaltı yapmak, öğlen ve akşam yemeklerini yemek, evlenmek, gezmek gibi adet olan şeyleri yapmak değil; tersine insanoğlu hem kendinden, hem toplumdan, hem de aynı zamanda toplum da bireyden sorumlu olmalı, bu aşama yakalanmalı. Aslında bir vucudun organları birbirlerine karşı nasılsa, insanların da birbirlerine karşı bakışları, sorumlulukları, duyarlılıkları ile böyle olmalıdır. Yeryüzünde hem barış ancak bu şekilde sağlanabilir, hem de insan denen varlığa ancak bu yakışır..Tabuları aşamayan okurlar yazılarıma bakınca ruhları sıkılır, bunu biliyorum. O yüzden bu kısa açıklamayı yaptım..Ama bu kutsal diye bilinen dinlerle ilgili çok ciddi bir yanlış var, onu söylemek durumundayım. Evet; bu kısa açıklamadan sonra konuya geçeyim.. Birkaç kaynağımda yazdım ve şu an elimde olan yeni bir çalışmamda yine farklı bir şekilde değiniyorum ki, ‘Halife Ömer’in düşünceleri ayetle yanıt buluyordu’ açıklaması islami kaynaklarda çok işlenmiş. Net bir şekilde,’Ömer görüş belirtiyordu, onun düşüncesi doğrultusunda ayet geliyordu’ ifadeleri var. Yine Ömer’in oğlu, ‘Ömer bir fikir söyleseydi, diğer insanlar onun tersini söylemiş olsaydı, illaki gelen ayet Ömer’in fikirleri doğrultusundaydı’diyor..Birçok yazar bu konuda Ömer’in, ayetlerle şekillenen sözlerini liste halinde bile yazmışlardır.[1][1] Sanırım Ebu Hanife bundan hareketle çok ilginç bir cümle kullanıyor: ‘Ben Hz. Muhammed’le birlikte yaşasaydım, kendisi benim birçok sözümü alır seçerdi’ diyor. Hatta Ebu Hanife bunu derken, biraz da konuyu açıyor ve şöyle devam ediyor: ‘Çünkü din iyi fikirlerden oluşan nasihatlerden ibarettir’ . Nitekim aynen halife Ömer gibi birçok konuda Hz. Muhammed başka bir şey demiş olduğu halde, Ebu Hanife tam tersini yapmıştır. Hatta Hz. Muhammed’in dörtyüz hadisine ters kararlar aldığı, islami kaynaklarda anlatılmaktadır. Somut birkaç çarpıcı örnek vereyim. Mesela Hz. Muhammed bir savaşa gittiği zaman kur’a çekmek suretiyle bir eşini yanına alır götürürdü; bu meşhur bir olay. Bilindiği gibi bir seferinde de eşlerinden Ayşe’yi götürüyor ve yolda onun başına o meşhur ‘İfk’ olayı geliyor. Ebu Hanife bu yöntemi tasvip etmediği gibi, üstelik bu kuralın kumardan farkı yoktur diyor. Yine başka bır konuda hem hadis var, hem de Hz. Muhammed’in uygulaması. Savaşta Hz. Muhammed piyade olan askere ganimetlerden tek hisse, atlı olana da iki hisse fazladan pay veriyordu. Yani atlı olanın payı daha fazla. Ebu Hanife burada, acaba bir insanın değeri hayvandan daha mı düşüktür diyerek çok sert eleştiride bulunuyor ve Hz.Muhammed’in bu uygulamasını kabul etmiyor. Yine meşhur bir islami kuraldır ve aynı zamanda mezheplerin de uygulamalarında var. Alış-verişlerde her şey bitse de, alıcı ile satıcı o mekanı terk etmedikleri sürece pişman olmak isterlerse olabilirler. Ebu Hanife bunu da kabul etmiyor: İşlem bitti mi artık her şey biter diyor ve çok da mantıklı açıklamalar yapıyor. Şöyle diyor: Peki diyelim iki kişi uzun süre aynı ceza evindeler veya bir nedenden dolayı uzun süre bir gemide kalırlar. Diyelim bunlar arasında bir satış akdi gerçekleşse, bu durumda demek ki cezaevinde, gemide veya uzun bir yolculukta (Eskiden insanlar yaya olarak aylarca hacca, askerliğe giderdi) oldukları sürece istedikleri zaman cayabilirler diyor ve bunu saçma sayıyor. İmam-i A’zam buna benzer çok örnekler veriyor .İşte bu tavırlarıyla islam otoriterleri nezdinde sevilmemiş; aleyhinde yazıp çizilmiştir. Bilindiği gibi, İslamda Kur’an’dan sonra gelen en güçlü kaynak Buhari ve Müslim. Ama her ikisi de İmam A’zam Ebu Hanife’den hiçbir hadis aktarmamışlar. Üstelik İmam Buhari onu şiddetle eleştirmiştir: ‘İmam A’zam dinde tahribat yapmıştır’ diyor. İmam A’zam aynı eleştiriyi, Malik, imam Evzai, İmam Süfyan-i Sevri gibi mezhep sahiplerinden de almıştır. Mesela; Malik, ‘İslamda Ebu Hanife kadar daha zararlı biri yeryüzüne gelmemiştir, onun dine verdiği zarar, şeytanınkinden de fazladır’ diyor. İmam Evzai’ye Ebu Hanife’nin ölüm haberi verildiği zaman, ‘Allah’a şükürler olsun ki gitti; yoksa bu dini bitirecekti’ diyor. Süfyani Sevri( o da hak bir mezhep sahibi, ancak taraftarı kalmamış),’İslamda Ebu Hanife kadar uğursuz biri ortaya çıkmamıştır’ diyor. Malik bin Enes birinden soruyor: Sizin yurdunuzda İmam-i A’zam anılıyor mu, taraftarı var mı? Adam, evet deyince Malik b. Enes,’ O zaman bu memlekette durmak haramdır; burayı terketmek lazım’ diyor. Şunu da unutmamak lazım ki, bunlar aynı zamanda onun çok zeki ve ikna edıcı olduğunu da belirtiyorlar. Mesela İmam Şafii’nin Malik b. Enes’ten aldığı şöyle bir yorum var: İmam-i A’zam öyle biriydi ki, eline bir taş, bir tahta parçası alıp altındır deseydi, onu altın olarak dinleyenlerin kafasına sokardı, yani o kadar zekiydi diyor.[2][2]. Birgün Kabe içinde iken adamın biri ona, ben yeryüzünde bir Ka’be’nin var olduğuna inanıyorum; ancak şu an içinde olduğumuz bu mekan mı yoksa dünyanın başka bir yerinde mi emin değilim diyor. İmam A’zam ona, ‘senin bu açıklaman imanına zarar vermiyor’ diyor[3][3]. Ve en ilginci, ‘Şeytan/iblis ile halife Ebubekir’in imanı aynıdır, hatta Hz. Adem’le şeytanın imanı da aynıdır’ diyor. Bır başka çarpıcı örnek de şudur; fıkıh kaynaklarında helal sular için kulleteyn diye bir ölçü var. Özetle, bir mekanın hacmi şu kadar olsa ve içinde toplanan suyun rengi, kokusu, tadı bozulmuyorsa dinen helaldır hükmü var. Bu meşhur bir kural. Diyelim ilkel koşullarda bir suyun rengi normal, kokusunda da sorun yok ve tadı da normal; ancak içinde öldürücü bir şey var veya bilerek konmuş, bunu ancak ilgili uzmanlar bilir. Peki az önceki kurallar yeterli mi? Hayır. İşte bunun için Ebu Hanife şöyle karşılık veriyor: ‘O zaman arkadaşlar işesin ve bu hacimde bir idrar biriktirsinler; sonunda da Hz. Muhammed’e gidip, ‘işte ölçüler tutuyor, peki bu durumda bu sidik de artık kulleteyn sayılır. Dolayısıyla bu idrar helal mi olacak ?’ diye sorsalar, acaba Hz. Muhammed buna evet helaldır yanıtını mı verecek’ diyor! . Yine İbni Mübarek kendisinden, ‘Hz. Muhammed namazda rüku ederken (eğilirken) kalktığında iki elini yukarıya doğru kaldırıyordu. Dolayısıyla bir insan namaz kılarken rükudan kalktığında ellerini kaldırsın mı, ne dersin? İmam A’zam, ‘Hayrola! Uçup uzaya mı gideceğiz ki kanatlarımızı açalım!’ şekinde alaylı bir yanıt veriyor. Daha da ilginci Halife Ömer hakkındaki sözleridir. Birine yukarda değinmiştik. Yıne birgün Ömer’in fetvaları İmam A’zam’a anlatılınca kendisi, ‘Bırakın bu şeytan sözlerini’ karşılığını vermiştir. İşte bu aşırı fikirlerinden dolayı, bilindiği gibi hem ağır bedel ödemiş, hem de hak diye bilinen mezhep liderleri ona şeytan bile demişlerdir. Bir önemli islam aliminden sorarlar, Ebu Hanife o kadar gezmiş; ancak Medine’ye gitmemiş; sen bunu nasıl yorumluyorsun? Adam, ‘Hz. Muhammed demiş ki Deccal Medine’ye giremez. Ebu Hanife de bir çeşit Deccal olduğu için Medine’ye gitme şerefine nail olamamıştır’ diyor[4][4] Şu bilinen bir gerçek ki, islama az veya çok dokunan, elbette ki tutunmaz; tersine aforoz edilir ve hatta fırsat varsa fiziki olarak ortadan kaldırılır..Nitekim İmam-i A’zam da bir cezaevinde gördüğü işkenceden sonra zehirlenerek hayata veda ediyor. Ebu Hanife bütün baskı ve zorluklara rağmen çizgisinden vazgeçmeyince, hele siyasilere alet olmak istemeyince, dönemin(Abbasi) halifesi tarafından hapse atılır ve orada işkence edilir, daha sonra da zehirlenerek öldürülür. Hicri 80’de doğmuş, 150’de de öldürülmüştür.. Şimdi soralım: Halk arasında bilinen İmam-i A’zam’la bu kısa başlık altında değindiğim İmam-i A’zam arasında hiçbir benzerlik var mı? Asla….İşte hep söylüyorum: Şu anki İslam, idareciler tarafından 14 asırdır ilave edile edile bu hale gelmiş ve resmi bir islam tarihi oluşmuştur; bunun gerçeklerle hiç ilgisi yoktur. Şu an var olan islam tarihi ve kaynakları hayali oldukları gibi, halk nezdinde bilinen islam kadrosu da hayali bir kadrodur. Nereden biliyoruz? İslami kaynaklardan biliyoruz. Çünkü o zaman belki koşulların da uygun olmamasından kaynaklı, profesonelce bir sansür uygulanmamıştır. Çok açık bilgiler ve ipuçları kendi kayıtlarına geçmiştir. Mesela Ebu Hanife ile ilgili verdiğim az önceki bilgilerin hep islami kaynaklardan. [1][1]- Heytemi, Ahmet bin Hacer Mekki(h.974.ö),’Sevaikü’l Muhrika’, s. 138 ve devamı.. [2][2]-Ahmet Emin, Duha’ül İslam, 2/156-195 [3][3]-a-İbni’l Cevzi(597.h), El-Muntazam, hicri 150. yılı olayları kısmı, Ebu hanife bölümünde.. b-Bağdadi(463.h) ’Tarih’ü Medinet’i Selam’, 15/ 544 ve devamı, no: 7249, Numan b. sabit kısmı. [4][4] -Bağdadi, 15/ 544-550
  8. İlahiyatçı Cemil Kılıç yazdı: Bir Türk halife olamaz Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır. Günümüzde görece büyük bir yükseliş içerisinde olan İslamcı ve Osmanlıcı siyasetin ana hedeflerinden biri de 3 Mart 1924’te müstakil bir müessese olarak varlığına son verilen ve görevleri meclise devredilen yani fiilen ortadan kaldırılan hilafeti yeniden ihya etmektir. Ne var ki hilafet dediğimiz kurum tarihte ve günümüzde işlevsellik bakımından olduğu kadar aynı zamanda meşruiyet bakımından da bir yığın tartışmanın odağında yer almaktadır. Halife ne demektir ve halife kimdir, sorularına verilen yanıtlar bu tartışmaların mahiyetini ortaya koymak bakımından bir kılavuz hüviyetini haizdir. İlk dönem halifelerde “Halife” sözünden ziyade “Emir” sözünün kullanıldığını biliyoruz. Halifenin; “Emir’ül-müminin” olarak isimlendirildiği malumdur. Halife sözü, birinin ardından gelen anlamına geldiğinden peygamberin ardından gelen, dolayısıyla da peygamberin makamını temsil eden bir kimse manasını taşımaktadır. Böyle olunca da halifeye kutsiyet atfetmek gibi bir özellik de ortaya çıkmaktadır. Yani halife ümmetin sadece siyasi işlerinin yürütücüsü değil peygamberî / nebevî bir makamın temsilcisi de addedilmiştir. Hatta bununla da yetinilmemiş bir zaman sonra halife, peygamberin halefi olarak nitelenmenin de ötesinde doğrudan doğruya “Allah’ın halifesi / halefi” diye de nitelenmiştir. Böyle bir nitelemeyi Muaviye’de ve ardıllarında görmekteyiz. Nitekim halifeler için kullanılan; “Zıll’ullahi fil ard / Allah’ın Yeryüzündeki Gölgesi” ifadesi de böyle arka zemine sahiptir. Gerçekte tevhid inancı açısından baktığımızda bu tür nitelemelerin şirk olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır. Bu cümleden olarak belirtelim ki hilafet kurumu çoğunlukla bir şirk müessesesi olagelmiştir. İslam’ın temel ilkelerini ayaklar altına alan bir kurumun İslamî bir kurum olarak nitelenmesi ve ona sözde İslam birliğinin / Müslümanların birliğinin göstergesi şeklinde mana yüklenmesi tek kelimeyle trajiktir. Bir diğer ifadeyle İslam adına İslam’a düşmanlık etmektir. Bu sebeple aslında İslamcılar, inandıklarını iddia ettikleri dine bilmeden düşmanlık etmeleri bağlamında Mankurt Müslümanlar olarak nitelenmeyi acınası bir biçimde hak ediyorlar. Halifelik hakkında özellikle son dönemde bir yığın yazı kaleme alınıyor. Dizilere, filmlere, siyasi propagandalara konu edilen halifelik kurumu hakkında biz başka bir yöne dikkat çekmek istiyoruz. Halifelik yeniden ihya edilirse Müslümanların birliği sağlanacak sanan zavallılar konudan aslında ne kadar da habersizler. Hemen söyleyelim; halifelik asla birlik falan sağlamaz. Neden mi? Arap ülkelerinin pek çoğunun krallar tarafından yönetildikleri malum. Adında cumhuriyet ifadesi bulunanların da aslında seçilmiş krallar tarafından yönetildiği de malum. İşte bu krallar günümüzde asla kendi otoritelerinin üstünde halife diye bir müesseseye izin vermezler ve böylesi bir kurumu kabul etmezler. Fakat Arap dünyasının halifelik kurumunu kabul etmeyecek olmasının bizce en önemli sebebi olası halifenin etnik kimliğidir. Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır. Buna göre; halife olacak kişinin mutlaka Kureyş’ten olması gerekmektedir. Bu hususta peygambere atfedilen bir yığın hadis mevcuttur. Bizce bu tür hadisler uydurmadır. Ama Sünni inanç bu hadisleri sahih / doğru kabul ediyor. Zira bu hadisler Kütübü Sitte’de yer alıyor.(1) Kütübü Sitte ise en azından geleneksel Sünnilik için neredeyse büyük ölçüde tartışılmaz addediliyor. Kureyş’ten olmayan birinini halife seçilmesi, halife kabul edilmesi caiz değildir. Kureyş’ten olmak doğal olarak Arap olmak demektir. Ama Arap olmak dahi halife olmak için yetmiyor. Binlerce Arap kabilesi içinden Kureyş kabilesine mensubiyet şarttır. Şimdi bizim Osmanlıcı / İslamcı çevreler Türkiye’de halifeliği yeniden ihya etmenin hayalini kuruyorlar. Sanıyorlar ki bir şekilde halifelik ihya edilirse bir Türk / Osmanlı halife olacak ve İslam dünyası yahut en azından Sünni dünya onun etrafında birleşecek... Aymazlığın, tarih bilmezliğin hatta din bilmezliğin bu kadarı da ancak Neo Osmanlıcı bizim sözde Mankurt Müslümanlarda olur. Zira Sünni Araplar dahi hiçbir zaman Osmanlı halifelerinin halifeliğini kabul etmediler. Osmanlı halifeleri Kureyş’ten olma şartını taşımıyorlardı. Tekraren ifade edelim ki, halifenin halife olabilmesi için geleneksel Sünniliğe göre mutlaka Arap olması ve Kureyş kabilesine mensup olması şarttır. Hilafetin Yavuz’la birlikte Osmanlı’ya geçtiği görüşüne gelince... Bu iddia da gerçeğe pek uygunluk arzetmiyor. Zira Osmanlı halifeleri, halifelik sıfatını pek de önemsemediler. Hatta ilk dönem sözde Osmanlı halifeleri kendilerini halife olarak nitelemekten imtina ettiler. Zira halifelik, onlara göre pek de mühim bir sıfat değildi. Onlar sultan / padişah / kral idiler. Oysa halife denilen adamlar, yüzyıllarca bir devletin koruması altında yahut bir sultanın himayesi altında varlığını sürdüren “aciz” bir kimselerdi. Nitekim Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in himayesine sığınan Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah’ın durumu malumdur. Yahut büyük Türk Moğol hakanı Hülagu’nun, halıya sarıp atlarına çiğneterek öldürdüğü hatta öncesinde dansöz kıyafeti giydirip oynattığı bir diğer Abbasi Halifesi olan Mustasım Billah’ın da hali tarihen sabittir. Halifeler özellikle Abbasilerin son döneminden itibaren neredeyse zavallı addedilecek düzeyde bir konuma sahiptiler. Böylesi itibar kaybetmiş bir sıfatı kendilerine yakıştıramayan Osmanlı sultanları bu ünvanı kullanmaktan imtina ettiler. Osmanlılarda halife ünvanının kullanımı özellikle son dönem padişahları için söz konusudur. Onlar da daha ziyade savaşlar için asker temini söz konusu olduğunda İslam beldelerinden asker toplayabilmek için “Halife cihad ilan etti!” söylemiyle böylesi bir yola başvurdular. Ne var ki halife ve cihad kavramları dahi Sünni Arapları Osmanlı’dan yana olmaya yöneltemedi. Araplar, Sünni Müslüman Osmanlı yerine çoğunlukla Hristiyan İngiliz ve Fransızları tercih ettiler. Olası Türk halifeye günümüzde sadece Araplar değil diğer Sünni dünya da itibar etmez. Zira onlar da Emevi Selefi anlayışın yoğun etkisi altındalar. Emevi – Selefi – Vahhabi Sünnilik, Türkistan coğrafyasında bile etkili olmaya başladı. Yani Türk halifeyi Türkî Sünniler bile kabul etmez! Şii dünyasını söylemeye gerek bile yok. Hal böyleyken halifelik sevdası ile yapılmak istenen nedir? Bizim cahil ve dindar halkı uyutmak ve oylarını siyasi ranta tahvil etmektir. Aslında Türkler samimi manada hiçbir zaman halifelik davası peşinde olmamışlardır. Zira onlar Kureyşilik meselesine son derece vakıftılar. Türkler gerçekte halifelik denilen kurumu ya tepelemişler yahut da sözde himaye ederek aciz duruma düşürmüşlerdir. En sonunda Yavuz halifeliğe tam anlamıyla son vermiş ve ardılları da onu zaman zaman kullanabilmek için kukla bir kuruma dönüştürmüştür. Bu arada ifade edeyim ki bu satırların yazarının hilafete karşı oluşunun bir diğer nedeni de kendisinin imamet kurumuna inanmasıdır. O kurum da zaten 12. İmamla birlikte sırrolmuştur. Gerçek şu ki ne yapılırsa yapılsın; ulus devlet çağıyla birlikte halifelik ve benzeri sözde dinsel referanslı siyasal kurumlar geçmişin çöplüğüne atılmış olduğundan tarihin geriye götürülmesi mümkün değildir. Boşa hayal kurulmasın ve kimse hayal ile kendisinin aldatılmasına izin vermesin! (1)Buhâri, Sahih, Ahkâm, 4; Müslim, Sahih, İmâre, 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4, 185; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1, 336, 4, 192. Cemil Kılıç - İlahiyatçı yazar Odatv.com
  9. Ölmeden Önce Cennetin Tapusunu Almak! Bundan yaklaşık bir yıl önce Türkiye’de şöyle bir olay oldu; medyadan öğrendim. İki kişi Orta Anadolu’da dolaşıp “HIDRELLEZ” (Hızır ve İlyas) olduklarını, kimse cehenneme girmesin diye insanlara yardımcı olmak istediklerini söylüyorlar ve şöyle diyorlar: Bize verilen bilgiye göre cennette lüks binalar kalmamış; evliyalar tüm güzel yerleri kapmışlar. Ancak 30 metrekarelik küçük evler kalmış; bunları da 10 bin YTL karşılığı satmak istiyoruz ve bu parayı da hayır yerlerine harcıyoruz, bu konuda yetkiliyiz diyorlar. Sonuçta iki müşteri bulup her birinden 10 bin YTL aldıktan sonra başkalara bilet satmak için orayı terk ediyorlar. Kimileri polise haber verince, onlardan biri yakalanır diğeri kayıplara karışır. Daha sonra ne olduğunu bilmiyorum. 21. asırda maalesef islam toplumunda hakim olan zihniyet böyle. Ama daha beteri var. Neden bu masal gibi haberi yazıyorum! Çünkü bu konuda Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in icraatında benzer ilginç şeyler var da ondan. Önce konunun ana malzemesini oluşturan ilgili ayetleri vereyim. 1)Özetle, ”Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah da ona fazlasıyla verir!”[1] 2)”Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah da ona fazlasıyla verir!”[2]. Aynı surede farklı bir versiyonla bu kez: ’Sadaka veren erkek ve kadınlara, Allah’a güzel borç verenlere, verdiklerine karşılık kat kat ödenir’ denilir[3]. 3)”Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz, o size buna karşı fazlasıyla verir”[4] Her şeyden önce aynı anlamı içeren bu kadar cümleyi Kur’an’a eklemenin bir anlamı yok. Diğer önemli bir olumsuzluk, tanrının kendini bu hale sokması. Yani bana borç verin ben bunun karşılığını gelecekte size kat kat vereceğim demesi. Hele hele kim bana güzel bir borç verirse ifadesi daha ilginç. Demek ki verilen borcun değeri yüksek olmalı. Mesela adam altıyüz ağaçlık hurma bahçesini vermiş (bunu az sonra anlatacağım). Bazıları az önceki ayetlerden, ’Kim iyilik yaparsa ben Allah olarak ona fazlasını veririm’ anlamını çıkarmaya çalışmaları yersiz çünkü Kur’an’a göre de böyle bir yorumun şansı yoktur. Görebileceğiniz gibi Hadid suresi 18. ayette, ”Sadaka veren/iyilik yapan erkek ve kadınlara ve Allah’a borç verenlere kat kat karşılık verilir” diyor. Eğer borçtan kasıt sadaka, iyilik olsaydı hem sadaka verenler, hem de Allah’a borç verenler demezdi. Bir de maksat borç değilse, o zaman kelime seçiminde bir yanlışlık vardır. Çünkü Arapça benim alanım, biliyorum ki Arap dili çok zengin ve istenilen her maksat için uygun kelimeler var. Dolayısıyla anlatılmak istenen başka birşey olsaydı o zaman uygun kelimeler seçilebilirdi. Demek ki işin içinde farklı bir niyet söz konusu değildir. Yani tanrı direkt olarak borç istiyor; daha sonra fazlasını vereceğim diyor. Bir kere sunduğum ayetler işin teorik yanı. Şimdi de ayetleri takviye eden ilginç bir-iki somut örnek vereyim. Bu ayetler indiği sırada Medineli Ebu Dehdah adındaki kişi Muhammed’e soruyor: Allah nasıl bizden borç ister, bu olacak iş mi? Muhammed,”cennete girmeniz için Allah böyle bir şey ister” yanıtını verir. Bunun üzerine adam Muhammed’e: “Peki Allah’a ödünç bir şey versem, ben ve ailem cenneti garanti edecek miyiz?” diye sorunca Muhammed, ’Evet’ yanıtını verir. Adam devam eder. İki bahçem var. Ben ikisini de Allah’a (Tabi ki Allah ortalıkta olmadığı için Muhammed’e) veririm der. Muhammed, ’Hayır ikisini verme; yalnız bir tanesini versen yeterlidir’ der ve karar böyle verilir. Sonuçta adam Muhammed’e,”Ver elini” der ve içinde 6 yüz tane hurma ağacı bulunan bahçesini, Allah rızası için, cenneti garantilemek niyetiyle Muhammed’e devredip hemen bahçesine döner. Kapıya varınca, o sırada bahçede bulunan eşine ve çocuklarına seslenir, ben bahçemizi cennet karşılığı Allah’a borç olarak verdim, ailece hepimiz cennete gireceğiz; artık bahçe bu aşamadan sonra bizim değildir. O yüzden bahçeden çıkın der ve böylece cennetten bir parsel burada bahçe kaşılığı alınmış olur. Birçok islam alimi bu konuyu, yukarıdaki ayetlerin tefsirinde işlemiş. Mesela en başta Fahrettin er-Razi, İbni Kesir, Kurtubi, Taberi, İbni Aşur gibi birçok Kur’an müfessiri(Kur’an’ı detaylıca açıklayan alim) bu olayı işlerken, çoğu hem Bakara suresi, hem de Hadid ve Tegabün surelerinde işlemişlerdir. İster Muhammed o bahçe ile toplum için bir fabrika kurmuş olsun, ister onu fakir-fukaraya versin(ki böyle de yapmamış, kendisi kullanmış zaten) bir kere insanların elindekini bu şekilde almanın bir izahı olamaz. Bunları anlatınca, bazıları hakkımda dine dil uzatıyor diyebilirler. Ama ayetler ortada, açıklama yapan ünlü kişilerin kaynakları ortada ve tabi ki mantık ortada. Hz. Muhammed’den cennet biletinin satışıyla ilgili farklı bir örnek daha vereyim. Tebük savaşına hazırlık yapılırken halife Osman, bin dinar (o dönemin para birimi) bağışta bulunur ve bu parayı Hz. Muhammed’e verir. Olayı aktaran kişi şunu anlatır. Muhammed o altın paraları evirip çevirince sevinçten , ”Osman bugünden sonra ne iş yaparsa zarar etmez’ dedi ve bunu iki sefer tekrarladı”[5]diye açıklama yapar. Aslında Hz. Muhammed’in kendi yaşıtı olan Osman’a iki kızını vermesi, bunlar ölünce, on kızım, hatta yüz kızım olsaydı ben yine Osman’a verirdim: Biri öldü mü sırayla diğerini verirdim ta ki hepsi ölene kadar demesi ve yine onun Osman’a cennet müjdesini vemesi hep bu çıkar ilişkilerinin bir sonucudur. Ayşe anlatıyor. “Birgün Muhammed çağırdı, ilkin babam Ebubekir geldi, daha sonra Ömer, Hz. Ali ve Sad b. Malik ayrı ayrı geldiler. Bunlar gelince o sırada Muhammed’in dizleri açıktı ve hiç de istiraharını bozmadı. Ancak Osman içeri girince Muhammed dizlerini kapattı ve kendini toparladı.” Ayşe Muhammed’e sorar, “onlar girince sen bir şey yapmadın; ancak Osman girince sen kendine çeki düzen verdin; bu da ne demek?” Muhammed cevaplar, “Osman öyle bir insandır ki melekler bile ondan utanır. O yüzden ben kendimi ona karşı toparladım” [6] Diyelim ki bir müslüman en değerli varlığını verdi ve cennete gitmeye hak kazandı! Peki kişi erkekse buna karşı kaç tane huri gelir, veya bu yöntemle sadece cennetlik mi olacak; yoksa huriler de buna dahil mi; dahilse kaç tane düşer? İşte bunlara açıklık yok. Kişinin tanrıya verdiği borca karşı kendisine verilecek cennetin menüsü tam belli değil. Ortada bir muğlaklık söz konusu. İşin magazin tarafı bir yana. Yıl 2011 ve hala bu masallardan medet umanlar var. Aslında politikacılar Ortadoğu halklarına seküler dünya görüşünü sunmuş olsalardı bu mitolojik inançlar çoktan bitmişti. Ama işin içinde çıkar var, bundan beslenen iktidarlar var. O yüzden bitirilmek istenmiyor. Diğer yandan bu inanca göre savaş var, cihat var. İşte bu, emperyalist güçlerin, silah satanların da işine gelir. Dolayısıyla onlar da dinin hep canlı kalmasını isterler. Biran önce bu mitolojik inançlardan kurtulmak dileğiyle. [1]-Bakara suresi, 245.ayet. [2]-Hadid suresi, 11.ayet. [3]-Hadid suresi, 18.ayet. [4]-Tegabün, 17.ayet. [5] a)Tirmzi, Mebakıb, Osman kısmı, no: 3701. b)Hindi, Kenz, Fedaili Osman, no: 32792’den itibaren Hz. Muhammed’in Osman’la ilgili yüzlerce abartılı ve inanılmaz sözleri var. c)İbni Kesir, Tebük seferi kısmında, 5/7 cilt. [6] Hindi, Kenzü-l Ummal, Menakıb-i Osman, no: 36233 v
  10. Cuma günü öğleden sonra telefonum çaldı. Arayan kişi, adının Hilmi olduğunu söyledi, sonra sordu: “Soyadımı söylemesem olur mu?” “Olur elbette, buyurun nasıl yardımcı olabilirim” dedim; sonra aramızda aynen şu konuşma geçti: *** “Ben bir AK Parti seçmeniyim. Hatta seçmenden de öte üyeyim. Yazılarınızı gazetenizin internet sitesinden okuyorum.” “Ne mutlu bana… “ “Biliyor musunuz; sizin hiçbir fikrinize katılmıyorum.” “Memleket sevdasında bile mi?” “Onda bile… Sizim memleket sevdanız benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Benim için din kardeşlerimin yaşadığı her yer memleketimdir…” “Ya insan sevdası?” “Yaratan da ötürü tüm yaratılanları seviyoruz biliyorsunuz… Ama bir dinsizi ya da başka dinden olan birini elbette din kardeşim kadar sevmiyorum.” “Din kardeşiniz hırsızsa, yalancıysa, zalimse…” “Bütün bunlarla benim dinime hizmet ediyorsa; hepsi sevaptır.” “Nasıl yani, çalıyorsa, bu da mı sevaptır.” “Dinimizin ve din kardeşlerimizin refahı için, inanmayanlardan alınan paralar, asla çalıntı değildir.” “Sanırım siz sırf bu yüzden vergi vermeye de sıcak bakmazsınız… Ne de olsa, anayasasında ‘laik’ olduğu yazılı olan bir devlette yaşıyorsunuz…” “Evet; vermek zorunda kaldığım dolaylı vergiler dışında vergi vermemek için elimden geleni yapıyorum.” “Askerlik?” “Çürük raporu aldım.” “Ama aslında sağlamsınız değil mi?” “Elbette ama bu anlayışta bir orduya hizmet etmem.” “Peki Atatürk? Yurdu birlikte düşmandan kurtardıkları, bağımsız bir devlet kurdukları dava arkadaşları?” “Atatürk için ne düşündüğümü elbette tahmin edebilirsiniz? Hilafeti kaldıran biri benim ‘Ata’m değildir. Dini bütünlere yaptığı baskılar, koyduğu yasaklar ortadadır…” “Siz Başbakan’ı gerçekten çok seviyor olmalısınız. Onun, belediye başkanı seçilmeden önceki hali gibi konuşuyorsunuz. Bunların hepsinin yalan olduğu ortada.” “Yalan değil; ayrıca Başbakanımızı seviyorum tabii…” “Peki; son çıkan ‘tape’leri nasıl karşılıyorsunuz?” “Başbakanımız dedi ya; dublaj, montaj hepsi…” “Dublaj mı, montaj mı?” “Kimi dublaj, kimi montaj olmalı…” “Ya doğruysa?” “Hiç önemli değil!” “Anlamadım… Onca parayı nasıl kazanmış olabilir ki bir Başbakan?” “Nasıl kazandığı önemli değil. Önemli olan nede harcadığı ve harcayacağı… Ezilen din kardeşlerimize gidiyorsa o para; haram sayılmaz ki… Hem Başbakan’ımızın ve ailesinin nasıl yaşadıkları ortada: Herhangi bir lüksleri yok. Demek ki çok paraya ihtiyaçları da yok. Eğer evlerinde tuttukları bu kadar bir para varsa; onun mutlaka dinimiz için kullanılacağı bir yer vardır.” “İyi de Başbakan, bu ülkenin Başbakanı… Her şeyinin yasal olması, bu yüzden de o paraların kaynağını açıklaması gerekmez mi?” “O, kanunu bir mecburiyet. Dini bir mecburiyet değil.” “İyi de bu yasalara aykırı!” “Ne anladıysanız, o…” “Çok şey anladım. Peki; beni neden aradınız?” “Açık söyleyeyim mi? “Lütfen…” “Sinir etmek için!” “Bakın bunu anlamadım.” “Hani ortaya paralel devletçilerin attığı kasetler var ya… Onlara çok güvenip Ak Parti’nin iktidardan düşeceğini sanıyorsunuz. Ama böyle bir şey asla olmayacak. En azından Başbakanımız yaşadığı sürece olmayacak… Bunu görün artık!” “Peki; görelim de… Bugün ‘paralel devlet’ dediğiniz tarikatçılara daha düne kadar ‘hizmet’ diyordunuz. Nedir bu değişikliğin nedeni?” “O zaman dine çalışıyorlardı, şimdi ABD’ye ve CHP’ye çalışıyorlar. “Partide bir göreviniz var mı? “Var. Ama söylemem… Yeterince sinir oldunuz, benim işim bitti.” “Durun, daha yeni başlamıştık. Nereye…” *** Son sözümün bitmesini bile beklemeden kapattı telefonu… Peki; bu garip konuşmayı neden mi yazdım? Hani ikide bir “Bu partiye oy veren insanlar bu kadar mı cahil?” diye sorup duruyorsunuz ya… Cehalet değil bu; daha da ötesi… İşte; bunu artık görmenizi istedim. Mustafa Mutlu Yorum size kalmış...
  11. Cehennem aslında bir çöplük müydü? Bir zamanlar Kudüs şehrinin çöplüğü olarak kullanılan Gei Hinnom (cehennom) vadisi nasıl mitolojik bir unsura dönüştü ve ardından "semavi" dinlerin asli unsuru haline geldi? İşte cehennem olarak adlandırılan yerin gerçek hikayesi. Korku, dinler için iki sebep ile mümin hayatında öneme sahiptir; geçmişte pagan inançlarından uzaklaştırılmak istenen antik toplumların bireyleri adeta "öcülere" verilmekle tehdit edilen çocukların korkutulmaları gibi, insanın en doğal duyguları kullanılarak tek tanrı inancına yöneltilmek istenmişlerdir. Aynı zamanda, güvenlik zafiyetinin had safhada olduğu bir dönemde bireylerin suç işleme potansiyelleri düşürülmeye çalışılmıştır. Öyle ya, bir de insanların sağ ve sol omuzlarına kişinin her eylemini kayıt altına alan iki melek, tepelerine ise "her şeyi gören ve asla unutmayan" bir tanrı yerleştirdin mi, al sana antik çağların "güvenlik kamera sistemi." GERÇEKTEN ÖYLE Mİ Ortadoğu inançlarında cehennem fikri, toplumları öncelikle kötülük yapmaktan uzak tutmak ve toplum huzurunu bozmaktan kaçınmaları için kullanılmıştır. Hemen her inanç sisteminde farklı şekillerde cehennem olgusu bulunur, bunlar daha ziyade mitolojik unsurların birbirlerinden etkilenmeleri ile hayat bulmuştur. İslam inancı, Yahudi inancından devşirdiği cehennem fikrini bir adım öteye taşımış, insan yaşam sürecinde başkalarına karşı kötülük yapmaz ve hatta faydalı işler gerçekleştirecek olsa da, İslam'ın Allah figürüne ve peygamberine inanmaması durumunda kaçınılmaz şekilde gideceği yer olarak tanımlanmıştır. Peki gerçekten öyle mi? Öncelikle Allah gibi tüm kainatı yaratabilecek denli kabiliyetli ve bilge olduğu iddia edilen bir "yaratıcının" kendi ürünü olan kuluna cehennemde acımasızca işkence yapabileceğini kabullenmek nasıl mümkün olabilir? HRİSTİYANLIK, PAGANİZM VE YAHUDİLİK Kişi eğer yeterli zamanı ayırır ve çeşitli kaynakları karşılaştırmalı şekilde okumayı kabul edecek olursa, Sümer mitolojisi ­Yahudiliğin temelidir ­Mısır dini inancı­ Hıristiyanlığı etkilemiştir­ ve Yahudi tarihi ­Hıristiyanlığın ve İslam'ın temelidir­ kişi bunları okuduktan sonra kaçınılmaz şekilde dinsel inançları sorgulamaya yönelir. Günümüzde etkilerini halen korumakta olan Yahudilik, Sümer mitolojisinden ve hem de Yahudilik öncesi İbrani kültüründen etkilenerek ortaya çıkmıştır. Hristiyanlık ise, her ne kadar Mısır dinsel inancının etkilerini güçlü bir şekilde taşısa da Filistin bölgesine yerleşen ve yöreyi uzun süre kontrolleri altında tutan Yunan toplumunun yaka silktikleri katı bir inanç sistemi olan Yahudi inancını etkili bir reform hareketi ile yumuşatma gayretleri sonucunda ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlık Yahudiliğin pagan inancı ile sentezlenmesinden ibarettir, ilk İnciller dahi Yunancadır. İslam ideolojisi ortaya atan Muhammed ise öncelikle Yahudilerin peygamberi olmak istemişse de, bu konuda asıl hedef kitlesi tarafından kabul göremeyince kendi pagan Arap toplumunu dönüştürme gayretine yönelmiştir. Bu sebeple "indiriliş" sırasına göre okunan Kur'an'ın Yahudileri bol bol överek işe başladığını, fakat Muhammed'in Yahudiler tarafından reddedildiği noktada onları çeşitli şekillerde kötülemeye başladığına tanık olabiliriz. Bu sebeple Kur'an, Tevrat'ın o dönem için Araplara uyarlanmış güncel bir versiyonudur diyebiliriz HİNNOM VADİSİ Cehennem konusu yıllardır çeşitli İngilizce kaynaklardan araştırdığım bir mesele olsa da, bu yazıyı kaleme almadan önce Sevan Nişanyan'ın 'Ağır Kitap' adlı eserinde derli toplu bir şekilde yer aldığına tanık oldum. Alice K. Turner, Cehennemin Tarihi adlı eserinde konuya değinmiş ve Hinnom Vadisi'nin dönüşerek semavi dinlere ne şekilde girdiğini ve nasıl günümüz dindar bireyinin korkulu rüyası haline getirildiğini güzel özetlemiştir. Bunlara ek olarak Tevrat, cehennemin yeryüzünde bir yer olduğunu açık bir dil ile ifade etse de, aynı zamanda bir metafor olarak da kullanıldığı kitap olmuştur. Hıristiyanlık inancında cehennemin dönemsel olarak farklı yorumları olduğunu görebilirken, İslam inancının cehennemi inanç açısından olduğu kadar ideolojik bir unsur olarak da karşımıza çıkmaktadır. İbraniler ve Araplar, her ikisi de Sami toplumunun iki ayrı koludur, soy bakımından yakın akraba olduklarını biliriz, Samiler ise yaygın kabule göre bir göç hareketi sonucunda Ortadoğu'ya Hindistan'dan gelmişler, gelirken yanlarında Asya inanç sistemlerini de getirmişlerdir. Bu inançları Ortadoğu inanç sistemleri ile harmanlayarak kendi dinsel anlayışlarını oluşturmuşlardır. Fakat bu coğrafyada iki ayrı kola bölünerek İbrani ve Arap toplumlarının ortaya çıkmalarına vesile olan Samiler, önceleri tek tanrı fikrinden ziyade "putperest" olarak adlandırılan pagan inancı ile uzun süre oyalanmışlardır. Hem İbraniler hem de Araplar, savaşçı ve ellerine her fırsat geçtiğinde acımasız olabilen sert toplumlardı. Günümüzde atalarından aldıkları bu özellikleri koruduklarına tanık olabiliriz. CEHENNEM KELİMESİ NEREDEN GELİR Yahudilik inancı henüz ortaya çıkmadan önce İbraniler, Filistin bölgesinde yaşarlarken eski Kudüs'te pagan inançlarını sürdürmektelerdi. Bu inançların tanrılarına kurbanlar adamak hayatın sıradan bir parçası olduğu kadar, kurbanların her zaman öldürülmesi gerekmiyor, kimi zaman sembolik adama faaliyetleri de gerçekleştiriliyordu. Tek tanrı inancının yayılmaya başladığı dönem bu adak faaliyetlerinin abartıldığı ve gerçekleştirilen sembolik eylemlerin güncel kaynaklarda aşağılandıkları, bu sayede pagan inançlarının kötülendiği yönünde bir iddia bulunmaktadır. Bunu neden söyledik? Hemen anlatalım... Kudüs'ün güneyinde, bugün halen mevcudiyetini koruyan Hinnom adında bir vadi bulunmaktadır, tam adı 'Gei ben hinnom' ve bazı kaynaklarda sadece 'Gei hinnom' olarak geçen bu vadinin sırtları günümüzde yerleşim bölgesi olsa da, vadinin içleri antik kalıntıların ve mezarların bulunduğu yeşil bir alan olarak korunmaktadır. 'Gei', İbranice vadi anlamındadır, 'ben' ise oğul manasındadır, 'hinnom'un ise gözyaşı olarak çevrilebileceği söylenmiş. Bu ismin 'gehinnom' olarak geçtiği Aramice'de 'g' harfi Arapça'da 'c' olarak okunduğundan, Gei hinnom Arapça'ya 'cehinnom', Yunanca'ya ise 'gehenna' olarak geçiyor. Yani bizim bildiğimiz hali ile cehennem. Cehennem vadisi, tanrı Moloh ve bir kaç başka tanrı adına inşa edilmiş tapınma alanları ve sunaklar ile doluydu, tek tanrı inancının yaygınlaştırılmaya çalışıldığı dönem insanların geçmişte Moloh'a çocuklarını kurban ederek adadıkları, bu işlemin de çocuğu ateşe atarak yakılması ile gerçekleştirildiği söylemi yayılmıştır. Bir diğer iddia ise, insanların çocuklarını ateşe atmadıkları, ateşten şöyle bir geçirerek onları "arındırdıkları" ve sembolik olarak adadıkları yönündedir. Söylenceye göre bu işlem pagan inançlarını kötüleme sürecinde çocukların canlı canlı ateşte yakıldığı şeklinde anlatılarak insanların geçmiş adetlere tepki göstermelerini sağlamaya yönelik olduğu düşünülür. "CEHENNEM" ÇÖPLÜK Hinnom'un Pagan İbraniler için bir başka önemi daha bulunur, vadi hem çöplük olarak kullanılır, hem de büyük suçlar işledikleri için idam edilen kişilerin cesetleri vahşi hayvanlar ve ceset kemiren kurtların yemeleri için bir uçurumdan bu vadiye atılırlar, ağır suçlar işleyerek idam edilenler gömülmezler, bedenlerinin toprağı kirleteceği düşünülür, idam edilmelerinin yanında cesetlerini hayvanların kemirmeleri ve kuşların didiklemeleri ayrı bir cezalandırma yöntemi olarak kabul görmektedir. Söylentiye göre kentte işlenen bazı cinayetlerin kurbanlarının cesetleri de katilleri tarafından geceleri gizlice buraya atılmaktadırlar. Zaman içerisinde vadiye öyle çok ceset almıştır ki, uçurumun hemen altında bulunan toprağın kurtlandığı ve bu kurtların aynı yere leş atıldığında hızla cesedi sarmak üzere topraktan fışkırırcasına çıktıkları rivayet edilir. Tahmin edersiniz ki o dönem böyle bir amaçla kullanılan ve aynı zamanda kentin çöplüğü olan vadiden yükselen ağır koku civardaki yerleşim için tahammül edilemez olabilmektedir, bu sebeple bölge halkı kokunun dayanılmaz boyuta ulaştığı zamanlarda vadiyi ateşe verirler, ateş tüm cesetleri ve çöpleri iyice yaksın ve koku giderilsin diye vadiye bol miktarda kükürt atarlar. Oldu mu sana suçluların öldükten sonra sönmeyen kükürt ile yandıkları cehennem? BÜYÜK SÜRGÜN M.Ö. 640­609 arasında köktendinci uygulamaları ile bilinen Yahudi kral Yosiah, Gei Hinnom'da bulunan putperest tapınaklarını kutsal kent Kudüs'ün asıl sahibi olan Allah'a karşı bir hakaret, bir küfür olarak kabul eder ve hepsini yıktırır. Yosiah öldükten 25 yıl sonra iktidarda bulunan ve ancak 3 ay 10 gün tahtında oturabilen Yehoyakh'in zamanında, 597 yılında Babil ile Yahudi krallığı arasında çıkan savaşta Babil kralı Nebukadnezar savaşı kazanarak Yahudi soylularını ve rahiplerini yanına alarak Babil'e götürür. Babil sürgünü Yahudi tarihine "büyük sürgün" adıyla geçer, ancak 50 sene kadar sürmüş olsa da sanki bin yıl sürmüşçesine hafızalarında yer etmiş, Yahudiler üzerinde travmatik etkileri olduğu kadar inançlarının biçimlenmesinde bu sürgün dönemi etkili olmuştur, Babil'den dönen Yahudi soyluları, adeta Yahudilik inancına yeni bir yön katmışlar, filozof peygamberlerin önlerini keserek dinin daha fazla değişmesini engelleme gayretine girmişlerdir. Büyük sürgün, Yahudi din adamlarının Babil'in din adamları ile kaynaşmaları ve fikir alışverişlerinde bulunmalarında etkili olmuştur. Babil'in rahipleri Yahudi din adamlarını hinnom vadisi konusunda uyarmış ve cehennem fikrini inanca eklemlemenin suç işleme potansiyeli olan topluluk üyeleri üzerinde caydırıcı bir etkisi olacağı konusunda ikna etmişlerdi. O güne kadar Yahudiler için ölümden sonrası pek önemli değildi, inançları dünyevi bir algı üzerine kuruluydu. Ölen ölüyordu ve murdar oluyordu, ölümden sonra bir yaşam Yahudilerin üzerine düşünmedikleri bir meseleydi. Eski Ahit, her ne kadar Musa'ya beş kitap halinde indirildiği iddia edilse de (Penteteuch), bu kitaplar korunamamış, Tevrat mevcut olan haliyle uzunca bir süreç içerisinde tarih kitabı gibi adım adım oluşturulmuş, asıl formunu Babil sürgünü sonrasındaki yüz yıllarda almıştı. CEHENNAH Yahudi inancında ゙şeol olarak bilinen bir sözcük 'çukur' ve 'mezar' manasında kullanılsa da şimdi bildiğimiz anlamda bir cehennemi tasvir eder, ancak metaforik bir anlamda kullanılırdı, Tevrat'ta cehennemi tasvir etmek için kullanılan yedi ayrı isimden biridir, ゙ şeol Babil sürgünü sonrasında ise, cehennah şimdi bildiğimiz şekliyle cehennem ve cennet inancı, yani ölümden sonrasına dair unsurlar Yahudilik inancında kendilerine yer bulmaya başlamışlardır. Babil'in din adamları bu ödül (cennet) ve cezalandırma üzerine kurulu korku (cehennem) sisteminin inanca dahil edilmesinin ölümlü insan üzerinde psikolojik bir etkisi olacağı konusunda sağladıkları telkin neticesinde Talmud'da günahkarların 12 aylık bir süre boyunca cehennaha giderek acı çekecekleri, ancak sonrasında cennet ile ödüllendirilecekleri açıklanmıştır. Cennet, her ne kadar şimdi konumuz olmasa da, o da Babil dilinde 'aden' yani "bahçe" sözcüğünden türetilmiş, dünya üzerinde bugün verimli hilal olarak adlandırılan bölgenin ta kendisiydi. Yahudi inancı üzerinde ilerleyen dönemlerde uygulanmaya çalışılan bir reform hareketi yeni bir inanç sisteminin, yani Hıristiyanlığın ortaya çıkmasına neden olmuş, cehennem fikri güçlü ve zengin bir şekilde bu yeni inanç sistemine de dahil edilmiştir. Aslına bakacak olursak hemen her inanç sisteminde ölümden sonrası ile ilgili bir takım anlatılar bulunsa da, Ortadoğu inanç sistemlerinde cehennem fikri, ölülerin yanmaları ve hatta kurtlar tarafından kemirilmeleri, Kudüs'ün eski çöplüğü hakkında anlatılanlar üzerine şekil kazanmıştır. Hıristiyanlık inancında bu unsur süslenerek geliştirilir, sadece tanrının günahkarları bir süre cezalandırdığı yer olmaktan çıkar ve şeytan figürü ile özdeşleştirilir, dinler arası rekabet arttıkça, kendi yandaşlarını bir arada ve korku içerisinde tutmak isteyen bu yeni inanç sistemleri cehennemin korku veren imajını süsleyerek abartmaya başlarlar. Hıristiyanlığa geçen cehennem olgusu adım adım o güne kadar olmadığı ölçüde sadistik bir yer haline gelmeye başlar. Günahkarları cehennemde türlü işkenceler beklemektedir, zebaniler tarafından sürdürülecek bu işkenceler bir anlamda orta çağ Avrupası'nda Hıristiyanlar tarafından uygulanan şiddet ve işkenceleri meşru hale getirmek için kullanılmıştır. ŞİMDİ FESTİVAL ALANI Günümüzde bilhassa Müslümanlar cehennemi ideolojik bir göz ile değerlendirirler ve İslam karşıtı herkesin düşeceği nihai yer olarak tanımlarlar, hatta Müslümanların önemli bir kesimi de cehenneme düşmekten kurtulamayacaklardır. Fakat pek azı cehennemin aslında Kudüs'ün eski çöplüğünün adı olduğundan haberdarlardır. İşte sevgili okur, hayatın güzelliklerine her yöneldiğinizde, insanın doğasının bir uzantısı olarak kabul edebileceğimiz kötü davranışlara yöneldiğinizde, ya da İslam inancı ile çeliştiğinizde sizi korkutmak üzere ortaya atılan cehennem fikrinin temelinde yatan unsuru sizlere aktardık. Buyrun kararınızı kendiniz verin, bu gerçekleri görmezden gelerek körü körüne inanmak ya da daha derin araştırmalara yönelmek yine sizlerin elindedir. İşte şimdilerde festival, konser ve piknik alanı olarak kullanılan, geçmişte Kudüs'ün güneyinde bir çöplük, suçluların cesetlerinin atıldıkları, zamanla semavi dinlere cehennem olarak girmiş hinnom vadisininin hikayesi...
  12. ARAP KÜLTÜRÜNDE TÜRK İMGESİ Ulusçuluğu yadsıyan ümmetçilik ya da ulusçuluğu ümmetçilikle kaynaştırmağa çalışan siyasi girişimler, günümüzde Batıcılıkla kolayca uyuşmaktadır. Uyuşmanın temelinde, ulusçuluğu ümmetçilik içinde eritmeyi amaçlayan ve azgelişmiş ülkelere yönelen küresel politikalar vardır. Ulusçuluk konusunda yaşanmakta olan yozlaşma ve bu yozlaşmanın devlet politikalarına yerleştirilmesi, küresel bir girişimdir. Ancak, bu girişimi hazırlayan düşüngüsel (ideolojik) temel, yüzlerce yıl işlenen Türk karşıtlığına dayanır. İlk dönem Arap düşünürlerinin Türklere yönelik değerlendirmeleri, Batıdakiler gibi bilim ve gerçeklerle ilgisi olmayan, öznel yargılardır. Türk Karşıtlığı Arap kültüründe Türklere karşı olumsuz bir duruş vardır ve bu duruş Batıdaki gibi yaygındır. Türkler’in İslam öncesindeki yaşam biçimine olduğu kadar sonraki dönemleri de içine alan olumsuz değerlendirmeler, eskiden başlar, bugüne dek sürer. Bu tutumun günümüzü ilgilendiren yanı, Türk toplumu içinde Türk olmasına karşın Türklüğü yadsıyan ümmetçi bir anlayışın varlığı ve bu anlayışın siyasi güç durumuna getirilerek, yönetime taşınmış olmasıdır. Arap kültüründeki Türk karşıtlığının incelenmesi, yalnızca tarihsel değil, bugünü de ilgilendiren siyasi bir konudur. Dinsel öğelerle beslenen ulus karşıtı politikayı anlamak ve dayandığı düşüngüsel temeli bilince çıkarmak için, bu incelemenin yapılması gereklidir. Batıcı-Ümmetçi Birlikteliği Ulusçuluğu yadsıyan ümmetçilik ya da ulusçuluğu ümmetçilikle kaynaştırmağa çalışan siyasi girişimler, günümüzde Batıcılıkla kolayca uyuşmaktadır. Uyuşmanın temelinde, ulusçuluğu ümmetçilik içinde eritmeyi amaçlayan ve azgelişmiş ülkelere yönelen küresel politikalar vardır. Ulusçuluk konusunda yaşanmakta olan yozlaşma ve bu yozlaşmanın devlet politikalarına yerleştirilmesi, küresel bir girişimdir. Ancak, bu girişimi hazırlayan düşüngüsel temel, yüzlerce yıl işlenen Türk karşıtlığına dayanır. Batı düşününde Türk imgesi ne ise, Arap düşününde de Türk imgesi hemen odur. Bugün kimliğini yitirmiş Batıcı “aydın” tipi ile Türk kimliğini açıktan yadsıyan ümmetçinin kolayca bir araya gelebilmesinin nedeni budur. Bu iki kümeyi, AB ya da ABD politikalarında birbiriyle bütünleştiren ortak payda, Avrupa aydınlanması ve Arap Kültüründe yoğun olarak işlenmiş olan Türk karşıtlığıdır. Bu karşıtlığın günümüzdeki somut karşılığı ulus-devlet düşmanlığıdır. İlk Dönem Karşıtlığı İlk dönem Arap düşünürlerinin Türkler hakkındaki değerlendirmeleri, Batıdakiler gibi bilim ve gerçeklerle ilgisi olmayan, öznel yargılardır. Fetih için Doğuya yönelen Araplar, Türklerle yoğun biçimde çatıştıkları için, Türk karşıtlığını yanlışlara dayanan bir yaymaca (propaganda) olarak uygulamışlardır. Başkalarını aşağılayarak kendine yukarda bir yer edinme yöntemini, Türkleri Araplaştırmak için yoğun biçimde kullanıyorlardı. Bu nedenle ilk dönemlerdeki Türk değerlendirmeleri, değerlendirmeden çok, düzeysiz bir karalamaydı. Mukaffa’ya Göre Türkler Batı dillerine de çevrilen al-Durrat al-Yatimâ adlı yapıtıyla ünlü, 8.yüzyıl Arap düşünürlerinden İbn al-Mukaffâ bu yapıtında, değişik ulusları kendi değer ölçüsüne göre değerlendirir ve kimi yargılarda bulunur. Mukaffâ’ya göre; “İranlılar büyük bilim adamları yetiştirmiştir ama onları milletlerin en ilerisi saymak yanlıştır, çünkü yaratıcı değil taklitçidirler. Bizanslılar mimarlık ve geometri alanlarında başarılı olmuşlar, ancak ortaya bundan başka bir şey koymamışlardır. Çinliler sanatkâr, ancak düşünce alanında yetersiz, araştırma yeteneğinden yoksundurlar. Hintliler kurnazdır ve hayal ürünü işlerle uğraşırlar.” Mukaffâ milliyetlerle ilgili bu değerlendirmelerin sonunda, Araplar’ın bunların “tümünden daha yüksek” bir kavim olduğunu ileri sürer ve bu ilk küme içine bile sokmadığı Türkler için şunları söyler: “Türkler, başkalarına saldırmak için yaratılmış yırtıcı ve vahşi hayvanlardır. Bu özellikleriyle Afrikalı zencilere benzerler, ancak onlar kadar tembel ve miskin değillerdir.”1 “İyi Savaşan Barbarlar” Avrupalıların Türkler için bugün de kullandıkları; vahşi, barbar ya da ilkel gibi tanımlar, Arap düşünürlerce de ortaya atılmış ve yaygınca kullanılmıştır. Yapıtları günümüze dek ulaşabilen ve Farsça‘dan Arapça’ya yaptığı çevirilerle tanınan ünlü Arap tarihçisi Cabir el-Belazurî (9.yüzyıl), Fütuhü’l Büldan adlı yapıtında; Türkler’in “iyi savaştıklarını” kabul eder ancak onların “ilkel” ve “barbar” olduğunu ileri sürerek; “Bu barbarlar, manevra gücü olarak bizden ne kadar üstünler” diyerek hayıflanır.2 Düzeysiz Karalama İbn Fadlan, Arap kültüründe önemli bir yeri olan, 10.yüzyıl düşünürlerinden biridir; din bilgini, diplomat ve gezgin olarak tanınmıştır. Abbasi Halifesinin, Müslüman olmak istemeyen Türk boylarına gönderdiği kurula başkanlık yapmış ve yolculuğu sırasında yaptığı gözlemlerini bir kitapta toplamıştır. Risale adlı bu kitapta, Oğuz boyları ile ilgili verdiği bilgiler, inandırıcılığı olmayan ayrıntılar ve karalama amaçlı aktarımlarla doludur. Fadlan, düşüncesindeki Türk imgesini, Volga boylarına yaptığı diplomatik yolculuk sırasında (M.S.921) karşılaştığı bir olaya bağlayarak şöyle aktarmaktadır: “Geçen gün bir Türke rastladık. Sefil ve acılı görünüşlü, pis ve çirkin biriydi. Durun, kimse geçmeyecek, diye bağırdı. Üçbin at ve beşbin adamdan oluşan kervan, onun komutuna uyarak durdu. ‘Biz hakanın dostlarıyız ona gidiyoruz‘ dedik, gülmeye başladı ve ‘hakan da kim oluyor? Sakalına tüküreyim hakanın, bana ekmek verin’ dedi. Ona ekmek verdik. Ekmeği alıp bize döndü ve ‘hadi geçin bakalım size acıdım’, dedi.”3 10.Yüzyılda Irkçılık Abbasi vezirlerinden İbn Sa‘dan al Arid, (vezirlik süresi 982-985) dönemin bilim adamlarına; “hangi millet daha üstündür”, “Araplar’ın başka milletlere üstün olan yanları nelerdir” konularını içeren bir araştırma yaptırır. “Araştırmaların” sonucu beklendiği gibi çıkar ve hemen tüm bilim adamları, al-Mukaffa’nın yüzelli yıl önceki görüşleri üzerinde birleşir. Aralarındaki tek ayrım, içeriğe değil, biçime yöneliktir. Saptamalara daha “bilimsel” bir görünüm verilmiş, başka milletlerin olumlu yönleri biraz daha öne çıkarılmıştır. “Araştırmacılar”dan biri olan Hayyam al-Tevhidi, birçok milletin özelliklerini sıraladıktan sonra “Arapların milletlerin tümünden her bakımdan üstün olduğu” sonucuna varır. Tevhidî’ye göre; “milletleri oluşturan ve onlara özgü olan erdemler, her milletin tüm bireylerinde mutlaka varsayılmaz”; “Acemler siyasette ustadır” ama “içlerinde siyaset bilincinden yoksun birçok insan da vardır”. “Türkler cesur ve yiğit insanlar olarak tanınır” ama birçok “korkak Türk de vardır”; “Her milletin yükselme ve alçalma dönemleri olur. Daha önce geri olan bir millet, yükselme döneminde ileri hale gelebilir” ancak, “emsalsiz bir dile sahip olan Araplar” diğer milletlerden ayrımlı olarak, gerileme dönemlerinde bile “asil, uygar ve cömert bir millettir.”4 İbn al-Arid’in yaptırdığı “araştırmaya” katılan bir başka bilim adamı olan Abû Süleyman al-Sıgıstanî’nin görüşleri, özellikle de Türkler üzerine olanları, al-Mukaffa’nın yargılarının hemen aynısıdır. Abû Süleymân’a göre: “Zenciler aşağı sınıf yaratıklardır”, onları “zavallı hayvanlara benzet mek gerekir”. Türkler’e gelince, onlar da “aynı zenciler gibi, aşağı sınıf yaratıklardır”. Ancak, onlardan farklı bir yanları vardır; “zenciler zayıf ve zavallı yaratıklar kategorisine sokulurken, Türkler güçlü ve vahşi hayvanlara benzetilmelidir.”5 Türk Düşmanlığı Geleneği Arap düşünürleri, benzer görüşleri 10.yüzyıldan sonra da ileri sürdüler ve Türk karşıtlığına dayanan değerlendirme ve yorumları, Arap milliyetçiliğiyle örtüşen tarihsel bir gelenek durumuna getirdiler. Bin yılı aşkın uzun bir dönem içinde, eğitim kurumlarının tümünde konuyu bu biçimde ele aldılar. Yönetimi altında yaşadıkları 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu döneminde bile bu tutum değişmedi, değişmek bir yana karşıtlık, “din eğitimi” adı altında Türk toplumunun içine taşındı. Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı adlı yapıtında, Arap düşünündeki Türk imgesi ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapar: “Arap sorunu denilen şey, Türk düşmanlığı duygusuydu. Bu duyguyu ortadan kaldırınız, Arabistan sorunu arapsaçına döner.”6 11.yüzyıl düşünürlerinden tarihçi Al-Utbî B.Muhammed, 12.yüzyıl düşünürlerinden coğrafyacı Abû Abd B.İdrisi, fıkıhcı Yakut Al Hamavî ve ilahiyatçı düşünür Abu Muhammed al-Gazali kendilerinden önceki düşünürlere benzer görüşler ileri sürerler. Al-Utbî, Türkleri; “geniş ve yayvan suratlı, küçük gözlü, yassı burunlu, seyrek sakallı ve seyrek saçlı, siyah giysiler giyen, keskin kılıç kullanan”7; İdrisi, “belirleyici özelliği hunharlık ve gaddarlık olan, ateşe tapan putperestler.”8 Yakut al Hamavi, “Kana susamış yağmacılar, karşılaştıkları her insanı yaş ve cinsiyet ayrımı gözetmeden öldüren yaratıklar”9 olarak tanımlar. Gazali, Sunni kültürünü temsil eden düşünürlerden biridir. Yapıtlarında, yaşadığı çağı aşan bilimsel yaklaşımlarla, bilim dışı varsayımlar iç içedir. Öylesine önemli ve ünlüdür ki, ona en büyük bilginlerin alabildiği Hüccetü’l İslam unvanı verilmiştir. Horasan’lı olmasına karşın, Türk karşıtlığının önde gelen isimlerinden biridir. İhyâ-u Ulûmi’d-din adlı yapıtında, “zeka ve düşüncede yeteneksiz olan” Türkler’in “sapıklık ve sapkınlık” içinde bulunduklarını, bu nedenle “Tanrı ve Peygamber sözlerine uygun olarak cehenneme gideceklerini” söyler. Türkler’in “Arap bedevisinden ve Kürtlerden farksız olduğunu”, onlar gibi “hayvana benzediğini” ileri sürer yargısını şöyle sürdürür; “...Vahşi hayvanlara benzeyen tüm yönlerine karşın Türkler, Kürtler ve bedeviler gibi, doğal bir içgüdüyle yaşlılara saygı gösterirler. Çünkü tecrübeye dayalı olarak yaşlıların, keskinleşen zekâları nedeniyle üstün olduklarına inanırlar.”10 İbn Haldun Ve Türkler Arap kültüründe, Türk imgesini bilime ve gerçeğe uygun olarak ele alan, bu konuyu nesnel bir yansızlıkla inceleyen düşünürler de, kuşkusuz vardır. “Yalnızca Arap düşüncesinin değil, genel düşünce tarihinin de en önemli ve aydın düşünürlerinden”11 sayılan İbn Haldun ünlü yapıtı Mukaddime’de; Türk toplumunun özelliklerini, devlet yapısını, yerleşik-göçebe ilişkilerini, o dönem için inanılması güç düzeyde bilimsel bir tutumla inceler. O’na göre; “yerleşik, tarımcı yaşam biçimiyle barışçı; göçebe ise savaşçıdır”; göçebelerde “dayanışma gücü yüksektir”, bu nedenle onlar “devlet kurmaya çok yatkındırlar”; “devlet kurmak için gerekli olan güç”, bu dayanışma sayesinde göçebelerde her zaman vardır12; “devlet kurmaya yatkın Türkler, savaş tekniklerinde, sanatta, bilimde ve bilime değer vermede övgüye değer yeteneklere sahiptirler.”13 İbn Haldun, Mukaddime’de Araplar’ın toplumsal alışkanlıkları ve özellikleri konusunda son derece sert yargılarda bulunur. O’na göre Araplar, “hırsız ve yağma ruhlu”, “ayağını bastığı yeri harabeye çeviren”, “kanun ve hukuk duygusundan yoksun”, “toplum düzeni duygusuna yabancı” ve “uygarlık düşmanı” insanlardır; bu nedenle “yasalarla değil, korkutucu ruhani buyruklarla ancak idare edilebilirler.”14 El-Cahiz Ebu Osman El-Cahiz, (776-868), halifeliğe bağlı her tür etnik öğenin, barış ve anlayış içinde bir arada bulunmalarına çalışan, ünlü bir Arap ilahiyatçı, bilgin ve edebiyatçıdır. Bilimsel yapıtlarıyla olduğu kadar, zekâsı ve yazılarında kullandığı ince nüktelerle, herkesin saygı ve sevgisini kazanmış olan bu düşünür, Arap olmayan Müslüman unsurların (mavâlî), Araplar kadar önemli olduğu düşüncesini işlemiş ve geliştirmiştir. El-Cahiz, Feza’il el Etrak (Türkler’in erdemleri) adlı yapıtında, Türkler’le ilgili görüşlerini açıklamış, ayrıca değişik Arap düşünürlerinin Türkler hakkında yaptığı olumlu değerlendirmeleri bir araya getirmiştir. Abbasi ordusunda Türk gücünün artarak Türkler’in bir iç unsur duruma gelmesi, Müslümanlar arasındaki ayrımların kaldırılmasını savunan Cahiz’i, bu kitabı yazmaya itmiştir. Feza’il el Etrak, Arap Devleti içindeki Türk yükselişinin somut karşılığıdır. Câhiz’in derlemesinde, Türk imgesini olumlayan yargılara yer vermeye özen gösterilmiştir ancak gerçeklerle çelişen öznel değerlendirmelerden de tümüyle uzak kalamamıştır. Türk karşıtlığının yaygın olduğu o dönemde, Arap düşünürlerinin bu eğilimden tümüyle kurtulmaları, olanaklı değildi. Örneğin Câhiz’in kitabına görüşlerini aldığı Yazid B.Mazyad, Türkler’in; “hayalciliğe kapılmayan gerçekçi insanlar” olduğunu, “sonuç çıkmayacak işlerle” uğraşmadığını “bilmediği işlerle” ilgilenmediğini, “bildiği işleri tam ve sağlam yaptığını”, “içi ve dışının bir” olduğunu söyler. Ancak, görüşlerinin sonuna, söyledikleriyle çelişen şu eklemeyi yapmaktan çekinmez: “Türk yağma ve gasp ile karnını doyurmayı, kolayca egemen olmayı yeğler (tercih eder). Av ve ganimetten başka bir şeyden hoşlanmaz.”15 Yalnızca Savaşçı Cahiz Fezâ’il el-Etrak’ta, Türkler’e ağır baskı ve şiddet uygulayan ve Arap tarihinde Türkistan fatihi olarak anılan Kuteybe bin Müslim’in de görüşlerine yer verir. Kuteybe’nin görüşlerine göre Türkler; “felsefede Yunanlılar, sanatta Çinliler, devlet yönetimi ve siyasette Sasaniler’in eriştiği” düzeye, askerlik sanatı ve savaşkanlıkta erişmişlerdir. Kuteybe, Türkler’le savaşmış bir insan olarak, herhalde kendini yüceltmek için, onların geliştirdiği ve kendisinin yok ettiği uygarlığı çok iyi bilmesine karşın, yalnızca savaşkanlıklarını öne çıkarır. Türk kent ve köylerinde gördüğü sanat yapıtlarını sanki başkaları yapmış gibi davranır. Türkler’in bu tür işlerden anlamadığını ileri sürer; “kahramanlarla savaşmayı” sevdiklerini söylemeyi de unutmaz: “Türkler; sanat, ticaret, tarım, kanal açmak, bina yapmak ve mal edinmekle uğraşmadılar. Yaradılışlarında olan ata binmek, avlanmak, kahramanlarla savaşmak ve ganimet elde etmek gibi işlerle uğraştılar; bu işleri iyice sağlamlaştırdılar.”16 Hadislerde Türkler Kaşgarlı Mahmut, ünlü kitabı Divan-ü Lugat-it Türk’te Hz.Muhammed’in, Türkler’le ilgili görüşlerini içeren iki hadis’ini aktarır. Birinci hadis’te, “kıyamet belgelerinden”, bunların “ahir zaman karşılıklarından” ve “Oğuz Türkler’inin ortaya çıkacağından” söz edilir ve şöyle söylenir: “Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek bir egemenlik vardır.”17 Türkler’in İslam’ı dünyaya yayacağını belirten ikinci hadis ise şöyledir: “Yüce Tanrı, ‘benim bir ordum vardır, bu orduya Türk adını verdim, onları Doğuya yerleştirdim, bir millete kızarsam, Türkleri onların üzerine musallat kılarım’ diyor. İşte bu, Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü, Tanrı onlara ad vermeyi, kendi üzerine almıştır; onları yeryüzünün en yüksek yerine, havası en temiz ülkelerine yerleştirmiştir ve onlara ‘kendi ordum’ demiştir.”18 DİPNOTLAR “Kitab al-İmta, el-Mu’anasa”, al-Tevhidî (Kahire 1939) 1.Cilt, sf.70; ak. İlhan Arsel, “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” Kaynak Yay., 6.Basım 1999, sf.118 “Origins of the İslamic State” Philip K. Hitti, Columbia Uni. New York, 2.Cilt, sf.210; ak. a.g.e. sf.114 “Voyage Chez les Bulgares de la Volga” Arapça’dan çeviren Marius Canard, Paris, Sinbad 1988, sf.45; ak. Stephanos Yerasimos “Türkler, Doğu ve Batı, İslam ve Laiklik” Doruk Yay., 2002, sf.15-16 “Kitab al İmtâ Ve’l-Mu’annasa” A.Emin-A. Al Zayn (Kahire), 2.Cilt., sf.89; ak. İ.Arsel, “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” Kaynak Yay., 6.Baskı 1999, sf.128-130 a.g.e. sf.131 “Zeytindağı” Falih Rıfkı Atay, sf.45; ak. Ş.S.Aydemir “Enver Paşa” 3.Cilt, Remzi Yay. 1978, sf.267 “A History of Sultan Mahmud of Gihaznah” Al Utbî (al– Manini) Kahire 18; ak. İ.Arsel “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” Kaynak Yay., 6.Baskı, 1999, sf.139 “Geographie d’Edrisi”, P.A.Jaubert, Paris 1886; ak. a.g.e. sf.143 “Dictionnaire Georgraphique et Literaire de la Perse: Extrait du Mo’djem El Bouldan de Yakut” Barbier Meynard (Paris-1861); ak. a.g.e. sf.144 a.g.e. sf.83; ak. a.g.e. sf.145 “Felsefe Ansiklopedisi”, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kit. 1985, sf.260 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, Tekin Yay. 1995, 1.Cilt, sf.209 “The Maqaddimah an İntroduction to History” Translation from the Arabic by Franz Rosenthal, 1958 Vol II ve III sf. 353 ve 71; ak. Prof. İlhan Arsel “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” Ankara Üniv. Hukuk Fak. Yay. 1973, sf.55 “İbn Haldun The Maqaddimah; An Introduction to History” Franz Rosenthal, Newyork 1953, 1.Cilt sf.302–306; ak. Prof. İlhan Arsel, “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” Kaynak Yay., 6.Basım 1999, sf.108 “Jahiz of Basra to al-Fath İbn Khaqan on the ‘Exploits of the Turks and the Army of the Khalifate in General” C.T. Harley, Journal of the Royal Asiatic Society, London 1915, sf. 631-697; ak. a.g.e. sf.125 a.g.e. sf.125 “Divan-ü Lugat İt Türk” Besim Atalay, Ankara 1975, sf.4; ak. “Türkler’in Dini” Prof. Fuat Bozkurt, Cem Yay. 1995, sf.204 a.g.e. sf.204
  13. Müslümanları en çok müslümanlar öldürüyor İslam tarihini ve Peygamberin hayatını adeta o tarihe bizatihi tanık olan biri gibi anlatan; heyecanlanan, duygulanan ve izleyenleri bir hikâyeci ustalığında o günlerle buluşturan ilahiyatçı ve yeni YÖK üyesi Prof.Dr. Nihat Hatipoğlu bir yazısında Müslümanların erken dönemde karşılaştığı sıkıntıları şöyle anlatır: “Peygamberliğin 2. yılından itibaren dozunu artırarak devam eden Mekkeli müşriklerin zulmü 4. yılda fiili işkenceye dönüştü. Hele inen 'Yakın akrabalarını uyar' ayetinden sonra amcası Ebu Leheb gibi insanların hakaretlerine de maruz kaldı… 7-9. senelerinde ise müşrikler ‘tecrit’ politikası sürdürerek Müslümanları boykot ettiler. Müslümanlar Mekke’nin içinde alışveriş yapamıyor, çoğu kez evlerinden çıkamıyorlardı. Yeterli gıda alamayan Müslüman çocukları Mekke’de can veriyorlardı.”[1] Dinleyici ve okur bu satırlarla birlikte “müşriklere” karşı haliyle öfke duyacak ve cemaat ruhu içerisinde ait olduğu toplumun “düşmanını” unutmayacaktır. Fakat burada durmalı ve şu soruyu sormalıyız: Gerçekten de o erken dönemde, asıl büyük acıları, büyük yaraları ve binlerce kişinin ölümü ile sonuçlanan olayları sahiden “din düşmanları” yani müşrikler mi, yoksa Müslümanlar mı çıkardı? Ya da şöyle soralım Müslümanları kitlesel halde katleden müşrikler mi yoksa yine “İslam Orduları” mıydı? Soruların cevabı önemli. Zira tarih hangi bilgilerle sunuluyorsa bugün ve gelecekte o bilgiler ışığında inşa ediliyor dahası okunan tarihe göre düşman yaratılıyor, dostlar ona göre belirleniyor ve tarihten bir ders alınacaksa o da belletilen bilgilerle oluyor. O halde tarihi bilgiler, hamasete, hikâyeye, masalsı dile başvurulmadan elden geldiğince tüm nesnelliği ile bugüne aktarılmalıdır. Söz konusu aktarım sonrasında okuyucu karar vermelidir dün yaşananlara ve elbet bugün çıkarılması gereken derslere. Sorumuz şuydu: İslam’ın erken dönemlerinde Müslümanlara asıl büyük acıları kim yaşattı? İzninizle cevaba geçelim. Bilindiği üzere İslam Peygamberi döneminde, Mekke ele geçirilene kadar küçük çaplı saldırı ve olayları bir kenara bırakırsak üç büyük harp yaşanmıştır. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları olarak bilinen ve daha ilkokul çağlarından itibaren İslam tarihi yazınında başköşeye oturtulan bu savaşlarda sizce kaç Müslüman ölmüştür? Binler, on binler? Hayır, bu savaşlarda ölen Müslüman sayısı 100’ü bile bulmaz. Şöyle ki tarihi kayıtlara göre Bedir savaşında 14, Uhud’ta 73 ve Hendek savaşında da 8 Müslüman yaşamını kaybetmiştir. Denilebilir ki, Hendek savaşında Mekke cephesi 10 bin kişiyle Medine sınırına geldi lakin kuşatmayı yaramadığı için büyük kayıplar yaşanmadı. Bu itiraz elbette haklıdır. Fakat unutmamak lazım bu veri aynı zamanda Mekke cephesinin gücünü ve istenildiği takdirde karşılıklı büyük kıyımların da yaşanabileceği gerçeğini sunar bize. Ama tarihte böyle bir kıyım yaşanmamıştır! Peygamberlik döneminin 23 yıl olduğunu hatırlarsak, o dönemin “din düşmanlarından” bize kalan “büyük acılar” bunlardır işte. Geçelim şimdi Bedir, Uhud ve Hendek meydanından diğer meydanlara; örneğin Müslümanların karşı karşıya geldiği o büyük savaşlara.Tarih 656. Yer Basra. Savaşın bir cephesinde Peygamberin yakın arkadaşları Talha, Zübeyr ve Peygamberin eşi Aişe var; diğer cephedeki savaşçıların komutanı ise Halife Ali. Talha ve Zübeyr görünürde öldürülen halife Osman için bu savaşı verir. Kimi kaynaklara göre ise asıl sebep Talha ve Zübeyr’e verilmeyen valilikler diğer bir ifade ile iktidarın ortaklığıdır. Aişe’nin, Ali ile olan husumeti ise yeni değildir elbet! Savaş alanı hınca hınç doludur adeta. Öyle ki Ali kuvvetleri 20 bin kişidir; Talha, Zübeyr ve Aişe cephesinde ise 30 bin kişi vardır. Savaşın kayıpları da bu nispette o kadar yüksek olacaktır. Tarihi kayıtlar farklılık gösterse de Cemel ya da Basra savaşı sonucunda 10 ila 18 bin arasında değişen bir can kaybından bahsedilir. [2] Bir yıl sonrasında ise Suriye, Sıffın da ortalık adeta kan gölüne dönecektir. Bu savaşın tarihe iz bırakan katliam yüzü ise daha hazırlık safhasında kendini ortaya çıkaracaktır. Neredeyse bütün bir gençlik döneminde İslam’a karşı savaşan ancak Mekke’nin ele geçirilmesi ile Müslüman olabilen ve Müslüman olduktan sonrada iktidar koltuğundan hiç ayrılmayan Muaviye savaşın bir cephesinde yerini almıştır. Diğer Cephenin lideri ise yine Peygamberin damadı ve amcaoğlu da olan Halife Ali bin Ebu Talib’tir. Her iki cephedeki asker sayısı da yüz binlerle ifade edilir. Tabiri caizse “kıyamet gününü” andıran muharebe meydanında savaş 4 aya yakın bir süre devam eder. Sonuç ise korkunçtur. 70 bine yakın insan bu savaşta yaşamını kaybeder. Üstelik bu kan deryasından bir sonuçta çıkmaz! Zira Muaviye savaşı kaybedeceğini anladığı anda yakın adamlarından Amr b. el-Âs’ın teklifiyle mızrakların ucuna Kur’an sayfalarını taktırır ve “Kur’an aramızda hakem olsun” diyerek sözüm ona savaşı durdurmak ister. Din bu derecede “kullanılır” hale gelmiştir artık. En nihayetinde Ali safında karışıklıklar meydana gelir ve savaş bir neticeye ulaşmadan bitirilir. [3] Sadece 14 Müslüman’ın yaşamını kaybettiği Bedir savaşından on binlerce Müslüman’ın “din kardeşi” tarafından öldürüldüğü bir tarihe gelmiştir İslam dünyası. Üstelik daha aradan yarım yüzyıl bile geçmemiştir.! Bedir demişken, anılan savaşta Allah’ın melekleri aracılığıyla Müslümanlara yardım ettiği ile ilgili ayetler Kur’an da şöyle yer almıştır: “Andolsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O hâlde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız”. (Ali İmran 123) Devamında 124. Ayette şöyledir: “Hani sen mü’minlere, “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun”. Bir sonraki ayette şöyle devam eder: “Evet, sabrettiğiniz ve Allah’a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder”.[4] Bir de Bedir’e dair şunu anımsamak lazım sanırım: Muaviye’nin ağabeyi, dedesi ve kimi yakınları Bedir savaşında, Mekke cephesinde yerini alır ve Müslümanlar tarafından öldürülür.! Özellikle Sıffın süreci ile birlikte Müslümanlar cephesinde ortaya çıkan bir diğer grup ise Haricilerdir. Savaş sonrasında hem Ali’ye hem de Muaviye’ye karşı savaşı göze alan Hariciler de bu dönemde büyük kayıplar verir. Örneğin Nehrevan savaşı olarak bilinen savaşta 3 bine yakın harici askeri, Ali ordusu tarafından öldürülür. Diğer taraftan Ali’yi suikastla öldüren de yine bir Harici’dir. Muaviye ve yakın adamı Amr b. el-Âs ise Haricilerin suikastlarından yara almadan kurtulur. Gelinen nokta kelimenin tam manasıyla korkunçtur artık. Peygamberlik dönemi boyunca (23 sene) müşrikler tarafından öldürülen Müslümanların sayısı ancak yüzler civarında iken, Peygamberin ölümünü takip eden ilk 30 yılda Müslümanlar arasında çıkan savaşlarda 80 bin insan can verir. Yazımızın başında sorduğumuz “Müslümanları kitlesel halde katleden müşrikler mi yoksa yine “İslam Orduları” mıydı” sorusu da bu veriler ışığında cevabını bulmuştur sanırım. Özellikle Mekke döneminde, Müslümanların yaşadığı kimi zorluklar ve acı olaylar sayfalar dolusu yazılıp radyo ve televizyonlarda saatlerce anlatılırken, on binlerce insanın yaşamını kaybettiği Sıffın ve Cemel gibi savaşlar sadece “fitne” ifadesi ile okunuyorsa, ne bize anlatılan bir tarih vardır ne de bugünün Müslümanlarının o tarihten alacağı bir ders. Nitekim yanı başımızda cereyan eden ve onbinlerce insanının yaşamını kaybetmesine neden olan Suriye istilasını bugünün egemen İslam dünyası destekliyor, bizatihi işgale katılıyor ve dünyanın en büyük nükleer silahlarına sahip olan ABD’yi Suriye’de daha çok kan dökmeye çağırıyorsa aslında ne Sıffın geride kalmıştır ne Cemel. Aydın Tonga Odatv.com
  14. Ortaçağ İslam Bilginlerinin Büyük Tartışması İslam'da Peygamberliğe Reddiye Akılcılığın Zirvesi: İbn el-Ravendi İbn el-Ravendi, el- Varrak, Razi gibi bilginlerin maddenin ezeli- ebedi (yaratılmamış) olduğunu ve doğanın kendi işleyişi olduğunu savunarak buradan mucizelerin reddiyesine arkasından buna dayanarak peygamberliğin reddiyesine vardırdıkları görüşleri ortaçağ islam dünyasında kendi zamanlarında ve sonrasında büyük bir tartışma yaratmış... Bilim hayatı açısından stratejik öneme sahip olduğunu düşündüğümüz bu konuyu yeniden gündeme getiriyoruz. İbn el- Ravendi etkileyici bir Tanrıtanımaz eserler külliyatının (sözümona "düşkün" olduğu dönemde) yanı sıra birçok saygın ve bilgince eseri kaleme alan (muhaliflerinin "doğruluk dönemi" diye adlandırdıkları sürede) Iraklı ilahiyatçı ve filozof. Dünya"nın ebediyetini savunmuş, ve Bilge bir Tanrı kavramına, Kur"an"a, Peygamber Muhammed"e, tüm Peygamberlere, mucizelere, tapınanlara ve ibadete karşı çıkmıştır. 11. yüzyılda kendisinden o kadar nefret edilmişti ki kendisine ait el yazmaları bulmak zorlaşmıştır, ve kitaplarından parçalar yalnızca muhaliflerinin eserlerinde mevcuttur. Bilinen en ünlü kitabı Kitab el- Zümrüd (Zümrüd Kitabı) kendisi ile akıl hocası (Muhammed el- Varrak) arasında yapılan tartışma biçiminde yazılmıştır. Tartışmanın sonunda mucize ve peygamberlik karşıtı görüşlerin geçerliliği ispat edilmiştir. Etkisi yüzyıllar süren ve Farabi, Gazzali gibi birçok bilginin tartışma konusu yaptığı fikirleri şöyle sıralanabilir: 1. Tanrı insanlara doğru ve yanlış üzerine yargıda bulunabilecekleri aklı bağışladı. Eğer peygamberlerin iddiaları insanın yargısını destekliyorsa, peygamberler gereksizdir (fazlalıktır). Eğer onların iddiaları aklın yargılarına aykırı ise, onları dinlememeliyiz. 2. İnsanlar gökyüzünü dikkatle gözleyerek gökbilimini geliştirdiler. Nasıl gözleyeceklerini öğretecek peygamberlere ihtiyaç duymadılar. Ne de lavtayı nasıl yapacaklarını öğretecek peygamberlere ihtiyaç duydular. İnsanların vahiy olmadan koyunun bağırsağının kurutulup bir tahta parçasına gerildiğinde, bunun hoş sesler çıkarabildiğini öğrenemeyeceklerini varsaymak abestir. Bütün bu yetenekler doğuştan gelen insan aklıyla, çalışmayla, gözlemle ve deneme-yanılma yoluyla kazanılmıştır. 3. Peygamber Muhammed olağanüstü bir söz ustası olduğu için ya da diğer Araplar Muhammed"le savaşmak adına şiir yazmak için çok meşgul olduklarından ya da Araplar eğitimsiz insanlar olduklarından Kuran Arapların diğer kitaplarından daha güzel olabilir. Kuran her hal ve karda o kadar da etkileyici değildir çünkü çelişkili ve abes şeylerden söz etmektedir ve özellikle de gayrimüslimler için etkileyici değildir. 4. Muhammed"in öğretileri bildirilmiş dinlere bir meydan okumayı temsil eder: O, Yahudilerin ve Hristiyanların inandığı herşeyin tamamen yanlış olduğunu, inandıkları şeylerin peygamberlerinden yanlış aktarıldığını iddia etti. Fakat eğer Yahudilerin ve Hristiyanların, büyük oranda, gerçekleri doğru olarak aldıklarına güvenemiyorsak, İslami geleneği aktaran Muhammed"in bir avuç takipçisine neden güvenelim? 5. Musa ve İsa, elbette, Muhammed"in geleceğini önceden bildirmişlerdi (geleceğine dair öndeyide bulunmuşlardı) "“ herhangi bir astrolog (medyum) öndeyide bulunabilir. Aynı şekilde, Muhammed"in bazı olayları önceden bildirmesi, onun peygamber olduğunu ispatlamaz: Başarılı bir tahminde bulunmuş olabilir, fakat bu onun geleceğe dair gerçek bir bilgisi olduğu anlamına gelmez. Dahası geçmişte olmuş olayları nakletmesi de onun peygamberliğini ispatlamaz (çünkü İncil"de geçenler olaylar hakkında okumuş olabilir) ve eğer okur-yazar değilse, pekala İncil ona okunmuş da olabilir. 6. Meleklerin Muhammed"in yardımına koştuğuna dair aktarılanlar mantıklı değildir, çünkü bu aktarılanlar peygamberin düşmanlarından sadece 70 tanesini öldürebilen Bedir meleklerinin güçsüzlüğünü gösterir. Ve eğer melekler Bedir"de Muhammed"e yardım etmek istediyseler, Uhud"da yardımlarına çok ihtiyaç varken neredeydiler? 7. (Çeşitli dinlerin Peygamberleri) aldatılmamıştır ya da yanıltılmamıştır; onlar etkin bir biçimde kandırmaktadırlar, hilelerle ve el çabukluğu ile dinleyenlerini aldatmışlardır. Aynı zamanda garip ve az bilinen doğal olayları takipçilerini kandırmak için kullanmışlardır "“ mıknatıslar gibi ama daha az ünlü olanlarını. 8. Kullarını hasta eden bir Tanrı kullarına bilgece davranan biri gibi ya da onları gözeten biri olarak ya da onları esirgeyen, bağışlayan biri gibi görülemez. Kullarına fakirliği ve sefilliği reva gören biri için de aynısı geçerlidir. Aynı zamanda kendisine karşı itaat etmeyeceğini bildiği birisinden itaat etmesini beklemek de bilgece değildir. Ve sadakatsiz olanı ve itaat etmeyeni sonsuz ateşle cezalandıran birisi bir aptaldır. 9. (Bir muhalifi olan el-Hayyat"ın İbn el-Ravendi"nin mucizeler ve Kur"an üzerine yorumları üzerine söyledikleri): ""Kitap el- Zümrüd adıyla bilinen kitapta, O (el- Ravendi) Peygamberlerin mucizelerinden, onların selametinden (İbrahim"in, Musa"nın, İsa"nın ve Muhammed"in mucizeleri gibi, Allah onlara rahmet eylesin!) bahsetmiştir. Bu mucizelerin gerçekliğini reddetmiş; ve bunların hilebaz numaralar olduğunu, bunları yapan insanların sihirbaz ve yalancı olduğunu; Kur"an"ın Bilge olmayan bir varlığın nutku olduğunu; ve Kur"an"ın hatalar, çelişkiler ve saçmalıklar içerdiğini iddia etmiştir. Bunları "Özel olarak Muhammedilere (Muhammed"in cemaati anlamında) karşı" başlıklı bölümde ele almıştır, Tanrı onu kutsasın!" 10. (Bir muhalifi olan el- Müeyyed"in İbn el- Ravendi"nin Peygamberlerlik üzerine yorumlarına dair söyledikleri): "İbn El Ravendi"nin kaleme aldığı bir risale ile karşılaştık. Buna Zümrüt adını vermiş ve Berahime"ye adamıştır. Risale Peygamberliğin varlığının reddine dairdir. Bu risalede o (İbn el- Ravendi) Peygamberliğin varlığını savunanlarca geliştirilmiş argümanları ve Peygamberliğin varlığını reddedenlerinkileri sıralamıştır." Temel savlarımızdan biri, Türk-İslam Ortaçağı"nın insanlığı Batı"daki Rönesans"tan 200-300 yıl önce her alanda Rönesans"ın eşiğine taşımış olduğu ve Rönesans"ın bu birikimin üstünde yükseldiği biçiminde özetlenebilir. 9. yüzyılda "akıl ve bilimle gerçeğe ulaşılabileceğini" savunan İbn el- Ravendi, bu savın en önemli halkasını oluşturuyor. "İslamın Darwinleri" sayımızda (Mart 2009) ele aldığımız bilgin ve düşünürlerin ortak yönü, evrime ilişkin bulgu ve çıkarımlarını İslamla bağdaştırmaya çalışmalarıydı. Ama akıl ve bilginin yükselişte olduğu bir uygarlığın "materyalizme ulaşmadan kalması" kuşkusuz ciddi bir eksiklik olurdu. İbn el- Ravendi, bu eksik halkayı tamamlıyor. Sorunu, Batı Aydınlanmasının çok daha sonra ulaştığı bir berraklıkla ortaya koyuyor; Mucizelerin mümkün olmadığını, doğanın kendi yasalarının ve işeyişinin olduğu ve peygamberliğin mümkün olmadığını dile getiriyor. Gani BAYER Bilim ve Ütopya Genel Yayın Yönetmeni
  15. Eski Ahit`in Tanrısı ve Yeni Ahit`in Tanrısı Hristiyanlar hem Eski Ahit'in (Tevrat/Torah aslında Musa'nın yazdığı kabul edilen 5 kitaba denir, ülkemizde ise genelde "Tevrat" kelimesiyle Eski Ahid'in tamamı yani Tanak kastedilir) hem de Yeni Ahit'in (İncil) kutsallığına inanır, her ikisinin de "değiştirilmemiş Tanrı sözü" olduğunu söylerler. Eski Ahit, yapı ve mantık bakımından Kur'an'a çok benzemektedir, efendi/yönetici bir Tanrı, onun köleleri olan insanlar bu Tanrı'nın gazabi, yakıp yıkmaları.. vs anlatılır, içinde çeşitli "hukuk" kuralları, döneme uygun saptamalar, oluştuğu döneme özgü kurallar bulunur, içinde sevgi mefhumu, ruhani veya felsefi derinlik bulunmaz, hayatın anlamını, sırrını, asıl manasını, yaşamın gizemini anlatmak yerine, sığ bir hukuk ve kural kitabına benzer, bu saydığım özellikler semitik dinlerin temel mantık yapısıdır aslında. İncil'in ise tamamını okuyan herkes, "çok daha farklı" bir kitapla karşı karşıya olduklarını hemen anlar. Bu farklılığın esas nedeni İncil'in, her ne kadar içine semitik öğeler karışmış ise de, Paganizm etkisinde yazılmış bir metin olmasıdır. İncil'deki en eski yazılar olan Gnostik Pavlus'un gerçek mektuplarındaki felsefi çıkarımlar ve gnostisizm felsefesinin yanında, Yuhanna İncili ve özellikle 1. Yuhanna bölümü, mistik pagan veya gnostisizm etkilerinin en çok görüldüğü bölümlerdir. İncil'in semitik kültürden biraz olsun kurtulup Yunan/Pagan Hellenistik kültürüyle yazılmış olması onu farklı kılar. İncil'in içinde (özellikle Paganizmin ve Hellenizmin etkili olduğu Yuhanna'nın yazılarında) bambaşka bir Tanrı portresi vardır önümüzde, Tanrı "sevgi"dir, Tanrı "ruh"tur, Tanrı'dan korkulmamalı onu sevmeli... Tevrat'taki Tanrı "efendi"dir, insanlar onun köleleridir ondan korkulmalı önünde titrenmelidir, bu Tanrı insan öldürmeyi çok sever birazdan göreceğimiz gibi, saçma nedenler yüzünden pek çok kişiyi öldürür. Richard Dawkins'in dediği gibi: "arguably the most unpleasant character in all fiction. Jealous and proud of it, a petty, unjust, unforgiving control freak, a vindictive bloodthirsty ethnic cleanser, a misogynistic, homophobic, racist, infanticidal, genocidical, filicidal, pestilential, megalomaniacal, sadomasochistic, capriciously malevolent bully." (The God Delusion, sayfa 31 ) Yani "Tüm kurgular içinde en nahoş karakter. Kıskanç ve bununla gurur duyuyor, bir dar kafalı, adaletsiz, merhametsiz kontrol manyağı, bir kin dolu kana susamış soykırımcı, bir kadın düşmanı, homofobik, ırkçı, çocuk katili, soykırımcı, evlat katili, öldürücü (veba getiren), megalo.., sadomazoşist, kaprisli hain zorba" Richard Dawkins'in bu sözlerinin ilk bakışta abartılı olduğu düşünülebilir ancak birazdan yazacağım Eski Ahit ayetlerini okuduktan sonra Dawkins'e hak vermemek mümkün değildir. İncil'de ise dediğim gibi, içine sızan birkaç semitik ayet ve saptırılan birkaç benzetme sayılmazsa çok farklı bir Tanrı portresi çizilmektedir, Tanrı kölelere sahip bir efendi değil de oğullara sahip Baba haline gelmiştir, :ncil'in deyişiyle Tanrı bizim "Göksel babamız"dır. Mat 5:48 "Göksel Babanız yetkin olduğu gibi, siz de yetkin olun" 1Yu 3:1 "Bakın, Baba bizi o kadar çok seviyor ki, bize `Tanrı'nın çocukları' deniyor! Gerçekten de öyleyiz." Eski Ahit'te üzerinde sıklıkla durulan "Tanrı korkusu" olgusunun yerine, İncil'de paganizm düşüncesinin etkili olduğu bir bölümde: 1Yu 4:18 "Sevgide korku yoktur. Tersine, yetkin sevgi, korkuyu siler atar. Çünkü korku cezalandırılma düşüncesinden ileri gelir. Korkan kişi, sevgide yetkin kılınmış değildir." Şimdi ilk önce Eski Ahit'teki yani Tevrat'taki ayetleri görelim: Çık.32: 27 "Musa şöyle dedi: «İsrail'in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün." Çık.32: 29 "Musa, «Bugün kendinizi RAB'be adamış oldunuz» dedi, «Herkes öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün RAB sizi kutsadı." 1.Sa.15: 2 "Her Şeye Egemen RAB diyor ki, ‘İsrailliler'e yaptıkları kötülükten ötürü Amalekliler'i cezalandıracağım. Çünkü Mısır'dan çıkan İsrailliler'e karşı koydular." 1.Sa.15: 3 "Şimdi git, Amalekliler'e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür." Mez.137: 8 "Ey sen, yıkılası Babil kızı, Bize yaptıklarını Sana ödetecek olana ne mutlu!" Mez.137: 9 "Ne mutlu senin yavrularını tutup Kayalarda parçalayacak insana!" Yas.20: 14 "Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB'bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz". Yşa.14: 21 "Atalarının suçundan ötürü Babil Kralı'nın oğullarını boğazlamak için yer hazırlayın. Kalkıp dünyayı sahiplenmesinler, Yeryüzünü kentlerle doldurmasınlar." Say.31: 17 "Şimdi bütün erkek çocukları ve erkekle yatmış kadınları öldürün." Say.31: 18 "Yalnız erkekle yatmamış genç kızları kendiniz için sağ bırakın." Yer.48: 10 "Lanet olsun RAB'bin işini savsaklayana! Kılıcını kan dökmekten alıkoyana lanet olsun!" Hez.9: 5 "Öbürlerine, "Kent boyunca onu izleyin ve kimseye acımadan, kimseyi esirgemeden öldürün" dediğini duydum." Hez.9: 6 "Yaşlıyı, genci, genç kızı, kadını, çocukları öldürün. Yalnız alınlarında işaret olanlara dokunmayın. İşe tapınağımdan başlayın." Onlar da tapınağın önünde duran İsrail ileri gelenlerinden işe başladılar." 2.Sa.4: 12 "Sonra adamlarına buyruk verdi. İki kardeşi öldürüp ellerini, ayaklarını kestiler ve Hevron'daki havuzun yanına astılar. İş-Boşet'in başını ise götürüp Hevron'da Avner'in mezarına gömdüler." Say.31: 14 "Musa savaştan dönen ordu komutanlarına -binbaşılara, yüzbaşılara- öfkelendi." Say.31: 15 "Onlara, "Bütün kadınları sağ mı bıraktınız?" diye çıkıştı," Hak.20: 48 "İsrailliler Benyamin kentlerine döndüler; insanları, hayvanları ve oradaki bütün canlıları kılıçtan geçirdiler, rastladıkları bütün kentleri ateşe verdiler." Yas.2: 33 "Tanrımız RAB onu elimize teslim etti. Onu, oğullarını ve bütün halkını yok ettik." Yas.2: 34 "Bütün kentlerini ele geçirdik, hepsini yok ettik. Kadın, erkek, çocuk, kimseyi sağ bırakmadık." Yas.2: 35 "Hayvanlara ve ele geçirdiğimiz kentlerdeki mallara ise el koyduk." Zek.14: 1 "İşte RAB'bin günü geliyor! Ey Yeruşalim halkı, senden yağmalanan mal gözlerinin önünde paylaşılacak." Zek.14: 2 "Yeruşalim'e karşı savaşmaları için bütün ulusları bir araya getireceğim. Kent ele geçirilecek, evler yağmalanacak, kadınların ırzına geçilecek. Kentte yaşayanların yarısı sürgüne gönderilecek, geri kalanlar kentte kalacak." Yşa.13: 13 "Ben, Her Şeye Egemen RAB, Gazaba geldiğim, öfkemin alevlendiği gün Gökleri titreteceğim, yer yerinden oynayacak." Yşa.13: 14 "Herkes kovalanan ceylan gibi, Çobansız koyunlar gibi halkına dönecek, Ülkesine kaçacak." Yşa.13: 15 "Yakalananın bedeni delik deşik edilecek, Ele geçen kılıçtan geçirilecek." Yşa.13: 16 "Yavruları gözleri önünde parçalanacak, Evleri yağmalanacak, Kadınlarının ırzına geçilecek". 2.Ta.15: 12 "Bütün yürekleriyle, bütün canlarıyla atalarının Tanrısı RAB'be yönelmek için antlaşma yaptılar." 2.Ta.15: 13 "Büyük küçük, kadın erkek, kim İsrail'in Tanrısı RAB'be yönelmezse öldürülecekti." Yas.13: 12-13 "Tanrınız RAB'bin yaşamanız için size vereceği kentlerin birinde, içinizden kötü kişiler çıktığını ve, ‘Haydi, bilmediğiniz başka ilahlara tapalım diyerek kentlerinde yaşayan halkı saptırdıklarını duyarsanız," Yas.13: 14 "araştıracak, inceleyecek, iyice soruşturacaksınız. Duyduklarınız gerçekse ve bu iğrenç olayın aranızda yapıldığı kanıtlanırsa, Yas.13: 15 o kentte yaşayanları kesinlikle kılıçtan geçireceksiniz. Kenti yok edip orada yaşayan bütün halkı ve hayvanları kılıçtan geçireceksiniz." Yas.13: 6-7 "Öz kardeşin, oğlun, kızın, sevdiğin karın ya da en yakın dostun seni gizlice ayartmaya çalışır, senin ve atalarının önceden bilmediğiniz, dünyanın bir ucundan öbür ucuna dek uzakta, yakında, çevrenizde yaşayan halkların ilahları için, ‘Haydi gidelim, bu ilahlara tapalım derse, Yas.13: 8 ona uymayacak onu dinlemeyeceksin. Ona acımayacak, sevecenlik göstermeyecek, onu korumayacaksın. Yas.13: 9 Onu kesinlikle öldüreceksin. Onu önce sen, sonra bütün halk taşa tutsun. Yas.13: 10 Taşlayarak öldürün onu." Eski Ahit'in Tanrısı, öküzler tökezlediği için yanlışlıkla istemeden, dengesini kaybederek sandığa dokunmak zorunda kalan Uzza'yı acımasızca öldürür: 2.Sa.6: 6 "Nakon'un harman yerine vardıklarında öküzler tökezledi. Bu nedenle Uzza elini uzatıp Tanrı'nın Sandığı'nı tuttu. 2.Sa.6: 7 RAB Tanrı saygısızca davranan Uzza'ya öfkelenerek onu orada yere çaldı. Uzza Tanrı'nın Sandığı'nın yanında öldü." Yine tamamen saçma bir nedenden dolayı Eski Ahit'in Tanrısı kızar yetmiş kişiyi öldürür. 1.Sa.6: 19 "RAB'bin Antlaşma Sandığı'nın içine baktıkları için, RAB Beytşemeşliler'den bazılarını cezalandırıp yetmiş kişiyi yok etti. Halk RAB'bin başlarına getirdiği bu büyük yıkımdan dolayı yas tuttu. 1.Sa.6: 20 Beytşemeşliler, "Bu kutsal Tanrı'nın, RAB'bin önünde kim durabilir? Bizden sonra kime gidecek?" diyorlardı." 2.Kr.2: 23 "Elişa oradan ayrılıp Beytel'e giderken kentin küçük çocukları yola döküldüler. "Defol, defol, kel kafalı!" diyerek onunla alay ettiler. 2.Kr.2: 24 Elişa arkasına dönüp çocuklara baktı ve RAB'bin adıyla onları lanetledi. Bunun üzerine ormandan çıkan iki dişi ayı çocuklardan kırk ikisini parçaladı." Lev.26: 28 "bu kez ben de öfkeyle size karşı çıkacağım ve günahlarınıza karşılık sizi yedi kat cezalandıracağım. Lev.26: 29 Açlıktan çocuklarınızın etini yiyeceksiniz. " Eski Ahit'in tanrısı kendi eliyle bizzat şunu yapar!: 2.Sa.12: 11 "RAB şöyle diyor: ‘Sana kendi soyundan kötülük getireceğim. Senin gözünün önünde karılarını alıp bir yakınına vereceğim; güpegündüz karılarının koynuna girecek. 2.Sa.12: 12 Evet, sen o işi gizlice yaptın, ama ben bunu bütün İsrail halkının gözü önünde güpegündüz yapacağım!" Şimdi İncil'deki bazı ayetlere bakalım: Mat 5:43 «`"Komşunu sev, düşmanından nefret et' denildiğini duydunuz. Mat 5:44 Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin. Mat 5:45 Öyle ki, göklerde olan Babanızın oğulları olasınız. Çünkü O, güneşini hem kötülerin hem de iyilerin üzerine doğdurur. Yağmurunu da hem doğruların hem de eğrilerin üzerine yağdırır. " 1Yu 4:16 "Tanrı'nın bize olan sevgisini tanımış ve buna inanmışızdır.Tanrı sevgidir. Sevgide yaşayan, Tanrı'da yaşar, Tanrı da onda yaşar. " 1Yu 4:12 "Hiç kimse hiçbir zaman Tanrı'yı görmüş değildir. Ama birbirimizi seversek, Tanrı içimizde yaşar ve O'nun sevgisi içimizde yetkinleşmiş olur." 1Yu 4:7 "Sevgili kardeşlerim, birbirimizi sevelim. Çünkü sevgi Tanrı'dandır. Seven herkes Tanrı'dan doğmuştur ve Tanrı'yı tanır. " 1Yu 4:8 "Sevmeyen kişi Tanrı'yı tanımış değildir. Çünkü Tanrı sevgidir." Mat 7:12 "«İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın. Kutsal Yasa'nın ve peygamberlerin söylediği budur." Rom 12:14 "Size zulmedenler için iyilik dileyin. İyilik dileyin, lanet etmeyin. " Rom 12:21 "Kötülüğe yenilme, kötülüğü iyilikle yen." 1Ko 13:4 "Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez." 1Ko 13:5 "Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolayca öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz." 1Ko 13:13 "İşte böylece, kalıcı olan üç şey vardır: iman, ümit ve sevgi. Bunlardan en üstün olanı da sevgidir" Gal 6:8 "Kendi doğal benliğine eken, benlikten ölüm biçecektir. Ruh'a eken, Ruh'tan sonsuz yaşam biçecektir." 1Pe 3:4 "Gizli olan iç varlığınız, sakin ve yumuşak bir ruhun solmayan güzelliğiyle sizin süsünüz olsun. Bu, Tanrı'nın gözünde çok değerlidir." 1Yu 4:18 "Sevgide korku yoktur. Tersine, yetkin sevgi, korkuyu siler atar. Çünkü korku cezalandırılma düşüncesinden ileri gelir. Korkan kişi, sevgide yetkin kılınmış değildir." 1Yu 4:19" Biz ise seviyoruz. Çünkü önce O bizi sevdi." 1Yu 4:20 "Eğer bir kimse, «Tanrı'yı seviyorum» der ve kardeşinden nefret ederse, yalancıdır. Çünkü görmüş olduğu kardeşini sevmeyen, görmemiş olduğu Tanrı'yı sevemez." 1Yu 4:21 «Tanrı'yı seven, kardeşini de sevsin» diyen buyruğu Mesih'ten aldık." Mat 5:38 «`Göze göze dişe diş' denildiğini duydunuz. Mat 5:39 Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin." Mat.5: 46 "Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz, ne ödülünüz olur? Vergi görevlileri de öyle yapmıyor mu? Mat.5: 47 Yalnız kardeşlerinize selam verirseniz, fazladan ne yapmış olursunuz? Putperestler de öyle yapmıyor mu? Mat.5: 48 Bu nedenle, göksel Babanız yetkin olduğu gibi, siz de yetkin olun." 1 yu4:10 "biz Tanrı'yı sevmiş değildik, ama O bizi sevdi ve Oğlunu günahlarımızı bağışlatan kurban olarak dünyaya gönderdi. İşte sevgi budur." Koloseliler 3:12-16 "yürekten sevecenliği, iyiliği, alçakgönüllülüğü, sabır ve yumuşaklığı giyinin. Birbirinize hoşgörülü davranın. Eğer birinizin ötekinden bir şikâyeti varsa, Rab'bin sizi bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın. Bunların hepsinin üzerine yetkin birliğin bağı olan sevgiyi giyinin" Eski ve yeni Ahit’teki bu, birbirinden tamamen farklı ve çelişkili Tanrı portresi, Literalizmin galibiyetinden önce pek çok kilise babasını rahatsız etmişti. Örneğin MS. 110-160 yıllar arasında yaşamış kilise babası ve teolog Marcion (daha sonra literalist kilise tarafından “heretik” ilan edilmiştir ancak ilk yüzyıllarda çok fazla sayıda taraftarı olmuştu) , Eski Ahit'teki Tanrı’nın, asla yeni Ahit’teki ile aynı olamayacağını söylemiş ve Eski Ahit'i tamamen reddetmişti! Marcion’a göre Eski Ahit’in tanrısı “kötü” ve “şeytani” idi! İsa mitini bilinçli şekilde oluşturan ilk Hristiyanlara yani Gnostiklere göre Eski Ahid’in Tanrısı bir “demiurgos” idi, “Demiurge” kavramı Gnostisizmde “negatif” olan, fiziksel dünyayı yaratan “şeytani” olarak da nitelendirilen varlığa/varlıklara verilen bir isimdir. Gnostiklere gore özellikle Marcionculara ve Sethianlara göre Eski Ahid’in Tanrısı şeytani bir Demiurge iken yeni Ahit’in “baba” Tanrısı ise esas iyiliğin yaratıcısı idi. Demiurgos kavramı felsefi olarak insanlardaki egoyu da temsil etmektedir, Gnostiklerin Yahwe’yi egoist “Demiurgos” terimiyle düşünmeleri şaşırtıcı değildir. İsa hikayesini oluşturan Gnostikler, Yahudi literalizmiyle mücadele etmişlerdir, örneğin İsa Yahudi yasalarına karşı gelir Eski Ahit’in “göz, göz dişe diş” şeklinde (Lev 24:20, Yas.19:21) ifade ettiği (ve Kur’an’ın devam ettirdiği) kurala İsa açıkça karşı gelmiş “Göze göz, dişe diş' denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki sağ yanağınıza tokat atana öbür yanağınızı da çevirin” demiştir. Oysa ki Eski ahit, içindeki kuralların “sonsuza” kadar devam edeceğini iddia etmişti ama yahudi literalizmiyle özel olarak savaşmak için oluşturulan çeşitli hikayelerde Yahudi kurallarına açıkça karşı gelen pek çok hikaye anlatılmıştır. İsa’nın “göze göz dişe diş” kanununa karşı gelmesinden başka Eski Ahit yasalarını çiğnediği pek çok hikaye anlatılır: Yu.5: 8 "İsa ona, "Kalk, şilteni topla ve yürü" dedi. Yu.5: 9 Adam o anda iyileşti. Şiltesini toplayıp yürümeye başladı. O gün Şabat Günü’ydü Yu.5: 10 Bu yüzden Yahudi yetkililer iyileşen adama, "Bugün Şabat Günü" dediler, "Şilteni toplaman yasaktır." Yu.5: 11 Ama adam onlara şöyle yanıt verdi: "Beni iyileştiren kişi bana, ‘Şilteni topla ve yürü’ dedi." Pavlus “sonsuza kadar kalacağını” iddia eden Eski Ahit’in “çok geçmeden yok olacağını” söylemiştir! Pavlus Eski Ahit’i “eskimiş, köhneleşmiş” olarak niteler. İbr.8: 13 "Tanrı, "Yeni bir antlaşma" demekle ilkini eskimiş saymıştır. Eskiyip köhneleşense çok geçmeden yok olur.” Özetle, Eski Ahit`in Tanrısıyla Yeni Ahit`in Tanrısı aynı Tanrı değildir. Ozan Fırat
  16. İslam tarihine adını kanlı harflerle yazdıran olaylardan birisi de hiç şüphesiz Kerbela Katliamı’dır. Zira bu katliamda Peygamberin torunu da olan Hz. Hüseyin ve yakınında bulunan 72 kişi katledilmiştir. Katledilenler arasında Hüseyin’in çocukları olduğu gibi Hz. Ali ve Hasan’ın çocukları da bulunmaktadır. Yıl 680, günlerden 10 Ekim’dir. Kerbela katliamı, Müslümanlar açısından oldukça ibretlik bir duruma işaret etmesine rağmen bu olaydan dahi anlamlı sonuçlar çıkarılamamıştır. Nitekim İslam dünyasında yüzlerce yıldır devam eden iç karışıklılar, mülk ve saltanat odaklı din zihniyeti ve hakka karşı güçlünün yanında yer alma siyaseti bu savımızı doğrulamaktadır. Peki, Müslümanlar Kerbela çölüne nasıl sürüklendi? Takvimler kana bulanan bu tarihle bir anda mı karşılaştı? Bu soruların cevabına birazdan geçeceğiz. Lakin bu cevaplara geçmeden önce Kerbela katliamı ile ilgili birkaç hususun altını çizmek istiyoruz. Bilindiği üzere Kerbela katliamı yaşandığı sırada iktidarda olan halife, Yezid bin Muaviye’dir. Daha babası Muaviye’nin sağlığında kendisinden sonra göreve gelecek halife olarak belirlenen Yezid, aynı zamanda Peygamberin eşi Ümmü Habibe’nin de yeğenidir. Diğer bir ifadeyle Hüseyin ve yakınlarının kanında Peygamberin eşinin yeğeni Yezid’in eli bulunmaktadır. Dahası Hüseyin ve ailesini katleden ordunun başında bulunan kimse de, egemen İslam dünyasına göre, “cennetle müjdelenen” Sa’d b.Ebi Vakkas’ın oğlu, Ömer b.Sa’d’dır. Bu arada şunu da ifade edelim ki, Sa’d b.Ebi Vakkas, Halife Ömer tarafından halife adayı olarak gösterilen altı kişiden de biridir. Hüseyin’in kafasını kesmek suretiyle katleden ordunun başında işte böyle bir kimsenin oğlu bulunmaktadır. Bir ara not olarak şunu da kaydedelim ki, Hüseyin’in katliamından sorumlu Kufe Valisi Ubeydullah b.Ziyad gibi Ömer b.Sa’d’da daha sonra kafası kesilmek suretiyle katledilmiştir. KERBALA'DAN ÇOK ÖNCE MÜSLÜMANLAR BİRBİRLERİNİ ÖLDÜRMEYE BAŞLAMIŞTI Yukarıda sorduğumuz sorunun cevabına gelirsek, Müslümanların bir anda kendilerini Kerbela çölünde bulmadığını rahatlıkla ifade edebiliriz. Şöyle ki, Kerbela’dan çok önce Müslümanlar birbirlerini hem de acımasızca öldürmeye başlamıştı. Bu bağlamda birkaç örneği şöyle sıralayabiliriz: Yıl 656. Yer Medine. Mısır, Kufe, Basra ve Medine’nin farklı bölgelerinden şehre gelen yüzlerce kişi Halife Osman’ın evini kuşatır. Günlerce sürer bu kuşatma. Ve en sonunda Halife Osman feci biçimde öldürülür. Öldürenler “Müslüman”dır. İsyancılar- kimi rivayetlere göre öldürenler- arasında Halife Ebubekir’in oğlu Muhammed gibi tanıdık isimlerin de bulunduğu ifade edilmektedir. Devam edelim. Takvimler yine 656 yılını göstermekte. Basra Savaşı olarak da bilinen Cemel Vakası’nda Halife Ali ile Talha, Zübeyr ve Peygamberin eşi Aişe karşı karşıya gelir. Sonuç fecidir. Rakamlar farklılık gösterse de 10 bin kişinin bu savaş sonrasında yaşamını kaybettiği ileri sürülmektedir. Ölenler arasında Talha ve Zübeyr’de bulunmaktadır. Üstelik egemen İslam dünyasına göre bu iki sahabe aynı zamanda cennetle müjdelenen sahabeler arasında bulunmaktadır. Devam edelim. Aradan çok değil yalnızca bir yıl geçer. Yer Suriye yakınları, Sıffın. Bu kez Yezid’in babası Muaviye ile Hüseyin’in babası Halife Ali karşı karşıya gelir. Savaş yaklaşık dört ay sürer. On binlerce Müslüman katılır savaşa. Sonu ise tam bir faciadır. 70 bin insan ölür. Fakat savaşın sonuçları bununla da sınırlı kalmaz. Sıffın’da üçüncü bir grup olarak ortaya çıkan Hariciler Muaviye ve Ali’ye de savaş açar. 658 yılında Nehrevan’da Ali güçleri ve Hariciler arasında çıkan savaşta üç bine yakın Harici öldürülür. Üç yıl sonrasında bu kez ölümün adresi Halife Ali’nin evidir. Abd’ûr-Rahmân İbn-i Mûlcem adındaki bir harici suikast düzenlemek suretiyle Ali’yi öldürür. Aynı gün Muaviye’de öldürülmek istenir lakin ona düzenlenen suikast amacına ulaşmaz. Kimi rivayetlere göre bu suikasttan yaralı olarak kurtulur Muaviye. HALİFENİN ASKERLERİ 680 yılına işte bu korkunç hadiselerle gelinmiştir. Bir başka ifadeyle İslam tarihinin ilk 30 yılında birbirini öldüren Müslümanların sayısı on binlerle ifade edilmektedir. Öte yandan Kerbela sonrasında da oldukça vahim olaylar yaşanmış, “Müslüman kılıçlar” yine “Mümin kardeşlerini” öldürmek gibi bir “kaderle” karşı karşıya kalmıştır. Şöyle ki, Kerbela’dan üç yıl sonra Medine halkı Yezid’e isyan eder. Bunun üzerine binlerce kişilik Yezid kuvvetleri Medine’ye doğru yola çıkar. Şehir, Yezid askerleri tarafından ele geçirilir binlerce Müslüman kılıçtan geçirilir (10 bin civarında insanın öldüğü ifade edilmektedir). Tarihe Harre vakası diye geçen bu olayda onlarca sahabe ve yüzlerce Kur’an hafızı da hayatını kaybeder. Yüzlerce kadına tecavüz edilir. Manzara dayanılacak gibi değildir. Üstelik Medine’yi bu hale getirip, on binlerce insanın kanına girenler “Halifenin askerleri”dir. Devam edelim. Yezid’e karşı isyan eden isimlerden biri de, Cemel savaşında hayatını kaybeden Zübeyr’in oğlu Abdullah b.Zübeyr’dir. Ki Abdullah’da o savaşta halife Ali’ye karşı kılıç sallamıştır. İşte Yezid dönemi ve sonrasında yaklaşık 10 yıl kimi bölgelerde hilafet ilan eden Abdullah, en son Mekke’de halife Abdülmelik’in askerleri tarafından kuşatılır. Günlerce sürer kuşatma. Öyle kİ, açlık ve kıtlıkla karşı karşıya kalan askerlerin köpekleri bile yediği ifade edilir. Kuşatma sırasında Kabe bile ateşlere maruz kalır, yanmaktan kurtulur. Nihai olarak Abdullah b.Zübeyr’de kafası kesilerek katledilir. Ve yıllar, yüzyıllar böyle sürer gider. Misal 11. Emevi halifesi Velid’in kafasını kestiren diğer halife III. Yezid olur. Abbasiler döneminde, kimi Emevi halifelerinin çürümüş cesetleri mezardan çıkarılır, asılır sonrasında da yakılır. KERBELA KATLİAMI BAŞLI BAŞINA MÜSLÜMANLARIN YÜZLEŞMESİ GEREKEN BİR TARİH Diyeceğimiz tarih yaprakları kandan, gözyaşından, acıdan geçilmez. Ki, Müslümanların, Müslüman olmayanlarla yaptıkları savaşlar bu tarih yapraklarının dışındadır. Bir de bu tarihi eklersek oluşacak manzarayı siz düşünün. Kerbela katliamı bu anlamda bile başlı başına Müslümanların yüzleşmesi gereken bir tarihi işaret ederken, İslam dünyasının böyle bir tarih yaşanmamış gibi hareket etmesi, yaşanan her türlü savaşı ve katliamı “fitne” başlığında okumaya çalışması, yüzlerce yıldır devam eden kaos ve kargaşanın bir sebebi olsa gerek. Unutmamalı ki, sözünü ettiğimiz o tarihlerde birbirlerini öldürenler, ortalığı ateşe verip “fitne” çıkaranlar, ne laik güçler ne batı dünyası ne de yabancı ülkelerdi. Aksini çoğu birbirini gayet iyi tanıyan, yakından tanışan, hatta aralarında akrabalık ilişkisi bulunan kimseler yazdı bu tarihi. Onun için bu tarih sadece menkıbevi anlatımlarla ya da “fitne” başlıklarıyla veyahut “temize çekme” yöntemleriyle geçiştirilemez. Yapılması gereken, dünden ders çıkararak yarını inşa etmekse, bu ancak geçmişin güç ilişkilerini ve bu ilişkiler etrafında yoğunlaşan iktidar kavgalarını ortaya koyarak mümkün olacaktır. Aydın Tonga Odatv.com
  17. Başbakan’ın partisinin 10. yılının kutlandığı bir iftar sofrasında “Şu mübarek Ramazan ayında, maalesef yavrularımız şehit ediliyor ve yavrularımızı şehit eden bu bölücü terör örgütüne karşı, bizler şu anda bu mübarek ay vesilesiyle sabırla devam ediyoruz. Ama unutmayın, bizim medeniyetimizin geçmişinde, o cehalet döneminde bile kimse kimseye kurşun atmaz, kan dökmezdi” demesinin üzerinden çok geçmedi, Ramazan’da Kandil’e bombalar yağdırılmaya başladı. Böylece Cumhuriyet’le yaşıt Kürt Meselesi’nin çözümü konusundaki umutlar bir kez daha söndü. Elbette, tek sorumlu devlet ve AKP hükümeti değil, PKK ve Kürt siyasal hareketinin payı da büyük. Markar Esayan’ın 18 Temmuz 2011 tarihli mükemmel yazısında dediği gibi anlaşılan taraflar henüz (artık ne ad verirseniz verin) ölmeye, öldürmeye, kan dökmeye, şehit vermeye doymamışlar. Doyana kadar bekleyeceğiz artık… ‘Haram Aylar’ meselesi Ben İslam bilgini değilim, bu yüzden ‘mübarek Ramazan ayında’ veya Erdoğan’ın kastettiği ileri sürülen ‘Haram Aylar’da (Zi’lka’de, Zi’lhicce, Muharrem ve Recep) adam öldürülür mü öldürülmez mi bilmiyorum, onu bilsem bile laik bir ülkenin hükümet başkanının ‘hükümet etmek’ için neden dinsel referanslara başvurduğunu anlamam mümkün değil, ama bildiğim bir şey varsa, Türklerin ve Kürtlerin pek çok ortak noktasından biri, hatta bazılarına göre en önemlisi olan İslam dininin savaşa cevaz veren ayetlerinin pek bol olduğu ve İslamiyet’in tarihinde savaşsız bir dönemin adeta olmadığı. Kısacası tarih boyunca ‘haram olmayan aylarda’ bol bol öldürme, kan dökme olayı yaşanmış. Yaşanmaya da devam ediyor. Doğrusu en azından Irak’ta Şiilerle Sünnilerin birbirinin camilerini bombalarken buna riayet ettiklerine dair bir gözlemim yok. Yahudilikte ya da Hıristiyanlıkta farklı mıydı, sorularını duyar gibiyim. Evet dinlerin tüm barışçıl iddialarına rağmen, bütün dinlerde olduğu gibi o dinlerde de şu veya bu nedenle ölmeyi, öldürmeyi emreden onlarca ifade var. Evet, o dinlerin de tarihi savaşlarla dolu ama bizi bu ülkede egemen olan dinin tarihi ilgilendiriyor. Bunun nedenini açıklamaya herhalde gerek yok. *** Yazıya başlarken hızlı bir tarama yaptım. Kuran’da savaşla ilgili pek çok hüküm var. Bunlardan bazıları ve bu ayetleri okuduktan sonra hemen aklıma gelen sorular şunlar oldu: • “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter.” (Hac 39) Zulmün tanımı nedir, zulüm hangi noktaya gelince ‘cihad’a izin var? • “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide 35) Allah’a karşı gelmenin sınırları nedir? Birine göre saçının telini göstermek, birine göre Allah’a ‘tanrı’ demek karşı gelmek sayılabilir mi? • “Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Tevbe, 5) Ya ‘mümin’ Allah’ın söylediği sırada davranırsa, yani önce öldürürse, sonra kimi hapsedip, gözetleyecek? • “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler.” (Tevbe 111) Bu savaşın gerekli olup olmadığına nasıl karar verilecektir? Cennet vaadini duyan bir mümin için gerekçe bulmak zor mudur? • “Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin” (Nisa 89) Öldürecek miyiz, yoksa dost mu olmayacağız? ‘Yüz çevirmek’ öldürme nedeni olabilir mi? • “Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara 216) Allah, ‘siz nasılsa anlamazsınız ben size savaşın diyorsam savaşın’ mı diyor? • “Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.” (Enfal,39) Hani dinde zorlama yoktu? (Bakara, 256) Hani “…Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüş, Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış” (Maide,32) olurdu? Büyük Cihad – Küçük Cihad Kuran’da ‘cihad’, ‘harb’, ‘kıtal’, ‘ölüm’, ‘öldürmek’, ‘şehitlik’ gibi kavramların kaç kere, hangi bağlamlarda kullanıldığını da saymadım. Ama bunlardan cihad sözcüğü Arapça ‘c-h-d’ kökünden gelme olup, “bütün gücünü kullanma, çaba, gayret sarf etme” anlamına geliyor. En güvenilir Hadis âlimlerinden Tirmizi’ye (9. yüzyıl) göre Bedir Savaşı’ndan dönen Muhammed Peygamber, savaşın galibi arkadaşlarına şunu söylemişti: “Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz!” “Büyük cihad nedir” diye sorulduğunda ise şu cevabı vermişti: “Nefisle cihad.” Günümüzde kim böyle düşünüyor? El Kaide veya İslami Cihad örgütlerinin liderleri ‘Büyük Cihad-Küçük Cihad’ deyince neyi anlıyor? Bu soruları ‘şehit’, ‘şehitlik’, ‘Dar’ül-İslam’, ‘Dar’ül-Harp’ gibi konular için de sorabiliriz. Ama bu kadarı bile, Kuran’ın savaşla ilgili konularda ne kadar yoruma açık bir kitap olduğunu gösteriyor. Bunu ben söylemiyorum tarih söylüyor. Gelin bakın İslamiyet’in ilk yüzyıllarında, Emevi ve Abbasi halifeleri bu ayetleri nasıl yorumlamışlar? Hazreti Muhammed 27 Recep 632 günü öldüğünde, daha cenazesi kalkmadan Ebu Bekir, Ömer, Sad bin Ubade, Ebu Ubeyde, Abdurrah bin Avf, İbni Hişam gibi önde gelenler, halifenin kim olacağının pazarlığını yapmaya başlamışlardı. İlk Halife Ebu Bekir’in döneminde, Arabistan yarımadası ‘Müslüman’ oldu ama ne pahasına… İslam dünyasının Herodot’u sayılan Taberi’ye göre Ebu Bekir’in orduları “kadın, çocuk demeden demirle dağlanıp ateşte yakıldılar”. Bunlar arasında Peygamber’in sağlığında Müslüman olmuş ama Ebu Bekir’e biat etmeyen kabileler de vardı. Hani dinde zorlama yoktu? Peygamber’in “ne güzel kul” dediği Halid Bin Velid’in İranlı komutan Hürmüz’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Siz İslam dinine giriniz, emniyet ve güven içinde yaşamanıza devam edersiniz. Eğer İslam dinine girmezseniz bizim hâkimiyetimizi kabul ediniz. Zimmî olun, biz de sizi koruyalım. Başkalarının size taarruz etmesine fırsat vermeyelim. O takdirde bize cizye (haraç, baş vergisi) vermeniz gerekir. Yok, bunu da kabul etmezseniz size yapacak şeyimiz kalmamıştır. Aramızdaki hükmü Allah verecektir. Fakat biz öyle bir ordu ile gelmişiz ki bu ordunun erleri ölümü sizin hayatı sevdiğinizden fazla seven kimselerdir.” Gerçekten de bunlar öyle ordulardı ki, İkinci Halife Ömer zamanında (634-644) Kays’ın orduları tarafından on yıl kadar bir sürede Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kürdistan, İran, Ermenistan, Azerbaycan, Horasan ilhak edildi. Bu ordularda bildiğimiz kadarıyla din âlimleri yoktu, erenler yoktu. Zaten olsaydı da on yıl gibi kısa sürede milyonlarca kişinin İslamiyet’i kabul etmesi mümkün değildi. Bu yüzden de, bu halkları zımmî statüsüne koymak ve cizye denen vergilere tabi tutmak meşru idi. Elbette Enfal Suresi’nin 41. ayetindeki şu emri unutmamak kaydıyla: “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” Geri kalanın ‘cihad’a katılanlara paylaştırılmasının Müslüman/Arap orduları için ne kadar teşvik edici olduğunu tahmin etmek zor değil. Türklere dokunmayınız! Ancak bütün bu teşviklere rağmen, bu ordular bugün Batı Türkistan dediğimiz coğrafyanın sınırlarını çizen Amu-Derya (Ceyhun) ve Siri-Derya (Seyhun) nehirlerinin sarmaladığı ‘Maveraünnehir’e (bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan’ı kapsayan bölgeye) girmeye kalkmamıştı. Daha doğrusu Halife Osman zamanında (644-656) Fergana’ya geçen bir birlik Türkler tarafından katledildikten sonra cesaret edememişti. Bunda bu kadar geniş coğrafyayı zapt etmeyi, ardından da kontrol etmeyi mümkün kılacak büyük ve teçhizatlı ordulara henüz sahip olunmaması kadar, Peygamber’in Türklere ilişkin hadislerinin rolü vardı mutlaka. Bu hadislerde şu tür ifadeler vardı: “Kıyamet kopmadan az önce siz kıldan çarıklar giymiş bir milletle muhabere edeceksiniz. Onların yüzleri sanki çekişle dövülmüş derilerle kılıflı kalkan gibidir. Çehreleri kırmızı, gözleri çekiktir…” “Kuvvetli bir kavim olan Türklerle çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır…” “Türkler size dokunmadıkları sürece siz onlara dokunmayınız, siza Kantura Oğullarından [Oğuzlar] gelenler ilk defa Allah’ın ümmetime verdiği mülk ve saltanatı onların ellerinden çekip alacaklardır.” Ganimet ve haracın cazibesi Ama Dört Halife döneminin ardından 661’de iktidarı ele geçiren Emevi halifeleri bu hadislere uymadılar. Çünkü, ganimet ve haraç orduları büyütüyordu, ordular büyüdükçe ganimet ve haraç hayatî hale geliyordu. Bazıları buna kutsal ‘cihad’ kavramını eklemek isteyecek ancak hatırlanacağı üzere ‘cihad’ ancak “Müslümanların din özgürlüğünün ortadan kalkması veya tehlikeye girmesi veya yurtlarından çıkarılmak ve inançlarından dolayı öldürülmek istenmeleri” halinde meşru idi. Arabistan’daki, Mısır’daki veya Suriye’deki gayrımüslim halkların Arap/Müslümanlar için şu veya bu nedenle tehlike oluşturduğunu iddia ve ispat etmek bir ölçüde mümkün iken Maveraünnehir’de yaşayan Türk boylarının Araplar veya Müslümanlar için bir tehlike oluşturduğuna dair tek işaret yoktu. Bu halklar Horasan’da, Buhara’da, Semerkand’da, Cürcan’da ticaretle veya tarımla uğraşıyorlar, vergilerini başlarındaki meliklere veya dikhanlara veriyorlardı. Bölgede Zerdüştlük dini hâkimdi ama Budistlerle Hıristiyan Nasturiler, Şamanistler, Maniciler barış içinde yan yana yaşıyordu. Üstelik bu dinlerin hiçbiri bölgeye savaşla girmemişti, ikna ile, propaganda ile, karşılıklı çıkarlarla yayılmıştı. Dolayısıyla bölge halkı için din uğruna savaşan ordular fikri çok yabancıydı. Kıbaç Hatun’un direnişi Dolayısıyla Arap orduları Ceyhun Nehri’ni aştıklarında düzenli bir orduyla karşılaşmadılar. Buna rağmen ilk Emevi Halifesi Muaviye’nin Horasan’a vali olarak atadığı Ziyad 673’te Buhara’yı kuşattığında Buhara Melikesi Kıbaç Hatun’un büyük direnişi ile karşılaştı. Ama bu direniş bir sonraki kumandan Said tarafından kırıldı ve Buhara ve Semerkand yağmalandı, halkı ve beyleri haraca bağlandı. 685 yılında halife olan Abdülmelik’in komutanı Haccac, Kâbe’yi bile mancınık ateşiyle yakmaktan çekinmeyen biriydi ve Hariciler başta olmak üzere farklı eğilimdeki Müslümanları kılıçtan geçirdi. Türk esirlerin ganimet olarak Arap ülkelerine gönderilmeleri ilk bu dönemde oldu. 705’te Abdülmelik ölüp yerine oğlu Velid geçtiğinde, Horasan’a Kuteybe adlı bir başka zalim atandı. Dönemin tanıklarından Narşahi Kuteybe’nin “dinde zorlama yoktur” ayetini nasıl kılıfına uydurduğunu şöyle anlatmıştı: “Şehrin dışında 700 büyük köşk vardı. Buhara’dan sürülen meşhur Zerdüşt zenginler burada oturuyorlardı. Gerçekte bunlar İslamiyet’e karşı inatçı kimseler oldukları için Cuma namazlarını kılmamakta en çok direnenler de bunlar idi. Hâlbuki fakirler Cuma namazı kılanlara vaat edilen iki dirhemlik nakdî mükâfatı almak için camiye koştukları halde bunların pek tabii böyle bir arzuları yoktu. Sonuç ne oldu derseniz Kuşan asilzadeleri Buhara’yı terk etmek zorunda kaldılar.” Faryab’ın ‘Muhteraka’ olması Kuteybe’nin Talhan’da (veya Talkan) neler yaptığını ise Taberi’den öğrenelim: “Hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerle kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.” İbn-i Dahkan hikâyeyi şöyle tamamlamıştı: “Talhan’a giden yolun dört fersah (24 km.) mesafede olan kısmı asılan Türklerin cesetleriyle korkunç bir orman görünüşü arz ediyordu.” Kuteybe başka şehirleri de yaktı, yıktı. Öyle ki Faryab’a Araplar ‘yakılmış yer’ anlamına ‘Muhteraka’ dediler. Semerkand 2 milyon 200 bin altın yıllık vergi ve 30 bin sağlıklı erkek esir, tapınak ve putlardaki altınların Kuteybe’ye verilmesi (ve de şehirde cami yapılması) koşuluyla yakılmaktan kurtuldu. Abdülmelik’in ölmesi üzerine yeni halife Süleyman bin Velid oldu, ama Horasan’ın kaderi değişmedi. Velid’in kumandanları “Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşınız” (Bakara, 193) emri uyarınca Dağıstan’ta 14 bin kişiyi katlettiler, Cürcan yedi ay kuşatmadan sonra pes etti ve Taberi’ye göre direnişinin cezasını insan kellesiyle donatılmış dört fersahlık bir yolla ödedi. 12 bin kişi de Enderhiz Vadisi’nde katledilmişti. Tepeler gibi yığılıp kalan bu kafa, kol ve gövdeler üzerine suyun mecrası değişmişti. Yezid, bu kan nehrinin ulaştığı yerdeki değirmendeki unlarla bu suyu karıştırarak yaptığı ekmeği yemiş, böylelikle ‘Allah’a verdiği sözü yerine getirmiş olduğunu’ düşünmüştü. II. Ömer’in adaletine ne oldu? Peki, adaleti ile tarihe geçen II. Ömer devrinde (717-720) durum çok farklı mı oldu? Evet, Ömer fetihten çok propagandaya, iknaa dayanan bir politika izledi Türk illerinde ama Horasan’a atadığı vali Cerrah hiç de adil biri değildi. Cerrah zamanında II. Ömer’e verilen bir raporda şöyle yazıyordu örneğin: “Ey müminlerin emiri, harbeden 20 bin köle [Türk] vardır. Bunlara ne bir aylık verilir, ne de yiyecek. Ehl-i zimmetten bir o kadarı da Müslüman olmuştur. Buna rağmen hâlâ onlardan bile haraç alınmaktadır.” Cerrah’ın sonu yıllardır Müslümanlaştırılmaya çalışılan Yahudi Hazar Türklerinin elinden oldu. Bu sefer katliama uğrayanlar Arap/Müslüman ordularıydı. 722-737 yılları arasında Türgiş Hakanı Su-Lu döneminde Emevi orduları daha da zorlandı. Ama Su-lu’nun ölümüyle, Güney Türkistan’ın Araplaşması hız kazandı. Bu dönemde ilk kez Türklerden 20 bin kişilik paralı ordu kuruldu. Abbasilerin siyah bayrağı Neyse ki, Emevilerin kana, zulme, baskıya, zorbalığa, ganimete ve haraca dayanan politikalarına sadece Türkler değil, Mevaliler (Arap olmayan Müslümanlar) ve Arapların alt katmanları da tahammül edemez olmuşlardı. Bir dizi ayaklanmadan sonra Ebu Müslim Horasan’da ‘Siyah Bayrağı’ açtı. 747’de Merv’e girdi. Bu bölgeden topladığı askerle ordusunu güçlendirmekle yetinmedi, Arabistan kabileleri arasındaki anlaşmazlıklardan ustaca yararlanarak son Emevi halifesi II. Mervan’ı alaşağı etti. Yeni halife Haşimilerden Ebu’l-Abbas oldu. Geriye şu sorular kalmıştı: Allah nasıl olup da Emevilerin bunca zulmüne sessiz kalmıştı? Neden bu kadar kan dökülmek zorunda kalınmıştı? Ebu Müslim’in orduları 751 yılında Talas Savaşı’nda Çin ordularını yenince Orta Asya’nın egemenliği Arapların eline geçti. “Eğer tersi olsaydı Türklerin çoğu Müslüman değil Budist olacaklardı” diyenler haklı mı bilmiyorum fakat bu tarihten sonra İslamiyet Türklerin adeta kaderi oldu. Oldu ama Zeki Velidi Togan’a göre Türkler İslam dini, Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinlere az çok uyabilen Şiilik, Sufilik (bir tasavvuf ekolü), (veya Anadolu’da Alevilik) gibi yollarla yayıldı. Esseffah’ın işleri Abbasiler döneminde (750-1058) Araplık=Müslümanlık denklemi değişti. Abbasiler Emeviler gibi kavmiyatçılık yapmıyorlardı, Araplaşmaktan değil Müslümanlaşmaktan söz ediyorlardı. Din artık dağınık kabileleri, kavimleri, beylikleri, tüccar ve zadegân sınıfını, egemenlerle yönetilenleri birarada tutacak bir ideolojik yapıştırıcı olarak işlev görmeye başlamıştı. Ancak ilk Abbasi Halifesi Ebu’l-Abbas’ın adı bile ‘Esseffah’a (kandökücü) çıktığına göre varın siz düşünün bu politikaların ne kadar ılımlı (!) olduğunu. Nitekim Horasan’da halk sık sık Müslüman/Arap yöneticilerine karşı baş kaldırıyordu. İran’da Sinbad, Güney Türkistan’da İshak ve ardılı El Mukanna gibi kumandanlar, Abbasilerin siyah bayrağına karşılık isyancıların sembolü olan beyaz elbiseler giydiler. Harun Reşit’in dönemi (786-809) de ayaklanmalar dönemiydi. Onun oğlu Memun akıllıca davrandı ve Maveraünnehir’e vali olarak yerli egemenleri atadı da bu özerklik döneminde Horasan, Buhara, Semerkand, İslam dünyasının en parlak merkezleri oldular. Türk esirlerden ordular Arap tarihçisi Mesudi’ye göre, Mutasım daha tahta geçmeden dört bin tutsaktan kurulu bir birlik oluşturmuştu. Bunlara el işlemeli kumaştan giysiler giydirmiş, sırma işlemeli kemerler bağlatmıştı. Bu özel giysilerle, Türkleri ordunun diğer birliklerinden ayırmıştı. Halifeliğe de bu ordu sayesinde geçmişti. Mutasım döneminde (833-842) Türklerin itibarı daha da arttı. Türk paralı askerlerin sayısı Semerkant, Fergana, Uşrusana gibi yerlerden alınma suretiyle sekiz bine (bazı kaynaklara göre 25 bine) çıktı. Afşin, Boga el kebir, Boga es-Sagir, İnak, Ahmed bin Tolun, Raşit et-Türki, Aşnas, Vasıf, Hakan Urtuc, Alp Tekin, Togaç, Aybek, Besasiri gibi Türk kumandanlar Abbasi ordularının başına geçtiler. Ama bu tarihlerden itibaren İslamiyet Türkler arasında kitlesel olarak yayılmaya başladı. Artık bir zorlamadan ziyade bir tercih söz konusuydu. Ama ‘Ak Budun’ yani yönetenler Sünni iken, ‘Kara Budun’ yani yönetilenler daha çok Şii veya Sufi idi. 950 yılında ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılar kuruldu. 970 ila 1000 yılı arasında Oğuzlar kitlesel olarak Müslümanlığa geçti. 1040 yılında Selçuklular Gaznelileri Dandanakan’da yenince Asya’daki İslam dünyasının yeni egemeni oldular. Selçuklu Sultanı Tuğrul’un orduları 1055’te Bağdat’ı yağmaladı ve bu süreç Tuğrul’un 1058’de Halife el Kaim bi Emrillah’ın elinden taç giymesiyle tamamlandı. Öldürmeye devam! Kuran’ın ‘cihad’la ilgili ayetlerinin Osmanlılar döneminde nasıl yorumlandığını ise bir başka yazıya bırakalım. Bırakırken, Başbakan başta olmak üzere, dinî referanslarla yola çıkanlara hatırlatalım: Kandil’i ya da bir başka yeri bombalarken rahat olsunlar, çünkü Kuran’da savaşı, ölümü, öldürmeyi meşrulaştıran pek çok ayet var. İslam tarihi de bu konuda epey örnek sunuyor. PKK da rahat olmalı, çünkü seküler bir ideoloji olan milliyetçilik de, kan dökmeyi meşrulaştırmakta zorluk çekmez. Uzağa gitmeye gerek yok, Kürt milliyetçiliğinin üvey babası Türk milliyetçiliğinin Cumhuriyet tarihi boyunca yaptıklarına baksalar yeter. Türk/İslam sentezcileriyle ve Kürt milliyetçileri birbirini öldürmeye devam ederken, bize de Oya Baydar’ın (T24.com.tr haber sitesindeki mükemmel yazısında) dediği gibi ‘barış eşekliği’ yapmak düşüyor. Özet Kaynakça: V. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, TTK, 1990; Erdoğan Aydın, Türkler Nasıl Müslüman Oldu?, Kırmızı Yayınları, 1994; a.g.y., İslamiyet Gerçeği, Cumhuriyet Kitapları, 2006; Halil Berktay, Osmanlı Devleti’ne Kadar Türkler, Cem Yayınevi, 1990; Turgut Akpınar, Türk Tarihinde İslamiyet, İletişim Yayınları, 1994; Faik Bulut, Horasan Kimin Yurdu, Berfin Yayınları, 1990; İ. Hakkı Danişmend, Türklük ve Müslümanlık, 1959; Zekeriya Kitapçı, Türkistan’da İslamiyet ve Türkler, Yedikubbe Yayınları, 2005. Ayşe Hür Taraf
  18. ŞAKKU'S SADR (Göğüs Yarılma Efsaneleri..) İslami literatürde “Şakku’s-Sadr” denen, gögsün yarılıp kalbin çıkarılarak kötülüklerden arındırılması bahsi ilk olarak İbn İshâk’ın (704–767) Sîretu İbn İshâk adlı eserinde karşımıza çıkmaktadır. Hadis kitaplarında “şakku’s-sadr” hadisini bizlere kadar ulaştıran sahabi râvîler: Mâlik b. Sa’sa’, Übeyy b. Ka’b (ö. 30), Ebû Zerri’l-Ğıfârî (ö. 31/32), Utbe b. Abdi’s-Sulemî (ö.87/705) ve Enes b. Mâlik’tir (ö. 93/711). Bu hadise Muhammed'in hayatıyla ilgili dört yerde karşımıza çıkmaktadır. Bunlar sırasıyla şöyledir : Çocukluğunda (Sütannesinin Yanında) İken Meydana Gelen “Şakku’s-Sadr” Hadisesi : Muslim’deki (Haddesenâ) Şeybân b. Ferrûh (haddesenâ) Hammad b. Seleme (haddesenâ) Sâbit el-Bünânî (an) Enes b. Mâlik kanalıyla gelen rivâyete göre: Rasûlullah (s.a.s.) çocuklarla beraber oynarken Cebrail(a.s.) gelip onu yakalayıp yere yatırdıktan sonra kalbini yarmıştır. Sonra kalbini çıkarıp ondan bir kan pıhtısı almış “Bu şeytanın sendeki payı / nasibidir” diyerek kalbini zemzemle altın bir tas içinde yıkadıktan sonra onu yerine koyup yarayı iyileştirmiştir. (Bunun üzerine) çocuklar sütannesine gelip “Muhammed öldürüldü.” dediler. (Sütannesi ve babası) onu benzi solmuş bir vaziyette buldular. Enes bu rivayetin sonunda “göğsündeki yara izini ben görüyordum” demektedir. * Muslim, İman, 261 On Yaşında İken Meydana Gelen “Şakku’s-Sadr” Hadisesi (Haddesenâ) Abdullah (haddesenâ) Muhammed b. Abdurrahim Ebû Yahyâ el-Bezzâz (haddesenâ) Yunus b. Muhammed (haddesenâ) Muaz b. Muhammed b. Ubeyy b. Ka’b (haddesenî) Muhammed b. Muaz (an) Muaz (an) Muhammed (an) Übeyy b. Ka’b: Ebû Hureyre başkasının soramayacağı şeyleri Rasûlullah’a (s.a.s.) sormakta cesaretli birisiydi. Bir keresinde “Yâ Rasûlellah, nübüvvetle alâkalı olarak gördüğün ilk şey nedir?” diye sordu. Rasûlullah oturdu ve “Sen öyle bir soru sordun ki” dedi ( sanki onun cesaretini te’yid ediyordu). “Ey Ebâ Hureyre” dedi “Ben on yaşından bir kaç ay almışken sahrada bulunuyordum. Başımın üzerinde bir adamın diğerine “Bu o mu?” dediğini duydum. Sonra daha önce hiç kimsede görmediğim yüzler, daha önce hiç duymadığım kokular ve hiç kimsede görmediğim giysilerle bana doğru geldiler. Pazılarımdan tuttular (öyle ki) hiçbirinin dokunuşunu hissetmedim. Sonra onlardan biri arkadaşına “Onu yanı üzerine yatır.” dedi. Çekmeden ve zorlamadan beni yan yatırdılar. Yine arkadaşına “Göğsünü yar” dedi. O da göğsüme doğru eğildi ve onu yardı. Görebildiğim kadarıyla bu yarma kansız ve acısız oldu. Sonra ona “Kin ve hasedi çıkar” dedi. O da kan pıhtısı/aleka şeklinde bir şey çıkartıp attı. Daha sonra ona “Şefkat ve merhameti yerleştir” dedi. Çıkardığı şey gümüşe benziyordu. Sonra sağ ayağımın başparmağını sallayıp “Salim olarak kalk.” dedi. Artık onunla küçüklere karşı şefkatli, büyüklere karşı merhametli olarak koşuyorum. *İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, IV, 556–7, Hira Mağarasında Meydana Gelen “Şakku’s-Sadr” Hadisesi (Haddesenâ) Ebû Davud (Kâle: Haddesenâ) Hammad b. Seleme (Kâle: Ahberanî) Ebû İmran el-Cüvenî (an) racülin (an) Aişe: Rasûlullah ve Hatice Ramazan ayında Hira mağarasında itikâfa girmişti. Rasûlullah mağaradan çıktığı zaman “Esselamü aleyküm” diye bir söz işitti. “(Melek) müjdeler olsun, selam hayırdır.” dedi. Sonra Cibril’i (a.s.) başka bir gün kanadının biri doğuda biri de batıda olduğu halde gördü ve ondan korktu. Ailesinin yanına gitmek istedi. Bu kez de Cebrail’i kendisi ile evinin kapısı arasında gördü. Rasûlullah “Sonra randevulaştık. Günü gelince randevuya gittim. Cebrail beni alıkoydu.” dedi. Tekrar ailesine dönmek istediği zaman Cebrail’i Mikail’le birlikte gördü. Cibril yere indi. Mikail ise gökyüzünde kaldı. (Daha sonraki gelişmeleri Rasûlullah şöyle anlattı Cebrail beni aldı ve sırt üstü yere yatırdı. Karnımı yarıp içinden Allah’ın dilediğini (kalbi ) çıkarıp altın bir kap içinde yıkadıktan sonra onu karnımın içine tekrar koydu. Sonra beni kabı koruduğu gibi korudu. Sonra sırtıma dokunuşunu hissettiğim (bir) mühür vurdu. Sonra bana Rabbinin adıyla oku dedi. Ben hiçbir şey oku(ya)madım. Bunun üzerine hıçkırarak ağlayıncaya kadar boğazımı sıktı. Sonra bana “(Ey Muhammed) yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Bilmediği şeyi ...” ayetinin sonuna kadar okudu. Bundan sonra bir şey unutmadım. Sonra beni bir kişiyle tarttılar, ona ağır geldim. Başka biriyle tarttılar, ona da ağır geldim. Sonra yüz kişiyle tarttılar. Bundan sonra Mikail, Kâ’be’nin Rabb’i ümmetini ona tabi kıldı / kılacak dedi. Daha sonra evime döndüm. (Yolda) karşılaştığım ağaçlar ve taşlar bana “Selam senin üzerine olsun Ya Rasûlellah!” diyordu. (Öyle ki) Hatice’nin yanına girdiğimde bana “Selam senin üzerine olsun Ya Rasûlellah!” dedi *Tayâlîsî, Musned, Hadis no: 1539 İsrâ Gecesinde Meydana Gelen “Şakku’s-Sadr” Hadisesi (Haddesenâ) Abdulaziz b. Abdullah (haddesenâ) Süleyman (an) Şerik b. Abdullah (ennehû kâle: semi’tü) Enes b. Mâlik: Rasûlullah peygamberlik gelmeden önce bir gece Mescid-i Haram’da uyurken ona üç kişi (melek) geldi ve onu götürdüler. Onların birincisi “Hangisi o?” diye sordu. Diğeri: “Onların en hayırlısı olan ortasındaki.” dedi. Öbürü de: “Onların en hayırlısını alınız.” dedi. (Bütün bunlar) o gece oldubitti ve bundan sonra başka bir gece gelinceye kadar onları bir daha görmedi. Onun kalbi görür. Gözleri uyur. Ama kalbi uyumaz. İşte bütün Peygamberler böyledir. Gözleri uyur. Ama kalpleri uyumaz. Onu taşıyıp zemzem kuyusunun yanına koyuncaya kadar onunla konuşmadılar. (Zemzem kuyusunun yanında) Cebrail onlardan Rasûlullah’ı (s.a.s.) aldı ve boğazıyla kasıklarının arasını, göğsünü ve karnını temizleyinceye kadar yıkadı. Sonra içinde altın suyuna benzeyen, iman ve hikmetin dolu olduğu, altından bir tas getirildi. Onu göğsüne ve boğazının damarlarına sıkıştırdı/doldurdu ve onu elleriyle sıvazladı. Buhârî, Tevhîd, 37 İslami kaynaklar olayı bu şekilde alıyorlar ve asırlardır da tartışıyorlar. Kimi bu rivayetlerin kesinlikle doğru olduğunu söylerken, kimi gerçek dışı olduğunu iddia etmekte, kimi ise bu rivayetlerde bahsedilenin aslında Kuranda bahsedilen göğsün açılması anlamına geldiğini, fiziki değil manevi anlamı olduğunu iddia etmektedirler. Bunlar onların kendi sorunları ve daha da çok tartışacaklar, ancak konumuz ve bizim açımızdan bu rivayetlerin önemi şuradan kaynaklanıyor. Bu rivayetler din yapma/ kurma açısından izlenen yolun ne olduğunu gözlerimiz önüne seriyor. Şakku’s-Sadr hadisesi o devirde Arap yarımadasında yaşayan insanlar açısından bilinmeyen ve anormal bir olgu degil. Tam tersine söylencelerde Muhammed için olmasa bile başkaları için o zamana kadar kabul görüyor ve inanılıyor. Örneğin Zerdüşt inancında bu var : “Zerdüştlerin inançlarına göre İskender’den 300 sene evvel zuhûr eden Zerdüşt Azerbaycan’da doğmuştur. 30 yaşında peygamber oldu. Adamlarından bir kısmını yanına alarak Belh’e gitti. Bu seferinde “Vaitya” nehrini yürüyerek geçti ve o nehrin bir ayağı olan “Avitak” suyu kenarında halvete çekilip ibadetle meşgul oldu. İbadetinin . Günü (Ürdî Behişt) ayında (Güştasb’ın saltanatının 31. senesinde) bir gece sabaha karşı mi’raca çıktı ve rûhânî yükselmenin sonuna erişti. Yine bu suyun kenarında (Vahumena=Behmen) nazil oldu ve dünyaya ait her şeyden el çekmesini Zerdüşt’e tembih etti ve onu cennete götürdü. Diğer (Ferişteh=Melekler) Zerdüşt’ün yanına geldiler ve ona hürmet ettiler. Sonra Zerdüşt Ahura Mazda’nın huzuruna çıktı ve (hayır) dininin hükümlerini öğrendi. Ahura, onu yıldızların ve feleklerin seyrinden haberdar etti. Cennet ve cehennemi gösterdi ve evvelin ve ahirin ilmini ona öğretti. Feriştehler Zerdüşt’ün göğsüne erimiş tunç döktüler, karnını yardılar içindekileri çıkarıp temizlediler, yine yerli yerine koydular. Ahura, Zerdüşt’e halkı (hayır) dinine davet etmesini emretti Tarlan, Ali Nihat, Zerdüşt’ün Gataları, XI, XII, Suhûlet Matbaası, İstanbul, 1935. Görüldüğü gibi Muhammed iddia ettiği Şakku’s-Sadr hadisesini Zerdüşt dininden öğrenmiştir ve bu inanış toplum için anormal bir şey değildir. Ahura Mazda / Allah peygamberinin kalbini çıkartıp onun içindeki kötülüğü yok edip, temizleyip tekrar yerine koymaktadır. Peygamber olacak kişinin de toplumun temayül ve inanışları bakımından bu operasyondan geçmesi şarttır. Yalnız sağlam olsun diye Muhammed'e bu işlem birden fazla tekrar edilerek yaşamının muhtelif dönemlerine yayılmıştır. Bu yüzden de Muhammed'in cini Müslüman yapılmıştır. Muhammed'in yaşamına Zerdüşt ile paralellik kurma isteğini Zerdüştün doğumu ile de kıyaslamak mümkündür : Zerdüşt’ün doğumu ile ilgili olarak da annesinin yaşadıkları hakkında da şunlar anlatılmaktadır. Zerdüşt’ün annesinin on beş yaşında genç bir kız iken insan şekline bürünmüş Tanrı Ahura Mazda’dan hamile kaldığı bildirilirken, başka bir rivayette de Ahura Mazda bir ışık şekline bürünerek Zerdüşt’ün annesini hamile bırakmıştır. Görüldüğü gibi daha sonra Muhammed'e atfedilecek mucize doğum örneklerine Zerdüşt te rastlıyoruz. Gene *o dönemde Şakku’s-Sadr ı *tek iddia eden Muhammed değildir. Muhammed'in peygamberliğine çok bozulan ve her zaman İslamiyet’e karşı tavır alan haniflerden şair Ümeyye ile ilgili İsfehani nin anlattığı şöyle bir rivayet vardır : Mekke'nin fethinden sonra Umeyye’nin kız kardeşi Fâria Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına gelmişti. Rasûlullah ona “Ey Fâria kardeşinin şiirlerinden hatırladığın bir tane var mı?” diye sorunca Fâria şöyle devam etti: “Evet, var” ama bundan daha acayibi gördüğüm bir şeydi: “Kardeşim bir sefere gitmişti. Dönünce bana uğradı. Ben elimde bir deri temizlerken o da yatağa uzandı. Birden iki beyaz kuş geldi. Biri damdaki pencerede durdu, diğeri içeri girdi ve onun başının yanında durdu. Sonra onun göğüs kemiği ile kasıklarının arasını yardı. Elini karnının içine sokup kalbini çıkardı. Kalbini eline koyup onu kokladı. Damdaki kuş yerdekine “Anladı mı?” diye sordu. O da “Evet” dedi. Bu sefer “Peki arındı mı?” diye sorunca “Hayır, arınmadı” dedi. Sonra kalbini yerine koydu. Sonra yara göz açıp kapayıncaya kadar süratle iyileşti. Sonra bu iki kuş gitti. Bunu görünce onun yanına gelip sarsarak uyandırdım. “Bir şeyin var mı?” diye sorunca “Hayır, ama bedenim biraz halsiz” diye cevap verdi. Gördüklerimden çok korkmuştum. “Seni bu kadar korkutacak ne oldu bana?” diye sorunca ben de olanları anlattım. “Onunla benim iyiliğim kastedilmişti, ama o benden gitti” dedi. Görüleceği üzere efsane ve mitoslar dünyasında yaşayan göçebe bir toplumu etkilemenin yolu yeni mitoslar üretip, ya da eski mitosları yeni kişiliklere büründürüp, onları nesiller boyu aktarmaktan geçiyor. Muhammed'in ilahi olarak görevlendirilmiş bir önder olduğunun teminatı da bu inanç biçimlerinin yaygınlık kazanmasında yatıyor. Sonuç olarak ister kendisi tarafından uydurulmuş olsun, isterse kendisinden sonra gelen din kurucuları tarafından yaratılıp yaşatılmış olsun niyet ve amel değişmiyor. Din bu şekilde kurulup yaratılıyor ve binlerce yıldır bu yöntem hiç değişmiyor. Bir kere Muhammed'in kalbinin melekler tarafından çıkarılıp kötülükten arındırılıp yerine konulduğuna inandığınızda, otomatik olarak onun her dediğine de iman etme yoluna girersiniz. Hatta bu olayı onun dediklerinin kanıtı olarak da sunabilmeniz hiç zor olmayacaktır. İslamiyet’in pratiği de bu savımızı her anında tekrar ve tekrar doğruluyor.
  19. EDİP HARABİ - Vahdetname Daha Allah ile cihan yok iken Biz anı var edip ilan eyledik Hakk'a hiçbir layık mekan yok iken Hanemize aldık mihman eyledik Kendisinin ismi henüz yok idi İsmi şöyle dursun cismi yok idi Hiçbir kıyafeti resmi yok idi Şekil verip tıpkı insan eyledik Allah ile burda birleştik Nokta-i amaya girdik birleştik Sırr-ı Küntü kenzi orda söyleştik İsmi şerifini Rahman eyledik Aşikar olunca zat ü sıfatı Kûn dedik var ettik bu semavatı Birlikte yarattık hep kainatı Nam ü nişanını cihan eyledik Yerleri gökleri yaptık yedi kat Altı günde tamam oldu kainat Yarattık içinde bunca mahlûkat Erzakını verdik ihsan eyledik Asılsız fasılsız yaptık cenneti Huri gılmanlara verdik ziyneti Türlü vaidlerle her bir milleti Sevindirip şad ü handan eyledik Bir cehennem kazdık gayetle derin Laf ateşi ile eyledik tezyin Kıldan gayet ince kılıçtan keskin Üstüne bir köprü mizan eyledik Gerçi Kün emriyle var oldu cihan Arş-ı Kürsü gezdik durduk bir zaman Boş kalmasın diye bu kevnü mekan Ademin halkını ferman eyledik İrfan olan bilir sırrı müphemi İzhar etmek için ism-i azamı Çamurdan yoğurduk yaptık ademi Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik Adem ile Havva birlik idiler Ne güzel bir mekan bulduk dediler Cennetin içinde buğday yediler Sürdük bir tarafa puyan eyledik Adem ile Havva'dan geldi çok insan Nebiler Veliler oldu mümayan Yüzbin kerre doldu boşaldı cihan Nuh Naciyullah'a tufan eyledik Salih'e bir deve eyledik ihsan Kayanın içinden çıktı nagehan Pek çokları buna etmedi iman Anları hak ile yeksan eyledik Bir zaman Eshab-ı Kefh'i uyuttuk Hazreti Musa'yı Tur'da okuttuk Şit'i çulha yaptık bezler dokuttuk İdris'e biçtirip kaftan eyledik Süleyman'ı Dehr'e sultan eyledik Eyyub'a acıdık derman eyledik Yakub'u ağlattık nalan eyledik Musa'yı Şuayb'a çoban eyledik Yusuf'u kuyuya attırmış idik Mısır'da kul diye sattırmış idik Zeliha'yı ona çattırmış idik Zellesinden bendi zindan eyledik Davut peygambere çaldırdık udu Kazadan kurtardık Lût ile Hûd'u Bak ne hale koyduk nar-ı Nemrud'u İbrahim'e bağ u bostan eyledik İsmail'e bedel cennetten kurban Gönderdik şad oldu Halil ür rahman Balığın karnını bir hayli zaman Yunus peygambere mekan eyledik Bir mescide soktuk Meryem Ana'yı Pedersiz doğurttuk orda isa'yı Bir ağaç içinde Zekeriyya'yı Biçtirip kanına rızan eyledik Beyt-i Mukaddes'te Kudüs şehrinde Nehri Şeria''da Erden nehrinde Tathir etmek için günün birinde Yahya'yı, İsa'yı üryan eyledik Böyle cilvelerle vakit geçirdik Bu enbiya ile çok iş bitirdik Başka bir Nebi'y-yi zişan getirdik Anın her nutkunu Kur''an eyledik Küffarı Kureyşi ettik bahane Muhammet Mustafa geldi cihane Halkı davet etmek için imane Murtaza'yı ona ihvan eyledik Ana kıyas olmaz asla bir nebi Nebiler şahıdır Hakk'ın habibi Biz anı Nebi'y-yi ihsan eyledik Hak Muhammed-Ali ile birleştik Hep beraber Kabe-kavseyn'e gittik O makamda pek çok muhabbet ettik Leylerel esrayı seyran eyledik Bu sözleri sanma her insan anlar Kuş dilidir bunu Süleyman anlar Bu sırrı müphemi arifan anlar Çünkü cahillerden pinhan eyledik Hak ile hak idik biz ezeliden Ta ruz-i Elest'te Kalubeli'de Mekan-ı Hüda'da bezm-i celide Cemalini gördük iman eyledik Vahdet alemini bilmeyen insan İnsan suretinde kaldı bir hayvan Bizden ayrı değil Hazreti Süphan Bunu Kur'an ile ayan eyledik Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır Doğan ölen yapan bozan hep Hak'tır Her nereye baksan Hakk'ı mutlaktır Ahval-i vahdeti beyan eyledik Vahdet sarayına girenler için Hakkı hakkel yakın görenler için Bu sırrı Harabi bilenler için Birlik meydanında cevlan eyledik
  20. - Ön bilgi : Bu yazıyı yazmamdaki amacım 2 türlü bakıştan "BEN" - Şuan daki durumum : - Ailem : Hiristiyan ve muhafazakardır. - Yaşım : 53 - Türkçem : 11 senelik türkçe dir.Yanlışlarım olabilir. - Ve konuyla alakalı olduğundan : herkezin bildiği dünyanın sayılı zenginlerinden birinin oğluyum. -1.Ele alacağım konu inanan "BEN" : Bir yaratıcının varlığını kabul ettikten sonra kendi kendime araştırmaya girdim. Ailemin baskısı beni alakadar etmiyor ve beni kendilerinden daha da soğutuyordu. Yaklaşık 30 ila 40 arası din araştırdım. Çünkü Yaratıcının varlığı beni neden yarattığı sorusuna yöneltiyordu. Ve böylece araştırdım ve rahat söyliyebilirimki param çok bu yüzden dünyayı dolaştım. Bana beni yaratan neden yarattığını açıklayacak bir varlık bir delil de var etmişmidir diye dolandım durdum. -Vardığım sonuç : DİN oldu Burada yeni bir soru : peki hangi din? Tüm konuşulanlar ve insanların dediğinden uzaklaştım tamamiyle her dine eleştirerek ve felsefi olarak baktım. Ve dinler bana akla yakın gelmedi çünkü : Her Din benim zaten günlük yaptığım şeyleri söylüyor ek olarak bazı mantıksız şeyleri teklif ediyordu. İnandığım yaratıcı beni bu boş işler için mi ? yaratmış diyerek dinlerden uzaklaştım. Tabi bu söylediklerim Kitapsız dinlerdi. Birde kitabı var olan dinler ne söylüyor diye baktığımda. İlk Ailemin de içinde olduğu Hiristiyanlığı ele aldım : Çok karışık tam 3 sene bu din ile kafamı yordum ama hak olmadığını : ilahlarını 3 e bölmelerinden ve 40 küsür kitaba bölünmüş olan incilin son hali olan 4 kitaba indirgenip ve şu aralarda yeni bir kitabı kafalarından yazarak bize sunmaları ile kabul etmedim. Yani Yaratıcının indirmiş olduğu bir kitap olsada insanlar tarafından bozulmuş idi.Yinede okudum 5 senede papaz oldum. Bu din beni doyurmadı ve Yahudiliği araştırdım fakat o daha farklı : Tamamen ırka indirilmiş bir din diyebilirim hakkında konuşmaktan bile hoşlanmadığım bir din idi. Ve çekinsemde araştırmak istemesemde son olarak kitap inmiş bir din kaldı : İslamiyet Tabi bu din dahada karışık 2 sene yahudilikten sonra 11 sene türkiyede islamiyeti araştırdım. Bu arada Kur an hafızı oldum onuda söyliyeyim. Bunu özet olarak yazdım hayatımı yazsam ve nasıl inandığımdan bahsetsem zaman yetişemez sözlerime. Şu an : Müslümanım @@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@ -2.Ele alacağım konu İnançsız "BEN" (Ateist): Ben mexico temixco da inançsızların arasında büyümüş biriyim. Ailem ile bir araya gelmem 8 yaşımda oldu bundan dolayı alt yapım Ateistliğe müsaittir. Şimdi : Ben eğer Yaratıcının varlığını kabul etmesem ne olurdu ? yaşam tarzımı yazıyorum : İnanmassam :Kural yok, karışan yok, ceza yok ve BEN varım. Tabi bazılarınızın parası yoktur ama benim param ile şimdi ne yapardım onu yazacağım: Başta 1000 kişilik bir mafya kurardım. Kurallar ve cezalar bana ait olurdu. Ve canımın istediğinide yapardım. Mesela : İçimden sokaktaki bir kadın ile beraber olmakmı geçti :evet hemen olurdum. kadın istemiyormu : Umrumda değil çünkü bana kural yok sonum zaten toprak. Kadınla beraber olurdum sonra onu öldürürdüm. yaşaması yada yaşamaması bana bir zarar vermez sonuçta.Vahşilik denen kavram beni ilgilendirmez. Hayvanların hepsinin tadına bakardım buldugum herşeyi keser tadardım ,kan içerdim insanları yemek nasıl onu denerdim. Para çok bir labaratuvar kurar ve sonsuz yaşamı bulmaya çalışırdım.İnsanlara eziyet vermek çok hoşuma gider zaten bana engelde yok. Kurduğum mafya ile sokaklardan başlıyarak ülkeri ve dünyayı ele geçirmek isterdim.Bu uğurda her istediğimi yapardım çünkü yaptığımın cezasını verecek bir güç yok. Aklıma ne gelse yapardım Paramın değerini söyliyimde nasıl yapardın demeyin : sadece gayri menkul de : 156 villa sahibiyim gerisini yazmıyorum ki kim olduğum bilinmesin. Evet : Varlıkta bulunduğum saatlerim en mükemmel bir şekilde olurdu yaşamımı sorgulayacak bir iç güdüm bile olsa onu dinlemezdim.Neden dinliyeyimki zaten herşey boş. Yani İnsanların koyduğu kurallara uysamda uymasamda sonuç aynı toprak. Bu madem böyle şerefli yaşamak veya şerefsiz yaşamak arasında bir fark kalmazdı. Madem Yaratan yok o zaman hiç bir kuralda yok. Neden olsun ki : bu madem böyle : beni kimse durduramaz. Evet sonuç olarak siz ateistliğe soyunmuş arkadaşlarım : Sovunduğunuz değer olarak kabul ettiğiniz aslında değersiz ve boş bir şeyden ileri değildir. Yaşamınıza İnanmadan devam etmeniz sizi : delil aramaya itmemeli. İnanmamanız ile yetinmeniz kafidir. Sizin hiç kimseye ; Allah ın varlığını inkar etmenize, delil getirmenizde kar verecek bir kurul ve kuruluş yoktur. Yani inanmassın bitti. Daha dillendirmeye ve insanların inançlarını sorgulamaya bir lüzüm kalmaz. Artık senin inançsızlığın seni ilgilendirir ve bu durumdan elde edeceğin müjdelenmiş bir mükafaat verilmeyecektir. Madem mükaafatı olmayan bir yoldasın yanına yandaş toplaman mantıksız ve gereksiz olup vakitlerini boşa harcamaktan ileri geçmez. Ateistlik denen bir kavrama soyunman senin için gereksiz ve dillendirmeye lüzüm olmayan bir kavram olur. Dersenki : hakkımızı arıyoruz. Cevaben : İnan ve kitaba uyan hiç bir kimsenin size kitabın dışından bir hak vereceğini düşünmeyin. @@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@@ Birde : Bonus!!! : Hani arıyorsunuz ya sözüm ona : işte efendim yaratıcı yoktur evrim vardır ordan geldik,daha gerisini bilim bulamadı,insanlar artık cevap aramaktan vazgeçti teslim oldu vs,vs ateist sözleri. Cevaben : Gereksiz vakitlerinizi harcamayın inanmakta serbest ,inanmamakta boşuna bizim kitabımıza saldırmayın. Hiç Allah bozuk kafaya ilim verirmi sizin görüşleriniz felsefeden ileri geçmez. Ama komple kanayan yarayıda kesip atmayız. aramızda yaşarsınız etimizden sütümüzden faydalanırsınız aranızda soru sorup öğrenmek istiyen olabilir. İşte onlarada hidayet kaynağı : Mesaj atsınlar özelden söylerim..!
  21. slevoR

    Dinleri kim uydurdu?

    Evet arkadaşlar. Daha forumda yeniyim. Daha önceden forumda böyle bir konu açıldı mı aradım ve böyle bir konunun açıldığını göremedim. Varsa da bu konuyu silip beni o konuya yönlendirirseniz sevinirim. Evet. Başlıktan da anlayabileceğiniz gibi, dinler; kapsamı çok büyük ve gerçekçilikten yoksun mitolojilerdir. Peki, bu mitolojileri kim(ler) uydurdu, nasıl düşündüler? Evet arkadaşlar bu konu hakkında düşünceleriniz neler?
  22. Ben şahsen İslama değil bana saygı duyan Müslümanlara saygı duyarım. Sayın Müslüman, benim ateizmim seni rencide ettiyse üzgünüm. Ama senin dini savaşların, haçlı seferlerin, misojinistik (kadın düşmanı) reaksiyonların, homofobin (eşcinsel düşmanlığın), militarizmin, sexizmin (cinsiyetçiliğin), genital sakatlama operasyonların, reşit olmamış kızları evlenmeye zorlaman, çocukların beynini yıkaman, ifade özgürlüğünü sansürlemen, engizisyonların, anti-bilimsel propagandaların beni rencide ediyor. Öyleyse, ödeştik! Bazı müslümanlar ateistlerin dine karşı kayıtsız ve ilgisiz olmasını bekliyorlar. Kritisizm ve eleştiriyi, hiciv ve alayı yasaklayan bir saygı talep ediyorlar. İnançların otomatik saygıyı hak ettiği şeklinde popüler bir izlenim var gibi görünüyor. Peki ama neden? Irkçılığa, rasizme ve nasyonal sosyalizme de saygı duymalı mıyız? Elbette hayır. İnançlar otomatik saygıyı hak etmez, çünkü bazı inançlar ahlaksız, uğursuz ve aptalcadır. İnançların bir kişinin saygısını kazanması mümkün olabilir, İnançlar hakikat düşmanı olarak yalanlardan daha tehlikelidir. Yanlış öğrendiğimiz şeyleri direnç göstermeksizin doğrusuyla değiştirebiliriz. Ama çocukluktan beri enfekte edilen inançları doğru bilgiyle değiştirmek dünyanın en zor şeylerinden biridir. Bir şeye saygı duyuyorsanız o şeyle aynı duyguları paylaşıyorsunuz demektir. Bu yüzden ateistten dini inançlara saygı duymasını beklemek en hafif tabirle saflıktır.
  23. oktar

    Biraz bir düşün...

    Bir düşünün. Evren dediğimiz o kadar büyük ki okadar çok galaxi, güneş sistemi, gezegenler vs. var ki. Biraz kafa yorsan insanların ne kadar önemsiz olduğunu görmemek mümkün değil. Allah bizim siktiri boktan küçük gezegeni seçip de orada bulunan (evrenle kıyaslarsan) nerdeyse yok diyebileceğin kadar az insan için din kitapları falan indirecek, şeytan, melek peygamber falan gibi şeyler olacak ve bir de sınav yapacak öyle mi? Neymiş efendim, ahiret günü cennet cehennem gibi uyuduruktan yerlere gidilecek miş. Burası sınav dünyasıymış, kafir insan yanacakmış dindar olanda nehir kenarında meyve yiyip şarap içip sonsuza kadar orada olacakmış. Bu salakca inançlar yüzünden insan dediğin akıllı aptal, hangi kitap doğru, kimin Allahı daha yüce diye savaşıp birbirlerini öldürüyorlar. Ya yürü git. Kendimize ne kadar da çok önem yüklüyoruz enteresan. Allah dediğiniz yatarcı bir güç olsa bile bizim var olduğumuzdan haberi bile yoktur. Ne sınavı ne testi? Şimdiki teknolojinin verdiği imkanlarla bile 7 tane dünya benzeri gezegen buldular. Ve bu daha başlangıç. Orada hayat gelişmedi mi zannediyorsunuz. Orada ki yaşam şartları nedeniyle 20m büyüklüğünde evrende en önemli varlık biziz diyen varliklar olsa, allah onlar için bambaşka birşey olsa, hatta allah yok biz araştırdık bak bu böyle dese ne olacak. Onlarla da mı savaşacaksınız? Bir de Allahın yarattığı en mükemmel varlık mışız. Melekler secde etmişmiş. mış mış mış da muş muş muş. Bu kadar defolu ve kafadan sakat bir varlık yaratan, yollamış olduğu kitaplarda 80 tane farklı bakış açısı imkanı olan allah beceriksizin teki olmalı. Henüz bilemediğimiz şeyleri hemen allah var, bak yoksa nasıl böyle olur, şöyle olur, hadi bilim bunu cevaplasın gibi saçma sapan argümanlar getiriliyor. Daha bir dur. Bilim henüz yürümeyi yeni öğreniyor. Bir koşmaya başlasın görürüm ben senin Allahını dinini o zaman.
  24. Arkadaşlar merhaba, Ben aranıza yeni katılmış bir kişiyim. Kısaca ateizme olan yolculuğumdan biraz bahsetmek istiyorum; Ben Türkiye'nin pek çok vatandaşı gibi dini inançları olan bir ailede doğdum ve büyüdüm. Ailem, tahsilleri olmayan ve hayatı sorgulanmayan cahil bireylerden oluşuyor. Dolayısıyla ailem tarafından hayata dair bir yönlendirmem olmadı. Herşeyi ben farkettim, ben sorguladım. Ben de her müslüman gibi inancımın peşinde koştum ve manevi aşkı aradım. Pek uyanık olmayan, ensesine vur ekmeğini al tarzında bir insanım. Buna eminim ki beni bu hale din getirdi. Din alimlerimizin anlattığı uçan-kaçan, keramet sahibi olan dini bütün kişilere hep hayranlık duydum ve ben de kendimi Allah'a sevdirmeye çalıştım. İlk başta dini kaynakları sorgulamadım, hatta ayetler üzerinde düşünmedim bile. Yani inandığım dini aslında doğruluğuna inanmadan cahilce yaşıyordum. Kalp gözümün açılması için zikir çektim, namaz kıldım, oruç tuttum ve doğal olarak bir sonuç elde edemedim. Sonra neden sonuç elde edemediğimi sorgulamaya başladığım yerde dinimi sorgulamaya başladım. Cahilliğimin farkına vardım. Artık 'Cübbeli' gibi insanların din alimi değil de din tüccarı olabileceğini düşünmeye başladım. Çünkü bu aşamaya gelene kadar 1-2 cemaat ile münasebetim oldu ve neredeyse hepsi de aynı çıkarlar ile benzer zenginliklere doğru yelken açmışlardı. Hislerime göre hareket ediyordum ve hislerim bana biryerlerde birşeylerin yanlış olduğunu söylüyordu. Yani benim his ve düşüncelerim ile anlatılan ve uygulanan ve indirilen müslümanlık inancı hiç örtüşmüyordu. Her sorgulamadan sonra tatmin edici bir cevap bulamayıp dinden soğudum. Belki Kuran değiştirilmemişti ama Kuran'a uyduruk hikayeler ile ekleme yapılmış ve bunlar din haline gelmiş, ibadeti zorunluluk arz etmişti. Bütün bu çelişkilerin içinden sıyrılarak, eğer varsa Allah ile aramda şöyle bir karar aldım. "Allah'ım ben senin için elimden geleni yaptım. Hem cahilce yaptım hem de cahilliğimin farkına varıp senin Kuran'ında emrettiğin gibi düşünerek ve sorgulayarak yaptım. Sana ulaşmak ve iletişim kurmak için her yolu denedim. Benim çabam bu kadar. Bundan sonrası için ise beni hayatta sadece araştırıp sorgulayarak ulaşabildiğim doğrular ilgilendirecek, uydurma masallar değil. Bu sözümde dürüst davranacağım. Kendime Müslüman diyerek doğruluktan ayrı hayal dünyasında yaşamak yerine, ben hissedip dokunabildiğim, aklımla kavrayabildiğim gerçeklere inanmak istiyorum. Eğer sen gerçeksen bu benim müslüman olarak senden son isteğimdir, beyanımdır. " Aldığım bu kararın ardından yeni bir sayfa açtım ve kendimi dünyaya gönderilmiş, yolunu bulması gereken, kendini geliştirmesi ve yaşadığı ortamı kavraması gereken bir canlı olarak görmeye başladım. Sadece olması gerektiği gibi bilimsel gerçekler ışığında nereden geldim ve nereye gidiyorum sorusuna yanıt arayan bir canlı! Müslümanca yaşamadan önce insanca yaşamayı denemek istiyorum. Biraz uzun bir konu oldu, kusuruma bakmayın. Biraz iç dökmek istedim. Özgürlüğümü hissetmek istedim. Ve bu başlık altında bir sorum var. Eski inancımın gerçekten eskide kalması ve kırıntılarını süpürmem için, dini inancın baskılamış olduğu korkuyu geride bırakmak için nereden başlamalıyım hangi konulara yönelmeliyim?
  25. OdatTv'den SADIK USTA'nın ilginç bir yazısı..... İslam uygarlığının çöküşünden Gazali mi sorumlu Amacım İslam uygarlığının çöküşüne ve Gazali’nin bundaki rolüne ilişkin yıllardır ileri sürülen bir hurafeye dikkat çekmek... 04.03.2017 Aydın ve düşünürlerimiz, bundan böyle Gazali’yi veya bir başka Müslüman filozofunu İslam uygarlığının çöküşünün veya mevcut geriliğimizin müsebbini olarak görmekten vazgeçmelidirler. Gazali’nin günah keçisi ilan edilmesi artık terk edilmelidir. Yıkılışın ve çözülüşün gerçek ekonomik-siyasi-felsefi-toplumsal nedenlerini araştırmalı ve özümsemelidir. Amacım İslam uygarlığının çöküşüne ve Gazali’nin bundaki rolüne ilişkin yıllardır ileri sürülen bir hurafeye dikkat çekmek... Tarihte eşine az rastlanır bir hızda ve bir insan ömrü süresi içinde Çin sınırından Cebelitarık Boğazı’na kadar büyük bir imparatorluk (kuşkusuz bu yayılmanın birçok nedeni var) kuran Müslümanlar, gelişmelerinin 3. yüzyılında yeniden çöküş sürecine girmişlerdi. Çöküşün en önemli nedenlerinden biri halifelik tartışmasıyla başlayan iç bölünmeydi. Dört halifeden üçü komplo ve suikastlere kurban gitmişti. Hatta bu süreçte Hz. Muhammed’in en çok sevdiği torunu Hüseyin bile Kerbela’da bütün ailesiyle birlikte katledilcekti. Müslümanlar arasındaki bölünme çok derindi ve kalıcılaşmıştı... Dolayısıyla karşılıklı intikam duyguları, tarihin hiçbir döneminde dinmedi... Abbasi hükümdarları ve sonrasındaki bilimsel, ekonomik, edebi ve felsefi gelişmenin en verimli döneminde bile iç çatışmalar durulmamıştı... Hatta bölünme, Afrika’ya ve oradan da Endülüs’e sıçramıştı... 10. yüzyılın başlarında, iktisadi farklılaşma, mevcut durumun (zengin-yoksul, etnik ve dinsel ayrımcılık) niteliğini açığa vuran sosyal huzursuzluğa, toplumsal-dini hareketlerin isyanlarına ve ayaklanmalarına yol açmıştı. Genel anlamda Ayyarun ve Şuttar Hareketi olarak bilinen yoksullar hareketi, ki bunların sayısı bazen Basra’daki Zenc Ayaklanması gibi 300 bin kişiye kadar genişleyebiliyordu; Bahreyn ve Yemen’e kadar yayılan Karmati hareketi veya genel anlamda uzun erimli devletler de kurabilen İsmaili akımı, milyonlarca insanı kucaklamakla kalmamış, 100-150 yıl süren, sonra dinmeyen ve bütün bölgeyi de etkisi altına alan kargaşalık ortamına neden olmuştu. Bu öylesine bir kargaşalıktı ki ünlü Selçuklu Veziri Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde bu hareketlerin onlarcasından ve genel olarak bölgede yarattıkları tehlikeden bahsederek (Şiiler, Hariciler, Fatimiler, Karmatlar, Kızılbaşlar vs) durumun ne kadar kırılgan olduğunu anlatır... Haraç ve yağmalar, savaşların finans kaynağı olan vergiler, siyasi ve toplumsal baskının yanı sıra, yoksul halk üzerindeki inanılmaz sömürü sistemi; baskın basanındır düsturundan hareketle yüz binlerce insanın köleleştirilerek satılması (bu icraatlara dair yüzlerce bilgi ve kanıt bulunmaktadır) isyanlar ve ayaklanmalar çoktan iç barışı, üretimin ve pazarların ihtiyaç duyduğu huzuru yok etmişti. 10. yüzyılın ortalarından sonra da bırakalım Mekke ve Medine’yi ki bunlar çoktan sıradan kasabalara dönüşmüşlerdi, ticaretin ve üretimin merkezleri olan Suriye ve Irak bile göz ardı edilemeyecek çapta ekonomik kayba uğramıştı. Kervan rotaları çoktan kuzeye doğru kaymıştı... İmparatorluğun bedensel bütünlüğü fiilen parçalanmıştı, ancak çeşitli bölgelere dağılmış uzuvlarında hala kasılmaya benzer canlılık belirtisi de görülmekteydi. Endülüs Emevileri, Gazneliler, Selçuklular ve Moğol sonrasındaki Türk hakanlarının bilimsel başarılar da bunun ifadesiydi... 10. yüzyılın ortalarından itibaren bir İslam İmparatorluğu’ndan bahsetmek artık mümkün değildi, İslam uygarlığı kendi içinde birbiriyle rekabet eden ve savaşan devletlere çoktan bölünmüştü... Rüstemliler, İdrisiler, Aglebiler, Tahiriler, Seferiler, Samaniler ve Gazneliler...Bu devletlerden sadece bazılarıdır... UYGARLIKLAR NE ZAMAN ÇÖKER? Bu arada parantez açarak şunları belirtelim. Uygarlıkların taşıyıcısı olan imparatorlukların çöküşü birkaç on yıl içinde gerçekleşmez. Çöküş süreci, önemli ekonomik, bilimsel ve siyasi ataklar devam ettiği halde başlamış olabilir... Örneğin Hellen uygarlığı; başlangıcını Sparta ve Atina’nın yükseliş dönemi olarak alırsak, bu 7. yüzyılın ortalarına denk gelir. Çöküşüyse 4. yüzyılın ortalarında son bulur (Büyük İskender’in çürüyen devletleri silip süpürmesi). Atina ve Batı Anadolu’daki eşitlikçi devlet tasarıları da esas olarak bu dönemlerde ortaya çıkmıştı. Veya Roma’nın çöküşü, 1. yüzyıldan itibaren çoktan başlamıştı, ancak bütünüyle dağılması için dört yüz yıl daha beklemek gerekecekti. Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu da 17. yüzyıldan sonra çöküş sürecine girmişti, ancak bütünüyle dağılması 1920’ye kadar sürmüştü... İngiltere, 1776’da Amerika’nın bağımsızlık savaşıyla birlikte çöküş sürecine girmişti bile, ama bütünüyle havlu atması için 150 yıl daha gerekliydi... ÇÖKÜŞTEN GAZALİ Mİ SORUMLU? Şimdi gelelim en çok tartışılmasını istediğim görüşlerime... Yani İslam uygarlığının, dolayısıyla bilimsel ve felsefi gelişmenin Gazali’nin tutucu görüş ve felsefesi nedeniyle çöktüğü hurafesine... Gazali’yi henüz anasından doğmadığı bir çağdan sorumlu tutmak, onu çökmekte olan bir uygarlığın müsebbibi ilan etmek hem gerçeçi değildir hem de yüzyılların en demagojik-etkin hurafesidir... Hele bazılarının Gazali’yi karşı devrimin başlatıcısı, karşı-devrimin filozofu olarak göstermeleri yok mu... Bu iddialar tarihsel gerçeklere uymuyor. Gazali’nin rolü en fazla, yıkılmakta olan Hellen uygarlığının çöküşünü, Sparta’nın tutucu ama göreceli eşitlikçi yasalarını yeniden uygulayarak durdurmak isteyen Platon’un rolü kadardır. Platon, Yunan uygarlığının çöküşünün başladığını çoktan görmüştü (filozof olmak da budur zaten), ancak çöküşü durdurabilmek için zamanı geçmiş, dönemin ihtiyacına uygun olmayan muhafazakar görüşler ileri sürmekteydi. Platon da Gazali gibi materyalistlere düşmandı ve hatta “elimden gelse onların (Demokrit vs) yazdılarını yakar yıkarım” diyerek fetvalar da veriyordu, ama günün siyasetini o değil, Atina’nın aristokratları, felsefeyi de kısa bir sonra o değil, Aristoteles belirlemeye başlamıştı... (Bu konuda daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler özgün metinlerin de bulunduğu Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı çalışmalarımıza bakabilir). Hellen uygarlığının çöküşünden Platon ne kadar sorumluysa, İslam Uygarlığının çöküşünden de Gazali o kadar sorumludur. Bu konuyu başlı başına tartışmak da yarar var... Ama başka bir zaman... Esas konumuza dönersek... Siyasi bölünme, ekonomik durgunluk ve kültürel gerileme doğal olarak yoksul-zengin farkını büyütmüş, siyaseti radikalleştirmiş, bilimsel gelişmeyi duraklatmış, felsefi gelişmeyi de kesintiye uğratmıştır... Yani Gazali, Nizamülmülk vs. çökmekte olan bir uygarlığın yıkılışını engellemeye çalışan muhafazakar düşünür ve siyaset adamlarıydı. Rolleri sadece bu kadardı... Doğru anlaşılmak için bir kez daha vurgulamakta yarar var: Gazaliler çöküşü başlatmadılar, çöküş sürecine girmiş olan bir uygarlığın yıkılışını durdurmak için muhafazakar programlar önermişlerdi. O gün açısından İslam uygarlığının yıkılışının alternatifi yoktu. Ne İbn Sina, ne İbn Tufeyl ne de İbn Rüşd bir alternatif sunabiliyordu. Eğer yükselmekte olan Avrupa, Rönesans döneminde, İbn Rüşd’e başvurmuş ve ondan öğrenmişse, bunun nedeni felsefi değil, ekonomik ve toplumsal ihtiyaçtır. Ayrıca İbn Rüşd’ler yıkılan bir uygarlığın son demlerinde ortaya çıktılar, Rönesans Avrupa’sı ise ihtiyacı olan felsefenin ilk heyecanını, uygarlık aşısını İbn Rüşd’te bulmaktaydı... Bu haliyle İbn Rüşd, yıkılan İslam uygarlığının değil, fakat yükselen Avrupa uygarlığının temeli ve mirasıdır. Bu da bilinmesi gereken bir gerçektir. Peki, Antik Yunan uygarlığının siyasi, bilimsel ve felsefi eserlerini okuyan, bunlara şerhler yazan Müslüman düşünürler, bilimsel gelişmenin bir ifadesi olan merak duygusuna neden yol vermediler, aklı neden her şeyin üstünde tutmadılar veya sorgulamayı neden devam ettiremediler... Veya neden münzevi bir yaşamı tercih ettiler... Veya yazılarında neden otosansüre başvurdular... Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, Müslüman toplumların gelişmişlik düzeyi (ekonomik anlamda) sıradan bir feodal üretim tarzının (üretim ve paylaşım ilişkilerinin) üzerine hiçbir zaman çıkamadı. 1500’lü yıllardaki gibi kapitalist üretim ilişkilerinin (Kuzey İtalya’da veya Kuzey Avrupa’da olduğu gibi) orta dereceli düzeyine bile hiçbir zaman erişilemedi. Manifaktür sistemine dayanan üretim tarzı, her ne kadar El Cezeri’nin muhteşem teknolojik tasarımları olsa da, yine de çok sınırlı bir teknolojiyle yapılmaya devam etti. Gerçek anlamda bir emek-sermaye çelişmesinin ortaya çıkacağı gelişmiş bir üretimin yoğunluğu hiçbir zaman yaşanmadı... Kapitalizmin gelişmediği yerde, hümanist düşüncenin (filozof Terens’in “insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” düsturu), sorgulayan felsefenin, farklı siyasi program ve arayışların, yaygın bir sorgulama zihniyetinin, seçkin bir kültürel ve sanatsal etkinliğin, gelişkin bir sivil toplumun, özerk kamu alanlarının (örn. özerk kentler) yeşermesi mümkün değildir. 15. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan hümanizm akımıyla eşitlikçi toplumlardan bize miras olarak kalan ve insanlığı, dayanışmacı ruhu ve kardeşliği öne çıkaran (Yunus Emre, Mevlana vs) çağrılar birbirinden farklıdır. Müslüman toplumlar bu aşamaya hiçbir zaman varamamışlardı. Ekonomik gelişme şundan önemlidir: Bilimin temel dürtüsü üretim faaliyetidir veya üretime koşullu durumlardır (savaş gibi). Bilim, üretimin düzeyini yükseltir ama bilimi de üretimin hızı, yoğunluğu ve tarzı belirler. Bilimsel araştırma sıkışmışsa, bunun nedenini felsefenin gericileşmesinde (tıkanmasında) değil ama doğrudan üretimin sıkışmışlığında aramak gerekir. İhtiyaç->üretim->bilim->felsefe dörtlü formülasyonun kavramları hem birbirinden ayrıdır hem de birbirini etkileyen-tetikleyen süreçlerdir ki bazen de felsefe->bilim->üretim olabilir. Ama ihtiyaç her zaman temeldir. Müslüman düşünürlerin, Rönesans ve Aydınlanma döneminden bildiğimiz başı dik, korkusuz (ama bazen ürkek ve korkaklar da vardı), sorgulayan, aklı her şeyin üzerinde tutan, yaratıcılıklarını konuşturan aydınlar olarak ortaya çıkmalarını beklemek bir anakronizmdir. Bu bir yönüyle, karasabanla üretim yapan bir köylüden Kuantum teorisini bilmesini beklemek gibi bir şeydir. Kısacası birinci neden, tarihsel koşulların (ekonomik, bilimsel gelişme, kültür-sanat, felsefe) yoksunluğudur. İkincisi, Müslüman düşünürler de her bilim adamı ve düşünür gibi, araştıran, sorgulayan ve yeni yollar arayan insanlardı. Ama onlar aynı zamanda korkuları olan, geçim sıkıntısı çeken ölümlü insanlardı. Dolayısıyla onların arasından başı dik veya kısmen başı dik olanlar (Hallac, Nesimi, Al Maari, İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşd) çıktığı gibi, konformist ve gerici olanlar da çıkmıştır. Müslüman düşünürlerin en ileri düşünenleri bile kritik anda mevcut iktidarlarla uzlaşmaya hazırdı. İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşd’ler tartışmasız büyük adamlardı, ama aynı zamanda bunlar saraylarda ağırlanıyorlardı ya da her an devlet görevleri üstlenmeye (kimi zaman istemeyerek de olsa) hazırdılar... Rönesans ve Aydınlanma döneminin büyük adamları arasından da çok sayıda konformist çıkmıştı. Ama buna rağmen onlar büyük adamlardır. Kopernik, bir ilahiyatçı olarak insanlığa çağ atlatacak astronomik bulgularını açıklamaktan korkmuştu. Ama bu bulgulara dayanarak yeni bir çığır açansa yarı deli Kepler oldu. Galilei kesin bilimsel bulgularını inkar etmek durumunda kalmadı mı... Büyük tanrıtanımaz Jean Meslier ki bizim Turan Dursun’umuzla karşılaştırılır ve Sağduyu adlı eseri Atatürk’ün talimatıyla 1928’de basılmıştır, görüşlerini açıklamaktan korkmuştu. Felsefeye ve düşüncelere yön veren muhteşem eseri ölümünden sonra bulundu hem de ünlü vasiyetnamesiyle birlikte. Vasiyetnamesinde mealen, “Kusura bakmayın ey cemaat, yaşarken size gerçekleri açıklamaya cesaret edemedim... Kilisede vaaz verirken size anlattığım bütün hikaye yalandı”, demedi mi... Bugün üniversitelerimizden binlerce solcu ve ilerici akademisyen atılmıyor mu? 21. yüzyılda yaşamıyor muyuz, herkesin yeterince aydınlandığını varsayamaz mıyız... Ama kaç kişi bu zulme ve kıyıma tepki göstermektedir? Nerede Türkiye’nin aydınları... Kenan Evren gibi astığı astık kestiği kestik bir adama kafa tutan Aziz Nesinlerimiz nerede? BİLGİ KURAMININ DİYALEKTİĞİ Ayrıca ve en önemlisi, Müslüman düşünürlerin düşünsel sınırlılıklarının en önemli nedeni, bilgi kuramının insanoğluna dayattığı zorunluluklardır. Bir bilgiye, eğer o bilgi mevcut değilse ulaşamazsınız. Spekülatif bilgi de her daim belirli bir gerçeklik zemininde yükselir. İster parçalı bilgiden bütünsel olana, isterse bütünsel bilgiden parçalı bilgiye ulaşmak isteyelim, elimizde bulunması gereken en önemli şey somut veri ve bilgilerdir. Somut bilgiden hareketle daha üst düzeyde mantıklı (akıl) bağlantılar kurar ve düşünceyi zihnimizde bütünleştiririz. Somut bilginin kaynağı ise toplumsal (üretim, siyaset, felsefe, kültür) olgular ve koşullardır. Sorgulamak, merak etmek, farklılığı görmek ve tahmin etmek, bilgiyle donanmak ve tasarılarla oynamak, tasavvur yoluyla zihnin sınırlarına dayanmak, “fantezi” üretmek, insan aklının ve yaratıcı düşüncenin sınırlarında gezinmek, keşfedilmemiş ve bilinmez olanı tutkuyla merak etmek ve arzulamak... Bunların hepsi insan merkezli, kısmen de bireyin ve göreceli yetkinleşmiş kişiliğin gelişmişlik düzeyiyle ilgilidir... Hümanizm nedir? Az önce saydıklarımızı içselleştiren insani birikim... Söz konusu birikiminin, toplumsal bir zemini olmadan bu türden bir insanın varlığını görmek halüsinasyondur veya beyhudece bir beklentidir. Müslüman düşünür ölümüne inat eder ama felsefi açıdan yukarıda saydığımız sıfatları ve nitelikleri edinebilmesi için bilgiden hareket eden felsefi duruşun ilkeli, sistemli, mantıklı ve sürekli gösterilebilmesi için toplumsal alt yapı hazır değildi! Üçüncüsü, Müslüman düşünürlerin felsefede ileriye gidememelerinin (sorgulama, tartışma, yaratıcılık vs) en önemli nedenlerinden biri de din ile bilim arasındaki ilişkide henüz gerekli aydınlanmaya nesnel olarak ulaşmamamış olmalarıdır. Dinler ilk dönemlerde bilimi geliştiren bir rol oynarlar, çünkü dinsel-metafizik düşünme tarzı aynı zamanda zihinsel etkinliği artıran bir rol de oynar. Spekülatif düşünce alanı, kısmen dinsel düşünüşün alanına da girer. Dolayısıyla dinsel düşünüşle felsefe, çoğu zaman içiçe geçer. Müslüman düşünürler ve filozoflar, Rönesans ve sonraki süreçte Aydınlanma döneminden bildiğimiz düşünürlerin deney ve gözlem yoluyla edindikleri açık bilimsel aydınlanmaya henüz varamamışlardı. Bunun alt yapısı hiçbir açıdan tamamlanmamıştı. Bu işler peygamberliğe soyunarak olmaz. Bilim ve düşüncenin dinle çatıştığı yerde, dini düşünce tarzına meyletme eğilimi hep baskın çıktı, çünkü onların aynı zamanda kaybedecekleri çok şeyleri vardı. Soruna temas etmeden teğet geçmek, konuyu başkasının (Aristo) ağzından aktarmak veya yorumlamak, meramı mecazi, batıni anlamlarla ifade etmek, olguları alabildiğince soyutlaştırmak, dili, mantığı, düşünme tarzını ve yöntemi körelten yollara başvurmak, Müslüman düşünürlerin en büyük zaaflarıydı. Ama bunlar genel anlamda bütün Ortaçağ süresince görülen insani zaaflardı. İki örnek verelim: Biri yine İbn Tufeyl’den... Hayvanların anatomisini inceleyen Hayy İbn Yakzan, bedende hangi organın daha önemli olduğunu düşünme yoluyla anlamaya çalışır. Hayy’a (aslında İbn Tufeyl) göre kalp, bütün organların, hatta beyin ve ciğerin de üstünde yer alır. Kalp o kadar önemlidir ki Hayy, onun uğruna beyin ve kafadan da vazgeçebilmektedir. Aslında bununla eski bir tartışmaya atıfta bulunulmaktadır. Aristoteles de kalbi her şeyin üzerinde tutardı, ancak onlardan beş yüz yıl sonra gelen hekim Galen (130-210), yaptığı birçok buluşun yanı sıra düşünme ve yönetim organı olarak beyni de öne çıkarmıştı. Açıktan Aristo’dan yana tutum alan İbn Tufeyl, bir bakıma felsefi açıdan geri adım atarak dinin ve inancın merkezi olduğu düşünülen kalbi her şeyin üzerinde tutmaktadır. Böylece akıl ve bilim, inanç ve dini dogmalara feda edilmiş olmaktadır. Gazali’nin de organlar içinde kalbi en üstte tutması tabii ki tesadüf değildi... Aynı şekilde dünyanın yuvarlaklığı veya evrende neyin (güneş-dünya) merkez olduğu tartışmasında da en kritik anda Müslüman bilim adamları, Aristoteles’ten yana tutum alarak kendi zihinsel etkinliklerini kötürümleşmişlerdir. Kendilerine otosansür uygulamışlardır. Tam da burada Biruni’den bahsederek olayı daha da netleştirelim. “Biruni evren tartışması üzerine açıktan, Müslümanların bu konuda verecekleri kararın, astronomiyi ilgilendiren bir sorun olmaktan ziyade metafiziğin ve teolojinin bir sorunu olduğunu kavramıştı. Bu nedenle de bu gibi kritik konularda insanlığın dengesini kaybettirecek girişimlerde bulunmayı kendilerine yasaklamışlardı.” Biruniler, “Tedbirsiz adımın uğursuz sonuçlara neden olacağını” düşünüyorlardı. (Seyyid Hüsiyen Nasr, İslam ve Bilim). Toplumun içinde kargaşalığa neden olmaktansa kenara çekilmeyi, münzevi bir hayata kapılmayı salık veren İbn Tufeyller, aslında bu tutumlarıyla toplumun artık, boğazına kadar çamura battığını, dünyevi zaaftan kurtarılamayacağını ve haliyle çöküşe gittiklerini, onları ancak ahiret gününün paklayacağını da ilan etmiş olmaktadırlar. Geri çekilmekte olan düşünürler, bir bakıma uygarlığın çöküşünü de ilan etmiş olmaktadırlar... Birçoğumuz da bugün kenara çekilerek aynı şeyi yapmıyor muyuz? Aydın ve düşünürlerimiz, bundan böyle Gazali’yi veya bir başka Müslüman filozofunu İslam uygarlığının çöküşünün veya mevcut geriliğimizin müsebbini olarak görmekten vazgeçmelidirler. Gazali’nin günah keçisi ilan edilmesi artık terk edilmelidir. Yıkılışın ve çözülüşün gerçek ekonomik-siyasi-felsefi-toplumsal nedenlerini araştırmalı ve özümsemelidir. Bu tutumda ısrar etmek aslında kolayıcılıktır. Sadece kolaycılık değil, aynı zamanda tutuculuktur ki bir bakıma Gazali’nin tutumunun tekrar edilmesidir... Gelecek hafta da gelen soru ve yapılan yorumlar üzerine “aydın nedir”, “aydın kime denir”, “aydınlar hep devrimci ve solcu mu olur”, “sağcı aydın olmaz mı” sorununu tartışacağız... Sorular yönelten veya yazışmak isteyen okurlarımız bize sadik.usta@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sadık Usta OdaTV
×
×
  • Yeni Oluştur...