Jump to content

Genel Araştırma

'evrim' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Aralarına virgül koyarak ekleyin
  • Yazara Göre Ara

İçerik Türü


Forumlar

  • FORUM YÖNETİMİ
  • FORUMLAR
    • ATEİSTFORUM
    • ATEİSTCAFE
    • BİLİM FORUMU
    • HODRİ MEYDAN FORUMU
    • KURALLAR ve DUYURULAR
    • TAVANARASI
  • ATEİSTFORUM ARŞİVLERİ
    • FORUM ARŞİVLERİ

Find results in...

Find results that contain...


Oluşturma Tarihi

  • Start

    End


Son Güncelleme

  • Start

    End


Filter by number of...

Katılım

  • Start

    End


Üye Grubu


AIM


MSN


Website URL


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Location


Interests

Araştırmada 26 sonuç bulundu

  1. @Düşünen Hayvan yazdı: DNA daki bir nukleotidin oluşmasi için enzim gereklidir bu enzimin oluşması için protein ve bu proteinin oluşması için yine enzim gereklidir. Bu kısır döngüyü evrim aciklayamiyor. Bu yüzden evrim teori olarak kalıyor.  Suni şartlarda bir proteinin oluşumu aylar alıyor. Üstelik bir çubukla karistirdigin takdirde tepkime yarilmiyor Doğru mu?
  2. Geriye doğru baktığımızda, şiddetin insanın soy ağacındaki derin köklerini görmemiz mümkün. Şiddet içeren ölüm vakaları birçok memelilerde cereyan eder, bilhassa primatlarda. İnsanlar da buna dahildir ancak kültür ve sosyal gelişim onu biraz uysallaştırmıştır. En azından cinayet, evrimsel geçmişimizin bize olan bir mirasıdır. İspanyol bilim adamlarının bilimsel dergi Nature´deki raporunda, insanlar arasındaki ölüm vakalarının oranı, diğer memelilerle soy ağacındaki yerimize göre kıyaslandığında, beklenilen seviyede. Elbette kültür ve insan toplumlarının sosyalleşmesi, içimizde var olan şiddet eğilimini etkiledi ve bizi eskiye nazaran günümüzde bir nebze olsa da uysallaştırdı. Kendi türünün içindeki ölümcül tartışmalar sadece insanlara özgü değil, bilakis diğer memelilerde de var. Primatlardaki grup içindeki saldırganlık ender sayılmaz, bazı türlerde çocuk öldürmeleri bile var. Yırtıcı havyanların kendilerine yabancı olan gruplardakileri öldürdükleri gibi, zararsız gözüken farelerin veya atların bile ara sıra kendi soydaşlarını öldürdükleri gözlemlenmektedir. Kaynak: https://www.nature.com/articles/nature19758
  3. RandoM

    Evrimsel Psikoloji

    Son on yıldır gelişmesi ivme kazanmış bir bilim dalı olarak evrimsel psikoloji pek çok davranışımızın kökeninde atalarımızın savanada geçirdiği zorlu iki milyon sonucunda eklenmiş veya elenmiş genlerin olduğunu kanıtlıyor. Kanıtların bilimsel olması için deneysel olması gerektiği aşikar. Aşağıda verdiğim ilginç kaynakta yapılan deneylerin sonuçları ve genel olarak evrimsel psikoloji tanıtılıyor. Herkese tavsiye ederim. "Evrimsel Psikoloji'ye Giriş" http://homes.ieu.edu.tr/hcetinkaya/Introduction%20to%20EP.pdf En son okuduğum "İnsan İçgüdüsü" adlı kitapta da çok ilginç deneysel bulgular var. Aşk, kıskançlık, öfke, kaygı, sevinç gibi duyguların kaynağında atalarımızdan aldığımız genlerin olduğuna dair çok güçlü kanıtlar var. Gerçi Robert Winston kitabın sonunda deist olduğunu ifade etse de, kitabı okuyan biri; "Özgür irade var mıdır?" sorusunu yeniden ama daha derinden soruyor kendine. En azından bende öyle oldu. http://www.idefix.com/kitap/insan-icgudusu-robert-winston/tanim.asp?sid=TTTOFPGKN72CG5P4RJHI
  4. http://www.cumhuriyet.com.tr/m/koseyazisi/770123/Aziz_Sancar__Evrim_gercektir....html Anasayfa > Yazarlar Orhan Bursalı obursali@cumhuriyet.com.tr Aziz Sancar: Evrim gerçektir... 29 Haziran 2017 Perşembe “Aziz Sancar evrime inanmıyor, diyor ki: ben Allah’a inanırım, isteyen evrime isteyenAllah’a inansın...” Bu sözler Türkiye’de yankılanınca, inanmadım. Sancar, evrim konusunu bir “inanç meselesi” asla yapmaz. Bir çarpıtma vardı. Bu sözler ona ait olamaz, dedim. Çünkü Aziz Hoca, yaptığı araştırmalarda evrimsel gelişim - değişime bizzat tanık olmuş bir bilim insanı. Ayrıca bilim dünyasında ciddi bir bilim insanı “Evrime inanmıyorum” demez. Aziz Hoca inançla bilimi her zaman ayrı tutar... Sancar, bizzat kendi araştırmalarında canlılardaki evrimsel gelişmeye - değişime tanık olmuş bir insan. Örneğin, bitkilerde ve bazı canlılarda ışıkla harekete geçerek DNA bozulmalarını onaran Fotoliyaz enzimi üzerine neredeyse 40 yıl çalıştı. Bilim insanları bu enzimi insanlarda çok aradılar, hatta buldukları bazı genleri “Fotoliyaz” diye isimlendirdiler. Nobel’in Öyküsü kitabı Sancar ise, Fotoliyaz geninin - proteininin insanlarda tam karşılığı olmadığını kanıtladı. Ama bu enzimin insanda başkalaşarak yine ışığa duyarlı, 24 saatlik biyolojik saatimizi ayarlayan bir başka gene - proteine dönüştüğünü gösterdi ve bu geni Kriptokrom adıyla tescilledi! Bu 40 yıllık muhteşem öyküyü ve Aziz Sancar’ı “Aziz Sancar ve Nobel’in Öyküsü” kitabımda anlattım. Sancar araştırma makalelerinde evrimsel gelişmeye göndermeler yapan bir insan. Biyolojik varlığımızı evrimsel gelişmeden ayrı tutmak asla olası değil. Bunları bildiğim için Sancar’a sordum, nedir bu? Nihayet Gürcistan’dan önceki gün döndü ve yanıtladı: Evrim gerçektir! Sancar konuşuyor Aziz Hoca ile birbirimize güveniriz. Bizi derin yurtseverlik ve bilim bağlar öncelikle. Verdiği yanıtı yayımlama izni de verdi ama şunu da yazmak koşuluyla: “Aziz’i en çok üzen Türkiye’de üstümüzeaptal tozu serpilmiş gibi durmadan akla mantığa sığmayacak sebepler bulup, tüm enerjimizi bu suni kavgalara harcıyor veülkemize zarar veriyoruz, bu büyük bir günahtır...” Tamamen katılıyorum. Yazıktır, günahtır bu ülkeye Peki, gerçek neydi? “Bir gencimiz bilim ve inanç konusunda soru sordu. Ona şu yanıtı verdim: ‘Ben Müslümanım ve Allah’a inanıyorum.Evrime inanmak gibi bir şey yoktur, Evrimbir gerçektir ve inanç meselesi değildir.” Aziz Hoca: “Suni kavgalar çıkarıp ülkemizi krizlere sürüklüyoruz... Bence bu suni kavga başka şeylerde olduğu gibi maalesefAmerika’dan ithaldir. Dünyanın en albenili ‘yaratılış müzesi’ benim eyaletimin batısındakiTennessee’dedir ve Türkiye’deki birçok ‘creationist’ buradaki yobazlardan ithal malıfikirlerle maalesef ülkemizi fuzuli işlerle mesgul ediyor”. İlk evrimciler Müslüman bilimciler Sancar şunları da ekledi: “En eski evrimciler İslamın Altın Çağı denen dönemde şimdiki Irak’taki Müslüman bilim adamlarıydı; bunuevrim fikrinin tarihçesi üzerine bir kitapta okudum.” Aziz Hoca, kimya profesörü eşi Gwen’den önce evrim fikrini öğrendiğini söylüyor. Nedeni, Gwen’in okuduğu yıllarda Teksas’ta ortaeğitimde evrim okutulmamasıydı. Evrimi yine reddeden bir Methodist üniversitede okudu. Teksas’ta evrime karşı savaş açanlar o zaman başarı kazanmışlardı. Hoca diyor ki, “Şimdi ikimiz de evrim ve Allah hakkındabenzer fikirdeyiz. Amerikalıların dediğigibi ‘you can’t cover the sun with mud’ (Güneşi balçıkla sıvayamazsın). Evrim vardır ve kim ne derse desin bu gerçekortadadır.” ‘Bilerek yanlış yansıtıldı’ Aziz Hoca, Azerbaycan’daki konuşmasının Türkiye’ye bilerek yanlış yansıtıldığını düşünüyor. Medyaya hiç de çıkmak istemediğini biliyorum. Kendisine gelen görüşme, söyleşi vb. taleplerine yok diyor. Çünkü bu anlamsız tartışmaların içine çekilmek istemediğini belirtiyor. Şu sözleri ne kadar doğru: “Bu gibi abes işlerle uğraşsaydım sigaranınDNA’da kanserojen tahribatının haritasını,“Piri Reis Haritası”nı yapabilir miydim..” Sigaranın etkisi üzerine dünyada büyük ses getiren araştırmasını, Herkese Bilim Teknoloji dergisinde okuyabilirsiniz. TümüSon yazıları Aziz Sancar: Evrim gerçektir...29 Haziran 2017 Perşembe Evrime yasak: Bilime, ülkeye kötülük27 Haziran 2017 Salı Bir kâbusun sonuçlarını düşünmek26 Haziran 2017 Pazartesi Ayda 57.430 TL Tepe Güvenlik’te Bayram! Tatil Dönüşü Bekliyoruz. Doblo ve Fiorino Combi © 2017 www.yaynet.com.tr İletişim | RSS | Kaydettiklerim Uygulamalar: iPhone / iPad / Android Masaüstü sürümü
  5. delibekir

    Ahlakın Evrimi

    Son günlerde forumda ahlak kavramı üzerine çeşitli başlıklar altında tartışmalar yaşanıyor. Bu tartışmaların etrafında döndüğü ana nokta da ahlakın ateist - materyalist düşünce ile temellendirilemeyeceği ve bir çeşit din olduğu iddiası. Ahlak ile ilişkili ana kavramlar (ayrıntılara çok girmeden) kısaca ve kabaca iki zıt grupta ele alınabilir: iyilik (iyi insan olmak) ve kötülük (kötü insan olmak). İyilik yardımseverlik, dayanışma, paylaşma, saygı, doğruluk, dürüstlük, ırza saygı vs. gibi kavramları kapsar; kötülük ise bunların tersi gibi anlaşılabilir. İyilik ve kötülük doğa dışı bir "üst akıl" tarafından empoze edilmediyse nasıl ortaya çıkmıştır? Bu konuda biyolojik evrim bakış açısı ile oldukça kapsamlı analizler yapılmıştır (Google da "evolution, morality, ethics" kelimeleri ile araştırıp bol miktarda kaynak bulabilirsiniz). Bunların ana fikri kısaca şöyle açıklanabilir: 1. İyilik: İnsanın da içinde olduğu bazı hayvan türleri hayatlarını tek başına değil, kümeler halinde sürdürürler. Kümeler (sürüler) halinde bir araya gelmenin evrimsel avantajı (yani hayatta kalıp üreyerek türü devam ettirebilme yönünden avantajı) şudur: Tek başına halledemeyeceği sorunları güç birliği yaparak birlikte halletmek ve elde edilen ürünü paylaşmak. Örneğin vahşi bir hayvan saldırısına karşı tek başına kalan bir insanın fazla şansı yoktur, yem olur, ölür ve genlerini bir sonraki kuşağa aktaramaz. Oysa üç- beş kişilik bir grubun o vahşi hayvanı alt edip hayatta kalma şansı çok daha yüksektir. Böylece o gruba ait genler bir sonraki kuşağın gen havuzuna katılır. Bir sonraki kuşakta da tek başına gezmeyi tercih edenler değil, gruplar halinde dolaşmayı seven insanların oranı artar; bu kuşaklar boyunca böyle devam eder. Benzer bir örnek yiyecek bulma (avlanma) için de verilebilir: Tek başına ava çıkan bir insana göre, bir grup halinde ava çıkanların avlanabilme, ve dolayısıyla hayatta kalıp üreyebilme şansları daha yüksektir. Yukardaki örneğe benzer şekilde, aradan geçen yüzlerce, binlerce kuşak sonunda insan gen havuzunda birlikte avlanma eğilimi olanların genleri hakim olur. Gruplar halinde yaşamanın (işbirliğinin) zorunlu bir şartı şudur: birbirlerini koruma, dayanışma, yardımlaşma, paylaşma, birbirlerini öldürmeme (aksi durumda grup dağılır, grup olmanın getirdiği avantajlar kaybolur). Bu ise (dayanışma), "iyilik" kavramının temelidir. Binlerce kuşak süren bu "sosyal evrim" sonrasına ulaşmış yeni kuşak insanların genlerine bu davranışlar kodlanmış olur. Bu insanlar neden o şekilde davranmaları gerektiğini (yani "iyilik" yapmaları gerektiğini) bilmez, düşünemezler; fakat o şekilde davranmaktan da kendilerini alıkoyamazlar. (Daha da ilerleyen kuşaklar sonrasında bu iyilik yapma karakterinin "doğa üstü" birtakım güçlerden geldiği yönünde yorumlar ortaya çıkar ve dinlerin tohumu da atılmış olur). 2. Kötülük: Gruplar halinde yaşamanın getirdiği avantajlar yanında, buna paralel olarak evrimleşen önemli bir başka dinamik daha vardır: Birey olarak kendi avantajını koruma, "kendine yontma", "bencillik". Kendi varlığını koruyacak şekilde davranmaya öncelik vermek evrim süreci içinde çok daha önceleri ortaya çıkmış, çok daha güçlü bir özellikdir. Bu dinamik olmasa zaten baştan hayatta kalamaz, elenip giderlerdi; kendi de kaybolurdu, gruplaşma da olmazdı. Bencilliğe örnek: Avdan kendine daha çok pay almaya çalışma (kaba kuvvetle almaya çalışmak: "gasp", adil olmama, saldırganlık; çaktırmadan almaya çalışma: hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekarlık); vahşi hayvana karşı geri plana kaçma, başkasını öne sürme (korkaklık, gruba "ihanet"); başkasının karısına göz dikme: bizzat kendi geninin bir sonraki kuşağa geçmesini sağlamak (ırza geçme, namussuzluk). Bu örnekler çoğaltılabilir ve ayrıntılanabilir. Özetle, (bazı istisnaları olmakla birlikte) iyilik adı altında toplanabilecek "ahlaki" kavramlar toplum avantajını ön plana çıkaran kavramlardır. Buna muhalif kavramlar ise kişisel çıkarları ön plana çıkarak "gayri-ahlaki" karakteristiklerdir. Olay bu iki dinamiğin (grup avantajı - kişisel avantaj) kuşaklar boyunca çatışması sonucunda bir dengeye varmasıdır. Herhangi bir andaki bir toplumda bu iki dinamik değişik oranlarda söz sahibi olabilir (kültürel farklar). Zamanla yeryüzündeki insan sayısı artıp insan kümeleri kalabalıklaştıkça toplumsal avantajın korunması daha da önem kazanmıştır. Bu dönemlerde öncelikle mitlere (din öncellerine), daha sonra ise grup şefinin ("alfa erkeği", klan şefi, aşiret lideri, kral, sultan...) "keyfine" dayalı bazı sözleşmeler ile pekiştirilmiş ve "yasalar" ortaya çıkmıştır. Toplumsal sözleşmelerin (yasaların) ihlali durumda ne yapılacağı sorusu da "hukuk"u ortaya çıkarmıştır. Yukarda iyilik - kötülük zıtlığı ile ele aldığımız davranış karakteristikleri insana özgü de değildir. Gruplar halinde yaşayan diğer hayvan türlerinde de benzeri davranışlar gözlenebilir. Örnek: Aslanlar 10 - 15 bireylik küçük sürüler halinde yaşarlar. Leopar ve çita ise soliter (tek başına) bir hayat sürer. Neden böyledir? Çünkü leopar ve çita tek başına bir av yakalayıp öldürebilme becerisine sahiptir. Grup kurmaya ihtiyacı yoktur. Aslanlar ise ancak gruplar halinde avlanabilirler (bir kısmı avı sıkıştırıp yönlendirir, sonra hep birlikte avın üzerine çullanırlar). Dişi aslanlar ava çıktıklarında bir tanesi geride kalarak bütün yavru aslanlara bakar, onları gözler, kollar (başkasının yavrusuna bakmak, birey açısından düşünürseniz, bir çeşit fedakarlık, bir "iyilik halidir). Leopar ve çitalarda ise başka bir leoparın veya çitanın yavrusunu kollamak diye bir şey söz konusu değildir; hatta bulunca öldürürler (ilerde kendilerine rakip olacağı için) ("kötülük" örneği). Sürüler veya koloniler halinde yaşayan hemen hemen bütün türlerde (arı, karınca, kurt) bu çeşit bir "toplum iyiliği için kendini feda etme" durumu gözlenir. Sonuç olarak: Ahlak sanıldığı gibi "göklerden inmiş" mistik bir şey değildir, tamamen evrim dinamikleri ile açıklanabilir bir şeydir. Ahlak bir din değildir; tam tersine dinler ahlaktan (yani genlere kodlanmış dayanışma dürtüsünden) kaynağını alırlar. Buna katılmayan ve kendilerini ateist olarak tanıtan arkadaşların ateistliklerini gözden geçirmeleri önerilir. Hala "ahlak biyolojik değildir" diyenler olursa onların da "kripto ateist" olduklarından şüphelenilir. Sevgiler, saygılar.
  6. PİLTDOWN ADAMI SAHTEKÂRLIĞI ÜZERİNE Piltdown aldatmacasının temeli Charles Dawson adında bir köy avukatı ve amatör bir paleontolog ile başlar. Charles Dawson, Güney İngiltere'de, Sussex kontluğu yakınlarında yaşayan bir avukattı ve aynı zamanda hevesli bir amatör paleontolog, arkeolog ve jeologtu. Bir fosil ve antika kolektörüydü. 1912'de Charles Dawson, Pierre Chardin ve Arthur Woodward'ın da bulunduğu bir ekip, fosil arayışı içinde İngiltere'nin Piltdown şehrine gitti. Piltdown çakıl çukurunda kazı yaparken dik durma yeteneğinin büyük beyinlerin gelişmesinden sonra geldiği iddiasını destekleyen bir dizi fosil kalıntıları keşfettiler. Bu keşif, Arthur Keith'in öne sürdüğü bir hipotezi desteklediği için ekip adına harika bir haber oldu ve Piltdown Adamı, insanları maymun atalarına bağlayan kayıp halka olarak takdim edildi. Dawson ve Woodward, kafatası ve çene parçalarının Alt Pleistosen döneminde, yani 500,000 ila 1 milyon yıl önce yaşamış ilkel bir insana ya da insan atasına ait olduğunu açıkladı. Fosilin rekonstürüksiyonu yapıldı ve bulgular 1912'de yapılan Jeoloji Derneği toplantısında ilan edildi. Piltdown Adamı için sonun başlangıcı, 1949 yılında flor emilim testi olan yeni bir tarihleme tekniği ortaya çıktığında geldi. Doğal Tarih Müzesi'ndeki bir jeolog Dr. Kenneth Oakley, flor testlerini kullanarak Piltdown kalıntılarının sadece 50.000 yaşında olduğunu keşfetti. Bu, Piltdown Adamının insanlarla maymunlar arasındaki kayıp halka olma olasılığını ortadan kaldırdı, zira bu zaman noktasında insanlar zaten Homo sapiens formuna dönüşmüşlerdi. Piltdown Adamı daha yakından incelendiğinde bilim adamları, varsayılan hominid'in kafatası ve çenesinin aslında bir insan ve maymun (muhtemelen orangutan) olmak üzere iki farklı türe ait olduğunu bulmuştur. Mikroskop analizi, çene içindeki dişlerin onlara daha çok insansı görünüm vermek için törpülendiğini ve bulundukları iddia edilen çakıllığın yanı sıra, Piltdown sitesinde yer alan kalıntıların birçoğunun birbirlerine uyacak şekilde boyandığını ortaya koydu. Fosil, daha yaşlı görünmesini sağlamak için potasyum dikromat ile boyanmıştı. Kasım 1953'te İngiliz Doğal Tarih Müzesi yetkilileri bu bulguları açıkladı ve halka açık olarak, Piltdown Adamını bir sahtekârlık olarak nitelendirdi. Peki, neden Piltdown Adamı daha erken ifşa edilmemişti? Neden bu kadar uzun süre dayandı? Nasıl bu kadar çok bilimci kandırılmıştı? Kuşkusuz bunda hem insanın evrimiyle ilgili yanlış varsayımların hem de Avrupa-merkezli önyargıların ve İngiliz emperyalizminin payı vardı. O dönemlerde insanlar insan-olmayan maymunlar ve insanlar arasındaki kayıp halkanın büyük bir beyin geliştireceğini, ancak hala nispeten ilkel bir çenesi olduğunu düşünüyorlardı. Ancak 1920'lerin ve 30'lu yılların başında, dünya çapında keşfedilen (Pekin Adamı ve Taung çocuğu gibi) diğer fosillerin fizyolojisi insan bedeninin beyinden önce geliştiğini gösteriyordu. Diğer taraftan zamanın kültürel önyargılarına uyması nedeniyle bilim toplumunda kabul görmeye hazırdı. İngiltere, endüstriyel devrimin doğum yeri ve dünyanın çeşitli yerlerindeki milyarlarca insanın hükümdarı olan süper güçtü. O zamanki kişilere göre İngiltere'nin 'akıllı' adamın doğum yeri olması gerektiği açıktı. Piltdown Adamı fosili insanlığın Afrika’dan çıktığı teorisini çürütmek için kullanılıyordu. Avrupa'da üstün bir insan türü veya ırkı fikrini desteklediği için kafatasının nispeten büyük boyutu sorgulanmadı. Bu açıdan Piltdown vakası, ırkçı ve milliyetçi faktörlerin o sırada bazı bilimleri nasıl şekillendirdiğine iyi bir örnektir. Piltdown Adamı sahtekârlığı, insan evrimi üzerine erken araştırmaları önemli ölçüde etkiledi. Özellikle, bilim insanlarının, “insan beyni, çene yeni yiyecek çeşitlerine adapte olmadan önce büyüdü” inancıyla çıkmaz bir sokağa sapmasına neden oldu. Raymond Dart'ın 1920'lerde Güney Afrika'da bulduğu Taung çocuğu gibi Australopithecin fosilleriyle ilgili bulgular, insanlığın evriminde beynin yol gösterici olmadığına işaret ediyordu. Ancak "eksik bağ" olarak Piltdown Adamına verilen destek nedeniyle göz ardı edildi ve insan evriminin yeniden inşası on yıllardır karman çorman edilmişti. Piltdown Adamı üzerinde yapılan incelemeler ve tartışmalar, konuyla ilgili yaklaşık 250+ makale yazılmasıyla fosil üzerinde büyük bir zaman ve emek harcanmasına neden oldu. Piltdown Adamı keşfi ilk kez bilim dünyasına sunulduğunda birçok bilimciler büyük bir heyecana kapılmış, Darwin'in eksik halkasını bulduklarına inanmışlardı. Piltdown kalıntılarının, Homo sapiens'in bilinen en eski atasını temsil ettiğine inanan bilimcilerin yanı sıra, bazı bilimciler bundan o kadar emin değildi. Örneğin Londra Kraliyet Koleji'ndeki David Waterston, 1912'de Dundee'de yapılan İngiliz Bilim İlerlemesi Derneği'nin bir toplantısında iki numunenin aynı kişiden gelebileceğine inanmanın çok zor olduğunu belirtmiş ve 1913'ün başlarında, Nature dergisinde örneklemin bir maymun çene kemiği ile insan kafatasından oluştuğu sonucunu yayımlamıştı. Benzer görüşler başka kişiler tarafından da dile getirildi. Alman antropolog Franz Weidenreich, 1923'te fosili inceler incelemez kafatası ve çeneyi yapıştırmayı yanıltıcı bir kurgu olarak nitelemişti. Amerikalı zoolog Gerrit Smith Miller 1915’te Piltdown fosillerinin dökümlerini (orijinalleri hiç görmedi), yirmi iki şempanze, yirmi üç goril, yetmiş beş orangutan ve bir dizi insan kafatasının karşılık gelen kısımları ile karşılaştırmış, ve 'Tek bir kişinin bu çene ve kafatasını taşıması beklenemez' sonucuna varmıştı. Miller şöyle demiştir: "Fosil –sanki kasıtlı olarak zarar verilmiş gibi– o kadar parçalanmış ki, her keyfe göre birleştirme olanaklıdır." Aynı şekilde, Fransız paleontolog Marcellin Boule de 1915'de kanıtları değerlendirmiş ve Piltdown Adamının bir kompozit (farklı parçaların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir fosil) olduğu sonucuna varmıştı. Çenenin bir şempanzeden, kafatasının ise Neandertallerden oldukça farklı ve modern insana yakın bir ırk grubuna ait olduğunu söylemişti. 1925'de jeolog F. H. Edmonds, Dawson'un fosillerin bulunduğu çakılların tarihlemesinde hatalı olduğunu tespit etti. Ancak raporu görmezden gelindi. Piltdown Adamı kalıntılarını oluşturmada asıl şüpheli olan Charles Dawson üzerinde soruşturmalar yapıldıkça adının başka sahtecilik ve eser hırsızlığı olaylarına da karıştığı tespit edildi. Dawson, Sussex Hastings Kalesi'nin tarihçesini daha erken bir yayımlanmamış el yazmasından intihal etmişti. Bournemouth Üniversitesi'nden Arkeolog Miles Russell, Dawson'un antika koleksiyonunu analiz etti ve örneklerinin en az 38'inin sahte olduğunu tespit etti. Bunların arasında, 1891'de "bulunmuş" bir sürüngen / memeli melezi Plagiaulax dawsoni'nin dişleri vardı; dişleri, tıpkı Piltdown Adamının dişlerinin yaklaşık 20 yıl sonra törpüleneceği şekilde törpülenmişti. Dawson, üç inçlik bir demir heykelcik satın aldı ve bunun dökme demirden yapılmış bir Roma sanat eseri olduğu iddia etti. Dökme demir, iddia edilen üretim zamanında İngiltere'de bilinmediğinden, bu büyük bir tartışma konusu haline geldi. Daha sonradan bu dökme demir parçanın eski bir Roma heykelinin Viktorya dönemine ait kopyası olduğu saptandı. Piltdown adamı tüm zamanların en zararlı bilimsel aldatmacalarından biri olarak kabul edilir. Çünkü evrim teorisinin gelişimini yıllarca geciktirirken, bilimciler sahte bir fosili fosil kayıtlarına entegre etmek için anlamsız bir gayret gösterdiler. Yararlanılan kaynaklar: http://hoaxes.org/archive/permalink/the_piltdown_man/ https://en.wikipedia.org/wiki/Piltdown_Man
  7. Merhaba arkadaşlar, Youtube üzerinden kaliteli videolar paylaşan bir kanal tarafından Kuran ve Evrim konulu tarafsız güzel bir video hazırlanmış. Faydalı olabileceği düşüncesiyle paylaşıyorum. Kanalın diğer videolarına da göz atabilirsiniz. Selamlar. Edit: Videoda evrim güzel ve sade bir şekilde anlatılıyor. Evrim hakkında bilgi edinmek isteyenler de bu videodan faydalanabilir.
  8. Merhabalar herkese aranıza yeni katıldım. Benim aklıma takılan bi soru var; İlk insanlar şimdi evrilerek oluştu diyelim, grup ve tür olarak evrilseler bile en başta bebek olmaları gerekmiyor mu? Direk büyümüş olamazlar herhalde. Dünyada hiç canlı yok o sırada nasıl beslenme ve diğer ihtiyaçlarını giderip hayatta kalabildiler ve büyüdüler ki? Soruyu düzgün sorabildim mi bilemiyorum ama cidden aklıma takılıyor bu konu, aydınlatırsanız sevinirim.
  9. Geçenlerde şu çizgi banta rastladım ve bir yılı aşkındır üzerinde düşündüğüm bir fikrin çizilmiş haline rastlayınca sevindim. Teknik kelimeler de var, şöyle tercüme edeyim: A- Einstein'in izafiyet teorisi herhangi bir şeyin ışıktan daha hızlı gidecek şekilde ivmelenmesini yasaklar. A- Öte yandan halâ ışık hızını aşan takyon denen parçacıklar mevcut. A- Hayret vericidir ki, bir takyon bağlamı çerçevesinde, sebep ve sonuç aslında ters dönmüş olur. B- Desene o zaman Tanrı insanı gerçekten yaratmış olabilir. Muhtemelen espri niyetine yazılmış bir şey, ama bence çok çok önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Demin Google'a baktım, Michio Kaku'nun Takyon ve Tanrı ile ilgili buna benzer bir yazısı varmış, okumadım. Yazacaklarımı Google’dan araştırmadım. Önce Tanrı ile alakalı muhtemelen dünyada bilinen Takyonik bir teoriye değineceğim. Ama asıl yazmak istediğim, belki de ilk defa, Tanrı’nın gönderdiği din ve kitapların da, İslam’ın da gerçek olabileceği, olması gerektiği üzerine bir hipotez… Ki bu kısmı günümüzdeki sosyal meselelerle daha çok ilgili. Takyonlar teorik olarak ışıktan hızlı giden parçacıklardır. Eğer varlarsa, ışıktan hızlı olmanın bir bedeli (ödülü) olacaktır. Zamanda geriye doğru gideceklerdir. Ama bu gidiş kendi hallerinde, kendi farkına varmadıkları bir gidiş değildir; burada sebep ve sonuç ilişkisi de tersine dönecektir. Fiziken bu tuhaf durumun anlaşılması için söyleyeyim; Termodinamik prensipleri bile tersine dönecektir. Termodinamiğin ikinci kanununa göre evrendeki bütün varlık toplamda düzensizliğe doğru gider (entropi). Ve bu asla geri döndürülemez bir süreçtir. Mesela kapalı bir ortamdan salınan gaz dağılır ve aynı gazın kendi kendine bir yerde toplanması düşünülemez. Deprem olduğunda züccaciye dükkanında bir sürü şey kırılır ama tekrar deprem olduğunda bazıları eski haline dönmez. Zaman oku tek yönlüdür. Fakat takyon dünyasında işler değişir. Zaman oku tersine döner: gaz toplanır, kırık vazo kendi kendini onarır, ölü dirilir. Takyonik bir varlık düzensizlikten düzene doğru gidecektir. Tanrı'nın varlığı hakkında şöyle bir hipotez vardır: "sürekli düzensizliğe giden Evren'in başlangıcında, mutlak düzenli bir varlık olmalıdır, o da Tanrı olmalıdır." Fakat şimdi bu düşüncenin ötesine geçmek istiyorum. Maddenin düzensizliğe doğru gitmesi bir kanun iken, evrimin sürekli daha karmaşık düzenli canlılar yaratıyor olması da hep paradoks gibi gözüken bir konudur… Halbuki evrim sonucunda Evren'deki toplam entropide bir azalma olmaz. Çünkü zaman okunun ilerisindeki karmaşık düzenli canlılar, daha büyük entropiyi daha uzağa öteler, veya uzaktaki düzenli yapıları parçalamayı öğrenir. Fakat her halükarda mücadele ettikleri entropi sonucunda yaşlanarak ölürler, üreme bunun için vardır. Peki olası takyonik varlıklar bu arada ne yaparlar? Şöyle: Onlar yaşlanmazlar, yıpranmazlar, sürekli gençleşirler. Teoriler burada Tanrı’nın takyonlarla alakalı bir varlık olduğunu söylüyor. Dedikleri gibi Evren’in oluşumun en başındaki mutlak düzende Tanrı varsa, evren dağılıp yok olana kadar biz insanlar temsilinde o düzen küçülerek, küçük parçalara ayrılarak ama küçük merkezlere sığınırcasına varlığını koruyarak devam ediyor olsa gerek. Evren yok olduğunda en baştaki Tanrı, başka evrenler yaratmak üzere varlığını devam ettiriyor olacak. Yok olan bizim entropik maddi bedenlerimiz olacak vs… Şimdi gelelim dine… Böyle bir Tanrı insanlarla iletişim kurmak isteseydi bunu nasıl yapardı? Takyonun muhtemelen hüküm sürdüğü bilinç, düşünce, tahayyül dünyası, bu iletişim için iyi bir yol olacaktır. Mesela birinin zihninde bir şey canlandıracak… bu ilham olabilir hatta vahiy olabilir. Fakat bunun kesin kes Tanrı’dan gelmiş bir mesaj olduğu konusunda tartışmalar olacaktır. Bu noktadan sonra Tanrı bazı insanlara vahiy gönderdi mi, göndermedi mi diye tartışıp olayı daha da belirsiz bir hale sokmayacağım. Tuhaf olan şu ki, takyon dünyasında belirsizlik değil, belirlilik (determinite) vardır. Dediğim gibi, takyon dünyasında sebep sonuç ilişkisi tersine dönmüştür. Sonuçta bir şey kesinlikle vuku bulur ve sebepleri ardından gelir. İşte din de, vahiy de, İslam da böyle bir oluşum olsa gerek. Tüm tarihi verilerde Muhammed’in bir sahtekâr değil, kendisine vahiy indiğine inanan biri olduğu anlatılır. Bu durumda ateist bilim, belki de olması gerektiği gibi Muhammed’e muhtemel temporal lob epilepsi teşhisi koyar. Halüsinasyonlar gördüğünü ifade eder. Farz edelim bunlar tastamam doğru. Sonuca bakınız: Ortada milyarlara ulaşmış bir din ve Tanrı’nın mesajlarının bulunduğu düşünülen, o zamandan beri değişmemiş (imla olarak değişmiş olsa bile aslına ulaşılabilecek sağlamlıkta) bir kitap vardır. Şimdi size sorarım, İnsanlarla iletişime geçmek isteyen Tanrı için bundan daha iyi bir yol olabilir mi? Farz edelim bunlar Muhammed’in epilepsi nöbetlerinde ağzından dökülen şeyler… hatta ve hatta farz edelim bunlar onun uydurması… Ortada milyarı aşkın insana aynı şekilde bozulmadan ulaşmış bir mesaj var. Tanrı sonuca bakıyor ve geçmişe doğru nüfuz ediyor... Bazılarınız şöyle diyebilir: Tanrı niye insanları toplayıp gökte kendini göstererek herkesi ikna etmedi de böyle cıncırıklı işlerle uğraşıyor. Din mensupları bunu “sınav” olarak izah eder. Bence bu doğru olmakla birlikte ben başka bir şey söylüyorum: Tanrı yoktur (hani “la ilahe” derler ya). En azından evrenimizde varlığı söz konusu değil... Tanrı ancak kaotik ortamlardaki entropik sürece karşı gelen seçilmiş (doğal seleksiyon) varlıklarda kendini gösterir. Bunlardan biri, en gelişmişi insandır, insan bilincidir. Aksi, evrendeki termodinamik kanunlarına aykırı olurdu. O yüzden Tanrı ancak bazı insanların zihnine ilham veya vahiy yoluyla dileğini aktarır. Herkese ulaşmasını istediği çekirdek halindeki bir mesajı ise peygambere vahiy yoluyla… Yine şu meseleye geldik, isterseniz vahiylerle gelen bir dine inanmayabilirsiniz. Pek bir şeyiniz eksilmez. İlla ki inanmanız şart diye bir kural yok. Vahiylerden oluşan bir dine inanmadığınız zaman o din kendi gerçekliği içinde varlığını devam ettirir. Kimse inanmazsa da yok olur gider, hatta o din hiç var olmamıştır. Tekrar söylüyorum sonuçtan sebebe doğru gidiyoruz. İslam dini, dünyada çok kişiye ulaştığı ve herkese ulaşma potansiyeli olan değişmemiş bir kod veya mesaj içinde barındırdığı için gerçek bir dindir. Farz edelim yarın İslam’dan kitle kitle kopuşlar oldu ve sonunda hiç inanan kalmadı... O zaman İslam diye bir şey hiç olmamış olacak. Anladınız mı? Ama şimdiki gerçekliğe bakılırsa İslam gerçekten Tanrı’nın insanlara gönderdiği din, Kuran da onun tek kitabı. Şimdi şöyle diyeceksiniz: “Hinduizm de Budizm de İslam kadar yaygın, hatta ondan daha çok insana hitap ediyor. O zaman onlar gerçek din…” Aslına bakarsanız bir bakıma doğru. Onlar da mutlaka gerçek bir din (idi), en azından geçmişte gerçek semavi kaynakları vardı. Fakat Müslümanların hep söylediği gibi, kitapları tahrif olmuştur, değişmez çekirdeğe, kaynak kitaba ulaşmak mümkün değildir. Yahudilik ve Hristiyanlık gibi. Kuran işte bu sebeple gönderilmiştir. İslam “son din”dir. Yine hatırlatıyorum; ister istemez böyle olmuştur. Muhammed değil de başka birisi aynı sistemde bir din bildirdiğini söyleseydi ve başarılı olsaydı, biz şimdi ondan bahsedecektik. Ve yine haklı olacaktık. Peki, İslam’dan sonra gelmiş Bahailik, Mormonluk gibi dinlerin aynı başarıyı gösterirse gerçek din olacaklarını söylemek mümkün mü, bir bakalım. İslam’ın şöyle bir güvenlik kodu var: Kuran’da Maide 3’de dinin kemale erdirdiği, islam dininin onaylandığını söylüyor. Yani biz bundan Muhammed’in son peygamber, Kuran’ın son kitap ve İslam’ın son din olduğunu anlıyoruz. Tutarlılık önemli. İnsanlar bahai ve ya mormon olduklarında, evvelde bunca insanı peşinden sürüklemiş bir dinin mesajının tek bir cümle yüzünden tamamen yanılgı olduğunu, insanları boşu boşuna meşgul ettiğini kabul etmeleri gerekiyor. Hiçbir kitle dini, kendinden önceki dinler için böyle yapmamıştır. Tutarlılık önemli dedik. Çekirdekteki mesajın herkes tarafından ulaşılabilir olması da önemli. Yanına eklenen rivayetler, hadisler, yorumlar, fıkıhlar, mezhepler faydalı olmak bir yana asıl mesajı saklıyor olabilir. Buna dikkat edilmeli. Kuruluşundan itibaren iyi bir ivme yakalayan, medeniyette ve bilimde ileri seviyelere gelen İslam dininin son yüzyıllardaki hali ortadadır. Şunu anlamalıyız ki İslam’ın başına gelen şey, entropiden başka bir şey değildir. İnananlar ve İslam’ın gerçekliği kapsamında Tanrı ile irtibatta olanlar için söylüyorum, kaynak kod hala oralarda bir yerlerde. İslam’ın kendi kodundan entropiye, bozulmaya karşı gelerek fikir bağlamında yeniden üremesi gerekiyor. Zira son din.
  10. Kolombiya, Bogota yakınlarında bulunmuş bir insan eli fosili var. Fosilleştiği kayanın yaşı 100 - 130 milyon yıldır. Yani fosilde o kadar sene önce meydana gelmiştir. Oysa iki ayağı üzerine kalkan ilk varlık bundan 1.8 milyon yıl önceye ait homo erectustur. Sizce gerçek midir ? Siz ne düşünüyorsunuz bu fosil hakkında ?
  11. charm

    Kırmızı hap 3 çıktı

    Efe Aydal'ı tanımayanlar için ateist biridir ve yaptığı videolarına dindar insanlar genelde 2-3 dk izleyip küfür bırakıp giderler, eğer dindarlar şu adamın dediklerini sorgulayıp araştırsalar bir sürü şey öğrenirler Kırmızı Hap 1'de dinlerin neden yalan olduğunu anlattı Kırmızı Hap 2'de uyuşturucu ve madde bağımlılığının neden zararlı olduğunu anlattı Aylardır beklediğim Kırmızı Hap 3 de ise Evrim'in ne olduğunu anlattı
  12. Siz yaratılışçıların bu ördek gagalı platipus (ornitorenk) hakkında söyleyecekleri bir şey var mı?
  13. "Tüm Neandertal Genomu sonunda haritalandı - şaşırtıcı sonuçlar ile" Ne Adem, ne de Havva... Genetik bilimi gösteriyor ki ilk insan diye bir şey yok. http://www.ancient-origins.net/news-evolution-human-origins/entire-neanderthal-genome-finally-mapped-amazing-results-001138 Araştırma sonuçlarına göre Neandertallerin Homosapiens ile çiftleştiğine dair hiçbir inandırıcı kanıt yok, yıllarca tartışmalı olan bir gerçek. Bazı bilimciler iki türün hiçbir zaman karşılaşmadığını bile iddia etmişti. Antik insan türleri, Neandertaller, Denisovanlar ve Homo sapiensler de dahil, birbirleriyle çiftleştirildiler, inanılmaz karmaşık bir aile ağacı ile sonuçlanarak. Denisovanlar genomlarının yüzde 8 kadarını yaklaşık 1 milyon yıl öncesine kadar uzanan "süper arkaik" ve bütünüyle bilinmeyen türler ile paylaşmaktadırlar. Sonuçlar modern insanların tamamen 60,000 yıldan daha önce meydana gelen "Afrika dışına çıkan" bir göçten ortaya çıktıklarını ve diğer erken dönem insanlarla çiftleşmeden dünya çapında yayıldıklarını söyleyen teoriyle çatışmaktadır. Devamını oku: http://www.ancient-origins.net/news-evolution-human-origins/entire-neanderthal-genome-finally-mapped-amazing-results-001138
  14. Yukarıdaki videoda da anlatılan bu koelakant balığı kafamı kurcalıyor. 350 milyon yıldır değişmemiş. Bu kadar uzun sürede evrilmemesi hem de hiç .
  15. Merhaba, Morfometri, bir biçimin kantitatif analizi, boyutunu ve şeklini kapsayan bir kavramı ifade eder. Canlilarin ince ölçümleri ile tür içi ve türler arasi, kladistik birebir karsilastirma mümkünlesmektedir. Örnegin bütün insanlarin kafa tasi tamamen bir olmayip, belirli raporlara bagimli ve sekillerin sinirlari ana genlerin ve mimar genlerin pleiotropi baskisiyla etkilesme yoluyla belirli kurallara göre sekillenmektedir. Insanlarin sadece 25.000 kadar geninden, alternatif yapıştırma ve pléiotropi gibi mekanizmalarla örganlarinin ve dokularinin bütün inceliklerinin biçimlenmesine yetmektedir. Ancak, pleiotropik baski nedeniyle, belirli genlerin ayni anda bir dizi standart meyilleri belirledikleri saptanmistir. Bu kesif, evrimin yakin zamana kadar hiç ulasilmamis olan ölçüm ve tespitlerin elde edilmesini mümkünlesmektedir... Örnegin evrim agacinda kladistikle ayiklanamayan türlerin daha bilimsel sekilde diziliminin saptanabilmesi gibi. http://palaeomath.pa...hape2/Fig1.jpeg Morfometri, geometri ve genetik sayesinde, hangi genin hangi alelinin ne gibi sekil degisikligine yol açacagi öngörülebilinir olmustur. Bu ileride genleri degistirilmis organizmalari basit bilgisayarda sanal simülasyonla beklentiler üzerine hiç deneme yapmadan elde dogrudan edebilmeye yol açabilecektir.
  16. Yaratılışçılar sürekli "Hey baksana! Her şey ne kadar harika tasarımlanmış. Bir yaratıcısı olmalı." derler. Sorun şu ki onlar iyi dizayn edilmiş gibi görünen birkaç örneğe bakıyorlar. Oysa evrende kusurlu ya da düpedüz kötü tasarımlanmış milyonlarca şeyi göz ardı ediyorlar. Çünkü onlar doğanın kör saatçisi tarafından dizayn edildi, Tanrı isimli super akıllı mühendis tarafından değil. Yaratılışçı olmanız için yüzeysel olmanız, algıda seçici olmanız, kanıtlara çifte standart uygulamanız, karşıt savları anlamaktan çok kötülemeye eğilimli olmanız kısacası bilimsel metodları ihlal etmeniz gerekiyor. İyi bir yaratılışçı olmanın kısa yolunu bizlere sunan ilham verici bir video. Konuşmacının neyi daha güzel bilemedim, görünümü mü yoksa beyni mi? Sanırım her ikisi de.
  17. Klasik yaratılışçı ezberlerin cevaplandığı faydalı bir video. Akıllı tasarım ve tumturaklı saçmalıklarla bilime savaş açan yaratılışçılara kısa ve öz cevaplardan oluşuyor.
  18. Önce iyi bir yaratılışçı olmanın kısa yolunu bizlere sunan ilham verici bir video ile başlayalım: Şimdi konuya gelelim; God did it (Tanrı yaptı) argumanı evrimsel bioloji, Big Bang ve Akıllı Tasarım (Entelijan Dizayn) gibi teleolojik argüman tartışmalarında yaratılışçıların ve kutsal kitap literatüristlerinin doğalcı ve mantıkçı tezlere karşı kullandıkları favori koz-karttır ve cehaletten argümanın ya da uzaylı sofizminin en yaygın varyantıdır (Bu arada Goddidit argümanının dahil olduğu cehaletten argüman hatası paranormal ve okült inançların savunucularının da sık sık başvurduğu bir kozdur.) Kısaca teleolojik argüman ya da fiziko teleolojik argüman ya da bir başka deyişle akıllı tasarım (entelijan dizayn) tanrının varlığına argüman sunmak için doğal dünyanın insansı amaçlara sahip olan akıllı bir ajans tarafından tasarımlandığını öne sürer -ki İngiliz Hristiyan apolojist William Paley'in saat anaolojisi ile ünlenmiştir. Teleolojik argümanın köşe taşı olan Goddidit koz-kart herhangi bir şeyin sadece Tanrı'nın mutlak kudreti nedeniyle meydana gelmesinin mümkün olduğunu öne sürer. "Doğa çok komplex ya da çok şaşırtıcı, bunu anlamaya kafam basmıyor, evrimsel bioloji ve biokimya okuyup anlamaya da üşeniyorum. Öyleyse bunu Tanrı yapmış olmalı (ya da bunun arkasında paranormal güçler olmalı)" demenin bir başka şekli. İlk Sebep argümanı, dizayn argümanı ya da moral (ahlaki) argüman... hepsi aynı temel üzerine indirgenebilir. Bu kartı kullanarak örneğin küresel bir sel baskını mucizesindeki çatlakları ve soru Işaretlerini bile kolayca halı altına süpürüp göz ardı edebilirsiniz, ve tabii ki ona benzer diğer deus ex machina (Hızır gibi yetişen yardım) hikâyelerini de kolayca mantığa bürüyebilirsiniz. Aşağıdaki peri masalları da Goddidit kartıyla hiç kafa yormaya gerek kalmadan rasyonalize edilebilir: * Adam 950 yaşına kadar yaşıyor. (29:14) * Karınca konuşuyor. (27:18) * Kuş adamla sohbet ediyor. (27:22) * Yeni doğmuş bebek konuşuyor. (19:29) * Balık adamı yutuyor birkaç gün sonra sağsalim karaya tükürüyor. (37:142) * Bakire kız çocuk doğuruyor. (3:47) * Adamlar mağarada 300 sene uyuyor. (18:25) * Adam bastonuyla denizi ikiye ayırıyor. (26:63) * Adam topraktan kuş yapıyor, üstüne üflüyor, kuş gerçek oluyor. (5:110) * Adam gemisine dünyadaki her hayvan türünden bir çift bulup sığdırıyor. (11:40) * Adamla eşşeği ölüyor 100 sene sonra diriliyor. (2:259) * Adamın bastonu yılana dönüyor. (7:107) Gerçek şu ki, Goddidit kozu her şeyi açıklayabilir ve bunun bir sonucu olarak hiçbir şeyi açıklamaz. Sadece önyargılarını teyit etmek isteyenleri memnun eder. Örneğin aşağıdaki birkaç iddiayı göz önünde bulunduralım: Hitler, kendisine düzenlenen pek çok suikast girişiminden Tanrının himayesiyle kurtulmuştur. Katrina Kasırgası (2005) Tanrının işi olabilir. Tanrı 9/11 terörist ataklara izin vermek için Amerikan halkından korumasını kaldırdı. Haiti halkı şeytanla bir antlaşma yaptı, buna karşılık olarak da Tanrı 300,000 insanın öldüğü depreme izin verdi. Zina arttığı için Tanrı 17 Ağustos depreminin olmasına izin verdi. Bu tür komplo teorilerinin de yanlış olduğu ispatlanamaz. Fakat olmadığını ispatlayamamak olduğunun kanıtı olarak sunulamaz ve bize gerçekte bir açıklama sunmaz. Bir epilepsi hastasının şeytanın kontrolü altına girdiğini ileri sürmekten farksızdır -ki inanç şifacıları yada üfürkçü dediğimiz umut tacirleri insanların bu konudaki cehaletlerinden epey ekmek yiyorlar. Örneğin; Bu tartışma bağlamında ateistlere sıkça sorulan sorulardan biri şudur: "Ateistler Big Bang’i nasıl açıklıyor? Her şey nereden geldi, patlamayı kim başlattı?" Kısaca cevaplamak gerekirse bilmiyorum, bilimsel ve somut verileri olmayan hiç kimse bildiğini iddia edemez. Fizikte çözülmemiş bir problemin varlığı supernatural (doğaüstü) bir açıklamanın kanıtı değildir. Zira bu, faili meçhul bir cinayeti bir hayaletin işlediğini söylemeye benzer bir açıklama. Genellikle hatalı ya da baştan savma düşüncelere renkli itirazlarıyla tanınan teorik fizikçi Wolfgang Pauli'e atfedilen ünlü bir bilimsel deyiş vardır: 'Yanlış Bile Değil.' Yanlışlanabilircilik (falsifikasyonizm) adı verilen bilimsel epistemolojinin kapsamına girer. Tanrı argumanı teistlerce bilimsellik iddiasıyla ileri sürülür, oysa fundamental düzeyde başarısız bir argumandır. Reddedilme olasılığı testedilemez. Das ist nicht nur nicht richtig, es ist nicht einmal falsch! "Bu sadece yanlış değil, yanlış bile değil." Tanrı argumanına tam anlamıyla karşılık gelen bir tanımlama. "God did it" demek bize test etmemiz için hiçbir spesifik tahmin vermez. “Yüce Tanrı burada ışık olsun dedi ve bang! Işık oldu.” deyince bir şey çözmüş olmazsınız. Evrenin orijinini açıklayan birçok makul hipotez vardır. Bunları string teori, brane kozmoloji, siklik (cyclic) model, multivers model şeklinde sıralayabiliriz. Ancak bir entelijan dizaynır (akıllı tasarımcı) makul bir bilimsel hipotez değildir. Bu, çözümden ziyade daha çok sorun yaratır. Bu yüzden Occam’ın usturasıyla ortadan kaldırılır. Bunun yanısıra Big Bang Teoriyi ateizmle ilişkilendirmek yöntemsel bir hatadır. Ateist biri en basit anlamıyla tanrılara inancı olmayandır, Big Bang ise bilimsel bir teori. Big Bang’i anlamana yardımcı olacak daha fazla bilgi için Google akademik kaynaklarda arama yapmalısın. Yalnız evangelistlerin ve onların yerli propagandacılarının yayınlarına karşı uyanık ol. Bir şeyin bilimsel olarak tatmin edici bir açıklaması yoksa hemen tanrıları ve sihirli transandan (üstün) ajansları çağırmak bir çeşit entelektüel tembelliktir. Yıldırımların sırrı çözülemedi mi? Sorgulamayı bırakın! Hepsi yıldırımların efendisi Zeus’un IşI. Yağmurun nasıl yağdığı tespit edilemiyor mu? Problem değil, tabiat meleğI Mikâil def-i hacet yapıyor. Okyanusların yeryüzünde nasıl oluştuğunun bilimsel bir cevabı bulunamadı mı? Çözmeye çalışmayın! Hepsini Poseidon yaptı. Göz gibi komplex organlar nasıl evrildiğini anlamak zor mu geldi? Kolayı var, tanrı yaptı! Goddidit koz-kart bilinen evrendeki her şeyi açıklamada bize kolaylık sağlarken, neden komplex denklemlerle, kanıt parçası arama çalışmalarıyla rahatımızı bozalım? Teoloji hiçbir şeyi açıklamaz, aksine, şeyleri komplike eder, karmaşıklaştırır. İlk Sebep'i bir postulat olarak kabul ettiğimizde bu argüman bir tür supernatural kozalitenin (doğaüstü nedenselliğin) varlığını gerektirir. Peki bu nedir? Nasıl çalışır? Nasıl test edebilir, ölçebilir ve gözlemleyebiliriz? Elbette böyle bunu yapamayız. Ve onun varlığının tek sebebi İlk Neden argümanını çalışır hale getirmektir. Bilinmeyen bir şeyi bilinmeyen başka bir şeyle açıklama çabasıdır ve besbelli sirkülarite(dairesellik)dir. Ve eğer Kuran'ın tanrısını baz alırsak Tanrı daha da karmaşık bir hal alır. Çünkü Kuran'ın tanrısı olağanüstü komplex bir kişidir, seven ve nefret eden, kınayan ve affeden düşünceli ve duygulu bir bireydir. Dünyevi olaylara müdahale eden, senin zihnini değiştiren, ilhamlar ve vahiyler indiren, öldüren ve yaşatan, yangınlar başlatan ve gökten taş yağdıran, yarattığı kullarını kamplara ayıran ve onlarla çocuk gibi sidik yarışına giren bir varlıktır.
  19. Yüzyılın başında Afrikada (1930) dişsiz doğan fil oranı %1lerdedir. Diş filler için önemli bir uzuvdur. Yaşamlarını sürdürebilmek için olduğu kadar, soylarını sürdürebilmek için de önemlidir. Eş seçimi esnasında, dişleri olmayan fillerin, dişli filler karşısında rekabet şansı nerede ise yoktur. Avlanma nedeni ile dişlere sahip filler katledildiği için, dişsiz fillerin üreme şansı artmıştır. Bu sayede dişsiz filler soylarını sürdürmeyi başarmış ve günümüzde dişsiz doğan fillerin oranı tür bazında %38lere varmıştır. http://news.bbc.co.uk/2/hi/africa/180301.stm http://science.howstuffworks.com/life/evolution/natural-selection5.htm
  20. Matematik profesoru john Horton Conway Daha bilgisayar simulasyonlari yok iken bir canlilik ve hayat ile ilgili bir oyun gelistirdi. Videolari seyredin cok ilgi cekici sonuclar elde etmis: Burada daha cok ilginc "canlilar" ortaya cikiyor: Oyunun kurallari soyle: Hayat oyununun evreni sonsuz iki boyutlu dikey ızgaraların kare hücreleridir. Hücreler iki durumda olabilir: ölü ya da diri. Her hücre yatay, dikey veya çapraz omak üzere bitişik olan sekiz komşusuyla doğrudan etkileşir. Herhangi bir hücre için, her zaman adımında aşağıdaki değişikliklerden biri gerçekleşir: Bir canlı hücrenin, iki'den daha az canlı komşusu varsa "yalnızlık nedeniyle" ölür Bir canlı hücrenin, üç'ten daha fazla canlı komşusu varsa "kalabalıklaşma nedeniyle" ölür Bir canlı hücrenin, iki ya da üç canlı komşusu varsa değişmeden bir sonraki nesile kalır Bir ölü hücrenin tam olarak üç canlı komşusu varsa canlanır. Başlangıçtaki dağılıma sistemin "tohumu" denir. Birinci nesil, üstteki kuralların eş zamanlı olarak "tohum"daki her hücreye uygulanmasıyla elde edilir.-canlanmalar ve ölümler tek bir anda oluşur. Bu bir sonraki nesle geçiş adımına bazen "tick" adı verilir. (başka bir deyişle, her nesil yalnızca bir önceki nesildeki dağılımın bir sonucudur). Bu kuralllar daha fazla nesil yaratmak için aynı şekilde ard arda uygulanır. Nice nesil sonra oldukça estetik canlı temsiller oluşabiliyor. İşte böyle bir yazılım daha da geliştirilebilir. Her nesilde seçilecek kopyaları kullanıcının belirlemesi yerine, oluşturulacak sanal çevredeki çeşitli değişkenler belirleyici olabilir. Böylece Conway'in Hayat Oyunu'nda olduğu gibi yazılım kendi başına bırakılabilir. Epey zaman sonra bilgisayara tekrar bakıldığında oldukça şaşırtıcı canlı temsillerle karşılaşılabilir. Eger iki boyutlu cok basit kurallari olan bir "canlilik similasyonu" boyle evrim geciriyorsa evrende canliligin olusmasina sasirmamak gerek. Kaos cok ilginc bir sekilde bilinc olusturuyor gibi. Kaynaklar: http://tr.wikipedia....;in_Hayat_Oyunu http://www.youtube.c...w?feature=watch http://www.bitstorm.org/gameoflife/
  21. Üstteki videoda çok esprili bir biçimde evrimin nasil endojen retrovirüslerin DNA içindeki yerlesim lokuslerinin türler arasi karsilastirilmasinin evrim agacinin ve türlerin ayrismasinin saptanmasinda önemli rol oynadigi anlatilmaktadir. Endojen virüsler, canlilarin DNA'si içine kaynasmasi nedeniyle, nesilden nesile aktarilmaktadirlar. Bu virüs genlerinin DNA içinde bulunup hiç islev görmemesi, genetikçilerin bunlarin endojen virüslerin DNA'siyla karsilastirilmayla o lokuslara yerlestiklerini saptamislardir. Artik laboratuvar ortaminda mikroskop gözlemlemesi altinda nasil yerlestikleri dogrudan tespit edilmistir. Virüslerin DNA'da belirli kromozom içinde belirli yerlerde yerlestiginden, ayni atadan gelen ancak iki ayri tür olusturmus canlilarin DNA'sinda ayni virüsün genleri, ayni kromozomun ayni yerlerinde tespit edilmesi sayesinde, genetik akrabaliklari kesin olarak saptanmasinin yani sira, ayrisma zamani üzerine de yanlislanabilir veriler elde etmemizi saglamaktadirlar.
  22. Direct studies of ancient DNA from Neanderthal bones suggest interbreeding did occur after anatomically modern humans had migrated from their evolutionary cradle in Africa to the cooler climates of Eurasia, but what had happened in Africa remained a mystery -- until now. In a paper published in the Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS), a team led by Michael Hammer, an associate professor and research scientist with the the University of Arizona's Arizona Research Labs, provides evidence that anatomically modern humans were not so unique that they remained separate. "We found evidence for hybridization between modern humans and archaic forms in Africa. It looks like our lineage has always exchanged genes with their more morphologically diverged neighbors," http://www.sciencedaily.com/releases/2011/09/110905160918.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=feed&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily+%28ScienceDaily%3A+Latest+Science+News%29&utm_content=Google+Reader
  23. Kuran evrimi destekler. İşte ispatı: İnsan 28: Biz yarattık onları(insanları) ve kuvvetlendirdik yaratılışlarını. Ve dilersek onları değiştiririz(evrimleştiririz) veya yerlerine, onlara benzer başkalarını getiririz. İnsan suresi 28. ayette; Allah, insanı biz yarattık diyor. İstersek değiştiririz yani evrimleştiririz istersek de yerine yenisini yaratıp getiririz diyor. Haşr 24: O Allah ki, Hâlıktır; herşeyi O yaratır. Bâri'dir; yarattıklarını, herbirine ve her haline lâyık şekilde yaratır. Musavvirdir; yarattıklarına dilediği gibi şekiller verir.(evrimleştirir) En güzel isimler Onundur. Göklerde ve yerde ne varsa Onu tesbih eder. Onun kudreti herşeye galip, hikmeti herşeyi kuşatmıştır. Gördüğünüz gibi, haşr24'te Allah önce yaratıyor, sonra şekil veriyor yani Allah dilerse herhangi bir canlı üzerinde evrim yapabilir. Kuran'la evrim çelişmez. İsterse bir canlıyı hiç evrimleştirmez taa ki kıyamete kadar; Allah'ın takdirine kalmıştır. Ek olarak, insan maymundan gelme değil, bazı maymunlar insandan gelmiştir: Bakara 65. İçinizden Cumartesi günü haddi aşanları siz biliyorsunuz. Biz onlara 'Aşağılık maymunlar olun' dedik. Bakara 66. Bunu da, hem onların çağdaşlarına, hem de sonradan geleceklere bir ibret, sakınanlara ise bir öğüt olsun diye yaptık. Kuran'da Bakara 65 ve 66'da bazı maymunların insandan geldiği, yani yüce Allah'ın bazı insanları cezalandırarak ibreti alem olsun diye maymuna çevirdiği açık ve nettir. Sonuç olarak insan maymundan değil, bazı maymunlar insandan, Allah'ın cezalandırmasıyla dönüşmüştür. Eğer insana benzeyen (yapısal, genetik vb.) maymun varsa bilin ki bu, Allah'ın ceza olarak insan kademesinden düşürerek maymuna çevirdiği soyun devamıdır. Konuyla ilgili detay için tıklayınız: http://kurtaricisizsiniz.blogspot.com/2012/07/evrim-teorisi-nedir.html
  24. Merhaba arkadaşlar, 29-30 Eylül 2012 tarihlerinde ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu'nun Ankara'da gerçekleştirdiği 7. Ulusal evrim konferansı'na katıldım ve orada yapılan konuşmaları/sunumları kayıt altına aldım ve videoları sizlerle paylaşmak istedim. Şimdilik montajlayıp YouTube kanalıma yükleyebildiklerim bunlar. İlerki günlerde birçok video yükleyeceğim konferanstaki sunumlara dair. Buradan duyurmayı planlıyorum. İyi seyirler
×
×
  • Yeni Oluştur...