Jump to content

Genel Araştırma

'islam' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Aralarına virgül koyarak ekleyin
  • Yazara Göre Ara

İçerik Türü


Forumlar

  • FORUM YÖNETİMİ
  • FORUMLAR
    • ATEİSTFORUM
    • ATEİSTCAFE
    • BİLİM FORUMU
    • HODRİ MEYDAN FORUMU
    • KURALLAR ve DUYURULAR
    • TAVANARASI
  • ATEİSTFORUM ARŞİVLERİ
    • FORUM ARŞİVLERİ

Find results in...

Find results that contain...


Oluşturma Tarihi

  • Start

    End


Son Güncelleme

  • Start

    End


Filter by number of...

Katılım

  • Start

    End


Üye Grubu


AIM


MSN


Website URL


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Location


Interests

Araştırmada 73 sonuç bulundu

  1. Evet yanlış duymadınız 13 yaşımdan beri! Soruları alayım?
  2. "Dün itibari ile çoktan kurulmuş olan Faşist Tayyibistan İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşuna yeni bir çimento eklenmiştir. Anayasa, Tayyibistan'ın başı olan Kaçak Saraylı tarafından değiştirilmek üzeredir. Parababalarının müttefikliği ile kurulan bu ülkede ne hukuk, ne anayasa, ne demokrasi vardır, sadece oligarşik çete kanunları vardır. Bu faşist din devletine karşı mücadele etmeyen herkes, bu devletin destekçisdir. İster CHP'li, ister HDP'li, ister LDP'li olsun fark etmez. En ufak bir çıkarı için, bu yapılanmaya, çeteye karşı mücadele etmeyenler, ya korkaktır ya da hain. Bakmayın bugün rahatça yaşadığınıza, bunların hepsi Kalifornikasyonun etkisidir. Bilgisayar oyunları ile sanal ve gerçeklik algısı yok edildi. Ölümden kahkaha ile bahsetmekte insanlar. Gözyaşı artık sahtece akar olmuş. Ancak insanlıktan çıkmış bir halkın rehabilitasyonu, faşist din devletinin afyonu olan "ben yaptım oldu" zihniyetinden kurtulması mümkündür. Bunun tek tedavisi, halkın kendi kaderini kendi eliyle belirlemesidir. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? Siz bilirsiniz... Parababaları terörü piyango gibidir, yarın size de çıkabilir... Faşizme karşı Halkın Kurtuluş Partisi saflarına!" Forumdaki düşünce kardeşlerime uyarım ve çağrımdır. Sevgilerle...
  3. Harvard Üniversitesinden tarihçi ve arkeolog McCormick'in Science dergisinde yayınlanan makalesini öğrenince herhalde İslam ve Muhammed ile dalga geçiyor dedim. Fakat son derece ciddi ve bilimsel bir makaleydi. Doğrusu çok şaşırdım. Meğer dünyanın en kötü yılları 536 yılında başlamış. Dünya sis ile kaplanmış ve 18 ay boyunca gündüzler de karanlık olmuş! Dolayısıyla da yaz kışa dönüp 18 ay kış yaşanmış! Ardından da 2300 yılın en soğuk 10 yılı yaşanmış! İnsanlar açlıktan ölmüş! 541 yılında ise veba salgını çıkmış, Doğu Roma'nın nüfusunun üçte biri de vebadan ölmüş! Buzul katmanlarında yapılan incelemeler, bunun nedeninin büyük bir volkan patlaması olduğunu ortaya koymuş. Fakat bitmemiş! 536 yılındaki patlamanın ardından 541 ve 547 yıllarında iki büyük volkan daha patlamış! Böylece bu kötü günler tam yüz yıl, 640 yılına kadar devam etmiş! Arkeologlar bunu 640 yılında gümüş üretiminin yeniden artmasını keşfederek bulmuşlar. Ayrıca bu veriler bir çok kaynaktan doğrulanmış. Çin'de 536 - 46 yıllarında yazın ekinlerin donduğu ve açlıktan toplu ölümler olduğu kayda geçmiş. İrlanda resmi belgelerinde de 536 ile 539 yılları arasında ekmeğin olmadığı kayda geçmiş. McCormick bu tarihsel kayıtları inceledikten sonra buzul katmanlarını araştırmış ve katmanlar tarihlendirilebildiği için volkan serpinti izlerini bulup tarihlendirmiş. Muslim kaynaklarına bakılırsa ise Muhammed doğacağında harika olaylar görülmüşmüş! İlginç! Adam daha doğmadan dünya en kötü günlerini yaşamaya başlamış, adam ölünce dünya düze ancak çıkabilmiş! Uzun süredir bu kadar ilginç bir yazı okuduğumu hatırlamıyorum!
  4. Bu başlıkta Helal standartlara uygun olan ve İslamı onaylayan bilimsel bulguları paylaşılmaya karar verdim. İnşallah çok yakında TÜBİT-AK'ı kurmayı ve helal bilimi kurumsallaştırmayı planlıyoruz. Bilimsel bulgular için referandum yapılacak ve bulgular seçim sonuçlarına göre aksepte edilecek veya reddedilecek. Apolojiye bizim de bir katkımız olsun. Bununla ilgili 16 dakikalık bir video: Bunlar batı dünyasında psödo bilim başlığı altında inceleniyor. Ama siz bakmayın gâvur bilimcilerin öyle dediğine, aslında çok ayıp ediyorlar. NASA Ay'ın yarılmasına ilişkin fotoğrafları saklıyor, aksi takdirde insanlar İslam'a koşardı. Neil Armstrong Ay'da ezan sesi duydu, Kaptan Kusto iki denizin birbirine karışmadığını tespit etti ve Kuran'da bunu gördükten sonra müslüman oldu. Napolyon'un Kuran'ı ve Muhammed'i öven sözleri vardır. Aslında Napolyon gizli müslümandır, ama kimse bilmez. Prusya Başbakanı Bismark da öyle. Tolstoy, Muhammed'in Kuran'a Girmemiş Hadisleri diye bir yazı yazmıştır. Yani efenim aslında Batı İslam'ın en kral din olduğunu çok iyi biliyor, ama el birliğiyle İslam'a ve müslümanlara suikast düzenliyorlar. Neyse efenim, sadede gelelim. Öncelikle bir soruyla başlayayım. Sizce aşağıdakilerden hangisi dindoşların en çok rağbet ettiği 'helal bilim' türüdür. A) Namazın fiziksel faydaları Tıbb-ı Nebevi C) Akıllı Tasarım (Kreasyonizm) D) Şefaatçi duaların iyileştirici tesiri E) Masaru Emoto'nun su deneyi Şimdi ilk haberimize geçelim. İsviçreli bilimadamlarının yaptığı surveyler Allaha domalmanın kanserden koruduğunu gösterdi. İslam ülkelerinde kanser vakalarının düşüklüğünün sırrı da buradadır. Hâlâ mı inkâr edersiniz?
  5. Allah insana özgür irade veriyor ancak allahın rızası olsun yada olmasın insanın fiillerini o yaratıyor çünkü iyiyi ve kötüyü o belirliyor ve kurallarından uyulmasını istiyor yada şeyler kendinden iyi ve kötü allahta doğruları söylüyor sadakallahul azim olsun(tartışmaya mahal vermemek için iki görüşü de yazdım ki henüz amacım iyiyi kötüyü incelemek değil)---iyici anlayın burayı--- artı allah geleceği biliyor yani allah insanın tercih edeceği iyi veya kötü nitelikte fiili dolayısıyla allahın kendisi insanın tercih ettiği allahın kendisinin yaratacağı fiili(şeyi) biliyor ve onu gerçekleştiriyor(fiili yaratıyor) şimdi burada sorulması gereken soru şu eğer allah tercih ettiğinde insanın fiilini yaratıyorsa insan da allahın yarattığı fiilleri kazanıyorsa fiili önce allah mı yaratıyor yoksa insan mı yapıyor,burayı iyice düşünmek ve anlamak gerek. Bu durumda allah insanın iradesine dayanarak o fiili yaratıyorsa ve insanda o fiili sonra kazanıyorsa ortaya çıkacak en temel soru allah insanın neyi irade edeceğini bilir mi(buna alim mi?) sorusu burada da durum aynı insan iradeyi de kazanıyor demek haksız mıdır? gayet haklıdır(allahtan kazanılmıyorsa allah insanın iradesini bilmez) o zaman ne olur iradeyi de insan kazanıyorsa insan irade etmiyor olur kelimesi kelimesine,çıkan bir diğer sonuç fiili olarak fiilerin tümü allaha nisbet edilmek zorunda kalınır. Birde fiilin yaratılması allaha, yapılması insana aittir diyenler var böylece allaha ortak koşmadan işin içinden çıkılacağı düşüncesi ancak burada irade problemi ortaya çıkıyor irade etmek insana aittir böylece insanın fiillerine sahipliği sorumluluğu vardır.irade allahca yaratılmış seçebilme kabiliyetidir bu kabiliyet insana aittir allahtan çıkmıştır/ayrılmıştır. Eğer allah geleceği bilirse insanın iradesinin fiilinin(insanın iradesi sonucu olan/olarak fiil yapmasının fiilinin) gelecekte ne yönde olacağını da bilir, bunun tercümesi bir şeyin henüz olmadan olacağını bilir. Eğer gelecekte insanın yapacağı fiili allah bilmiyor olsa o fiili nasıl yaratacak ki insan allahın yarattığından kazansın bu bağlamda yine insana irade verilmemiş olur çünkü allahın ilminden alıp(alim olup) kudretiyle yaratacağı olan fiil insanca önce istenir ancak yapıldığında malum olur allahta bu malumdan insanın yapacağı fiile alim olur ki onu yaratabilsin sonra insan da yaparak kazanabilsin. Eğer birisi allah insana müstakil irade vermiştir ancak fiilleri allah yaratır bununla birlikte insanın bir fiili istemesenin o fiili gerçekleştirebilecek gücünün olup olmadığına bağlıdır(sağlıklı olup olmamasına bağlıdır) kısaca insan taş atmak ister ve buna gücü vardır(eli var) ve eliyle birine taş atar ancak taş atmayı allah yaratır ama sorumluluğunu insan alır çünkü eylem insanın iradesinin sonucudur demiş olur. Bu fikrin getirdiği ise insanın müstakil iradesi var bu irade allahca yaratıldı ve insana vazgeçildi yani terkedildi ve o irade allahtan çıktı demek olur-yineliyorum- allah insana vazgeçtiği iradenin vazgeçtikten sonra o iradenin seçiminin alimi değildir o iradenin fiilinin kadiridir olur ama allah geleceği bilmezse maluma alim olmadığı için ona kadir de olamaz. Eğer bundan sonra iradeyi insana vazgeçtikten sonra allah insanın irade edeceğinin ne olduğunu bilir denirse yukarıda yazdıklarıma geri yönlendiriyorum. Artık geriye allah insan yaptıkça bilir kalıyor ancak o zaman allah tikelleri bilmezden ziyade fiilleri de kudretiyle yaratmaz demekte mümkündür mustafa öztürkün bahsettiği ayet dışında allah yaptıkça bilir hakkında ne dediğine bakın ama ne yazık ki ayetten bağımsız kalmamış. ayrıca bahsettiği alimin görüşleri: Hişâm, Allah’ın sıfatları konusunda da yaygın kabullere uymayan görüşler ileri sürmüştür. Buna göre Allah’ın nesne ve olayları ezelde bilmesi mümkün değildir, çünkü bu takdirde onların da ezelî olması gerekirdi. Yine O’nun ilmi kulların ihtiyarî fiillerine önceden taalluk etmez, aksi halde insanlar için irade hürriyeti ve sorumluluktan söz edilemezdi. Allah toprağın altındaki gizli şeyleri, kendisinden yayılan ve toprağın derinliklerine nüfuz edebilen bir ışın sayesinde bilir. Kural olarak sıfatın da bir sıfatı olmaz; bu sebeple Allah’ın sıfatları başka sıfatlarla nitelenemez; dolayısıyla O’nun hayat, sem‘, basar, irade, kudret gibi sıfatları için kadîm veya hâdis, zâtının aynı veya gayridir denemez. Kur’an’ın da yaratılmış veya yaratılmamış olduğu söylenemez; bununla birlikte Kur’an’ın okunması yaratılmıştır. kırmızı renkli için kendim eklemek istiyorum allah kadimdir kuranda geçmez hadid suresi 3.ayette evvele dayanarak diyorlar Kaynak buradan bahsettiği ali imran 140 ta pak bir zihinle anladığım allah şehitler edinmek istiyor anlamında oldu bu da uhrevi bir kavramsallaştırma ölüme teşvik tıpkı haçlıların kudüse ölüme gönderildiği gibi sahi allah tikelleri bilir mi? biri cevaplasın. Enfal 17.ayete bakın Yukarıda yazdıklarım sınırlarında tam olarak yerinde olarak iyi ve kötü kavramları üzerinde duracağım zira bunlar iradenin ne olacağının allah tarafından kuranda sınırlandığı kısım benim iyilerimi seç ödül var kötülerimi seçme ceza var o sırada giderken kehf 74.ayete tosluyoruz allah anne babası mümin diye ve onların sapmasından korktuğu için(iradeye sabotaj) kötü olduğunu bildiği bir çocuğu öldürüyor bir müslüman hemen çocuğun eceli geldi ömrü allah verir diyecektir bu zihneyetten bir şey beklemiyorum zaten ancak aklı selimce düşünüldüğü takdirde musanın dediği çıkıyor 74.ayette ,ayetin devamında ne yazık ki musanın tepkisini göremiyoruz çünkü hemen zülkarneyne geçiliyor. Bir insanın ömrünü allah belirler değil de bedeni yaşadığı kadar yaşar demek daha doğru bir söz allahsa bir kulunun yaşamına suikastle son verdiriyor ve bu allah nisa 78.ayette sağlam kalelerin içinde de olsanız ölüm ulaşır diyen insana şah damarından yakınım kaf 16 diyen allah... İslamda şeytan ve nefs kavramsallaştırmaları da işin içine giriyor tabi ancak bağlantısı anlamında kötülüğün şeytanla meşrulaştırıldığı kavramsallaştırıldığı görülür. Tekrar iradeye dönüyorum son sözlerim olarak;insanın yaptığı şeyler duygusal ve çevresel etkilerden,tecrübelerden vs etkilenir müslümanlar da yapıp ettiklerinde allahın emirleri şeklinde sunulan şeylerden psikolojik olarak etkilenmeyle etkilenirler.İslamda haksız tanımlamalar ve kavramsal yozlaştırmalar bulunur etkilenilmek için bulaşılacak en son şey din olmalıdır(duyarsız kalmak değil) çünkü dinlerin kutsal kitaplarının gösterdiği özellik malumunuz iyilik maskesine bürünmüş iyilikten alakasız içerikler barındırıyorlar bunu dinler ritüellerinden,tanrı veya tanrılarından,tapınaklarından,tapınılmalarından ibarettir iyiyi kötüyü belirlemek ve ahlak,merhamet,masumiyet gibi şeyler dinlerin bunlar dışındaki amaçlarını gerçekleştirmede aracıdır amacı değildir.
  6. Ortaçağ bedevi ahlâki yapısının bir diğer realitesi: Cariyeler (sex köleleri). Rezilullah (salla Allahı vesaire) ve çapulcu çete düşmanlarının topraklarına tecavüz ediyor, talan ediyor ve kocalarını katlettikleri kadınları ödül olarak alıyorlardı. Tiksinç bir adet. Üstelik insanlığa kılavuz olduğu öne sürülen bir kitapta böyle bir şeyin olması katmerli rezalet! Kadınlar Suresi: 24. "Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Maliki bulundu­ğunuz cariyeler müstesna, bunlar, Allah'ın üzerine farz kıldığı hükümler­dir..." diyor Kuran-ı Şekerim. Yani savaş ganimeti olarak ele geçirdiğiniz metreslerinize tecavüzü legalize ediyor. Ateistleri potansiyel kriminal olmakla suçlayan müslimler kendi dinlerindeki tanrı referanslı iğrenç uygulamalar için ne düşünüyor? 1- Muhammed b. Abdirrahman b. Bünanî, Muhammed b. Ahmed b. Hamdan'dan, o Ebû Ya'la'dan, o Amr en-Nakıd'dan, o Ebû Ahmed Zübeyri'den, o Süfyan'dan, o Osman el-Bettî'den, o Ebu'l-Halil'den, o da Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini bize rivayet etti: "Evtas Gazvesi'nin olduğu gün kocaları olan esir kadınları ele geçirmiştik. Onlara mücamaatta bulunmayı (cinsel ilişkiye girmeyi) çirkin bulmuştuk. Peygamber (s.a.v.)'e bunu sorduk da bu âyet nazil oldu. Biz de o kadınları böylece helal bulduk." 2- Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. el-Haris, Abdullah b. Muhammed b. Cafer'den, o Ebû Yahya'dan, o Sehl b. Osman'dan, o Abdurrahim'den, o Eş'as b. Sevvar'dan, o Osman b. Bettî'den, o Ebu'l-Halil'den, o da Ebû Said el-Hudrî'den bize şöyle dediğini haber verdi: "Rasulullah (s.a.v.) Evtas ahalisini esir alınca dedik ki: "Ey Allah'ın Rasulü, soylarını, kocalarını tanıdığımız esir kadınlarla nasıl mucamaatta bulunabi­liriz?" Bunun üzerine bu âyet nazil oldu." 3- Ebû Bekr Muhammed b. İbrahim el-Farisî, Muhammed b. İsa b. Amraveyh'ten, o İbrahim b. Muhammed b. Süfyan'dan, o Müslim b. Haccac'dan, o Ubeydullah b. Ömer el-Kavarirî'den, o Yezid b. Zuray'dan, o Said b. Ebî Arube'den, o Katade'den, o Ebû Salih Ebû Halil'den, o Ebû Alkame el-Haşimî'den, o da Ebû Said el-Hudrî'den bize şu rivayette bulundu: "Rasulullah (s.a.v.) Huneyn Günü, Evtas Kabilesi'ne bir grup ordu gönderdi. Bu grup bir düşman birliğine rastlayıp onlarla savaştılar da onlara galip gelerek, kadın esirler elde ettiler. Rasulullah (s.a.v.)'ın Ashabı'ndan bir grup, müşrik kocalarından dolayı o esir kadınlarla münasebette bulunmaktan sakındılar. Allah Teala da bu âyeti indirdi," 4- Ebu Saîd Hudrî'den Nesâî, Tirmizî, Ebu Davut ve Buharî rivayet etti. Ebu Saîd: -Bize, Evtâs esirlerinden esirler isabet etti. Kadınların kocaları vardı. Biz onlarla birleşmeyi çirkin gördük, Nebî Aleyhisselâm'a sorduk., Nisa: 4/24 âyeti indirildi. Ancak Allah'ın sizin üzerinize Efa ettiği şeydir, biz onların ferclerini (vajinalarını) helal kıldık, buyurdu. Kadınlar Suresi/24. ayet Şia İslam'da legal kabul edilen "Helal Genelev" uygulamasına da açık kapı bırakır. Sabit vadeli ya da uzun vadeli evlilik yapabilirsiniz. Minimum sözleşme süresi 3 gün.
  7. Fethullah Gülen'in Çocukluğuna İnmek İnsanların kafayı nasıl sıyırdığını hep merak etmişimdir. Bugün cumhuriyetimizin, özgürlüğümüzün ve laik ilkelerin karşısındaki en büyük tehlike olan F tipi yapılanmanın isim babası Fethullah Gülen'in de nasıl tırlattığı hep benim için muamma idi. Yıllar önce cemaat yurdundayken kendisiyle ilgili bir hikaye dinlemiştim. Daha sonra 2006 yılı basımlı Nurullah Çörek beyfendinin " Namaz Benim Huzurum" adlı ismiyle bile insanı dinginleştiren kitabında aynı anıya rastladım. Şöyle anlatıyor Hoca Efendi: "Ben 8 yasındaydım . Çok yorgun olduğum için o gün yatsı namazını kılmadan yatağa girmiştim.Annemin o zaman mağmalar gibi köpüreceğini,üzerime geleceğini düşünüyordum,ama öyle yapmadı.Ellerini kaldırdı ve 'Evimde sana asi ve isyankar bir kulun var Ya Rabbi! Yatağa şimdi sıcak girdi,dilerim sabaha soğuk bulurum onu...' demişti." Arkasından Hoca Efendi kalkıp namazını kılıyor ve annesinin namaza gösterdiği titizliğe hayran kalıyordu" Namazını kılmadığı için güya bunu normal karşılayan annesi oğluna ölüm bedduası ediyor ve dini forumlarda, cemaatte bu kadına övgüler yağdırılıyor. Bu kadının elinde ne kadar düzgün bir birey yetişir, bunun cevabını size bırakıyorum. Hangi eğitimli yada aklı başında anne evladı için bunu düşünebilir? Sn. Gülen Hocaefendinin babasıyla ilgili de bir anısı var. Hoca efendi de kalabalık bir yerde kalmak zorundadır. " İşte babaya saygı böyle olur" dedirten, babamla ilişkimi gözden geçirmemi sağlayan anıyı aktaralım: "Yatmak istediğimde baktım ayağımı arkadaşlardan birine doğru uzatmam gerekiyor; saygısızlık olur düşüncesiyle ona doğru ayağımı uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız duruyordu. Kitaplara doğru da ayaklarımı uzatmam mümkün değildi. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim tek yön vardı; orası da Korucuk istikametini gösteriyordu. Ve ben babam Korucuk'ta olabilir ve ona karşı saygısızlık etmiş olurum düşüncesiyle o tarafa da ayağımı uzatamadım. Birkaç gece böylece hiç uyumadan oturdum." "Burada unutmadan şunu da ilave edeyim ki, ben hayatımda bir defaya mahsus dahi babama doğru yani onun doğduğu ve şu anda medfun bulunduğu Korucuk'a doğru ayağımı uzatıp yatmadım. Benim ebeveyne karşı saygı anlayışım budur." Bundan sonra eminim siz de anne-babanızın memleketlerine karşı ayağınızı uzatarak yatmazsınız. Onun böyle bir sofu olarak yetişmesinde tabi ki ev ortamı çok önemli bir etken. Evlerinden mollalar eksik olmazmış: "Meşâyıh ve ulema bizim evde apayrı bir alaka görürdü. Evimize sık sık gelenler arasında Alvarlı Mehmet Lütfi Efendi, onun kardeşi Vehbi Efendi; Taği şeyhlerinden Sırrı Efendi, Şehâbeddin Efendi gibi çevrenin en maruf, tanınmış ve sevilen insanları vardı." "Hocalar da gelirdi. Evimizin onlarla da ciddi bir münasebeti vardı. Hatta imam evleri bize ait arsalar üzerine yapılmıştı. Ve bizim ahırda, ağzı hayvanın kıçıyla kapatılan bir delik bulunurdu. Oradan imamın evine geçilirdi. Kur'an öğrenmenin ve öğretmenin yasak olduğu o ceberut dönemlerinde bizim bu ahır çok ciddi hizmetler görmüştü. Ben dört veya beş yaşlarındaydım. Evimize, herkesin hürmet ettiği, iyi molladır, dediği Halil Efendi Hoca namında bir zat gelmişti. Babam onun dizinin dibinden hiç ayrılmazdı. İhtimal babam Kur'an okumayı ondan öğrenmişti. Kıraatı daha sonra Süleyman Efendi adında bir zattan öğrendiğini hatırlıyorum." Bir dönem sigara da içmiş kendisi. Bu anıyı eleştirmek için koymuyorum, bana ilginç geldiği için paylaşmak istedim: "14-15 yaşlarında idim. Bir ay kadar sigara içtim. Hatta pipo içmeye başladım. Babam bunun farkına varmış. Beni karşısına alıp da bir şey demedi. Sadece yastığımın altından aldığı paketi cebinden çıkardı. Ayak ayak üstüne attı. Ve benim çakmağımla sigarasını yaktı. Çok utandım. Yer yarılsa da içine girsem diye temenni ettim. O kadar terlemiştim. Ve bu hadise benim derhal sigarayı bırakmama sebep oldu.." Fethullah Hoca Neden Hiç Evlenmemiş? Kendisi Açıklıyor. Fethullah Gülen'in resmi web sitesinden alıntı: 1960-1970 HAYAT KRONOLOJİSİ Tarih: 29.03.1960 (19 yaşında iken) Evlilik Konusunu Karara Bağladı Edirne'de bulunduğu ilk sıralarda akrabası olan Hüseyin Top Hoca vasıtasıyla bir evlilik teklifi geldi. Ancak teklif ve talebin kız tarafından gelmesi nedeniyle vazgeçti. Bu olay 1960 yılı Ramazan Bayramı'nda gerçekleşti. 'Edirne'de bulunduğum ilk dönemlerde Hüseyin Top aklıma iyice girdi. Edirne eşrafından, temiz ve zengin bir ailenin benimle ilgili bir taleplerinin olduğunu söyledi. Bir bayram günü ikimiz bu aileyi ziyarete gittik. Ancak ben buram buram terledim. Kaşımı kaldırıp etrafa bakamadım. Sonra da talepteki teknik bir yanlışlıktan dolayı canım çok sıkıldı... Hemen sarfı nazar ettim. Ve daha sonra öyle bir şeye teşebbüs etmeme kararı içimde belirdi. Ondan sonra da bir kere de Yaşar Hoca'nın bir tavsiyesi olmuştu. Kalbimin derinliklerindeki gerçek niyeti ancak Allah bilir. Ama zannı tahminim o ki, hizmetin dışında gözlerimin içine başka bir hayalin girmesini istemedim. Başka zamanlardaki aynı istekler karşısında, aynı duygu ve aynı düşüncenin ağırlığını hissetmiş olmamın yanında, aşırı hassasiyet ve fevkalade titizliğimle kimsenin hayatını zehir etmeme düşüncesinin de ciddi bir tesiri olduğunu söyleyebilirim. Esasen bu ailelerin hepsi de iyi ve mazbut insanlardı. Ne var ki ben daha birinci teşebbüste kararımı vermiştim. Kendimi İslami hizmetlere vakfedecek ve evlenmeyecektim.' ............................................(Alıntı sonu) Havari Pavlus, İncil'deki Korintlilere Birinci Mektup'ta şöyle yazar: '...Erkeğin evlenmemesi iyidir... Yine de evlenmemiş olanlara ve dul kadınlara şunu söyleyeyim, benim gibi kalsalar onlar için iyi olur. Ama kendilerini denetleyemiyorlarsa, evlensinler... Evli olmayan erkek, Rab'bi nasıl hoşnut edeceğini düşünerek Rab'bin işleri için kaygı çeker. Ama evli erkek karısını nasıl hoşnut edeceğini düşünerek dünya işleri için kaygı çeker. Böylece ilgisi ikiye bölünür...' Fethullah Gülen, Vatikan'da Papa'yla yaptığı görüşmede punduna getirip 'Ben de, Aziz Pavlus gibi hiç evlenmedim' de demiş. İslam'ın 'peygamberi' Muhammed ise birçok kereler, evlenmenin çok hayırlı bir iş olduğunu ve her erkeğin mutlaka evlenmesi gerektiğini söyler. Kendisi de bol bol evlenerek bunu göstermiştir. Bu durumda, hiç evlenmemiş olan İslam tebliğcisi Fethullah Gülen 'Hocaefendi' kimin dediğini yapmış oluyor dersiniz? Vatikan'da gördüğü ilgiye bakılırsa Pavlus'unkini diyesim geliyor... "Eceli gelen köpek cami duvarına işermiş" derler. Peki bırakın köpeği, müslüman adam cami duvarına işer mi? "İşemez" denildiğini şimdiden duyuyorum. Yanılıyorsunuz. Bırakın camiyi, Kabe'nin, Mescid-i Haram'ın duvarlarına bile işerler. Öyle ki kokuşur, sinekler üşüşür o kutsal mekana. Bunu ben iddia etmiyorum. Fethullah Gülen iddia ediyor. Kaş yapayım derken göz çıkardığının farkında değil meczup. ”…O sıralarda Kâbe ve çevresinin temizliğine bugünkü kadar dikkat edilmiyordu. Harem’in duvarlarına dahi idrar yapan oluyordu. Pislik sebebiyle de çok sinek bulunuyordu. Bilhassa geceleri, sinekler ciddi bir şekilde çoğalıyor ve rahatsız edecek oranda insanlara saldırıyorlardı. Ben on beş gün kadar Harem’den hiç ayrılmamıştım. Buna rağmen bir kere dahi olsun beni sinek ısırmadı. Bu durumun sadece bana mahsus olduğunu da zannetmiyorum. Sadece ‘Vemen dehalehu kane aminen ‘ hakikatını, Harem’de ne derece şümullü olduğunu bu hadise sebebiyle daha iyi anlamış oldum…” (Küçük Dünyam, s. 137) Not: Bu konuyu "Dincilerin Yalanları" başlığına düşünüyordum ama bu başlığa daha uygun. İşte böyle bir yazı, çıkarılacak sonuç malum, bu kafa ülkemize hala hakim durumda maalesef...
  8. İran'lı Ayetullah: Türkçe cehennem dilidir! İran'da tanınmış Şii alimlerinden olan Ayetullah Müctehidi Tehrani'nin Türklere ve Türkçe'ye ait dediklerini duyunca kulaklarınıza inanmayacaksınız. Birkaç sene önce ölen İran’ın en meşhur Şii din adamlarından Ayetullah “Ahmed Muctehidi Tahrani” bir konuşmasında “Türk Dilinin Cehennemin dili olduğunu” söylüyor ve İrancılık (Farsçılık) ve Şiiciliği Türklere beslediği düşmanlığı için kullanıyor. Nüfusunun neredeyse yarısını Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar, Türkmenler ve Horasan Türkleri’nin oluşturduğu İran’da Türklere karşı çeşitli hakaretler ve aşağılayıcı fıkralar ile birlikte, Şiicilik de Türkçenin aleyhine kullanılıyor. Bu din adamı İran Şii- Fars Devletinin Türkleri asimile etme politikasını da özetliyor ve “Türkçenin Cehennem dili olduğunu” söyledikten sonra, “Türkler alınmasın, iyi Türkler Arap olup cennete gidiyorlar. Kötü Fars ve Araplar da Türk oluyor ve Cehenneme giriyorlar” diyor!
  9. İmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin Bilinmeyen Yönleri Şayet inanan biri bu başlığı okuyup da rahatsız oluyorsa veya gıyabımda benden memnun kalmıyorsa, bilsin ki ben ne kendimin düşmanıyım(doğruysa eğer, niye cehenneme gireyim!), ne de insanların. Ben, sadece alanımla ilgili okurları bilgilendirmek istiyorum. Bunun dışında kimsenin bana verdiği/vereceği ne maddi ne de manevi bir hak/ödül-destek yoktur. İnsanın görevi (tabi ki bunun farkında olan, okuyan insanları kastediyorum) kahvaltı yapmak, öğlen ve akşam yemeklerini yemek, evlenmek, gezmek gibi adet olan şeyleri yapmak değil; tersine insanoğlu hem kendinden, hem toplumdan, hem de aynı zamanda toplum da bireyden sorumlu olmalı, bu aşama yakalanmalı. Aslında bir vucudun organları birbirlerine karşı nasılsa, insanların da birbirlerine karşı bakışları, sorumlulukları, duyarlılıkları ile böyle olmalıdır. Yeryüzünde hem barış ancak bu şekilde sağlanabilir, hem de insan denen varlığa ancak bu yakışır..Tabuları aşamayan okurlar yazılarıma bakınca ruhları sıkılır, bunu biliyorum. O yüzden bu kısa açıklamayı yaptım..Ama bu kutsal diye bilinen dinlerle ilgili çok ciddi bir yanlış var, onu söylemek durumundayım. Evet; bu kısa açıklamadan sonra konuya geçeyim.. Birkaç kaynağımda yazdım ve şu an elimde olan yeni bir çalışmamda yine farklı bir şekilde değiniyorum ki, ‘Halife Ömer’in düşünceleri ayetle yanıt buluyordu’ açıklaması islami kaynaklarda çok işlenmiş. Net bir şekilde,’Ömer görüş belirtiyordu, onun düşüncesi doğrultusunda ayet geliyordu’ ifadeleri var. Yine Ömer’in oğlu, ‘Ömer bir fikir söyleseydi, diğer insanlar onun tersini söylemiş olsaydı, illaki gelen ayet Ömer’in fikirleri doğrultusundaydı’diyor..Birçok yazar bu konuda Ömer’in, ayetlerle şekillenen sözlerini liste halinde bile yazmışlardır.[1][1] Sanırım Ebu Hanife bundan hareketle çok ilginç bir cümle kullanıyor: ‘Ben Hz. Muhammed’le birlikte yaşasaydım, kendisi benim birçok sözümü alır seçerdi’ diyor. Hatta Ebu Hanife bunu derken, biraz da konuyu açıyor ve şöyle devam ediyor: ‘Çünkü din iyi fikirlerden oluşan nasihatlerden ibarettir’ . Nitekim aynen halife Ömer gibi birçok konuda Hz. Muhammed başka bir şey demiş olduğu halde, Ebu Hanife tam tersini yapmıştır. Hatta Hz. Muhammed’in dörtyüz hadisine ters kararlar aldığı, islami kaynaklarda anlatılmaktadır. Somut birkaç çarpıcı örnek vereyim. Mesela Hz. Muhammed bir savaşa gittiği zaman kur’a çekmek suretiyle bir eşini yanına alır götürürdü; bu meşhur bir olay. Bilindiği gibi bir seferinde de eşlerinden Ayşe’yi götürüyor ve yolda onun başına o meşhur ‘İfk’ olayı geliyor. Ebu Hanife bu yöntemi tasvip etmediği gibi, üstelik bu kuralın kumardan farkı yoktur diyor. Yine başka bır konuda hem hadis var, hem de Hz. Muhammed’in uygulaması. Savaşta Hz. Muhammed piyade olan askere ganimetlerden tek hisse, atlı olana da iki hisse fazladan pay veriyordu. Yani atlı olanın payı daha fazla. Ebu Hanife burada, acaba bir insanın değeri hayvandan daha mı düşüktür diyerek çok sert eleştiride bulunuyor ve Hz.Muhammed’in bu uygulamasını kabul etmiyor. Yine meşhur bir islami kuraldır ve aynı zamanda mezheplerin de uygulamalarında var. Alış-verişlerde her şey bitse de, alıcı ile satıcı o mekanı terk etmedikleri sürece pişman olmak isterlerse olabilirler. Ebu Hanife bunu da kabul etmiyor: İşlem bitti mi artık her şey biter diyor ve çok da mantıklı açıklamalar yapıyor. Şöyle diyor: Peki diyelim iki kişi uzun süre aynı ceza evindeler veya bir nedenden dolayı uzun süre bir gemide kalırlar. Diyelim bunlar arasında bir satış akdi gerçekleşse, bu durumda demek ki cezaevinde, gemide veya uzun bir yolculukta (Eskiden insanlar yaya olarak aylarca hacca, askerliğe giderdi) oldukları sürece istedikleri zaman cayabilirler diyor ve bunu saçma sayıyor. İmam-i A’zam buna benzer çok örnekler veriyor .İşte bu tavırlarıyla islam otoriterleri nezdinde sevilmemiş; aleyhinde yazıp çizilmiştir. Bilindiği gibi, İslamda Kur’an’dan sonra gelen en güçlü kaynak Buhari ve Müslim. Ama her ikisi de İmam A’zam Ebu Hanife’den hiçbir hadis aktarmamışlar. Üstelik İmam Buhari onu şiddetle eleştirmiştir: ‘İmam A’zam dinde tahribat yapmıştır’ diyor. İmam A’zam aynı eleştiriyi, Malik, imam Evzai, İmam Süfyan-i Sevri gibi mezhep sahiplerinden de almıştır. Mesela; Malik, ‘İslamda Ebu Hanife kadar daha zararlı biri yeryüzüne gelmemiştir, onun dine verdiği zarar, şeytanınkinden de fazladır’ diyor. İmam Evzai’ye Ebu Hanife’nin ölüm haberi verildiği zaman, ‘Allah’a şükürler olsun ki gitti; yoksa bu dini bitirecekti’ diyor. Süfyani Sevri( o da hak bir mezhep sahibi, ancak taraftarı kalmamış),’İslamda Ebu Hanife kadar uğursuz biri ortaya çıkmamıştır’ diyor. Malik bin Enes birinden soruyor: Sizin yurdunuzda İmam-i A’zam anılıyor mu, taraftarı var mı? Adam, evet deyince Malik b. Enes,’ O zaman bu memlekette durmak haramdır; burayı terketmek lazım’ diyor. Şunu da unutmamak lazım ki, bunlar aynı zamanda onun çok zeki ve ikna edıcı olduğunu da belirtiyorlar. Mesela İmam Şafii’nin Malik b. Enes’ten aldığı şöyle bir yorum var: İmam-i A’zam öyle biriydi ki, eline bir taş, bir tahta parçası alıp altındır deseydi, onu altın olarak dinleyenlerin kafasına sokardı, yani o kadar zekiydi diyor.[2][2]. Birgün Kabe içinde iken adamın biri ona, ben yeryüzünde bir Ka’be’nin var olduğuna inanıyorum; ancak şu an içinde olduğumuz bu mekan mı yoksa dünyanın başka bir yerinde mi emin değilim diyor. İmam A’zam ona, ‘senin bu açıklaman imanına zarar vermiyor’ diyor[3][3]. Ve en ilginci, ‘Şeytan/iblis ile halife Ebubekir’in imanı aynıdır, hatta Hz. Adem’le şeytanın imanı da aynıdır’ diyor. Bır başka çarpıcı örnek de şudur; fıkıh kaynaklarında helal sular için kulleteyn diye bir ölçü var. Özetle, bir mekanın hacmi şu kadar olsa ve içinde toplanan suyun rengi, kokusu, tadı bozulmuyorsa dinen helaldır hükmü var. Bu meşhur bir kural. Diyelim ilkel koşullarda bir suyun rengi normal, kokusunda da sorun yok ve tadı da normal; ancak içinde öldürücü bir şey var veya bilerek konmuş, bunu ancak ilgili uzmanlar bilir. Peki az önceki kurallar yeterli mi? Hayır. İşte bunun için Ebu Hanife şöyle karşılık veriyor: ‘O zaman arkadaşlar işesin ve bu hacimde bir idrar biriktirsinler; sonunda da Hz. Muhammed’e gidip, ‘işte ölçüler tutuyor, peki bu durumda bu sidik de artık kulleteyn sayılır. Dolayısıyla bu idrar helal mi olacak ?’ diye sorsalar, acaba Hz. Muhammed buna evet helaldır yanıtını mı verecek’ diyor! . Yine İbni Mübarek kendisinden, ‘Hz. Muhammed namazda rüku ederken (eğilirken) kalktığında iki elini yukarıya doğru kaldırıyordu. Dolayısıyla bir insan namaz kılarken rükudan kalktığında ellerini kaldırsın mı, ne dersin? İmam A’zam, ‘Hayrola! Uçup uzaya mı gideceğiz ki kanatlarımızı açalım!’ şekinde alaylı bir yanıt veriyor. Daha da ilginci Halife Ömer hakkındaki sözleridir. Birine yukarda değinmiştik. Yıne birgün Ömer’in fetvaları İmam A’zam’a anlatılınca kendisi, ‘Bırakın bu şeytan sözlerini’ karşılığını vermiştir. İşte bu aşırı fikirlerinden dolayı, bilindiği gibi hem ağır bedel ödemiş, hem de hak diye bilinen mezhep liderleri ona şeytan bile demişlerdir. Bir önemli islam aliminden sorarlar, Ebu Hanife o kadar gezmiş; ancak Medine’ye gitmemiş; sen bunu nasıl yorumluyorsun? Adam, ‘Hz. Muhammed demiş ki Deccal Medine’ye giremez. Ebu Hanife de bir çeşit Deccal olduğu için Medine’ye gitme şerefine nail olamamıştır’ diyor[4][4] Şu bilinen bir gerçek ki, islama az veya çok dokunan, elbette ki tutunmaz; tersine aforoz edilir ve hatta fırsat varsa fiziki olarak ortadan kaldırılır..Nitekim İmam-i A’zam da bir cezaevinde gördüğü işkenceden sonra zehirlenerek hayata veda ediyor. Ebu Hanife bütün baskı ve zorluklara rağmen çizgisinden vazgeçmeyince, hele siyasilere alet olmak istemeyince, dönemin(Abbasi) halifesi tarafından hapse atılır ve orada işkence edilir, daha sonra da zehirlenerek öldürülür. Hicri 80’de doğmuş, 150’de de öldürülmüştür.. Şimdi soralım: Halk arasında bilinen İmam-i A’zam’la bu kısa başlık altında değindiğim İmam-i A’zam arasında hiçbir benzerlik var mı? Asla….İşte hep söylüyorum: Şu anki İslam, idareciler tarafından 14 asırdır ilave edile edile bu hale gelmiş ve resmi bir islam tarihi oluşmuştur; bunun gerçeklerle hiç ilgisi yoktur. Şu an var olan islam tarihi ve kaynakları hayali oldukları gibi, halk nezdinde bilinen islam kadrosu da hayali bir kadrodur. Nereden biliyoruz? İslami kaynaklardan biliyoruz. Çünkü o zaman belki koşulların da uygun olmamasından kaynaklı, profesonelce bir sansür uygulanmamıştır. Çok açık bilgiler ve ipuçları kendi kayıtlarına geçmiştir. Mesela Ebu Hanife ile ilgili verdiğim az önceki bilgilerin hep islami kaynaklardan. [1][1]- Heytemi, Ahmet bin Hacer Mekki(h.974.ö),’Sevaikü’l Muhrika’, s. 138 ve devamı.. [2][2]-Ahmet Emin, Duha’ül İslam, 2/156-195 [3][3]-a-İbni’l Cevzi(597.h), El-Muntazam, hicri 150. yılı olayları kısmı, Ebu hanife bölümünde.. b-Bağdadi(463.h) ’Tarih’ü Medinet’i Selam’, 15/ 544 ve devamı, no: 7249, Numan b. sabit kısmı. [4][4] -Bağdadi, 15/ 544-550
  10. İlahiyatçı Cemil Kılıç yazdı: Bir Türk halife olamaz Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır. Günümüzde görece büyük bir yükseliş içerisinde olan İslamcı ve Osmanlıcı siyasetin ana hedeflerinden biri de 3 Mart 1924’te müstakil bir müessese olarak varlığına son verilen ve görevleri meclise devredilen yani fiilen ortadan kaldırılan hilafeti yeniden ihya etmektir. Ne var ki hilafet dediğimiz kurum tarihte ve günümüzde işlevsellik bakımından olduğu kadar aynı zamanda meşruiyet bakımından da bir yığın tartışmanın odağında yer almaktadır. Halife ne demektir ve halife kimdir, sorularına verilen yanıtlar bu tartışmaların mahiyetini ortaya koymak bakımından bir kılavuz hüviyetini haizdir. İlk dönem halifelerde “Halife” sözünden ziyade “Emir” sözünün kullanıldığını biliyoruz. Halifenin; “Emir’ül-müminin” olarak isimlendirildiği malumdur. Halife sözü, birinin ardından gelen anlamına geldiğinden peygamberin ardından gelen, dolayısıyla da peygamberin makamını temsil eden bir kimse manasını taşımaktadır. Böyle olunca da halifeye kutsiyet atfetmek gibi bir özellik de ortaya çıkmaktadır. Yani halife ümmetin sadece siyasi işlerinin yürütücüsü değil peygamberî / nebevî bir makamın temsilcisi de addedilmiştir. Hatta bununla da yetinilmemiş bir zaman sonra halife, peygamberin halefi olarak nitelenmenin de ötesinde doğrudan doğruya “Allah’ın halifesi / halefi” diye de nitelenmiştir. Böyle bir nitelemeyi Muaviye’de ve ardıllarında görmekteyiz. Nitekim halifeler için kullanılan; “Zıll’ullahi fil ard / Allah’ın Yeryüzündeki Gölgesi” ifadesi de böyle arka zemine sahiptir. Gerçekte tevhid inancı açısından baktığımızda bu tür nitelemelerin şirk olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır. Bu cümleden olarak belirtelim ki hilafet kurumu çoğunlukla bir şirk müessesesi olagelmiştir. İslam’ın temel ilkelerini ayaklar altına alan bir kurumun İslamî bir kurum olarak nitelenmesi ve ona sözde İslam birliğinin / Müslümanların birliğinin göstergesi şeklinde mana yüklenmesi tek kelimeyle trajiktir. Bir diğer ifadeyle İslam adına İslam’a düşmanlık etmektir. Bu sebeple aslında İslamcılar, inandıklarını iddia ettikleri dine bilmeden düşmanlık etmeleri bağlamında Mankurt Müslümanlar olarak nitelenmeyi acınası bir biçimde hak ediyorlar. Halifelik hakkında özellikle son dönemde bir yığın yazı kaleme alınıyor. Dizilere, filmlere, siyasi propagandalara konu edilen halifelik kurumu hakkında biz başka bir yöne dikkat çekmek istiyoruz. Halifelik yeniden ihya edilirse Müslümanların birliği sağlanacak sanan zavallılar konudan aslında ne kadar da habersizler. Hemen söyleyelim; halifelik asla birlik falan sağlamaz. Neden mi? Arap ülkelerinin pek çoğunun krallar tarafından yönetildikleri malum. Adında cumhuriyet ifadesi bulunanların da aslında seçilmiş krallar tarafından yönetildiği de malum. İşte bu krallar günümüzde asla kendi otoritelerinin üstünde halife diye bir müesseseye izin vermezler ve böylesi bir kurumu kabul etmezler. Fakat Arap dünyasının halifelik kurumunu kabul etmeyecek olmasının bizce en önemli sebebi olası halifenin etnik kimliğidir. Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır. Buna göre; halife olacak kişinin mutlaka Kureyş’ten olması gerekmektedir. Bu hususta peygambere atfedilen bir yığın hadis mevcuttur. Bizce bu tür hadisler uydurmadır. Ama Sünni inanç bu hadisleri sahih / doğru kabul ediyor. Zira bu hadisler Kütübü Sitte’de yer alıyor.(1) Kütübü Sitte ise en azından geleneksel Sünnilik için neredeyse büyük ölçüde tartışılmaz addediliyor. Kureyş’ten olmayan birinini halife seçilmesi, halife kabul edilmesi caiz değildir. Kureyş’ten olmak doğal olarak Arap olmak demektir. Ama Arap olmak dahi halife olmak için yetmiyor. Binlerce Arap kabilesi içinden Kureyş kabilesine mensubiyet şarttır. Şimdi bizim Osmanlıcı / İslamcı çevreler Türkiye’de halifeliği yeniden ihya etmenin hayalini kuruyorlar. Sanıyorlar ki bir şekilde halifelik ihya edilirse bir Türk / Osmanlı halife olacak ve İslam dünyası yahut en azından Sünni dünya onun etrafında birleşecek... Aymazlığın, tarih bilmezliğin hatta din bilmezliğin bu kadarı da ancak Neo Osmanlıcı bizim sözde Mankurt Müslümanlarda olur. Zira Sünni Araplar dahi hiçbir zaman Osmanlı halifelerinin halifeliğini kabul etmediler. Osmanlı halifeleri Kureyş’ten olma şartını taşımıyorlardı. Tekraren ifade edelim ki, halifenin halife olabilmesi için geleneksel Sünniliğe göre mutlaka Arap olması ve Kureyş kabilesine mensup olması şarttır. Hilafetin Yavuz’la birlikte Osmanlı’ya geçtiği görüşüne gelince... Bu iddia da gerçeğe pek uygunluk arzetmiyor. Zira Osmanlı halifeleri, halifelik sıfatını pek de önemsemediler. Hatta ilk dönem sözde Osmanlı halifeleri kendilerini halife olarak nitelemekten imtina ettiler. Zira halifelik, onlara göre pek de mühim bir sıfat değildi. Onlar sultan / padişah / kral idiler. Oysa halife denilen adamlar, yüzyıllarca bir devletin koruması altında yahut bir sultanın himayesi altında varlığını sürdüren “aciz” bir kimselerdi. Nitekim Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in himayesine sığınan Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah’ın durumu malumdur. Yahut büyük Türk Moğol hakanı Hülagu’nun, halıya sarıp atlarına çiğneterek öldürdüğü hatta öncesinde dansöz kıyafeti giydirip oynattığı bir diğer Abbasi Halifesi olan Mustasım Billah’ın da hali tarihen sabittir. Halifeler özellikle Abbasilerin son döneminden itibaren neredeyse zavallı addedilecek düzeyde bir konuma sahiptiler. Böylesi itibar kaybetmiş bir sıfatı kendilerine yakıştıramayan Osmanlı sultanları bu ünvanı kullanmaktan imtina ettiler. Osmanlılarda halife ünvanının kullanımı özellikle son dönem padişahları için söz konusudur. Onlar da daha ziyade savaşlar için asker temini söz konusu olduğunda İslam beldelerinden asker toplayabilmek için “Halife cihad ilan etti!” söylemiyle böylesi bir yola başvurdular. Ne var ki halife ve cihad kavramları dahi Sünni Arapları Osmanlı’dan yana olmaya yöneltemedi. Araplar, Sünni Müslüman Osmanlı yerine çoğunlukla Hristiyan İngiliz ve Fransızları tercih ettiler. Olası Türk halifeye günümüzde sadece Araplar değil diğer Sünni dünya da itibar etmez. Zira onlar da Emevi Selefi anlayışın yoğun etkisi altındalar. Emevi – Selefi – Vahhabi Sünnilik, Türkistan coğrafyasında bile etkili olmaya başladı. Yani Türk halifeyi Türkî Sünniler bile kabul etmez! Şii dünyasını söylemeye gerek bile yok. Hal böyleyken halifelik sevdası ile yapılmak istenen nedir? Bizim cahil ve dindar halkı uyutmak ve oylarını siyasi ranta tahvil etmektir. Aslında Türkler samimi manada hiçbir zaman halifelik davası peşinde olmamışlardır. Zira onlar Kureyşilik meselesine son derece vakıftılar. Türkler gerçekte halifelik denilen kurumu ya tepelemişler yahut da sözde himaye ederek aciz duruma düşürmüşlerdir. En sonunda Yavuz halifeliğe tam anlamıyla son vermiş ve ardılları da onu zaman zaman kullanabilmek için kukla bir kuruma dönüştürmüştür. Bu arada ifade edeyim ki bu satırların yazarının hilafete karşı oluşunun bir diğer nedeni de kendisinin imamet kurumuna inanmasıdır. O kurum da zaten 12. İmamla birlikte sırrolmuştur. Gerçek şu ki ne yapılırsa yapılsın; ulus devlet çağıyla birlikte halifelik ve benzeri sözde dinsel referanslı siyasal kurumlar geçmişin çöplüğüne atılmış olduğundan tarihin geriye götürülmesi mümkün değildir. Boşa hayal kurulmasın ve kimse hayal ile kendisinin aldatılmasına izin vermesin! (1)Buhâri, Sahih, Ahkâm, 4; Müslim, Sahih, İmâre, 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4, 185; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1, 336, 4, 192. Cemil Kılıç - İlahiyatçı yazar Odatv.com
  11. Müslümanları en çok müslümanlar öldürüyor İslam tarihini ve Peygamberin hayatını adeta o tarihe bizatihi tanık olan biri gibi anlatan; heyecanlanan, duygulanan ve izleyenleri bir hikâyeci ustalığında o günlerle buluşturan ilahiyatçı ve yeni YÖK üyesi Prof.Dr. Nihat Hatipoğlu bir yazısında Müslümanların erken dönemde karşılaştığı sıkıntıları şöyle anlatır: “Peygamberliğin 2. yılından itibaren dozunu artırarak devam eden Mekkeli müşriklerin zulmü 4. yılda fiili işkenceye dönüştü. Hele inen 'Yakın akrabalarını uyar' ayetinden sonra amcası Ebu Leheb gibi insanların hakaretlerine de maruz kaldı… 7-9. senelerinde ise müşrikler ‘tecrit’ politikası sürdürerek Müslümanları boykot ettiler. Müslümanlar Mekke’nin içinde alışveriş yapamıyor, çoğu kez evlerinden çıkamıyorlardı. Yeterli gıda alamayan Müslüman çocukları Mekke’de can veriyorlardı.”[1] Dinleyici ve okur bu satırlarla birlikte “müşriklere” karşı haliyle öfke duyacak ve cemaat ruhu içerisinde ait olduğu toplumun “düşmanını” unutmayacaktır. Fakat burada durmalı ve şu soruyu sormalıyız: Gerçekten de o erken dönemde, asıl büyük acıları, büyük yaraları ve binlerce kişinin ölümü ile sonuçlanan olayları sahiden “din düşmanları” yani müşrikler mi, yoksa Müslümanlar mı çıkardı? Ya da şöyle soralım Müslümanları kitlesel halde katleden müşrikler mi yoksa yine “İslam Orduları” mıydı? Soruların cevabı önemli. Zira tarih hangi bilgilerle sunuluyorsa bugün ve gelecekte o bilgiler ışığında inşa ediliyor dahası okunan tarihe göre düşman yaratılıyor, dostlar ona göre belirleniyor ve tarihten bir ders alınacaksa o da belletilen bilgilerle oluyor. O halde tarihi bilgiler, hamasete, hikâyeye, masalsı dile başvurulmadan elden geldiğince tüm nesnelliği ile bugüne aktarılmalıdır. Söz konusu aktarım sonrasında okuyucu karar vermelidir dün yaşananlara ve elbet bugün çıkarılması gereken derslere. Sorumuz şuydu: İslam’ın erken dönemlerinde Müslümanlara asıl büyük acıları kim yaşattı? İzninizle cevaba geçelim. Bilindiği üzere İslam Peygamberi döneminde, Mekke ele geçirilene kadar küçük çaplı saldırı ve olayları bir kenara bırakırsak üç büyük harp yaşanmıştır. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları olarak bilinen ve daha ilkokul çağlarından itibaren İslam tarihi yazınında başköşeye oturtulan bu savaşlarda sizce kaç Müslüman ölmüştür? Binler, on binler? Hayır, bu savaşlarda ölen Müslüman sayısı 100’ü bile bulmaz. Şöyle ki tarihi kayıtlara göre Bedir savaşında 14, Uhud’ta 73 ve Hendek savaşında da 8 Müslüman yaşamını kaybetmiştir. Denilebilir ki, Hendek savaşında Mekke cephesi 10 bin kişiyle Medine sınırına geldi lakin kuşatmayı yaramadığı için büyük kayıplar yaşanmadı. Bu itiraz elbette haklıdır. Fakat unutmamak lazım bu veri aynı zamanda Mekke cephesinin gücünü ve istenildiği takdirde karşılıklı büyük kıyımların da yaşanabileceği gerçeğini sunar bize. Ama tarihte böyle bir kıyım yaşanmamıştır! Peygamberlik döneminin 23 yıl olduğunu hatırlarsak, o dönemin “din düşmanlarından” bize kalan “büyük acılar” bunlardır işte. Geçelim şimdi Bedir, Uhud ve Hendek meydanından diğer meydanlara; örneğin Müslümanların karşı karşıya geldiği o büyük savaşlara.Tarih 656. Yer Basra. Savaşın bir cephesinde Peygamberin yakın arkadaşları Talha, Zübeyr ve Peygamberin eşi Aişe var; diğer cephedeki savaşçıların komutanı ise Halife Ali. Talha ve Zübeyr görünürde öldürülen halife Osman için bu savaşı verir. Kimi kaynaklara göre ise asıl sebep Talha ve Zübeyr’e verilmeyen valilikler diğer bir ifade ile iktidarın ortaklığıdır. Aişe’nin, Ali ile olan husumeti ise yeni değildir elbet! Savaş alanı hınca hınç doludur adeta. Öyle ki Ali kuvvetleri 20 bin kişidir; Talha, Zübeyr ve Aişe cephesinde ise 30 bin kişi vardır. Savaşın kayıpları da bu nispette o kadar yüksek olacaktır. Tarihi kayıtlar farklılık gösterse de Cemel ya da Basra savaşı sonucunda 10 ila 18 bin arasında değişen bir can kaybından bahsedilir. [2] Bir yıl sonrasında ise Suriye, Sıffın da ortalık adeta kan gölüne dönecektir. Bu savaşın tarihe iz bırakan katliam yüzü ise daha hazırlık safhasında kendini ortaya çıkaracaktır. Neredeyse bütün bir gençlik döneminde İslam’a karşı savaşan ancak Mekke’nin ele geçirilmesi ile Müslüman olabilen ve Müslüman olduktan sonrada iktidar koltuğundan hiç ayrılmayan Muaviye savaşın bir cephesinde yerini almıştır. Diğer Cephenin lideri ise yine Peygamberin damadı ve amcaoğlu da olan Halife Ali bin Ebu Talib’tir. Her iki cephedeki asker sayısı da yüz binlerle ifade edilir. Tabiri caizse “kıyamet gününü” andıran muharebe meydanında savaş 4 aya yakın bir süre devam eder. Sonuç ise korkunçtur. 70 bine yakın insan bu savaşta yaşamını kaybeder. Üstelik bu kan deryasından bir sonuçta çıkmaz! Zira Muaviye savaşı kaybedeceğini anladığı anda yakın adamlarından Amr b. el-Âs’ın teklifiyle mızrakların ucuna Kur’an sayfalarını taktırır ve “Kur’an aramızda hakem olsun” diyerek sözüm ona savaşı durdurmak ister. Din bu derecede “kullanılır” hale gelmiştir artık. En nihayetinde Ali safında karışıklıklar meydana gelir ve savaş bir neticeye ulaşmadan bitirilir. [3] Sadece 14 Müslüman’ın yaşamını kaybettiği Bedir savaşından on binlerce Müslüman’ın “din kardeşi” tarafından öldürüldüğü bir tarihe gelmiştir İslam dünyası. Üstelik daha aradan yarım yüzyıl bile geçmemiştir.! Bedir demişken, anılan savaşta Allah’ın melekleri aracılığıyla Müslümanlara yardım ettiği ile ilgili ayetler Kur’an da şöyle yer almıştır: “Andolsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O hâlde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız”. (Ali İmran 123) Devamında 124. Ayette şöyledir: “Hani sen mü’minlere, “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun”. Bir sonraki ayette şöyle devam eder: “Evet, sabrettiğiniz ve Allah’a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder”.[4] Bir de Bedir’e dair şunu anımsamak lazım sanırım: Muaviye’nin ağabeyi, dedesi ve kimi yakınları Bedir savaşında, Mekke cephesinde yerini alır ve Müslümanlar tarafından öldürülür.! Özellikle Sıffın süreci ile birlikte Müslümanlar cephesinde ortaya çıkan bir diğer grup ise Haricilerdir. Savaş sonrasında hem Ali’ye hem de Muaviye’ye karşı savaşı göze alan Hariciler de bu dönemde büyük kayıplar verir. Örneğin Nehrevan savaşı olarak bilinen savaşta 3 bine yakın harici askeri, Ali ordusu tarafından öldürülür. Diğer taraftan Ali’yi suikastla öldüren de yine bir Harici’dir. Muaviye ve yakın adamı Amr b. el-Âs ise Haricilerin suikastlarından yara almadan kurtulur. Gelinen nokta kelimenin tam manasıyla korkunçtur artık. Peygamberlik dönemi boyunca (23 sene) müşrikler tarafından öldürülen Müslümanların sayısı ancak yüzler civarında iken, Peygamberin ölümünü takip eden ilk 30 yılda Müslümanlar arasında çıkan savaşlarda 80 bin insan can verir. Yazımızın başında sorduğumuz “Müslümanları kitlesel halde katleden müşrikler mi yoksa yine “İslam Orduları” mıydı” sorusu da bu veriler ışığında cevabını bulmuştur sanırım. Özellikle Mekke döneminde, Müslümanların yaşadığı kimi zorluklar ve acı olaylar sayfalar dolusu yazılıp radyo ve televizyonlarda saatlerce anlatılırken, on binlerce insanın yaşamını kaybettiği Sıffın ve Cemel gibi savaşlar sadece “fitne” ifadesi ile okunuyorsa, ne bize anlatılan bir tarih vardır ne de bugünün Müslümanlarının o tarihten alacağı bir ders. Nitekim yanı başımızda cereyan eden ve onbinlerce insanının yaşamını kaybetmesine neden olan Suriye istilasını bugünün egemen İslam dünyası destekliyor, bizatihi işgale katılıyor ve dünyanın en büyük nükleer silahlarına sahip olan ABD’yi Suriye’de daha çok kan dökmeye çağırıyorsa aslında ne Sıffın geride kalmıştır ne Cemel. Aydın Tonga Odatv.com
  12. Ortaçağ İslam Bilginlerinin Büyük Tartışması İslam'da Peygamberliğe Reddiye Akılcılığın Zirvesi: İbn el-Ravendi İbn el-Ravendi, el- Varrak, Razi gibi bilginlerin maddenin ezeli- ebedi (yaratılmamış) olduğunu ve doğanın kendi işleyişi olduğunu savunarak buradan mucizelerin reddiyesine arkasından buna dayanarak peygamberliğin reddiyesine vardırdıkları görüşleri ortaçağ islam dünyasında kendi zamanlarında ve sonrasında büyük bir tartışma yaratmış... Bilim hayatı açısından stratejik öneme sahip olduğunu düşündüğümüz bu konuyu yeniden gündeme getiriyoruz. İbn el- Ravendi etkileyici bir Tanrıtanımaz eserler külliyatının (sözümona "düşkün" olduğu dönemde) yanı sıra birçok saygın ve bilgince eseri kaleme alan (muhaliflerinin "doğruluk dönemi" diye adlandırdıkları sürede) Iraklı ilahiyatçı ve filozof. Dünya"nın ebediyetini savunmuş, ve Bilge bir Tanrı kavramına, Kur"an"a, Peygamber Muhammed"e, tüm Peygamberlere, mucizelere, tapınanlara ve ibadete karşı çıkmıştır. 11. yüzyılda kendisinden o kadar nefret edilmişti ki kendisine ait el yazmaları bulmak zorlaşmıştır, ve kitaplarından parçalar yalnızca muhaliflerinin eserlerinde mevcuttur. Bilinen en ünlü kitabı Kitab el- Zümrüd (Zümrüd Kitabı) kendisi ile akıl hocası (Muhammed el- Varrak) arasında yapılan tartışma biçiminde yazılmıştır. Tartışmanın sonunda mucize ve peygamberlik karşıtı görüşlerin geçerliliği ispat edilmiştir. Etkisi yüzyıllar süren ve Farabi, Gazzali gibi birçok bilginin tartışma konusu yaptığı fikirleri şöyle sıralanabilir: 1. Tanrı insanlara doğru ve yanlış üzerine yargıda bulunabilecekleri aklı bağışladı. Eğer peygamberlerin iddiaları insanın yargısını destekliyorsa, peygamberler gereksizdir (fazlalıktır). Eğer onların iddiaları aklın yargılarına aykırı ise, onları dinlememeliyiz. 2. İnsanlar gökyüzünü dikkatle gözleyerek gökbilimini geliştirdiler. Nasıl gözleyeceklerini öğretecek peygamberlere ihtiyaç duymadılar. Ne de lavtayı nasıl yapacaklarını öğretecek peygamberlere ihtiyaç duydular. İnsanların vahiy olmadan koyunun bağırsağının kurutulup bir tahta parçasına gerildiğinde, bunun hoş sesler çıkarabildiğini öğrenemeyeceklerini varsaymak abestir. Bütün bu yetenekler doğuştan gelen insan aklıyla, çalışmayla, gözlemle ve deneme-yanılma yoluyla kazanılmıştır. 3. Peygamber Muhammed olağanüstü bir söz ustası olduğu için ya da diğer Araplar Muhammed"le savaşmak adına şiir yazmak için çok meşgul olduklarından ya da Araplar eğitimsiz insanlar olduklarından Kuran Arapların diğer kitaplarından daha güzel olabilir. Kuran her hal ve karda o kadar da etkileyici değildir çünkü çelişkili ve abes şeylerden söz etmektedir ve özellikle de gayrimüslimler için etkileyici değildir. 4. Muhammed"in öğretileri bildirilmiş dinlere bir meydan okumayı temsil eder: O, Yahudilerin ve Hristiyanların inandığı herşeyin tamamen yanlış olduğunu, inandıkları şeylerin peygamberlerinden yanlış aktarıldığını iddia etti. Fakat eğer Yahudilerin ve Hristiyanların, büyük oranda, gerçekleri doğru olarak aldıklarına güvenemiyorsak, İslami geleneği aktaran Muhammed"in bir avuç takipçisine neden güvenelim? 5. Musa ve İsa, elbette, Muhammed"in geleceğini önceden bildirmişlerdi (geleceğine dair öndeyide bulunmuşlardı) "“ herhangi bir astrolog (medyum) öndeyide bulunabilir. Aynı şekilde, Muhammed"in bazı olayları önceden bildirmesi, onun peygamber olduğunu ispatlamaz: Başarılı bir tahminde bulunmuş olabilir, fakat bu onun geleceğe dair gerçek bir bilgisi olduğu anlamına gelmez. Dahası geçmişte olmuş olayları nakletmesi de onun peygamberliğini ispatlamaz (çünkü İncil"de geçenler olaylar hakkında okumuş olabilir) ve eğer okur-yazar değilse, pekala İncil ona okunmuş da olabilir. 6. Meleklerin Muhammed"in yardımına koştuğuna dair aktarılanlar mantıklı değildir, çünkü bu aktarılanlar peygamberin düşmanlarından sadece 70 tanesini öldürebilen Bedir meleklerinin güçsüzlüğünü gösterir. Ve eğer melekler Bedir"de Muhammed"e yardım etmek istediyseler, Uhud"da yardımlarına çok ihtiyaç varken neredeydiler? 7. (Çeşitli dinlerin Peygamberleri) aldatılmamıştır ya da yanıltılmamıştır; onlar etkin bir biçimde kandırmaktadırlar, hilelerle ve el çabukluğu ile dinleyenlerini aldatmışlardır. Aynı zamanda garip ve az bilinen doğal olayları takipçilerini kandırmak için kullanmışlardır "“ mıknatıslar gibi ama daha az ünlü olanlarını. 8. Kullarını hasta eden bir Tanrı kullarına bilgece davranan biri gibi ya da onları gözeten biri olarak ya da onları esirgeyen, bağışlayan biri gibi görülemez. Kullarına fakirliği ve sefilliği reva gören biri için de aynısı geçerlidir. Aynı zamanda kendisine karşı itaat etmeyeceğini bildiği birisinden itaat etmesini beklemek de bilgece değildir. Ve sadakatsiz olanı ve itaat etmeyeni sonsuz ateşle cezalandıran birisi bir aptaldır. 9. (Bir muhalifi olan el-Hayyat"ın İbn el-Ravendi"nin mucizeler ve Kur"an üzerine yorumları üzerine söyledikleri): ""Kitap el- Zümrüd adıyla bilinen kitapta, O (el- Ravendi) Peygamberlerin mucizelerinden, onların selametinden (İbrahim"in, Musa"nın, İsa"nın ve Muhammed"in mucizeleri gibi, Allah onlara rahmet eylesin!) bahsetmiştir. Bu mucizelerin gerçekliğini reddetmiş; ve bunların hilebaz numaralar olduğunu, bunları yapan insanların sihirbaz ve yalancı olduğunu; Kur"an"ın Bilge olmayan bir varlığın nutku olduğunu; ve Kur"an"ın hatalar, çelişkiler ve saçmalıklar içerdiğini iddia etmiştir. Bunları "Özel olarak Muhammedilere (Muhammed"in cemaati anlamında) karşı" başlıklı bölümde ele almıştır, Tanrı onu kutsasın!" 10. (Bir muhalifi olan el- Müeyyed"in İbn el- Ravendi"nin Peygamberlerlik üzerine yorumlarına dair söyledikleri): "İbn El Ravendi"nin kaleme aldığı bir risale ile karşılaştık. Buna Zümrüt adını vermiş ve Berahime"ye adamıştır. Risale Peygamberliğin varlığının reddine dairdir. Bu risalede o (İbn el- Ravendi) Peygamberliğin varlığını savunanlarca geliştirilmiş argümanları ve Peygamberliğin varlığını reddedenlerinkileri sıralamıştır." Temel savlarımızdan biri, Türk-İslam Ortaçağı"nın insanlığı Batı"daki Rönesans"tan 200-300 yıl önce her alanda Rönesans"ın eşiğine taşımış olduğu ve Rönesans"ın bu birikimin üstünde yükseldiği biçiminde özetlenebilir. 9. yüzyılda "akıl ve bilimle gerçeğe ulaşılabileceğini" savunan İbn el- Ravendi, bu savın en önemli halkasını oluşturuyor. "İslamın Darwinleri" sayımızda (Mart 2009) ele aldığımız bilgin ve düşünürlerin ortak yönü, evrime ilişkin bulgu ve çıkarımlarını İslamla bağdaştırmaya çalışmalarıydı. Ama akıl ve bilginin yükselişte olduğu bir uygarlığın "materyalizme ulaşmadan kalması" kuşkusuz ciddi bir eksiklik olurdu. İbn el- Ravendi, bu eksik halkayı tamamlıyor. Sorunu, Batı Aydınlanmasının çok daha sonra ulaştığı bir berraklıkla ortaya koyuyor; Mucizelerin mümkün olmadığını, doğanın kendi yasalarının ve işeyişinin olduğu ve peygamberliğin mümkün olmadığını dile getiriyor. Gani BAYER Bilim ve Ütopya Genel Yayın Yönetmeni
  13. İslam tarihine adını kanlı harflerle yazdıran olaylardan birisi de hiç şüphesiz Kerbela Katliamı’dır. Zira bu katliamda Peygamberin torunu da olan Hz. Hüseyin ve yakınında bulunan 72 kişi katledilmiştir. Katledilenler arasında Hüseyin’in çocukları olduğu gibi Hz. Ali ve Hasan’ın çocukları da bulunmaktadır. Yıl 680, günlerden 10 Ekim’dir. Kerbela katliamı, Müslümanlar açısından oldukça ibretlik bir duruma işaret etmesine rağmen bu olaydan dahi anlamlı sonuçlar çıkarılamamıştır. Nitekim İslam dünyasında yüzlerce yıldır devam eden iç karışıklılar, mülk ve saltanat odaklı din zihniyeti ve hakka karşı güçlünün yanında yer alma siyaseti bu savımızı doğrulamaktadır. Peki, Müslümanlar Kerbela çölüne nasıl sürüklendi? Takvimler kana bulanan bu tarihle bir anda mı karşılaştı? Bu soruların cevabına birazdan geçeceğiz. Lakin bu cevaplara geçmeden önce Kerbela katliamı ile ilgili birkaç hususun altını çizmek istiyoruz. Bilindiği üzere Kerbela katliamı yaşandığı sırada iktidarda olan halife, Yezid bin Muaviye’dir. Daha babası Muaviye’nin sağlığında kendisinden sonra göreve gelecek halife olarak belirlenen Yezid, aynı zamanda Peygamberin eşi Ümmü Habibe’nin de yeğenidir. Diğer bir ifadeyle Hüseyin ve yakınlarının kanında Peygamberin eşinin yeğeni Yezid’in eli bulunmaktadır. Dahası Hüseyin ve ailesini katleden ordunun başında bulunan kimse de, egemen İslam dünyasına göre, “cennetle müjdelenen” Sa’d b.Ebi Vakkas’ın oğlu, Ömer b.Sa’d’dır. Bu arada şunu da ifade edelim ki, Sa’d b.Ebi Vakkas, Halife Ömer tarafından halife adayı olarak gösterilen altı kişiden de biridir. Hüseyin’in kafasını kesmek suretiyle katleden ordunun başında işte böyle bir kimsenin oğlu bulunmaktadır. Bir ara not olarak şunu da kaydedelim ki, Hüseyin’in katliamından sorumlu Kufe Valisi Ubeydullah b.Ziyad gibi Ömer b.Sa’d’da daha sonra kafası kesilmek suretiyle katledilmiştir. KERBALA'DAN ÇOK ÖNCE MÜSLÜMANLAR BİRBİRLERİNİ ÖLDÜRMEYE BAŞLAMIŞTI Yukarıda sorduğumuz sorunun cevabına gelirsek, Müslümanların bir anda kendilerini Kerbela çölünde bulmadığını rahatlıkla ifade edebiliriz. Şöyle ki, Kerbela’dan çok önce Müslümanlar birbirlerini hem de acımasızca öldürmeye başlamıştı. Bu bağlamda birkaç örneği şöyle sıralayabiliriz: Yıl 656. Yer Medine. Mısır, Kufe, Basra ve Medine’nin farklı bölgelerinden şehre gelen yüzlerce kişi Halife Osman’ın evini kuşatır. Günlerce sürer bu kuşatma. Ve en sonunda Halife Osman feci biçimde öldürülür. Öldürenler “Müslüman”dır. İsyancılar- kimi rivayetlere göre öldürenler- arasında Halife Ebubekir’in oğlu Muhammed gibi tanıdık isimlerin de bulunduğu ifade edilmektedir. Devam edelim. Takvimler yine 656 yılını göstermekte. Basra Savaşı olarak da bilinen Cemel Vakası’nda Halife Ali ile Talha, Zübeyr ve Peygamberin eşi Aişe karşı karşıya gelir. Sonuç fecidir. Rakamlar farklılık gösterse de 10 bin kişinin bu savaş sonrasında yaşamını kaybettiği ileri sürülmektedir. Ölenler arasında Talha ve Zübeyr’de bulunmaktadır. Üstelik egemen İslam dünyasına göre bu iki sahabe aynı zamanda cennetle müjdelenen sahabeler arasında bulunmaktadır. Devam edelim. Aradan çok değil yalnızca bir yıl geçer. Yer Suriye yakınları, Sıffın. Bu kez Yezid’in babası Muaviye ile Hüseyin’in babası Halife Ali karşı karşıya gelir. Savaş yaklaşık dört ay sürer. On binlerce Müslüman katılır savaşa. Sonu ise tam bir faciadır. 70 bin insan ölür. Fakat savaşın sonuçları bununla da sınırlı kalmaz. Sıffın’da üçüncü bir grup olarak ortaya çıkan Hariciler Muaviye ve Ali’ye de savaş açar. 658 yılında Nehrevan’da Ali güçleri ve Hariciler arasında çıkan savaşta üç bine yakın Harici öldürülür. Üç yıl sonrasında bu kez ölümün adresi Halife Ali’nin evidir. Abd’ûr-Rahmân İbn-i Mûlcem adındaki bir harici suikast düzenlemek suretiyle Ali’yi öldürür. Aynı gün Muaviye’de öldürülmek istenir lakin ona düzenlenen suikast amacına ulaşmaz. Kimi rivayetlere göre bu suikasttan yaralı olarak kurtulur Muaviye. HALİFENİN ASKERLERİ 680 yılına işte bu korkunç hadiselerle gelinmiştir. Bir başka ifadeyle İslam tarihinin ilk 30 yılında birbirini öldüren Müslümanların sayısı on binlerle ifade edilmektedir. Öte yandan Kerbela sonrasında da oldukça vahim olaylar yaşanmış, “Müslüman kılıçlar” yine “Mümin kardeşlerini” öldürmek gibi bir “kaderle” karşı karşıya kalmıştır. Şöyle ki, Kerbela’dan üç yıl sonra Medine halkı Yezid’e isyan eder. Bunun üzerine binlerce kişilik Yezid kuvvetleri Medine’ye doğru yola çıkar. Şehir, Yezid askerleri tarafından ele geçirilir binlerce Müslüman kılıçtan geçirilir (10 bin civarında insanın öldüğü ifade edilmektedir). Tarihe Harre vakası diye geçen bu olayda onlarca sahabe ve yüzlerce Kur’an hafızı da hayatını kaybeder. Yüzlerce kadına tecavüz edilir. Manzara dayanılacak gibi değildir. Üstelik Medine’yi bu hale getirip, on binlerce insanın kanına girenler “Halifenin askerleri”dir. Devam edelim. Yezid’e karşı isyan eden isimlerden biri de, Cemel savaşında hayatını kaybeden Zübeyr’in oğlu Abdullah b.Zübeyr’dir. Ki Abdullah’da o savaşta halife Ali’ye karşı kılıç sallamıştır. İşte Yezid dönemi ve sonrasında yaklaşık 10 yıl kimi bölgelerde hilafet ilan eden Abdullah, en son Mekke’de halife Abdülmelik’in askerleri tarafından kuşatılır. Günlerce sürer kuşatma. Öyle kİ, açlık ve kıtlıkla karşı karşıya kalan askerlerin köpekleri bile yediği ifade edilir. Kuşatma sırasında Kabe bile ateşlere maruz kalır, yanmaktan kurtulur. Nihai olarak Abdullah b.Zübeyr’de kafası kesilerek katledilir. Ve yıllar, yüzyıllar böyle sürer gider. Misal 11. Emevi halifesi Velid’in kafasını kestiren diğer halife III. Yezid olur. Abbasiler döneminde, kimi Emevi halifelerinin çürümüş cesetleri mezardan çıkarılır, asılır sonrasında da yakılır. KERBELA KATLİAMI BAŞLI BAŞINA MÜSLÜMANLARIN YÜZLEŞMESİ GEREKEN BİR TARİH Diyeceğimiz tarih yaprakları kandan, gözyaşından, acıdan geçilmez. Ki, Müslümanların, Müslüman olmayanlarla yaptıkları savaşlar bu tarih yapraklarının dışındadır. Bir de bu tarihi eklersek oluşacak manzarayı siz düşünün. Kerbela katliamı bu anlamda bile başlı başına Müslümanların yüzleşmesi gereken bir tarihi işaret ederken, İslam dünyasının böyle bir tarih yaşanmamış gibi hareket etmesi, yaşanan her türlü savaşı ve katliamı “fitne” başlığında okumaya çalışması, yüzlerce yıldır devam eden kaos ve kargaşanın bir sebebi olsa gerek. Unutmamalı ki, sözünü ettiğimiz o tarihlerde birbirlerini öldürenler, ortalığı ateşe verip “fitne” çıkaranlar, ne laik güçler ne batı dünyası ne de yabancı ülkelerdi. Aksini çoğu birbirini gayet iyi tanıyan, yakından tanışan, hatta aralarında akrabalık ilişkisi bulunan kimseler yazdı bu tarihi. Onun için bu tarih sadece menkıbevi anlatımlarla ya da “fitne” başlıklarıyla veyahut “temize çekme” yöntemleriyle geçiştirilemez. Yapılması gereken, dünden ders çıkararak yarını inşa etmekse, bu ancak geçmişin güç ilişkilerini ve bu ilişkiler etrafında yoğunlaşan iktidar kavgalarını ortaya koyarak mümkün olacaktır. Aydın Tonga Odatv.com
  14. Başbakan’ın partisinin 10. yılının kutlandığı bir iftar sofrasında “Şu mübarek Ramazan ayında, maalesef yavrularımız şehit ediliyor ve yavrularımızı şehit eden bu bölücü terör örgütüne karşı, bizler şu anda bu mübarek ay vesilesiyle sabırla devam ediyoruz. Ama unutmayın, bizim medeniyetimizin geçmişinde, o cehalet döneminde bile kimse kimseye kurşun atmaz, kan dökmezdi” demesinin üzerinden çok geçmedi, Ramazan’da Kandil’e bombalar yağdırılmaya başladı. Böylece Cumhuriyet’le yaşıt Kürt Meselesi’nin çözümü konusundaki umutlar bir kez daha söndü. Elbette, tek sorumlu devlet ve AKP hükümeti değil, PKK ve Kürt siyasal hareketinin payı da büyük. Markar Esayan’ın 18 Temmuz 2011 tarihli mükemmel yazısında dediği gibi anlaşılan taraflar henüz (artık ne ad verirseniz verin) ölmeye, öldürmeye, kan dökmeye, şehit vermeye doymamışlar. Doyana kadar bekleyeceğiz artık… ‘Haram Aylar’ meselesi Ben İslam bilgini değilim, bu yüzden ‘mübarek Ramazan ayında’ veya Erdoğan’ın kastettiği ileri sürülen ‘Haram Aylar’da (Zi’lka’de, Zi’lhicce, Muharrem ve Recep) adam öldürülür mü öldürülmez mi bilmiyorum, onu bilsem bile laik bir ülkenin hükümet başkanının ‘hükümet etmek’ için neden dinsel referanslara başvurduğunu anlamam mümkün değil, ama bildiğim bir şey varsa, Türklerin ve Kürtlerin pek çok ortak noktasından biri, hatta bazılarına göre en önemlisi olan İslam dininin savaşa cevaz veren ayetlerinin pek bol olduğu ve İslamiyet’in tarihinde savaşsız bir dönemin adeta olmadığı. Kısacası tarih boyunca ‘haram olmayan aylarda’ bol bol öldürme, kan dökme olayı yaşanmış. Yaşanmaya da devam ediyor. Doğrusu en azından Irak’ta Şiilerle Sünnilerin birbirinin camilerini bombalarken buna riayet ettiklerine dair bir gözlemim yok. Yahudilikte ya da Hıristiyanlıkta farklı mıydı, sorularını duyar gibiyim. Evet dinlerin tüm barışçıl iddialarına rağmen, bütün dinlerde olduğu gibi o dinlerde de şu veya bu nedenle ölmeyi, öldürmeyi emreden onlarca ifade var. Evet, o dinlerin de tarihi savaşlarla dolu ama bizi bu ülkede egemen olan dinin tarihi ilgilendiriyor. Bunun nedenini açıklamaya herhalde gerek yok. *** Yazıya başlarken hızlı bir tarama yaptım. Kuran’da savaşla ilgili pek çok hüküm var. Bunlardan bazıları ve bu ayetleri okuduktan sonra hemen aklıma gelen sorular şunlar oldu: • “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter.” (Hac 39) Zulmün tanımı nedir, zulüm hangi noktaya gelince ‘cihad’a izin var? • “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide 35) Allah’a karşı gelmenin sınırları nedir? Birine göre saçının telini göstermek, birine göre Allah’a ‘tanrı’ demek karşı gelmek sayılabilir mi? • “Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Tevbe, 5) Ya ‘mümin’ Allah’ın söylediği sırada davranırsa, yani önce öldürürse, sonra kimi hapsedip, gözetleyecek? • “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler.” (Tevbe 111) Bu savaşın gerekli olup olmadığına nasıl karar verilecektir? Cennet vaadini duyan bir mümin için gerekçe bulmak zor mudur? • “Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin” (Nisa 89) Öldürecek miyiz, yoksa dost mu olmayacağız? ‘Yüz çevirmek’ öldürme nedeni olabilir mi? • “Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara 216) Allah, ‘siz nasılsa anlamazsınız ben size savaşın diyorsam savaşın’ mı diyor? • “Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.” (Enfal,39) Hani dinde zorlama yoktu? (Bakara, 256) Hani “…Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüş, Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış” (Maide,32) olurdu? Büyük Cihad – Küçük Cihad Kuran’da ‘cihad’, ‘harb’, ‘kıtal’, ‘ölüm’, ‘öldürmek’, ‘şehitlik’ gibi kavramların kaç kere, hangi bağlamlarda kullanıldığını da saymadım. Ama bunlardan cihad sözcüğü Arapça ‘c-h-d’ kökünden gelme olup, “bütün gücünü kullanma, çaba, gayret sarf etme” anlamına geliyor. En güvenilir Hadis âlimlerinden Tirmizi’ye (9. yüzyıl) göre Bedir Savaşı’ndan dönen Muhammed Peygamber, savaşın galibi arkadaşlarına şunu söylemişti: “Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz!” “Büyük cihad nedir” diye sorulduğunda ise şu cevabı vermişti: “Nefisle cihad.” Günümüzde kim böyle düşünüyor? El Kaide veya İslami Cihad örgütlerinin liderleri ‘Büyük Cihad-Küçük Cihad’ deyince neyi anlıyor? Bu soruları ‘şehit’, ‘şehitlik’, ‘Dar’ül-İslam’, ‘Dar’ül-Harp’ gibi konular için de sorabiliriz. Ama bu kadarı bile, Kuran’ın savaşla ilgili konularda ne kadar yoruma açık bir kitap olduğunu gösteriyor. Bunu ben söylemiyorum tarih söylüyor. Gelin bakın İslamiyet’in ilk yüzyıllarında, Emevi ve Abbasi halifeleri bu ayetleri nasıl yorumlamışlar? Hazreti Muhammed 27 Recep 632 günü öldüğünde, daha cenazesi kalkmadan Ebu Bekir, Ömer, Sad bin Ubade, Ebu Ubeyde, Abdurrah bin Avf, İbni Hişam gibi önde gelenler, halifenin kim olacağının pazarlığını yapmaya başlamışlardı. İlk Halife Ebu Bekir’in döneminde, Arabistan yarımadası ‘Müslüman’ oldu ama ne pahasına… İslam dünyasının Herodot’u sayılan Taberi’ye göre Ebu Bekir’in orduları “kadın, çocuk demeden demirle dağlanıp ateşte yakıldılar”. Bunlar arasında Peygamber’in sağlığında Müslüman olmuş ama Ebu Bekir’e biat etmeyen kabileler de vardı. Hani dinde zorlama yoktu? Peygamber’in “ne güzel kul” dediği Halid Bin Velid’in İranlı komutan Hürmüz’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Siz İslam dinine giriniz, emniyet ve güven içinde yaşamanıza devam edersiniz. Eğer İslam dinine girmezseniz bizim hâkimiyetimizi kabul ediniz. Zimmî olun, biz de sizi koruyalım. Başkalarının size taarruz etmesine fırsat vermeyelim. O takdirde bize cizye (haraç, baş vergisi) vermeniz gerekir. Yok, bunu da kabul etmezseniz size yapacak şeyimiz kalmamıştır. Aramızdaki hükmü Allah verecektir. Fakat biz öyle bir ordu ile gelmişiz ki bu ordunun erleri ölümü sizin hayatı sevdiğinizden fazla seven kimselerdir.” Gerçekten de bunlar öyle ordulardı ki, İkinci Halife Ömer zamanında (634-644) Kays’ın orduları tarafından on yıl kadar bir sürede Suriye, Filistin, Mısır, Irak, Kürdistan, İran, Ermenistan, Azerbaycan, Horasan ilhak edildi. Bu ordularda bildiğimiz kadarıyla din âlimleri yoktu, erenler yoktu. Zaten olsaydı da on yıl gibi kısa sürede milyonlarca kişinin İslamiyet’i kabul etmesi mümkün değildi. Bu yüzden de, bu halkları zımmî statüsüne koymak ve cizye denen vergilere tabi tutmak meşru idi. Elbette Enfal Suresi’nin 41. ayetindeki şu emri unutmamak kaydıyla: “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” Geri kalanın ‘cihad’a katılanlara paylaştırılmasının Müslüman/Arap orduları için ne kadar teşvik edici olduğunu tahmin etmek zor değil. Türklere dokunmayınız! Ancak bütün bu teşviklere rağmen, bu ordular bugün Batı Türkistan dediğimiz coğrafyanın sınırlarını çizen Amu-Derya (Ceyhun) ve Siri-Derya (Seyhun) nehirlerinin sarmaladığı ‘Maveraünnehir’e (bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan’ı kapsayan bölgeye) girmeye kalkmamıştı. Daha doğrusu Halife Osman zamanında (644-656) Fergana’ya geçen bir birlik Türkler tarafından katledildikten sonra cesaret edememişti. Bunda bu kadar geniş coğrafyayı zapt etmeyi, ardından da kontrol etmeyi mümkün kılacak büyük ve teçhizatlı ordulara henüz sahip olunmaması kadar, Peygamber’in Türklere ilişkin hadislerinin rolü vardı mutlaka. Bu hadislerde şu tür ifadeler vardı: “Kıyamet kopmadan az önce siz kıldan çarıklar giymiş bir milletle muhabere edeceksiniz. Onların yüzleri sanki çekişle dövülmüş derilerle kılıflı kalkan gibidir. Çehreleri kırmızı, gözleri çekiktir…” “Kuvvetli bir kavim olan Türklerle çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır…” “Türkler size dokunmadıkları sürece siz onlara dokunmayınız, siza Kantura Oğullarından [Oğuzlar] gelenler ilk defa Allah’ın ümmetime verdiği mülk ve saltanatı onların ellerinden çekip alacaklardır.” Ganimet ve haracın cazibesi Ama Dört Halife döneminin ardından 661’de iktidarı ele geçiren Emevi halifeleri bu hadislere uymadılar. Çünkü, ganimet ve haraç orduları büyütüyordu, ordular büyüdükçe ganimet ve haraç hayatî hale geliyordu. Bazıları buna kutsal ‘cihad’ kavramını eklemek isteyecek ancak hatırlanacağı üzere ‘cihad’ ancak “Müslümanların din özgürlüğünün ortadan kalkması veya tehlikeye girmesi veya yurtlarından çıkarılmak ve inançlarından dolayı öldürülmek istenmeleri” halinde meşru idi. Arabistan’daki, Mısır’daki veya Suriye’deki gayrımüslim halkların Arap/Müslümanlar için şu veya bu nedenle tehlike oluşturduğunu iddia ve ispat etmek bir ölçüde mümkün iken Maveraünnehir’de yaşayan Türk boylarının Araplar veya Müslümanlar için bir tehlike oluşturduğuna dair tek işaret yoktu. Bu halklar Horasan’da, Buhara’da, Semerkand’da, Cürcan’da ticaretle veya tarımla uğraşıyorlar, vergilerini başlarındaki meliklere veya dikhanlara veriyorlardı. Bölgede Zerdüştlük dini hâkimdi ama Budistlerle Hıristiyan Nasturiler, Şamanistler, Maniciler barış içinde yan yana yaşıyordu. Üstelik bu dinlerin hiçbiri bölgeye savaşla girmemişti, ikna ile, propaganda ile, karşılıklı çıkarlarla yayılmıştı. Dolayısıyla bölge halkı için din uğruna savaşan ordular fikri çok yabancıydı. Kıbaç Hatun’un direnişi Dolayısıyla Arap orduları Ceyhun Nehri’ni aştıklarında düzenli bir orduyla karşılaşmadılar. Buna rağmen ilk Emevi Halifesi Muaviye’nin Horasan’a vali olarak atadığı Ziyad 673’te Buhara’yı kuşattığında Buhara Melikesi Kıbaç Hatun’un büyük direnişi ile karşılaştı. Ama bu direniş bir sonraki kumandan Said tarafından kırıldı ve Buhara ve Semerkand yağmalandı, halkı ve beyleri haraca bağlandı. 685 yılında halife olan Abdülmelik’in komutanı Haccac, Kâbe’yi bile mancınık ateşiyle yakmaktan çekinmeyen biriydi ve Hariciler başta olmak üzere farklı eğilimdeki Müslümanları kılıçtan geçirdi. Türk esirlerin ganimet olarak Arap ülkelerine gönderilmeleri ilk bu dönemde oldu. 705’te Abdülmelik ölüp yerine oğlu Velid geçtiğinde, Horasan’a Kuteybe adlı bir başka zalim atandı. Dönemin tanıklarından Narşahi Kuteybe’nin “dinde zorlama yoktur” ayetini nasıl kılıfına uydurduğunu şöyle anlatmıştı: “Şehrin dışında 700 büyük köşk vardı. Buhara’dan sürülen meşhur Zerdüşt zenginler burada oturuyorlardı. Gerçekte bunlar İslamiyet’e karşı inatçı kimseler oldukları için Cuma namazlarını kılmamakta en çok direnenler de bunlar idi. Hâlbuki fakirler Cuma namazı kılanlara vaat edilen iki dirhemlik nakdî mükâfatı almak için camiye koştukları halde bunların pek tabii böyle bir arzuları yoktu. Sonuç ne oldu derseniz Kuşan asilzadeleri Buhara’yı terk etmek zorunda kaldılar.” Faryab’ın ‘Muhteraka’ olması Kuteybe’nin Talhan’da (veya Talkan) neler yaptığını ise Taberi’den öğrenelim: “Hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerle kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.” İbn-i Dahkan hikâyeyi şöyle tamamlamıştı: “Talhan’a giden yolun dört fersah (24 km.) mesafede olan kısmı asılan Türklerin cesetleriyle korkunç bir orman görünüşü arz ediyordu.” Kuteybe başka şehirleri de yaktı, yıktı. Öyle ki Faryab’a Araplar ‘yakılmış yer’ anlamına ‘Muhteraka’ dediler. Semerkand 2 milyon 200 bin altın yıllık vergi ve 30 bin sağlıklı erkek esir, tapınak ve putlardaki altınların Kuteybe’ye verilmesi (ve de şehirde cami yapılması) koşuluyla yakılmaktan kurtuldu. Abdülmelik’in ölmesi üzerine yeni halife Süleyman bin Velid oldu, ama Horasan’ın kaderi değişmedi. Velid’in kumandanları “Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşınız” (Bakara, 193) emri uyarınca Dağıstan’ta 14 bin kişiyi katlettiler, Cürcan yedi ay kuşatmadan sonra pes etti ve Taberi’ye göre direnişinin cezasını insan kellesiyle donatılmış dört fersahlık bir yolla ödedi. 12 bin kişi de Enderhiz Vadisi’nde katledilmişti. Tepeler gibi yığılıp kalan bu kafa, kol ve gövdeler üzerine suyun mecrası değişmişti. Yezid, bu kan nehrinin ulaştığı yerdeki değirmendeki unlarla bu suyu karıştırarak yaptığı ekmeği yemiş, böylelikle ‘Allah’a verdiği sözü yerine getirmiş olduğunu’ düşünmüştü. II. Ömer’in adaletine ne oldu? Peki, adaleti ile tarihe geçen II. Ömer devrinde (717-720) durum çok farklı mı oldu? Evet, Ömer fetihten çok propagandaya, iknaa dayanan bir politika izledi Türk illerinde ama Horasan’a atadığı vali Cerrah hiç de adil biri değildi. Cerrah zamanında II. Ömer’e verilen bir raporda şöyle yazıyordu örneğin: “Ey müminlerin emiri, harbeden 20 bin köle [Türk] vardır. Bunlara ne bir aylık verilir, ne de yiyecek. Ehl-i zimmetten bir o kadarı da Müslüman olmuştur. Buna rağmen hâlâ onlardan bile haraç alınmaktadır.” Cerrah’ın sonu yıllardır Müslümanlaştırılmaya çalışılan Yahudi Hazar Türklerinin elinden oldu. Bu sefer katliama uğrayanlar Arap/Müslüman ordularıydı. 722-737 yılları arasında Türgiş Hakanı Su-Lu döneminde Emevi orduları daha da zorlandı. Ama Su-lu’nun ölümüyle, Güney Türkistan’ın Araplaşması hız kazandı. Bu dönemde ilk kez Türklerden 20 bin kişilik paralı ordu kuruldu. Abbasilerin siyah bayrağı Neyse ki, Emevilerin kana, zulme, baskıya, zorbalığa, ganimete ve haraca dayanan politikalarına sadece Türkler değil, Mevaliler (Arap olmayan Müslümanlar) ve Arapların alt katmanları da tahammül edemez olmuşlardı. Bir dizi ayaklanmadan sonra Ebu Müslim Horasan’da ‘Siyah Bayrağı’ açtı. 747’de Merv’e girdi. Bu bölgeden topladığı askerle ordusunu güçlendirmekle yetinmedi, Arabistan kabileleri arasındaki anlaşmazlıklardan ustaca yararlanarak son Emevi halifesi II. Mervan’ı alaşağı etti. Yeni halife Haşimilerden Ebu’l-Abbas oldu. Geriye şu sorular kalmıştı: Allah nasıl olup da Emevilerin bunca zulmüne sessiz kalmıştı? Neden bu kadar kan dökülmek zorunda kalınmıştı? Ebu Müslim’in orduları 751 yılında Talas Savaşı’nda Çin ordularını yenince Orta Asya’nın egemenliği Arapların eline geçti. “Eğer tersi olsaydı Türklerin çoğu Müslüman değil Budist olacaklardı” diyenler haklı mı bilmiyorum fakat bu tarihten sonra İslamiyet Türklerin adeta kaderi oldu. Oldu ama Zeki Velidi Togan’a göre Türkler İslam dini, Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinlere az çok uyabilen Şiilik, Sufilik (bir tasavvuf ekolü), (veya Anadolu’da Alevilik) gibi yollarla yayıldı. Esseffah’ın işleri Abbasiler döneminde (750-1058) Araplık=Müslümanlık denklemi değişti. Abbasiler Emeviler gibi kavmiyatçılık yapmıyorlardı, Araplaşmaktan değil Müslümanlaşmaktan söz ediyorlardı. Din artık dağınık kabileleri, kavimleri, beylikleri, tüccar ve zadegân sınıfını, egemenlerle yönetilenleri birarada tutacak bir ideolojik yapıştırıcı olarak işlev görmeye başlamıştı. Ancak ilk Abbasi Halifesi Ebu’l-Abbas’ın adı bile ‘Esseffah’a (kandökücü) çıktığına göre varın siz düşünün bu politikaların ne kadar ılımlı (!) olduğunu. Nitekim Horasan’da halk sık sık Müslüman/Arap yöneticilerine karşı baş kaldırıyordu. İran’da Sinbad, Güney Türkistan’da İshak ve ardılı El Mukanna gibi kumandanlar, Abbasilerin siyah bayrağına karşılık isyancıların sembolü olan beyaz elbiseler giydiler. Harun Reşit’in dönemi (786-809) de ayaklanmalar dönemiydi. Onun oğlu Memun akıllıca davrandı ve Maveraünnehir’e vali olarak yerli egemenleri atadı da bu özerklik döneminde Horasan, Buhara, Semerkand, İslam dünyasının en parlak merkezleri oldular. Türk esirlerden ordular Arap tarihçisi Mesudi’ye göre, Mutasım daha tahta geçmeden dört bin tutsaktan kurulu bir birlik oluşturmuştu. Bunlara el işlemeli kumaştan giysiler giydirmiş, sırma işlemeli kemerler bağlatmıştı. Bu özel giysilerle, Türkleri ordunun diğer birliklerinden ayırmıştı. Halifeliğe de bu ordu sayesinde geçmişti. Mutasım döneminde (833-842) Türklerin itibarı daha da arttı. Türk paralı askerlerin sayısı Semerkant, Fergana, Uşrusana gibi yerlerden alınma suretiyle sekiz bine (bazı kaynaklara göre 25 bine) çıktı. Afşin, Boga el kebir, Boga es-Sagir, İnak, Ahmed bin Tolun, Raşit et-Türki, Aşnas, Vasıf, Hakan Urtuc, Alp Tekin, Togaç, Aybek, Besasiri gibi Türk kumandanlar Abbasi ordularının başına geçtiler. Ama bu tarihlerden itibaren İslamiyet Türkler arasında kitlesel olarak yayılmaya başladı. Artık bir zorlamadan ziyade bir tercih söz konusuydu. Ama ‘Ak Budun’ yani yönetenler Sünni iken, ‘Kara Budun’ yani yönetilenler daha çok Şii veya Sufi idi. 950 yılında ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılar kuruldu. 970 ila 1000 yılı arasında Oğuzlar kitlesel olarak Müslümanlığa geçti. 1040 yılında Selçuklular Gaznelileri Dandanakan’da yenince Asya’daki İslam dünyasının yeni egemeni oldular. Selçuklu Sultanı Tuğrul’un orduları 1055’te Bağdat’ı yağmaladı ve bu süreç Tuğrul’un 1058’de Halife el Kaim bi Emrillah’ın elinden taç giymesiyle tamamlandı. Öldürmeye devam! Kuran’ın ‘cihad’la ilgili ayetlerinin Osmanlılar döneminde nasıl yorumlandığını ise bir başka yazıya bırakalım. Bırakırken, Başbakan başta olmak üzere, dinî referanslarla yola çıkanlara hatırlatalım: Kandil’i ya da bir başka yeri bombalarken rahat olsunlar, çünkü Kuran’da savaşı, ölümü, öldürmeyi meşrulaştıran pek çok ayet var. İslam tarihi de bu konuda epey örnek sunuyor. PKK da rahat olmalı, çünkü seküler bir ideoloji olan milliyetçilik de, kan dökmeyi meşrulaştırmakta zorluk çekmez. Uzağa gitmeye gerek yok, Kürt milliyetçiliğinin üvey babası Türk milliyetçiliğinin Cumhuriyet tarihi boyunca yaptıklarına baksalar yeter. Türk/İslam sentezcileriyle ve Kürt milliyetçileri birbirini öldürmeye devam ederken, bize de Oya Baydar’ın (T24.com.tr haber sitesindeki mükemmel yazısında) dediği gibi ‘barış eşekliği’ yapmak düşüyor. Özet Kaynakça: V. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, TTK, 1990; Erdoğan Aydın, Türkler Nasıl Müslüman Oldu?, Kırmızı Yayınları, 1994; a.g.y., İslamiyet Gerçeği, Cumhuriyet Kitapları, 2006; Halil Berktay, Osmanlı Devleti’ne Kadar Türkler, Cem Yayınevi, 1990; Turgut Akpınar, Türk Tarihinde İslamiyet, İletişim Yayınları, 1994; Faik Bulut, Horasan Kimin Yurdu, Berfin Yayınları, 1990; İ. Hakkı Danişmend, Türklük ve Müslümanlık, 1959; Zekeriya Kitapçı, Türkistan’da İslamiyet ve Türkler, Yedikubbe Yayınları, 2005. Ayşe Hür Taraf
  15. Köleliğin ne olduğunu bilmiyorum cahilim, kimler köle alınabilir iki basit sorum var. 1. İslama göre Köle sahibi olmak istiyorum ne yapabilirim? 2. Köle almak Dinen uygunmudur ? cevaplar için teşekkür ederim.
  16. slevoR

    Dinleri kim uydurdu?

    Evet arkadaşlar. Daha forumda yeniyim. Daha önceden forumda böyle bir konu açıldı mı aradım ve böyle bir konunun açıldığını göremedim. Varsa da bu konuyu silip beni o konuya yönlendirirseniz sevinirim. Evet. Başlıktan da anlayabileceğiniz gibi, dinler; kapsamı çok büyük ve gerçekçilikten yoksun mitolojilerdir. Peki, bu mitolojileri kim(ler) uydurdu, nasıl düşündüler? Evet arkadaşlar bu konu hakkında düşünceleriniz neler?
  17. Şuan çok aradayım, fikirlerinizi öğrenmek isterim . kendimi çok milliyetçi veya vatansever olarak görmüyorum ancak bazen ülkenin sağlam tarafına bakıyorum ; aydın insanları görüyorum . tsk armonisi izmir marşı falan kulağıma geliyor birden alevleniyorum sonra bir bakıyorum kara çarşafından gurur duyan kadınlar , sarıklı adamlar , çocuk gelinler , cemaatler müritler katur kuturoğlu gibi tarihçiler , kadın tek başına evden çıkamaz diyen aile bakanlığı ve bunlara karşı hiç birşey yapmayan biz. birden sönüp gidiyorum . söyleyin şimdi adam olurmu bu topraklar ?
  18. Betelgeuse

    Neden?

    (Öncelikle ben bir müslümanım ve kesinlikle size laf atıp tartışma çıkarmak gibi bir amacım yoktur) Herkese merhaba aklıma takılan birkaç soru var büyük ihtimalle bu sorular sizlere daha önce sorulmuştur. Ben de bu siteye bunları sormak için kayıt oldum. İlk sorum ateistler neden bir Tanrı (Allah) olmadığını söylerler, bunca güzellik sahipsiz midir? Bu eşsiz güzellikteki gökyüzünün ve yerin yaratıcısı yok mudur? İkinci kafama takılan soru ise müslümanlıkta Allah'a inanmayıp nefislerine uyanlar cehennemde şiddetli azaba çarptırılacaktır. Sanırım hıristiyanların inancında da Tanrı'ya inanmayanların cehennemde yanacağını duymuştum tabi ne kadar doğru bilmiyorum. Neyse sorum şu: Madem Tanrı'ya (Allah'a) inanmayanlara şiddetli azap ve ebedi cehennem vardır; ateistler neden Tanrı'nın varlığını kabullenmezler/inanmazlar, Tanrı'nın varlığına inanmak daha mantıklı değil midir? Siz Tanrı'nın hayal ürünü olduğunu düşünürsünüz, peki ya Tanrı gerçekten varsa ne olur??? Boşu boşuna ebediyen yanmaktansa neden bir yaratıcının olduğunu anlatan etrafınızdaki muhteşem delillere bakmıyorsunuz? Eliniz, gözünüz, hatta sizin kendiniz bile bir mucizeyken niye hala sizi yaratan yüce bir varlığın olduğunu reddediyorsunuz??
  19. İslam'da ensest buyuk gunahlardan.. Yalniz sorun su ki adem ile havvadan olanlar da ensest bir sekilde cogaldi.. Madem ensest allahin nezdinde kotu birsey, madem bu durumdan hoslanmiyor ve kiziyor, neden ilk cogalma yoluna ensest ile gitti? Madem cogalmak sart, adem ile havvayi yarattiktan sonra bir de ferhat ile sirini yaratsaydi.. Olmazmiydi?
  20. Maide 60: - De ki: "Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte bunların makamı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır". Bakara 65 - İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara "sefil maymunlar olun!" dedik. Araf 166-Böylece onlar kibre kapılıp yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, biz de onlara, hor ve zelil maymunlar olun, dedik. Her zaman dediğim gibi Kuran'da yer alan her öykü bilinen bir öyküye gönderme yapar Bu efsanenin de Yahudi kaynaklarında bir orijini olmalı diye düşünmek gerekiyor aslında.Çünkü Muhammed veya Kuran yazarları asla var olmayan bir bilgiyi nakletmemişlerdi. Bazen Üzeyr'in yani Ezra'nın Tanrı'nın Oğlu olduğunu iddia eden Yahudiler olduğunu söyleyerek ,insanlara Yahudiler'in şirk ehli olduğunu sanmaları için bu tür kurgu referanslar veriyorlardı ama diğer birçok konuda kaynakları Yahudi Tanah dışı kaynakları olan Talmud veya Midraşlar'dı. Ben de yine bunu düşünüp bu hikayenin bir benzerini bu kaynaklarda aradım. Çünkü Tevrat'ta veya Tanah'ta bu tür bir öykü yok ve daha da ileri gidersek Kuran yazarları Tevrat veya Tanah metnini bilmediği için olsa da buna ancak Talmudik popüler öykülerle ulaşabilirlerdi. Talmud'u ve Midraş'ı araştıran bir makale okudum bu konuda ve bu 2 külliyatta da bu öykünün birebir benzerinin bulunmadığını ve domuza ve maymuna dönüşen Yahudiler'in hikayesinin yer almadığını gördüm. Ben de hikayeyi biraz daha zorladım ve maymuna dönüşme terimi üzerinden gittiğimde Talmud'un Sanhedrin bölümünün 109a numaralı pasajında maymuna dönüşmeyle ilgili bir referans buldum. Önce İngilizce olarak koyuyorum ki muhtemel bir yanlış çeviride forumdaki arkadaşlar beni düzeltsin: R. Jeremiah b. Eleazar said: They split up into three parties. One said, ‘Let us ascend and dwell there;' the second, ‘Let us ascend and serve idols;' and the third said, ‘Let us ascend and wage war [with God].' The party which proposed, ‘Let us ascend, and dwell there' — the Lord scattered them: the one that said, ‘Let us ascend and wage war' were turned to apes, spirits, devils, and night-demons; whilst as for the party which said, ‘Let us ascend and serve idols' — ‘for there the Lord did confound the language of all the earth Türkçesi benim kötü İngilizce tercümemle aşağı yukarı şöyle: : Rabbi (haham) Yeremya ben Eleazar şöyle dedi: Onlar 3 gruba bölündüler.(Babil Kulesi'ni yapanlar.) Bir grup dedi ki: Hadi göğe çıkıp(kulenin tepesi) orada yaşayalım, ikinci grup şöyle dedi: Hadi göğe çıkıp putlara hizmet edelim ve üçüncü grup şöyle dedi: Hadi göğe çıkıp Tanrı ile savaşalım. Göğe çıkıp orada yaşayalım önerisini yapan grubu Tanrı dağıttı, göğe çıkıp Tanrı ile savaşalım diyen grup maymuna,ruhlara,şeytanlara ve gece cinlerine dönüştürdü, göğe çıkıp putlara hizmet edelim diyen grup sebebiyle ise Tanrı tüm Dünya'daki dilleri karıştırdı (onlar birbiriyle anlaşamaz oldular). Talmud'taki bu öyküye göre Tevrat'ın Yaratılış Kitabı 11. Bölümü'nde yer alan Babil Kulesi yapımındaki bir grup maymunlara,cinlere,şeytanlara ve ruhlara dönüşmüştü. Kuran'da yer alan öykü ise Yahudiler'den bahsetmekte ve spesifik olarak Davut peygamber zamanında Şabat günü kurallarını ihlal edenlerin maymuna dönüştüğünü anlatmaktadır. o öykü tefsir kaynaklarında şöyle anlatılır: Onlar, Davud Aleyhisselâm'ın zamanında kendisine "Eyle" denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kizıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Bu durum, ya bu kavmi böylece imtihan içindi, ya da denizde çok balık ve Yunus balığının olmasındandı. Her cumratesi günü bütün balıklar. Yunus balığını ziyaret etmek için toplanırdı. Başlarını ve kuyruklarını sudan çıkarır oynaşırlardı. Öyle ki, balıkların çokluğundan su bile görülmez olurdu. Cumartesi günü geçtiğinde, balıklar ayrılırdı. Her biri denizin bir tarafına dağılır, diğer zamanlarda olduğu gibi çok az balık bulunurdu. O balıklardan hiç bir eser görülmezdi. Sonra şeytan onlara vesvese verdi. "Siz sadece cumartesi günü balık tutmaktan nehiy olundunuz. (Halbuki o gün balık daha çok oluyor. Siz esas o gün tutun dedi) Bu şehirden bazı kişiler, balık tutmak niyetiyle denizin kenarında bazı havuzlar kazdılar. Oradan da suyu nehirlere döktüler. Cuma gecesi olduğunda, bu havuzun başına giderlerdi. Dalgalar, balıkları bu havuzlara atıyordu. Bu havuzlar, çok derin olduğu ve içinde çok az su bulunduğundan o havuzların içine düşen balıklar, çıkamıyordu. Böylece havuz, balıklar ile doluyordu. Pazar günü olduğundan da Yahudiler, gelir o balıklan avlarlardı. O balıkları tutarlar, yerler, tuzlarlar ve satarlardı. Bu şekilde malları çoğaldı. Zengin oldular. Bunu kırk sene veya yetmiş sene kadar yaptılar. Üzerlerine bir ceza inmedi. Amma onlar üzerlerine ilâhî bir azabın inmesinden de korkuyorlardı. Üzerlerine herhangi bir azab gelmeyince, birbirlerini müjdelediler ve günahlara karşı daha da cesur oldular. Onlar: Biz bu işi yıllardır yapıyoruz, üzerimize bir belâ ve azab inmediğine göre, cumartesi günü balık avlamak muhakkak ki bize helaldir. Yoksa şimdiye kadar üzerimize azab inerdi, dediler. Yetişen yeni kuşak (çocukları da) babalarının yolunda gitti. Bir iki kere yapmakla zarar gelmedi. Bunu bütün şehir ehli yapmaya başladı. Şehrin nüfûsu, yetmişbin kadardı. Cumartesi günü balık avlama konusunda şehir üçe bölündü. (Birinci) Sınıf, kendileri, balık tutmadıkları gibi, halkı da bu kötü hareketlerinden vaaz ve nasihatlarıyla alıkoymaya çalışıyordu. (İkinci) Sınıf, kendileri balık tutmuyordu ama, halkı da bu hareketlerinden alıkoymak için çalışmıyordu. Kimseye bir şey demiyorlardı. (Üçüncü) Sınıf, ise cumartesi günü çalışma emrini çiğnemişti. Hiç korkusuz,vicdanları titremeden balık avlıyorlardı. Kendileri balık tutmadıkları gibi, insanları balık tutmaktan alıkoymaya çalışan ve insanlara nasihat edenlerin sayısı oniki (12) bin kadardı. Bu nasihat edenler şöyle diyordu: -"Ey kavmim! Siz Rabbinize isyan ettiniz. Peygamberinizin sünnetine muhalefet ettiniz üzerinize belâ gelmeden önce bu işi bırakın. Yahudiler, vaaz ve öğütlere kulak asmadılar. Onların nasihatlerini kabul etmediler. Allahü Teâlâ Hazretleri de Yahudileri, "mesh" (insandan maymuna çevirmekle) cezalandırdı. Görüldüğü gibi tefsir kaynaklarındaki bu olay Talmudik efsanedeki aynı zamana ait olmasa da tefsirciler olayı Davut zamanına Talmud'ta ise olay Babil Kulesi yani İbrahim zamanına dayansa da tefsirciler tıpkı Talmud'taki öyküdeki gibi bu insanları 3 sınıfa ayırıp üçüncü sınıfı maymuna çeviriyor. Yani Kuran'daki bu olayı tefsir edenler zamansal olarak Talmudik öyküye referans vermeseler de bu insanları 3 sınıfa ayırıp bir sınıfı maymuna çevirtme konusunda hemfikirler. Talmud'taki öyküde Babil Kulesi'ni yapanlar veya maymuna çevrilenlerin Yahudiler olmadığını düşündüğümüzde bu öykünün de Yahudiler'i kötü göstermek amaçlı Kuran yazarları tarafından bağlamından koparılıp yeniden kurgulandığını görebiliyoruz. Kuran yazarları Talmudik popüler bir öykü olan bu öyküdeki maymuna çevrilme hikayesini,Tevrat'ta taşlanarak öldürülen Şabat'ı çiğneyen insanlara atfederek ama cezayı taşlanarak öldürülme değil maymuna çevrilme olarak değiştirerek bambaşka bir hikaye yarattılar.(Taşlanarak öldürülme cezası için Tevrat/Çölde Sayım 15:32-36) Domuz olayına gelince Yahudilik'te domuz çatal ve yarık tırnaklı olduğu halde geviş getirmediği için kirli sayılır dolayısıyla Yahudi geleneğinde domuz ''kirli'' olması bakımından aşağılayıcı bir sözdür.Bir domuza dönüşmekse Tevrat'ın kirli saydığı bir hayvana dönüşmekle eşdeğer olduğundan ağır bir itham olmaktadır. Kuran yazarları da bunu bildikleri için Yahudiler'i kirli saydıkları hayvana dönüşmekle de suçlayarak Yahudiler'i insanların gözünde itibarsızlaştırma misyonlarına devam etmek istemiş olabilirler. Bu domuz hikayesinin olası bir başka nedeni daha olabilir: Yahudi tefsir kitaplarından biri olan Tevrat'ın Levililer kitabı üzerine tefsirleri içeren Midraş:Levililer Rabbah 13:5'te Yahudiler'in düşmanı olan Edom halkı domuz olarak adlandırılır. Bunun nedeni Edom krallığından sonra Yahudiler'in üzerinde hakimiyet kuracak bir krallılığın olmadığına inanılmasıdır. Çünkü İbranice geviş kelimesi ''gerah'' diye telaffuz edilir ve bu kelime diğer bir İbranice kelime olan ve ''onu izleyen'' anlamına gelen ''gerirah'' ile benzerdir. Bu sebeple Midraş'a göre Edom'dan sonra başka büyük bir krallık gelmeyeceğinden ve onu izleyen ve Yahudiler'i hakimiyeti altına alan bir krallık var olmayacağından Edom Krallığı'nı ''izleyen'' bir krallık yoktur yani Edom gerirah(onu izleyen bir krallık yoktur) değildir yani benzer bir kelime olan ''gerah(geviş)''ı yoktur (Kelime benzerliğiyle ve kelime oyunlarıyla akılda kalıcı kavramlar yaratmak Midraşik bir yöntemdir) . Kısacası Edom'un gerah(geviş)'ı olmadığı için yani geviş getirmediği(onu izleyen krallık olmadığı için) için Edom'a mecazi olarak domuz denir. Dolayısıyla ve bu nedenle Kuran bu popüler Midraşlar'la birçok kez haşir neşir olduğundan burdaki domuza dönüşme efsanesini kelime benzerliğinden türetilerek Edom'a(gevişe-geraha) yani domuza benzeyen Yahudiler olarak düşünebiliriz. Onlar(Yahudiler) Tanrı'nınn emrini çiğneyerek bir domuz olmuşlardır yani Edom(gerirah) olmuşlardır . Edom'sa İsrailoğulları'nın atası Yakup'un kardeşi Esav'a verilen takma bir addır,ve Yakup ve Esav kardeş de olsalar Tevrat'a göre kanlı bıçaklıdırlar ve Edom yani Esav şeytanı simgelerken Yakup Tanrı'yı simgeler. Dolayısıyla İsrailoğulları'nın Edom'a(Midraşta'ki ve Kuran'daki tabirle domuza) dönüşmesi Esav'ın yaptığı gibi Tanrı'ya zıt olan Şeytan'a ,Tanrı'nın emirlerini çiğneyerek yaklaştıkları için olabilir.
  21. Enfal suresindeki iki farklı ayette sabreden kişilerin kafirlerden farkı sayılarda kişileri yenebileceğini söylemektedir. İki ayette farklı oranların söylenmesinden yola çıkarak bu iki ayet arasında bir çelişki olduğu iddia edilmektedir. Fakat ayetler dikkatli olarak okunursa iki ayet arasında bazı farklılıktan dolayı bu farklı oranların söylendiği anlaşılacaktır. Bu konudaki iddialara delil olarak kullanılan iki ayet şöyledir: ENFÂL Suresi 65. Ayet; يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ إِن يَكُن مِّنكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ وَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ يَغْلِبُواْ أَلْفًا مِّنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُونَ ﴿٦٥﴾ Yâ eyyuhân nebiyyu harridıl mu'minîne alâl kıtâl, in yekun minkum işrûne sâbirûne yaglibû mieteyn, ve in yekûn minkum mietun yaglibû elfen minellezîne keferû bi ennehum kavmun lâ yefkahûn. Ey Peygamber, müminleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur. ( Enfal Suresi – 65) ENFÂL Suresi 66. Ayet; الآنَ خَفَّفَ اللّهُ عَنكُمْ وَعَلِمَ أَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا فَإِن يَكُن مِّنكُم مِّئَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُواْ مِئَتَيْنِ وَإِن يَكُن مِّنكُمْ أَلْفٌ يَغْلِبُواْ أَلْفَيْنِ بِإِذْنِ اللّهِ وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ ﴿٦٦﴾ El'âne haffefallâhu ankum ve alime enne fîkum da'fâ, fe in yekun minkum mietun sâbiratun yaglibû mieteyn, ve in yekun minkum elfun yaglibû elfeyni bi iznillâh, vallâhu meas sâbirîn. Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. ( Enfal Suresi – 66) İki ayet dikkatli okunduğunda farklı iki durumdan söz edildiği anlaşılacaktır. 65.ayette bir Müslüman kişinin inkar eden 10 kişiye bedel olduğu bildirilmektedir. Bu kişilerin zaafsız olmaları halinde bu oran geçerlidir. Bu aynı zamanda, kesin inancın zafere etkisinin ifadesidir. Fakat 66. ayette ise zaaf halinde olanlar için farklı bir durum bildirilir. Zaaf halinde olan yüz kişinin, iki yüz kişiyi yeneceği bildirilir. İki ayet arasında bir çelişki yada bir birinin hükmünü kaldırması diye bir şey söz konusu değildir. Zaaf olmaması durumunda 65. ayetteki hükümler geçerli iken, zaaf durumunda ise 66. ayetteki hükümler geçerlidir.Burada dikkat edilecek bir diğer nokta da 66. ayette söylenen “bildi” ifadesi Türkçe’deki kullanıldığı gibi zamanla öğrenerek bildi anlamında değildir. Allah için böyle bir şey söz konusu değildir. Allah ilk andan itibaren her şeyi bilir, bir süreç sonucunda öğrenmez. Allah insanlar ilk yaratıldığı an her şeyi bilmiştir. İlk ayette normal durumda zaafsız olanların durumunu açıklarken, daha sonradan zaafta olma durumunu bildiği için onlar için de ayrı bir oran bildirmiştir. ANAHTAR KELİMELER; ZAAF Ne Demek? 1. (bir şeye karşı) dayanamama, düşkünlük. 2. istenç zayıflığı. AYET Ne Demek? 1. Ayet, Arapça bir kelimedir. Kur'an-ı kerimdeki sureleri meydana getiren cümle veya cümlecikler çoğulu ayattır lügat manası; "Açık alamet, işaret, ibret, mucize" demektir. Sözlükte AYET Ne Demek? 1. Kuran'ın her tümcesi. 2. Dinsel söz, dinsel metinlerde tümce. *Bu konumuzda "Enfal-65" ve "Enfal-66" hakkında atılan yalan "çelişkili,değişmiştir,hükümsüzdür" diyen Ateistlere cevap içindir. Allah (C.C), (çelişkili,değişmiştir,hükümsüzdür) diyen Ateistleri ve diğer Ateistleri Hidayete erdirsin ve Kalplerine iman nasip etsin Amin, İnşaAllah yeni konumuzda goruşmek uzere. İyi Günler
  22. Arkadaşlar merhaba, Ben aranıza yeni katılmış bir kişiyim. Kısaca ateizme olan yolculuğumdan biraz bahsetmek istiyorum; Ben Türkiye'nin pek çok vatandaşı gibi dini inançları olan bir ailede doğdum ve büyüdüm. Ailem, tahsilleri olmayan ve hayatı sorgulanmayan cahil bireylerden oluşuyor. Dolayısıyla ailem tarafından hayata dair bir yönlendirmem olmadı. Herşeyi ben farkettim, ben sorguladım. Ben de her müslüman gibi inancımın peşinde koştum ve manevi aşkı aradım. Pek uyanık olmayan, ensesine vur ekmeğini al tarzında bir insanım. Buna eminim ki beni bu hale din getirdi. Din alimlerimizin anlattığı uçan-kaçan, keramet sahibi olan dini bütün kişilere hep hayranlık duydum ve ben de kendimi Allah'a sevdirmeye çalıştım. İlk başta dini kaynakları sorgulamadım, hatta ayetler üzerinde düşünmedim bile. Yani inandığım dini aslında doğruluğuna inanmadan cahilce yaşıyordum. Kalp gözümün açılması için zikir çektim, namaz kıldım, oruç tuttum ve doğal olarak bir sonuç elde edemedim. Sonra neden sonuç elde edemediğimi sorgulamaya başladığım yerde dinimi sorgulamaya başladım. Cahilliğimin farkına vardım. Artık 'Cübbeli' gibi insanların din alimi değil de din tüccarı olabileceğini düşünmeye başladım. Çünkü bu aşamaya gelene kadar 1-2 cemaat ile münasebetim oldu ve neredeyse hepsi de aynı çıkarlar ile benzer zenginliklere doğru yelken açmışlardı. Hislerime göre hareket ediyordum ve hislerim bana biryerlerde birşeylerin yanlış olduğunu söylüyordu. Yani benim his ve düşüncelerim ile anlatılan ve uygulanan ve indirilen müslümanlık inancı hiç örtüşmüyordu. Her sorgulamadan sonra tatmin edici bir cevap bulamayıp dinden soğudum. Belki Kuran değiştirilmemişti ama Kuran'a uyduruk hikayeler ile ekleme yapılmış ve bunlar din haline gelmiş, ibadeti zorunluluk arz etmişti. Bütün bu çelişkilerin içinden sıyrılarak, eğer varsa Allah ile aramda şöyle bir karar aldım. "Allah'ım ben senin için elimden geleni yaptım. Hem cahilce yaptım hem de cahilliğimin farkına varıp senin Kuran'ında emrettiğin gibi düşünerek ve sorgulayarak yaptım. Sana ulaşmak ve iletişim kurmak için her yolu denedim. Benim çabam bu kadar. Bundan sonrası için ise beni hayatta sadece araştırıp sorgulayarak ulaşabildiğim doğrular ilgilendirecek, uydurma masallar değil. Bu sözümde dürüst davranacağım. Kendime Müslüman diyerek doğruluktan ayrı hayal dünyasında yaşamak yerine, ben hissedip dokunabildiğim, aklımla kavrayabildiğim gerçeklere inanmak istiyorum. Eğer sen gerçeksen bu benim müslüman olarak senden son isteğimdir, beyanımdır. " Aldığım bu kararın ardından yeni bir sayfa açtım ve kendimi dünyaya gönderilmiş, yolunu bulması gereken, kendini geliştirmesi ve yaşadığı ortamı kavraması gereken bir canlı olarak görmeye başladım. Sadece olması gerektiği gibi bilimsel gerçekler ışığında nereden geldim ve nereye gidiyorum sorusuna yanıt arayan bir canlı! Müslümanca yaşamadan önce insanca yaşamayı denemek istiyorum. Biraz uzun bir konu oldu, kusuruma bakmayın. Biraz iç dökmek istedim. Özgürlüğümü hissetmek istedim. Ve bu başlık altında bir sorum var. Eski inancımın gerçekten eskide kalması ve kırıntılarını süpürmem için, dini inancın baskılamış olduğu korkuyu geride bırakmak için nereden başlamalıyım hangi konulara yönelmeliyim?
  23. Levia

    Muhammed Tevrat ve Incil

    Merhaba, Bu konuda müslümanlar genelde çok yanlıs bilgilere sahipler. Kuran Tevrat ve incilin tahrif edildigini söylemiyor. Daha dogrusu, eklemeler yapıldıgını söyluyor, bazı kitaplarin saklandıgını (apokrif) soylüyor... Ve en önemliside, Tevratın (ilk bes kitabın) yanlıs " harekelerle " yanlıs okundugunu soylüyor. Bilinmeliki arabcadaki gibi, süryanice ve ibranicede sesli harfler yazılmiyordu Muhammed döneminde. Hatta, tevratin kelimeleri çok el yazma rulolarda yapısıktı, ve bir çok okuma ve desifre varyantları vardı... Muhammed döneminde, masoretler nüshaları ayıklama sürecini amorayimlerin daha once baslattıgı dogrultuda, hızlandırmıslardı. Bir çok uymayan el yazmaları yok ediliyordu, ve helenistik ve iskenderiye kiraati öne çıkarıllıyordu. Bu islemlere, kohanim olan, yani Aharon soyundan gelen Medine rahibler siddetle karsı çıkıyorlardı. Ve bu siddetle kınama kur'anda aynen naklediliyor. Bir çok uzmanca, Muhammed kendi kanonik Mukaddes Kitabını kurumsallastırmak istemisti. Hakikaten, bazı kanonik inciller kadar eski, hatta dahada eski olan apokriflerle benzerlikler var Kuranda. Hakikaten geç dönem hıristiyanlıkta icat edilen Tanri oglu ve teslis kavramlarıysa reddedilir, Tevratin ögretileri dogrultusunda. Özetlersek, o dönemde Tevrat hala harekesizdi ve tamamen sabitti. Fakat desifre edilme hataları söz konusuydu, ve incil Isanın kendi ögretileri anlamında kullanılmaktaydı, o el incil yazmaları anlamında degil. Ayrıca, Muhammed Tevrat'in tarihi ögretmek veya uzay bilimi vermek için degil de insanları tanrıya yönledirmek amacıla kaleme alındıgını herkesten daha iyi bilmekteydi elbette. Lakin Araplar sami dilinin inceliklerini çabuk gelisen toprakları ve karısan milletler için arapçayı asama asama sadelestirme sonucunda, kendi kitaplarını dahi anlamaz hali geldiler.
  24. Birgün'den aktarıyorum, http://www.birgun.net/haber-detay/din-dersinde-ogrenciye-seriat-egitimi-166582.html Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Alpaslan Durmuş, EBA (Eğitim Bilişim Ağı) üzerinden yeni müfredata ilişkin bazı bilgileri geçen çarşamba günü paylaştı. Müfredatın tamamı açıklanmadı ama yeni müfredat tam olarak açıklanmasa da dikkat çeken bir bilgi aktarıldı. Buna göre Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders müfredatında artık ‘Muamelat ve Ukubat’ adlı bir ünite de yer alacak. Muamelat ve Ukubat, İslam hukukunda şeriat kurallarının yer aldığı başlıklar olarak biliniyor. Muamelat; kişisel, toplumsal ve yönetsel eylemlerin şeriat düzenindeki karşılığını ifade ediyor. Ukubat ise şeriata göre suç kabul edilen eylemlere / fiilere verilecek cezaları ifade ediyor. Şeriat eğitiminin gündeme taşınması tepkilere neden oldu. ‘Eleştiri ve hukuk dikkate alınmıyor’ Şeriat konularının müfredatta yer alacak olmasını ilahiyatçı yazar ve Eğitim İş 4 No’lu Şube Yöneticisi Cemil Kılıç’a sorduk. Kılıç, “Milli Eğitim Bakanlığı mezhepçilik ve dayatmacılık konusundaki şikayetleri ve AİHM kararlarını dikkate alınmadığı gibi şeriat eğitimine geçiş için çabalarını sürdürüyor” ifadelerini kullandı. “Müfredat yenileme çalışmaları kapsamında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri dışındaki seçimli dini derslerin yeni müfredatına egemen olan terminolojinin de zaten ümmet toplumu projesi doğrultusunda hazırlandığı görülüyor” diyen Kılıç, “Bu manada öğretilecek kavramlar olarak; İslam Hukuku / Şeriat, faiz, şerî deliller, cihad, fetih, şeriata göre boşama vb. sözcükleri görmekteyiz” dedi. Laik hukuka ağır darbe Şube Başkanı Cemil Kılıç müfredata şeriat konusunun eklenmesiyle ilgili sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Artık öğrencilerimiz din dersinde, şeriata göre el kol kesme cezası, kısas cezası, diyet, recm ve sopa vurma cezasını, evlilikte eş sayısını, şeriata göre eş boşamayı öğrenmeye başlayacak. Evet; yeni Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders müfredatı laik hukuka ağır bir darbe vurmaya hazırlanıyor. Bu, aslında anayasal bir suçtur.” Laik kesim gayri Müslim ilan edilebilir “Laikliğin fiilen ve hukuken bitirilmesinin zemini eğitim yoluyla inşa ediliyor” diyen Eğitim İş 4 No’lu Şube Başkanı Cemil Kılıç, “Bu sürecin başarıya ulaşması demek, laik toplum kesimlerinin bir süre sonra zımmî yani gayri Müslim statüsüne alınması demektir” değerlendirmesi yaptı.
×
×
  • Yeni Oluştur...