Jump to content

Genel Araştırma

'yaşam' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Aralarına virgül koyarak ekleyin
  • Yazara Göre Ara

İçerik Türü


Forumlar

  • FORUM YÖNETİMİ
  • FORUMLAR
    • ATEİSTFORUM
    • ATEİSTCAFE
    • BİLİM FORUMU
    • HODRİ MEYDAN FORUMU
    • KURALLAR ve DUYURULAR
    • TAVANARASI
  • ATEİSTFORUM ARŞİVLERİ
    • FORUM ARŞİVLERİ

Find results in...

Find results that contain...


Oluşturma Tarihi

  • Start

    End


Son Güncelleme

  • Start

    End


Filter by number of...

Katılım

  • Start

    End


Üye Grubu


AIM


MSN


Website URL


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Location


Interests

Araştırmada 6 sonuç bulundu

  1. Dışarıda bu insanlardan sıklıkla görüyoruz. Beyin seviyesi gelişmemiş bu insanlar yaşamı kalitesizleştiriyorlar. Küfürlü konuşan, saygısı olmayan, başkasının kapısına çöp atan, gürültü yapan, başkalarının hakkını çalan, yalan söyleyen, başkasını düşünmeyen, ahlaksız olan, kırıcı olan . . . böyle insanların insan olarak bir değeri olmamalı. İnsanlar kendisini daha çok geliştirip böyle insanları kendisinden ve toplumdan uzaklaştırmalı. Bu insanlar yüzünden bir çok kişinin hayatı kalitesiz hale geliyor. Bence daha yaşanabilir bir dünya için düşüncesiz insanlara karşı ciddi bir hukuki düzenleme getirilmeli. Ağır cezaları olmalı. Düşünce ve ahlak seviyesi yerlerde gezen aşağı seviyedeki insanlar yüzünden hayat yaşanmaz hale gelmemeli.
  2. ANADOLU TÜRKLERİNİN (YÖRÜKLER-TÜRKMENLER) TARİHİ Ey Türk evladı eğer birisi Türk yerine Osmanlı olduğunu söylerse ve Türklerin Müslümanlaştırılmasını savunuyorsa o kişinin Türk olmadığı, yada Türk olduğunu bilmediği kesindir.Çoğunlukla bir TÜRK düşmanıdır.(Arap,Rus,İranlı,Ermeni vb)Uyanık ol..Bunun nedenini aşağıda Gizledikleri ve öğrenmene engel olmaya çalıştıkları gerçek TÜRK TARiHİ ni okuyunca anlayacaksın. Anadolu Selçukluları tarafından Yalvaç, Borlu ve Eğirdir taraflarına yerleştirilmiş olan Türkmenler de 13. yüzyıl sonlarında, Yaşamlarını sürdükleri göller bölgesinde bağımsızlıklarını ilân etmişler.Hamidoğulları beyliğini kurmuşlardır. Önce Uluborlu’yu, daha sonra Eğirdir’i merkez yapmışlardır. Kuruluştan hemen sonra ülkesinin sınırlarını güneye doğru genişleten Dündar Bey Beyliği'nin sınırlarını Germiyan ve Denizli’ye kadar genişletmiş ve Antalya’yı kardeşi Yunus Bey'in idaresine vermiştir. Bu suretleHamidoğulları Beyliği Eğirdir ve Antalya olmak üzere ikiye ayrılmıştır.. 14. yüzyılda yaşamış olan İspanyol Fransisken rahibi seyahatnamesinde; Antalya’daki Teke Oğulları’na ait iki bayrak olduğunu ve birinin beyaz zemin üzerinde zikzaklı koyuca çizgiler taşıdığını, diğerinde ise Mühr-i Süleyman bulunduğunu beliritmektedir. Türk imparatoru Timur Anadolu’da Osmanlı imparatorluğu hakimiyeti altında yaşayan 72 milletten biri olan kendi soydaşları Türkler e kötü davranılması ve Bu davranışların aşırı rahatsızlık verici boyutlara ulaşması üzerine önce Osmanlı imparatorluğunu uyarır.Fakat Anadolu’da yaşamlarını sürdüren beyliklerden Ege bölgesi Türklerinin oluşturduğu Aydınoğulları beyliğinin Osmanlının Batı seferlerinde kırdırmasıyla savaşabilecek nufusu oldukça azalmıştır.Osmanlının tekrar vergi ve asker talebine Beyliğimiz kendini koruyamaz hale geldi diye cevap verilmiştir. Teke Yöresinde(Antalya,Burdur,Isparta,mersin,Göller bölgesi) bulunan Türkleri artan Osmanlı baskıları bezdirmişti.Ellerinde ne varsa Osmanlıya veriyorlardı.Bu da yetmezmiş gibi Osmanlının bitmez tükenmez seferlerinde imparatorlukta ki 72 Milletten sadece Türkleri kullanmak istemesi sonucunda bu isteğe uymak istemeyen Türk halkı Torosların içlerine çekilmek zorunda kalıyorlardı. En Büyük Türk beyliklerinden olan Karaman oğlu Mehmet beyi Osmanlının Bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine karşı çıktığı için Bursa da hapsetmişlerdi. Bu şartlar altında Osmanlıyı uyarmasının fayda etmediğini gören Türk imparatoru Timur Anadolu Türklerinin yardımına koşarak Yıldırım Beyazıtı bozguna uğratır. Timur Kütahya’ya geldiği sırada, Teke-eli’ni, Antalya ve Alâiye dâhil, Bursa’dan hapisten kurtardığıKaramanoğlu Mehmed Bey’e vermişti. Bu suretle Teke Oğullan Beyi Osman Çelebi elindeki Korkud-eli ve Osmanlı hakimiyetindeki Antalya hariç, bu bölgede Karaman hâkimiyeti başlamıştır (1402-1415) Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazid’in 1402’de Türk imparatoru Timur’a karşı yaptığı Ankara Savaşı'nı kaybetmesi üzerine Osman Çelebi Bey, Antalya hariç olmak üzere eski beyliğine yeniden sahip olarak İstanos (Korkud-eli)’u kendisine merkez yapmıştır. Bütün bu bilgiler ışığında, konuşulan bir kavram üzerinde durmak gerekir. Bu kavram “YÖRÜK” veya“Yörüklük”tür. Yörük, Türkmen demektir. Yörük, büyük ölçüde, XVII. yüzyıla kadar yerleşik hayata geçmeyerek yaşamına göçebe olarak devam eden Türkmen topluluklarına verilen isimdir. Üstelik de bu kavram, XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Yörük denilen bu göçebe toplulukların yerleşik hayata geçirilmesi, Osmanlı için önemli bir problem olmuş ve çok uzun zaman almıştır. Osmanlı’nın bu konuda tam olarak başarılı olduğunu söylemek güçtür. Günümüzde bazı toplulukların bu isimle anılmasının altında bu gerçek yatar Osmanlı’nın, Teke Sancağı Türkmenleri’ne pek de iyi yaklaşmadığını söyleyebiliriz. Arşivlerde kayıtlarda kullanılan ifadeleri görünce şaşırmamak elde değildir. Gerçi araştırmalar ilerledikçe bu yorumların bazı altyapısal nedenlere dayandığı görülür. Enderun’da yetişen Osmanlı aydınları, bütün kötülüklerin sorumluluğunu Anadolu halkında arama eğilimindedirler. Bu nedenle, “Türk” sözcüğünün anlamı giderek farklılaşmış ve küçültücü bir ifade olarak kullanılmaya başlanmıştır. Burada, kul sistemi dediğimiz anlayışın biricik kaynağının temsilcisi Enderun’un, yani Saray Okulu’nun etkisi büyüktür. Bu kurumun ortaya çıkmasının ardından, hükümdarların kölelerden kurdukları kişisel askeri düzenleri gelişerek,Osmanlı’nın birleştirici orta gücüne dönüşecektir. Artık, Osmanlı Devleti’nin en önemli gücü, akıncılar değil Kapıkulları’dır. Bu sürecin doğal bir sonucu olarak, Enderun’dan yetişen ve Türk soyundan olmayan Osmanlı aydınları ve komutanları, özellikle Anadolu Türklerini buldukları her fırsatta kötülemeye başlayacaklardır. Öyleki, bazı aydınlar, Saray ve hükümetin önünde, rakip gördükleri Türkleri gözden düşürmek için bütün kötülüklerin sorumluluğunu onlara yüklemeye başlayacaklardır. İşte bu andan itibaren, Osmanlı toplum ve devlet düzeninde, “Türk” kelimesinin anlamı da yavaş yavaş değişmeye veya yeni bir anlam daha kazanmaya başlayacaktır. TÜRK kelimesi ve Türklük ikinci plana itilmeye başlanır. Yönetici zümre, kendini dinsel terimlerle ifade etmeye çalıştığı için, Osmanlı’da“Türk” terimi giderek küçültücü bir anlam taşımaya başlar. Bu nedenle, bu dönemden itibaren kaleme alınan vakayinamelerde, Türklüğü küçültücü “cahil Türk”, “kaba Türk”, “idraksiz Türk” gibi ifadeler yer almaya başlayacaktır. Hatta bu konuda biraz daha ilerigidilerek, Türkler veya Türklük hakkında “kötü fiili Türkmen”, “kötü niyetli Türkmen”, “etrâk-i bî-idrak”, “hilekâr Türkmen” gibi tanımlamaların da kullanıldığı görülür. Bunların içinden “etrâk-i bî-idrak”sıfatı çok meşhurdur. Osmanlı yönetiminin birinci derecede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım. böylece, 3. padişah olan 1. murat'tan başlayarak padişah analarının kökeni öğrenilecek, Türk ulusunun kanı ve canı üzerine kurulan saltanata karşın, Türke düşman oluş nedeni daha iyi anlaşılacak, "ECDAT" özlemi çekenlerin "ECDATLARI" daha iyi tanınmış olunacaktır. Osmanlı Türklerin yaşadığı bölgelere hiçbir yatırım yapmamıştır.çevrenize bakın bakalım Osmanlıdan kalan ne vardır.Türlerin yaşadığı bölgelere Yapılan osmanlı eseri yoktur. Konyada ,Ispartada,Burdurda,Antalyada ve diğer bir çok ilde tarihi eser olarak ne var ne yok Roma ile roma öncesi ve selçukludan kalmadır. Sarayda küçücük bir zümre Anadolu’nun kanıyla beslenerek şaşalı bir yaşam sürerken. O kanları akıtan Türklerin torunları,Bugün Osmanlı sarayında yaşayan kişileri Türk halkıymış gibi sanarak Osmanlının muhteşemliğinden sözederler. Osmanlıda Muhteşem saray sofraları, Muhteşem Osmanlı saray yemekleri ve giysileri vardır. Vardır da be adam senin deden o Osmanlı sarayını uzaktan bile görebildi mi sanırsın? Yine o torunlar zannederlerki Osmanlı sofrası denilince o sofra halkın Osmanlı sofrası.. Benim Türk köylümün sofrası öylemiydi sanırsın. Benim köylüm Osmanlıya varını yoğunu vermekten yüzyıllar boyu bulgur çorbası ve pilavından başka bir şey yememiştir. Osmanlının henüz kuruluş dönemi olan 1466 yılında yapılan bir derlemede, "TÜRK İTİ ŞEHRE GELİNCE FARİSİCE ÜRER" denilmektedir. Osmanlı şairlerinden baki'nin, "MUHTEŞEM SÜLEYMAN" olarak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle: HER TAÇ YOKSULLUK VE YOKLUK EHLİNE BAŞ TACI OLAMAZ. EY HOCA TÜRK TOPLUMUNDAN OLANIN BAŞI KABADIR. TÜRK SULTAN OLMA YETENEĞİNDEN YOKSUNDUR. Yine bir osmanlı şairi olan nef'i ise; "TANRI TÜRKE İRFAN ÇEŞMESİNİ YASAKLAMIŞTIR" demiştir. Divan-ı hümayun yazmanlarından hafız hamdi çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde, "BABAN DA OLSA TÜRKÜ ÖLDÜR" nakaratını kullanmakta, üstelik bu sözün islam peygamberi HZ.MUHAMMED'e ait olduğunu vurgulamaktadır. “Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır.” Muhammed (Bkz. Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu’l-Melahim/9 Babun fi Kıtali’t Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu’l-Cihad/ Babu Gazveti’t-Türk) “Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan (keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplulukla vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz (müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olanTürklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz.“( Bkz. Buhari, e’s-Sahih, kitabu’l-Cihad/95; Müslüm, e’s-Sahih, Kitabu’l-Fiten/66, hadis no: 2912; İbn Mace, h.no: 4097-4098). - “Sizinle(siz müslümanlarla), küçük (çekik) gözlü toplum, Türkler savaşacaktır. Siz onları, üç kez önünüze katıp süreceksiniz. Sonunda Arap Yarımadası’nda karşılaşacaksınız. Birincide, onlardan kaçan kurtulur. İkincide kimi kurtulur, kimi yok edilir. Üçüncüdeyse onların tümü kırılacaktır.”(Ebu Davud, sünen, hadis no: 4305.) Muhammed’in, bugün kendisine “Peygamberimiz, efendimiz” diyen Türklere bakışı tutumu budur işte. Şiirin sadece bir kıtasını yineleyelim: SAKIN TÜRKÜ İNSAN SANMA. BİR AN BİLE OLSA TÜRKLE BİRLİKTE OLMA. OLUR ZEHİR TÜRK ELİNE ŞEKER ALSA. TÜRKÜN BAŞINI KESERKEN GAM ALMA. ÖLDÜR TÜRKÜ BABAN DA OLSA. Osmanlı tarihinde çok saygın bir konumu olan fatih bile, otlukbeli savaşından dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda; öldürülen türkmenlerin kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve "DEVAM ET" demiştir. Hırvat kökenli, sadrazam kuyucu murat döneminde (1606-1611), 155.000 TÜRK doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuşlardır. aman dileyen insanlara kuyucu'nun yanıtı "VURUN ŞU PİS TÜRKÜN BAŞINI" olmuştur. CELLATLARIN BİLE ÖLDÜRMEYE KIYAMADIĞI ÇOCUĞU ATINDAN İNEREK ÖLDÜREN KUYUCU MURAT…..OSMANLI NIN YETKİLİSİ……. ÖLDÜRÜLEN ÇOCUK İSE ANADOLUNUN EVLADI TÜRK DÜR.. (olayı ayrıntıları ile osmanlı tarihçisi naima'dan öğrenmek olasıdır.) Yavuz sultan selim'in, halifeliği zorla da olsa aldıktan sonra, yönetim ile Türk ulusu arasındaki anlayış ve ideoloji ayrılığı açık şekilde çelişmiştir. Yönetime dayalı şeriatçı anlayış üst yönetime egemen olur iken, Anadolu'da YÖRÜKLER sayesinde türk dili kendini koruma olanağı bulmuştur. Yönetimin anadolu'yu dil unsuru aracılığıyla araplaştırmasına ve acemleştirmesine karşı olan Türkler yok edilmek istenmiştir. Bu nedenle anadolu'da öldürülen Türk sayısı, yavuz sultan selim zamanında 40.000 kadardır. Osmanlı tarihçisi naima aynı bilinç içinde şöyle yazmaktadır: “TÜRKÜN ÇÖZÜLÜP GİTMESİ YAMANDIR, CEMİ-Ü İLTİYAMINA DERMAN YOK” Yani, Türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve dermanı olmayacaktır. osmanlı tarihçisi naima "tarihi"nde türkler için; NADAN (kaba) TÜRK, İDRAKSİZ TÜRK, HİLEKAR TÜRK ifadelerini kullanmaktadır. Aslında Türkler hakkındaki kötü yargılar selçuklulardan beri yaygındır. örneğin, selçuklu yazar aksaraylı kerimeddin mahmud, şunları yazmıştır: "hunhar türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar." Osmanlı düşüncesinde, "KAVMİ NECİP" olarak görülen ARAPLAR karşısında Türk ulusu aşağılanmıştır. 1912 yılında sebilürreşt dergisinde çıkan bir yazıda; "TÜRK" deyiminin kullanılması, DİNSİZLİK,KAFİRLİK sayılıyordu. "TÜRK ORDUSU", "TÜRK ÜLKESİ" deyimlerinin osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu. 1913 tarihli "mecmuai ebuzziya" dergisinin 94. sayısında; “BİZİM TÜRKLÜĞÜMÜZ SEMBOLİZMDEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR.BİZ TÜRKLER MÜSLÜMANLIK İÇİNDE ERİMİŞİZDİR.TÜRK FALAN DEĞİLİZ SADECE MÜSLÜMANIZ.TÜRKİSTANI ZAPTEDEN ARAPLARDAN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLİZ” demekle, kendisini ve anadolu'da yaşayan bütün insanların kimliğini inkâr ediyordu. Üniversite profesörlüğü de yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı "islam'da davai kavmiye" adlı kitabında, Türke karşı savaş açmış ve "TÜRKÜN GEÇMİŞİNİ BİLMESİNE VE LÜZÜM VE İHTİYAÇ YOK... GEREKLİ OLAN ŞERİATI ÖĞRENMEKTİR," demiştir. 1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa sabri efendi ise, TÜRKE TÜRKLÜK BENLİĞİNİ VERMEK İSTEYENLERE "SOYSUZLAR" yakıştırmasında bulunmuştur. Bu tutum ve koşullar içerisinde "TÜRK" kimliği, yönetimin merkezi olan istanbul'dan uzak, savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan, anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. Osmanlı efendisine Türk' demek hakaret sayılmış", "Türk" sözcüğü, anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur. İstanbul alındıktan sonra, osmanlı yönetiminde, Devletin en yüksek yürütme organları Türke kapalı tutulmuş, Devlet adamlarının yetiştirildiği enderun okullarına türkler alınmamışlardır. 12. yüzyıl ortalarında Ahmet Yesevi'nin kurduğu; Türk geleneğini, dilini ve kültürünü şamanlık ile bütünleştiren (bektaşilik gibi) tarikatlar anadolu'da yayılmaya başladı. -Bir taraftan Yesevi yanlısı ve Türk kimliğini taşıyan tarikatlar yayılırken,öte yandanda, -Sünni İran kültürünü benimseyen nakşibendi tarikatı, -Yeniliklere karşı koyma alışkanlığını güden zeyni tarikatları -Fars diline önem verdiği için daha çok aydınlar arasında yayılan Mevlevilik, yaygınlık gösteriyordu. Bu tarikatlar içinde, Türk kökenli olanları, doğal olarak Arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. Bu koşullar altında Türk halkı kendi yurdunda aşağılanmış oldu. "KABA TÜRK", "anlayışsız türkler", "PİS TÜRKLER" gibi önyargılar dönemin özelliklerinden oldu. Osmanlı yönetiminde TÜRK’E yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemektedir: "TÜRK DEĞİL Mİ, MERZİFON’UN EŞEĞİ, EŞEK DEĞİL,KÖPEKTEN DE AŞAĞI." Osmanlı'nın bu yaklaşımına TÜRK’ün verdiği yanıt, bir şiirin dizelerinde şu şekilde yer almıştır: "ŞALVARI ŞALTAK OSMANLI EĞERİ KALTAK OSMANLI EKMEDE YOK BİÇMEDE YOK YEMEDE ORTAK OSMANLI” Yabancılar, Türkleri ; "yaklaşık Yılına kadar Arapların esiri olan Türkler dağ insanı niteliğinde bir kavimdir"şeklinde yorumluyorlardı. Milliyetçilik akımlarının etkisi ile etnik kökenlilerin, osmanlı yönetiminden birer birer ayrılmaya başladığı 19. yüzyılın ilk yarısında hatta sonlarında bile, osmanlı yönetiminin Türke olan yaklaşımı değişmemişti. 1874 yılında "dünya tarihi" kitabının yazarı, askeri okullar bakanı süleyman paşa, "Osmanlı devletin adıdır, milletimizin adı Türktür" görüşünü savunmasına karşın, bu düşüncesini kendi kitabında bile kullanmaya cesaret edememişti. Koçu bey, 4. murat'a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu: "...mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, Türk, çingene, tatar, kurt, ecnebi, laz, yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler..." "harem-i hümayuna kanuna aykırı olarak Türk ve yörük, çingene, yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kallaş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu." bu sözler yazılıp Türk olduğu söylenen padişaha veriliyordu. Abdülhamit'in Araplara ve islamiyete dayanan siyaseti, Türkü, Türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi. ABDÜLHAMİT ZAMANINDA “TÜRKÜM “DEMEK TÜRKTEN SÖZ ETMEK BÜYÜK SUÇTU Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaşmasından olsa gerek, Osmanlı devletinde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 anayasasına değin rastlanmadı. DİNi ile DİLİNİ de değiştiren bir ulusa Osmanlı devletinden başka yeryüzünde rastlanmamıştır. Bilge kağan dediki, TÜRK OĞUZ BEYLERİ İŞİTİN ÜSTTE GÖK ÇÖKMEDİKÇE ALTTA YER DENİZİ DELİNMEDİKÇE İLİNİ VE TÖRENİ KİM BOZABİLİR Müslümanlara yenildikten sonra önce isimlerimiz değişti,Türk isimleri yerine Arap isimleri almaya başlatıldık.1923 yılındaki Büyük Türk hamlemizle birlikte yeniden Anadolu Türkleri çocuklarına Türk isimleri vermeye başladılar.Fakat Osmanlı Türklük bilincimizde öyle yaralara yol açmıştı ki.Günümüzde bile bu yaşanan tarihsel olayların farkına varamamış Anadolu insanlarının birçoğunun çocuklarına Arap isimleri vermeye devam ettiklerini görmekteyiz.İsimlerimizi 29 ekim 1923 tarihinden itibaren geri almak için çabalıyoruz.. Yukarda anlattığımız olaylar sonucunda Bilge kağan yukarıda ki sözü söylesede Anadolu da ki Türklerin çoğunluğuna örf ,adet ve geleneklerini unutturmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu Yörükleri Önce yerleşik hayata geçirmek için çabalamışdır.Yerleşik hayatta Türkleri Müslümanlaştırmak kolay olacaktı.Bir kere Müslümanlaştırmakla millet bilincinden uzaklaştırılacak ve Dinin önemli olduğunu ve Müslüman toplumlarda Türk Kürt İranlı vb diye bir şey olmayacağını insan için Müslüman olmanın yeteceğini anlattılar.Orta asya Türklerine Arapların uyguladığı sistemi Osmanlı Anadolu Yörüklerine uyguladı.Yerleşik hayatla birlikte Dağlarda göçebe hayatında cami görmemiş Yörükler camilere gitmeye zorlandı. Yerleşik olmayan Türkler orta Asya da ki ataları gibi yaşam sürüyor ve yerleşik olmadıkları için de bir türlü Müslüman yapamıyorlardı.Türklerin Gelenek ve görenekleri değiştirilemiyordu. Türklerin yaşam alışkanlıklarıyla Arap ve Müslümanların yaşamları Gelenek ve görenekleri çok faklıydı.Türklük kuzey kutbuysa Müslümanlık güney kutup tu.Bu elbise bu bedene göre değildi. Türkler Gelenek ve görenekleri ve karekterleri bakımından Müslümanlığı yaşamayı kabul edecek en son ulus olabilirdi. -TÜRK ler ile Müslümanlar arasındaki Farkları şöyle sıralarsak bunun nedeni daha iyi anlaşılabilir. 1-Türkler ilkçağlardan beri Demokrasiyle yönetilirler.Kadın ve erkek yönetime tamamen katılır.Kurultaylar toplanır ve orada kararlar alınır.Obalarda ihtiyar heyetleri vardır. Tecrübeli ve bilgili yaşlılardan oluşur.Türkler tecrübeye yaşa önem verir. Müslümanlarda ise yönetici, Peygamber,Halife yada bunların dışında Dini liderdir.Halkın yönetime katılma sına gerek yoktur.Çünkü Allah kuranda insanların ne yapması gerektiğini yazmıştır.Herşey kurana göre belirlenince demokrasiye ihtiyaç da yoktur. 2-Türklerde yiğitlik Mevkiye para pula göre değildir.Askerlik en büyük endeğerli özelliktir.Türkün,Yörüğün ata binişi, yürüyüşü, oyun oynaması, konuşması, oturması, kalkması hepsi bir yiğitlik sembolüdür. Müslümanlarda ise yiğitlik maddi güce ve mevkiye göredir.Ne kadar İslam hakkında konuşuyorsan ve ne kadar iyi dini bildiğine inanılıyorsan mevkinde ona göre yükselir.Ne kadar varlıklıysan o kadar yiğit ve sözsahibisindir. 3-Türklükte Dürüstlük çok önemlidir.Türk yiğittir dürüsttür rakibinin zayıf anından yararlanmayı onuruna yediremez.Rakibinin ayağı kayıp düşe onu ayağa kaldırır. Müslümanlarda güç Tuzak kurmak ve karşısındakinin açığından kurnazca yararlanmaktır. Kuran da Ali İmran suersinde tuzak kuranların en iyi si Allah tır yazmaktadır. Kuran da düşmanlarına tuzak kurulması emredilir.ve her türlü hile takdir görür. 4-Türkler özgürlüğe düşkündür.Osmanlılların Türkleri(Yörükleri) yerleştirilme çabalarına şu ünlü sözle karşı çıkmışlardır.Osmanlı sarayına söylenen bu söz çok ünlüdür.Dağlara çıkarız ama özgürlüğümüzü vermeyiz denmiştir.FERMAN PADİŞAHINSA DAĞLAR BİZİMDİR.Özellikle toroslara Osmanlı girememiş ve Türkün gelenek ve göreneklerini bozamamıştır. Müslümanlarsa Ticeret i sevmeleri ve ibadetleri gereği yerleşiktirler.yer değiştirmeyi sevmezler. önemli görülür.mekkeden medineye giderek yerleşmek Müslümanlar için hala konuşulan bir şeydir.ibadet için cami ye ihtiyaç duyduklarından hep yerleşik olmuşlardır. Müslümanlarda kulluk hakimdir.Birine iteat geleneği vardır. 5-Türklerde çocuklara isimler yeteneklerine göre verilirdi.Her ailenin bir lakabı vardır.Günümüzde alınan soyadlarda ailenin yapısal bir özelliğine göre alınmıştır. Müslümanlarda isimler kuran dan alınır.önemli İslami şeyler ad olur.Ramazan ayı gibi. 6-Türkler yerleşik hayatı sevmediklerinden ve doğada yer değiştirdiklerinde ortamlara ayak uydurabilmek için değişken ve gelişken yani Devrimci bir ruha sahiptirler.Türkün Her zaman bir ülküsü vardır. Müslümanlar ise sabittir durağandır.Tek uyulması gereken İslam ve kurandır.Kuran dışında bir yaşam düşünmek Allaha karşı gelmektir. 7-Türkler maddiyatcılığı red ederler o nedenle 19 cı yüzyıla kadar yerleşik olmamayı başarmışlardır.ev-bark, bağ-bahçe Mal edinmek önemli olmamış asırlarca mülkiyetsiz yaşamışlardır.Çadırı ve dağları ona yeter. Müslümanlarda ise Mülkiyet mal edinme önemlidir.kuranda bile ilk yer verilen sureler de konu miras ve mülk hukukudur. 8-Türkler doğada özgür yaşamayı severler ve tercih ederler.Türkün her şeyi doğadır.Göktanrıya ,yer tanrıya inanır.Sembolü hayvandır(kurt)Türk için At çok önemlidir.Türkün yaşamını şu üçlü özetler aslında AT,SİLAH,AİLE bu üçüne zarar gelmektense ölmeyi yeğler. Müslümanlar ise doğayla bütünleşik değildirler.yaşadıkları çoğrafya nedeniyle doğa onlara çömert davranmamıştır. 9-Türkler Sağlığı Doğada arar.her türlü bitki ilacıdır.Şifacıları şamanları vardır. Sevgiyi doğada bulur.Dini doğadan esinlenerek yaşarlar.Tanrısı doğadandır.Yer tanrısı Gök tanrısı ,bereket tanrısı gibi.Falcıları vardır.Geleceği önceden gören bilge şamanları vardır. Müslümanlarda ise Doğayla ilgili inanış ve sağlık ve şifa arama günah sayılmıştır.herşey Allahtan geldiği için hastalığa çare aramazlar.insanın hasta olmasını Allah istediği için tedavi etmek Allah ve kurana karşı gelmek olarak görülmektedir.Fal ve Gelecek bilgisi günahtır.Herşeyi Allah bilir.fala baktırmak ve geleceği söylemek Allahın işine müdaheledir. 10-Türkler özellikle Büyüklerin ve atalarının resimlerini duvara asarlar ve sembolleri evlerinin süsleri yaparlar.Çocuklarına Ahşap oyuncaklar,bez bebekler yaparlar.keçelerinde tarihleriyle ilgili olayları anlatan şekiller ve resimler vardır.Teke boynuzu keçenin en çok kullanılan desenidir. Müslümanlarda ise resim,fotoğraf ve semboller günahtır.İnsan figurü yapmak.oyuncak bebek büyük günahtır. 11-Türklerde Müzik önemlidir ve düğünlerde müzikle eğlenilir. Halk oyunları,danslar vardır.. Müslümanlarda müzik günahtır.eğlence günahtır. kadınla erkek asla bir arada oturamadığı için kadınla erkek bir arada eğlenemez.halk oyunları oynayamaz. 12-Türklerin hayatlarında içki önemli yer tutar Kımız ve rakı geleneksel içkileridir.Kutlamalarda eğlencelerde içkiler içilir.. Müslümanlarda içki içmek günah olduğu için eğlence ve kutlama yapılmaz... 13-TÜRKLERDE KADIN… Türklerde kadınlar yönetimde söz sahibidir Anaerkil bir aile yapısı vardır.Ailede erkeklerden çok ana ve kadının sözü geçer.Kadın ailenin temel direğidir.En büyük ana izin vermezse Türk ordusu savaşa bile gidemezdi…Türklerde ilk çağlardan buyana kadın anlayışı tüm dünyadan farklıdır.Türklerin kadınlarının ilk çağlardan beri sahip olduğu haklara Tüm dünyadaki diğer ulusların kadınları ancak 1900 lü yıllardan sonra sahip olabilmişlerdir.Türkler de kadınlar ve erkekler birlikte yemek yerler.Birarada oturur sohbet ederler,Bir arada eğlenir, oyun oynarlar. Birlikte düşmanlarına karşı savaşırlar..En son kurtuluş savaşında bu yaşanmıştır. Kadın eştir,bacıdır,anadır,abladır,haladır, teyzedir.Türklerde kadınlara cinsel meta olarak bakılmaz. Erkek kadın ayrımı Türklerde yoktur ve tarih boyunca hiç olmamıştır. MÜSLÜMANLARDA KADIN…Müslümanlarda ise Ataerkil bir yapı vardır. Ailenin tek hakimi erkektir.Erkek ne derse o olur.Anaların ismi sadece erkekleri cennete göndermede geçer.(cennet anaların ayakları altındadır) Cennete gitmek için anaya saygı göstermeleri söylenir.Anadan faydalanma vardır.Bir Müslüman erkeğin yanında kadın yürümeyip arkadan gelme izni olduğu için.Ana da erkeğin yanında yürüyemiyor. Müslümanlarda haremlik selamlık vardır.Erkekler ve kadınlar aynı yerde bulunamaz. Kadın tamamen örtünür ve erkeğin yanında yürüyemez.Diğer erkeklerin görmesi yasaktır.(kadın sadece cinsel öğe olarak görüldüğünden erkeğin nefsini uyandırabilir. kadının başka bir özelliği yoktur)Savaşta kocası öldüğünde bir yeteneği ve çalışma izni olmadığından kocasının arkadaşları tarafından nikahlarına alınırlar.İslamda Nikaha almadan yardım yapma geleneği yoktur.Hz Muhammed zamanında peygamber ölen arkadaşlarının eşlerini nikahına almıştır.kadınları nikaha almadan yardım etmeme geleneği sünnettir.İslamda bir kadının dul olması felakettir.Dul kadına izin verilmez.hemen biriyle nikahlanması istenir. İslamda iki kadının şahitliğinin bir erkeğe denk sayılması(bakara-282) Hatta bu şahitliği yapacak akıldan yoksun olduğunun söylenmesi(bakara-282) Miras ta erkeğin yarısı kadar pay sahibi olması(nisa-11) Erkekler tarafın dan şiddet uygulanması dövülmesi emri(nisa-34) Kocasını birden fazla kadınla paylaşmak onursuzluğuna zorlanması(nisa-3) NİSA SURESİ -15.ayeti..Bir erkeğin karısını zina yaptı diye suçlaması için 4 kişi bunu görmüş olmalı. BAKARA SURESİ 229-230. ayet: iki kez bosandigin karın ile 3üncü kez evlenmek istiyorsan, karın önce baska birisi ile evlenmeli ve gerdege girmeli. Müslümanlarda Kadın erkek eşit değildir.kuran da mirasta kadın erkeğin yarısı kadar pay alır ve iki kadının şahitliği bir erkeğe eşittir.Müslümanlarda kızlarla evlenmenin alt yaşı sınırı yoktur.Müslümanlarda Muhammed Ebu bekirin kızı ayşeyle 6 yaşında..Hz.ömer hz.alinin kızı ümmü gülsümle 6 yaşında evlenmiştir.ve Müslümanlar küçük kızlarla evlenme nedenlerini Muhammed ve ömere göre belirlediklerini savunurlar.sünneti yerine getirdiklerini söylerler. Gördüğünüz gibi Dünyanın iki farklı kutubu birbirinin tam zıddı iki yaşam şekli nasıl olurda aynı yerde buluşabilirdi..tabiki de olmadı..özellikle Türk kadını hiçbir zaman Müslümanlaştırmayı benimsemedi.Türk erkeğide karısını Kızını anasını bacısını Müslümanların istediği kalıplara sokmadı.. Günümüzde en müslüman’ım diyen Türkten çok araba benzeyen bazı Anadolu insanları bile mirasta kızına oğlunun yarısı kadar pay vermez..kurana uymaz ama yinede bunu yapmaz. Bu gibi şeyler Yörük ve Türk insanına göre şeyler değildi.O nedenle Türkler Arapların kadın konusundaki uygulamalarını hiç hazmedemedi ve uygulamadılar. Osmanlı imparatorluğu Yörükler dışında yerleşik bölgelerde yaşayan Türkleri kontrol altında tutabildiği için maalesef yerleşik Türklere Türklüklerini unutturmada başarılı olmuştur. Anadolu nun çoğu Türklerini Araplaştırmışlardır. Ancak,Teke bölgesi Yörükleri coğrafi ortam nedeniyle ve yukarda açıkladığımız sebeplerle Osmanlıdan uzak durmayı başarmış ve Bozulmadan kalan birkaç bölgeden biri olmuştur.. Zaten.Toros dağları,Antalya Korkuteli,Alanya ,Göller bölgesi,Isparta ,Eğirdir,Adana, Mersin,Yalvaç,Burdurlular Türkiyenin Diğer bölgelerindeki insanlara göre çok farklıdırlar. O kadar Yakın olmasına rağmen Şarkikaraağaç ile Konya Kuzey kutbu ile Güney kutbu kadar birbirlerinden farklıdır. Hiçbir görenekleri benzemez. Konya bölgesi Buram buram Arap kokarken..Beyşehir,şarkikaraağaç Buram buram Yörük kokar ,Türk kokar.. Osmanlıda Ticaret yapmamıza izin yoktu.Herhangi bir hakkımız da yoktu.Yıllarca Osmanlı sarayına para lazım olup başka ülkelerle savaşıp yağma yapılması gerektiğinde Türk bölgelerinden asker toplanır ve sistem yapısına göre gidecekler zaten bellidir. Savaşa ve seferlere katılarak ölürüz. Osmanlının Türklere hakim olduğu yüzyıllar boyunca Türk çocukları babalarını göremeden ve tanımadan büyümüşlerdir. Osmanlı Türklerin yaşadığı bölgelere hiçbir yatırım yapmamıştır.İyi bakın sorun soruşturun Anadolunun yani Türklerin yaşadığı yerlerde bir Osmanlı çivisi varmıdır.Osmanlı Türklere 600 yıl boyunca ne vermiştir. Atatürk bir gün mersine gider -Şu güzel bina kimin diye sorar? Salomon efendinin derler, -Diğer güzel bina kimin der, Agop un, marya hanımın filan derler -Atatürkde onlar bu güzel binaları yaparken siz ne yaptınız der, bunun üzerine yaşlı bir adam -Bizde cepheden cepheye koştuk paşam der. Atatürk ömrümde bir tek bu yaşlı adama cevap veremedim der. Osmanlı zamanında tüm Türkler Fakirken, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler,Yunanlılar, Araplar zengindir. Milyonlarca Türk, Arap cephelerinde, Kafkas cephelerinde,Viyana kapılarında kırdırılmıştır. Neden Rumlar, Ermeniler askere alınmadı da Türkler ta Libya çöllerinde aç perişan ölüme gönderildiler. Neden tüm tüccarlar ve zenginler rum-ermeni-yahudi kökenliydi, Türkler Osmanlının dediği gibi eşekmiydi? Yada o kadar mı kafasızdı ki ticaret yapması bile yasaktı. Savaşmaktan Askerlikten Türk köylerinde erkek kalmamaktaydı. Ermeni Rum Arap Bulgar köyleri erkelerini askere almamışlar, ağzına kadar erkek dolu bu köylerde bizim erkeksiz köylerimizi basıp, kadınlarımıza kızlarımıza tecavüz etmişlerdir, Bu nedenlerle isyan etti Köroğlumuz osmanlının bolu beyine.. Onun için Nasrettin hocanın Osmanlıya tek kelamı yoktur. Konuşmaları ,şakaları Türk imparatoru Timur’ladır. Osmanlı imparatorluğu Askerlerini Türklerden toplaması nedeniyle Türklerin yaşadığı Doğuyla yaptığı hiçbir savaşı kazanamamıştır.Hep yenilmiştir.İran da takılıp kalmış doğuya geçememiştir.Çünkü ordudaki askerler kendi soydaşlarıyla gerektiği gibi savaşmamıştır. Yakaladığı askerlik yapabilecekler dışındaki Türkleri Kıbrısa yerleştirmiş.Bulgaristana yerleştirmiş.Girite,yunanistana,yugoslavyaya yerleştirerek dört bir yana dağıtmaya çalışmış.Bizim yaşadığımız yerlerede Arapları ve Kürtleri yerleştirmiştir.Bu yerlerden gelmiş insanlarla konuşursanız.çoğu konyadan ve toroslardan yunanistana kıbrısa ve girite yerleştirilmiş olduklarını bilirler. Türk imparatoru Timurun Osmanlıyı yenip 30 yıl Anadolu medeniyetlerinin beylikler dönemini yaşadığı günlerde Anadoluya gelip Osmanlıyı yenmesinin nedeni Osmanlı imparatorluğunun bünyesinde bulunan Türklere yaptığı zulümlerdir.Timur işgal falan yapmamış sonra tekrar Türk imparatorluğu topraklarına dönmüştür. Üzüldüğüm ise; -Bilgi sahibi olduğunu zanneden Tarihini bilmeyen cahil insanların bişey biliyormuş gibi kendisini Osmanlı zannedip..kendi yüce TÜRK ulusu yerine Osmanlıyı savunmasıdır. -Türk gelenekleri yerine, Osmanlının geleneklerini savunup yaşatmaya çalışmalarınadır. -Başka uluslar tarihler boyunca biz Türkleri iyi ahlak ve kültürümüzle tanınırken, Müslüman Araplar nedeniyle yozlaşmış Osmanlı ahlaksızlığını biz Türklerin ahlakı zannetmelerinedir. -Dünyanın yeni yeni keşfetmeye ve anlamaya başladığı.Doğanın gücü ve bilimi beş bin yıl önce Örf Adet ve din olarak yaşayan tek millet olduğumuzu bilmemelerinedir. -Arapların Din diye yutturduğu yukarda anlattığımız şeyin aslında siyasetten başka bir şey olmadığını anlayamamalarınadır. Sarayda küçücük bir zümre Anadolu’nun kanıyla beslenerek şaşalı bir yaşam sürerken. O kanları akıtan Türklerin bazı bilgisiz ve aklı kıt torunları, Osmanlı sarayında yaşayan kişileri ecdadı sanarak Osmanlının muhteşemliğinden sözederler. Özgür düşüncenin olmadığı bir ortamda, kendi ulusal çıkarlarını savunma olanağından y1897 tarihinde, bir ingiliz gezgini şunları söylüyordu: "Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün 'türk' veya türkmen' olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin ingilizce söyleyeceğin 'EŞEK KAFALI' anlamında, 'TÜRK KAFA' diye homurdanırsın." Yabancıların Türk tarifi ise osmanlı'nın, Türke yaklaşımından farklı değildi. Türkologlara göre Türkler; -İnsanlar arasında anlayış bakımından sonuncudur. inançtan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar... -İslam dininin Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermemiştir. Türkler, müslüman Asya'nın Avrupa'ya karşı savaşan askeri oldu. -Müslümanlık, Türk dehasına ters düştü. islam, bu "yarı çinliler"den "acımasız iranlılar" yarattı. Türk aydınının durumuna gelince; çok az sayıda olsa da uyanma belirtileri başlamıştı. Bunlar arasında en önemlisi Ziya Gökalp adını taşıyor. “SORMA BANA OYMAĞIMI BOYUMU BEŞ BİN YILDIR MİLLET OLARAK YAŞARIM BANA OĞUZ KAYI OSMANLI DEME TÜRKÜM BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR” diye haykırıyordu. Bu aydınlar, yurt özlemi ile, ülkelerinden aldıkları yüz kızartıcı haberlerin ve kötü gelişmelerin ezikliği içindedirler. onlardan birisi, o günlerin koşullarını, şu duygusal satırlarla günümüze aktarmaktadır: ********************************* "bir mayıs sonu ya da bir haziran başı idi. bağımsız fakat, bütün kalbiyle ittifak devletlerinin zaferini kutlayan bir avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyorum. yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir. ...gün geçmiyor ki, bir mağazada bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir alay edilme veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım. ...lakabımız 'MAKAK'tı. (bir çeşit şempanze maymun türü). ... gönül verdiğimiz genç kızlar türklüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu. İşte, o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün yılgın ve çekingen dolaşırken, gözlerim, ansızın, bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi: 'bir Türk Generali itilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.' titreyerek gazeteyi aldım. yürürken okuyorum; 'MUSTAFA KEMAL PAŞA isminde bir türk generali.' " *************************************** İşte o Mustafa Kemal önce bölgesel sonra ulusal toplantılarla Türke Türklüğünü, Dünyaya insanlığını anımsatacak uğraşısını başlatmadan önce geldiği istanbul'dadır.
  3. Arkadaşlar Bir insanın dinsel yaşamdan ateizme geçişi ile bu sürecin insanda neyi değiştirdiğini kendimden örneklerle anlatmaya çalışacağım. Öncesinde nasıl idim Şimdi nasıl oldum. Sizlere bunu tüm samimiyetimle anlatacağım. Bu arada Ateist düşüncelerime ışık tutan başta bu forumdaki siz değerli ateist dostlarım ve dünyada bu düşüncenin gelişiminde katkısı bulunan tüm bilim adamlarına teşekkür ediyorum. Ben bu ülkenin önemli dergahlarında (bu dergahların isimlerini vermeyeceğim) dinsel faaliyetlere katıldım ve zikir ettim. En muazzam camilerinde namaz kılıp en kutsal mekanlarında ibadet ettim. Gençliğin verdiği enerji ile cihadı ve allah yoluna şehit olmayı hedefledim. o kadar çok sohbete katıldım ki sayısını bile hatırlamıyorum. Kur-anı öğrenmeyi farz, hadisi öğrenmeyi sünnet bildim. Zaman zaman sakal bıraktım. Zaman zaman cübbe giydim. Amacım bu yolda hakka yürümekti. Bu idealist kafa ile ilerlerken artık yaşım 30 lara gelmişti. Artık hangi cemaatin nasıl bir dini ritüeli ve davranışı var. öğrenmiştim. Kimi zaman dergahlarda allah rızası için çalışır vazife yapardık. Kadınların ve çocukların nasıl istismar edildiğini gözlerimle gördüm. Kadınların kendisi var, adı ise yok idi. Uçkur sevdalısı imamlar, oğlancı müezzinler gördüm. Takiye nedir bilmez idim. Takiyenin tillahını gördüm. Cemaatin ekonomik açıdan nasıl istismar edildiğini gördüm. En ulu din alimlerinden kızların adet görmeye başlamasıyla cinsel münasebetine Cevaz verildiğini duydum. Cemaatin kuralına uygun davrandığı ibadet ve zikirlerde otoritenin esrar ile coştuğuna tanık oldum. gördüklerimi anlatmakla bitiremem. 1990 lı yıllarda din, iman, allah diyen bu inanışın aslında itibar, para ve zevki sefa içinde oynaştığını gördüm. Yaşadığım yeri terk ederek başka bir kente yerleştim. Çevremdeki arkadaşlarım değişmişti. Etrafımda Takiye ve gıybet yapmayan yalan söylemenin ayıp olduğu çağdaş ve demokrat insanlar olmuştu. eşime karşı düşüncelerim değişmiş ve onu da kendim gibi birey olarak görmeye başlamıştım. Çocuklarıma sevginin yanında saygı göstermeyi ve onları dinlemeyi öğrenmiştim. Bir özel okulda öğretmenlik yapmaya başlamıştım. Aslında öğrencilerime ben bir şeyler öğretmeli iken öğrenciler bana öğretmişti. İnsanı sevmeyi, doğayı sevmeyi evreni tanımayı öğrenmiştim. Gülmenin ayıp sayıldığı bir dünyadan kahkaha atmanın insan için iyi birşey olduğu bir dünyaya gelmiştim. İşte o zaman bir şeylerin ters gittiğini fark etmeye başladım. Kafamda dinlerin ve tanrının bedenimde zihnimi nasıl hapsettiğini ve beni tutsak aldığını düşünmeye başladım. O güne kadar yaşamımın her safhasında tanrı korkusu vardı. Bu korkunun ardında aynı zamanda kafirlerin katledilmesi barbarlığı da vardı. Çünkü allah adına yapılan her şey doğruydu. Günlük yaşamımda günahlar ve sevaplar adeta kafamda uçuşuyordu. Güzel kıza bakmak günah, Yerdeki ekmeği öpüp başına koymak sevap idi. Misvak ile dişini fırçalamak sünnet, top oynamak haram idi. vs vs vs Bir yerlerde bir yanlışlık vardı. Bir kere ben ben değildim. kurgulanmış yada kurgulanmaya zorlanmış bir makina gibiydim. Bu durum beni rahatsız ediyordu. Böylelikle artık derin temelli konuları sorgulamaya başlamıştım. İslamiyet, ve kuran suç ve ceza mekanizması gibi insanların korkularından güç alan bir kavram olduğunu düşünmeye başladım. Korkunun insanları uçuruma doğru nasıl yönlendirdiğini düşünmeye başladım. Bir gün madem tanrı her şeyin yaratıcısı neden bilim ve teknolojiden uzak kavimler yaratmıştı. Yada dinlerin temelinde neden bilimsellik yoktu. Başım ağrıdığında Asprin kullanıyordum ama Asprinin mucidinin bir kafir olduğu aklımdan çıkmıyordu. Yahudilerin katledilmesinin vacip olduğuna inanan biz müslümanlar bir çok tükettiğimiz ürününün yahudi tasarımı olduğunu sorgulamıyorduk. En önemlisi bildiğimiz halde dinin yanlışlarını sorgulamıyorduk. Çünkü bu günah idi. O zamanlarda islam yenilenmeli diyen bir cumhurbaşkanı da yoktu. namaz kıldığım Cemaatin sadece sevap kazanmak için ibadet yaptığı gün gibi aşikardı. çoğunu elinde ya tesbih ya zikirmatik var idi. Aynı zamanda büyük bir çoğunluğu da kuranı anlamıyor ve anlamını bilmiyordu. 8 yaşındayken hocadan arapça alfabeyi öğreneyim derken az dayak yemedim. Anneme dert yandığım da "hocanın vurduğu yerde gül açar" demişti. Sırtıma aynada baktığımda hakikaten gül değil ama uzun sopa nedeniyle zambak açmıştı. Ben artık değişiyor bilimsel kitaplar okuyordum. Dünyanın ve evrenin nasıl oluştuğunu , galaksileri, uzay, zaman, görelelik kanunu her şeyi okuyor ve zihnimdeki tanrının varlığı sorusuna cevap arıyordum. Oysa düne kadar inanmaktan ne kaybederim derken, aslında inancın bendeki ruhsal bedensel çöküntüye neden olduğunun farkına varmaya başlamıştım. Turan Dursun hayatını ve yazılarını tesadüfen okudum. Eski yaşamında bir din adamı olan bu zatı kendimle mukayese ettim. O da benim gibi dinin saçma sapan kurallarının sonucunda varlığını sorgulamış ve din ve yaşamı sentezlemişti. Amacım sadece gerçekler idi . Bir aydın abimizle allah korkusu hakkında sohbet ederken, hiç unutmam bana şöyle demişti. "Korku insanın arkasındaki gölge gibidir. yüzünü ona dönene kadar arkanda durur" demişti. Biz korkumuza yıllarca yüzümüzü dönemedik. Önceki dönemimde Her şeyimizi allahtan istiyor, allahtan bekliyorduk. Allahım rızk ver, allahım sabır ver. allahım ekmek ve su ver sağlık ver kötülere bela iyilere mutluluk ver. Allah adeta bizim menejerimiz gibiydi. Utanmasak Wc de allahtan peklik isteyecektik. İnsanlarda eksik olan her şeyi istiyorduk Peki allah nerede yanlış yapmıştı. Ol deyince yaratan tanrı, insanın kaderini tayin ettiyse , Bu günah bu sevap niye? Ol deyince yaratan tanrı, uy demesi ile tüm insanları uyumlu bir insana döndürmesi gerekirken. Bu sorgu niye bu ceza niye ? Sev deyince yaradandan ötürü sevmemiz gereken insanı kafir diye cezalandırmak ötelemek niye? Oku deyince yaradan aşkı ile okumayı emreden tanrı arapça, ibranice, latince dinler ile kategorize etmek niye Yeri göğü yaradan tanrı bir dünyayı tapınmaya mahkum etmişken milyarlarca galaksiyi yaratıp trilyonlarca boş gezegen yapmak niye ? Ademden bu güne gelen insandan önce 300 milyon yıl dinazor neslini bu dünyada koşturmak niye. Hak adalet bende diyen tanrı, milyarlarca insanı şu dünyada açlık ve safelatle sınamak niye? Peygamberin halvetine ayet gönderen tanrı, kadının iffetine onun rızasına ve seçimine yasak niye? Oğlum dediğin isayı göğe çeken tanrı Muhammed ile diğer dinleri dışlamak niye ? Hani senin her yaptığın doğruydu. müslümanı müslümana kırdıran bu kan bu savaş niye? Bunlara aldığım hiç bir cevap yetmedi, beni tatmin etmedi. Bir yerde yanlış vardı. Ya medeniyet yanlıştı ya islam. Ya evrim yanlıştı ya dinler. Kendi kendime şunu sordum. Dindar bir yahudi olsaydım. İslama geçermiydim.? Bu sorunun cevabı soruda saklı Cevap ; Dindar bir müslüman iken asla düşünmezdim. Her şey beşeriyatlar coğrafyasının bir ürününden başka bir şey değildi. Niçin müslüman oldum. Bu coğrafyada yaşadığım ve doğduğum dan beri bana dayatıldığı için. Yıl 2005 Artık işte o gün geldi. Korkularımla yüzleşeceğim. Bu korkuya yüzümü dönüp işte buradayım. Diye haykıracağım gün geldi. yüzümü döndüğümde parlayan bir güneş gördüm. yakarcasına Ama korkak gölgem arkama geçmişti. Ve ben biliyordum onun gerçekleri görünce kaçtığını. Ertesi sabah hayatımda ilk defa huzur içinde kalkmış ve kimseye ihtiyacım olmadığını anlamıştım. Çünkü artık biliyordum ve güçlüydüm. Beni BEN yapan kimliğimi bulmuştum. İçimden söküp attığım din ütopyasının insanlığı nasıl zehirlediğini daha net görüyordum. Dünyaya bakışım, insana bakışım kurda kuşa bakışım, gayri müslüme bakışım. ağaca kuşa böceğe bakışım değişmişti. Kafes teki kanaryam sanki bana aramıza hoş geldin diyordu. İlk işim avcılıktan kalan tüfekten kurtulmak oldu. Çünkü her canlıyı kendim gibi hissediyordum. İlk defa eşime arkadaşlarıma çocuklarıma kendim gibi baktım. Gökyüzüne , yağan yağmura, rüzgara kendim gibi baktım. Yıldızlara ve kainata.. Sanki gözlerim açılmıştı. korkunun bastonlarından kurtulmuştum. Çünkü önümde Sorgulayan ve cezalandıran bir tanrı yok olmuş, sergileyen ve sunan bir evren ve yaşam gelmişti. Bu gün koskoca bir korku imparatorluğunun karşısında kendinden emin 4 ateist düşünce var. Ben eşim ve çocuklarım. Bu gün acaba diyen zihinlere ateist düşünceyle ışık tutuyoruz. YAŞASIN ZAFERİMİZ.
  4. RandoM

    Zararlı Hayvanların Sonu

    Sen emek emek sera yap, içine bir sürü bitki dik. Ağaç fidanlarını tek tek damla sulamayla sula, büyüt. Çimleri büyüdükçe kes. Sülün vs. bir çok hayvanı besle. Gelsin kemirgenler hepsine zarar versin. Kemirgen çiftliği kurmadık biz buraya. Hepsinin ölmesini istiyoruz. Zevk olsun diye de kameralı havalı tüfek aldık. Hepsini teker teker gebertiyoruz. Youtube’dan paylaşıyoruz. 133.000 kişi de izlemiş . Çoğu da tebrik etmiş. Kahrolsun kemirgenler ve sempatizanları.
  5. ulak

    hayat ırmağı

    Kanser hastası olan ve birkaç günlük ömrü kaln bir insanın deneyimi Bir gün sabah saat 4.30 da uyandığımı hatırlıyorum ve artık biliyordum ki bu gün o gündür. Bu gün ölecektim. Bazı arkadaşları çağırdım ve onlarla vedalaştım. Uyanıp hasta bakıcımı çağırdım ve onunla özel bir anlaşma yaptım; öldüğüm zaman vücudumu 6 saat yalnız bırakacaktı. Bunu istemekteki nedenim öldüğüm zaman birçok ilginç olaylar olduğunu çeşitli kaynaklarda okumuş olmamdı. Ondan sonra hatırladıklarım tipik bir ölümden dönme deneyiminin başladığıdır. Aniden tam farkındalığa ulaştım ve ayağa kalktım, fakat vücudum yataktaydı. Etrafımda bir çeşit karanlık vardı. Vücudumun dışında olmam olağan deneyimlerden çok daha canlı idi. O kadar canlı idi ki evdeki tüm odaları görebiliyordum, evin damını görebiliyordum, etrafını görebiliyordum hatta evin altını bile görebiliyordum Parlayan bir ışık vardı. Işığa doğru döndüm. Işık ölümden dönme deneyimi yaşayan diğer insanların anlattığı gibi idi. Dedim ki - “Aman Tanrım bizlerin bu kadar güzel olduğunu bilmiyordum” - “Hangi seviyede olursanız olun, ister yüksek, ister alçak; hangi şekilde isterseniz olun sizler en güzel yaratılışlarsınız” Ruhta herhangi bir kötülük olmadığını şaşkınlık içerisinde fark ettim. - “Bu nasıl olabilir” dedim Cevap - “Hiçbir ruhun doğasında kötülük yok . İnsanların başına gelen korkunç olaylar onlara kötü şeyler yaptırır; ama ruhları kötü değildir. “ ve ışık bana dedi ki “ insanların aradığı ve onların varlığını destekleyen sevgidir. İnsanları saptıran sevgi eksikliğidir” Işıktan arka arkaya gelen açıklamalar sürecek gibiydi ki - “Bütün bunlar insanlığın kurtarılacağı anlamına mı geliyor “ diye bir soru sordum Sonra bir ışık sarmalı yağmurunda patlayan trampet gibi büyük ışık konuştu - “Bunu her zaman hatırla ve hiç unutma; siz kendinizi kurtarır, bağışlar ve iyileştirirsiniz. Bu her zaman böyle idi ve her zaman böyle olacak. Siz dünyanın başlangıcından önce tüm bunları yapacak güce sahip olarak yaratıldınız.” İşte o anda daha da farkına vardım ki BİZLER HALİ HAZIRDA KURTARILMIŞTIK. Biz kendimizi kurtarmıştık çünkü Tanrının geriye kalan evrenleri gibi, bizler de kendimizi düzeltecek şekilde tasarlanmıştık. İşte ikinci geliş bununla ilgili idi. Ve aniden ikinci ışıktan dışarı çıktım veya büyük patlamadan. Yine bir dizi yumuşak ses patlamaları ile bilinç ırmağına binerek yaratılışa geri döndüm. Ne müthiş bir gezinti! İçimden galaksi süper kümeleri geri çıktı, çok daha iyi kavranmış olarak. Bizim galaksinin merkezinden geçtim; orası bir KARA DELİK. Kara delikler çok büyük işlemciler, evrenleri yeniden kullanıma sokuyorlar. Kara deliğin öteki tarafında ne olduğunu biliyor musunuz? Biz varız, bizim galaksimiz var, başka bir evrenden yeniden işlenmiş olarak. O toplam enerji konfigürasyonunda galaksi harika bir ışık şehri olarak parıldıyordu. Büyük patlamanın bu tarafında tüm enerji ışıktır. Tüm atom altı, atom, yıldız, gezegen hatta bilincin kendisi bile ışıktan yapılmıştır ve bir frekansı ve/veya parçacığı var. Işık yaşamdır. Her şey ışıktan yapılmıştır hatta taş bile. İşte bu nedenle her şey canlıdır. Her şey Tanrının ışığından yapılmadır ve her şey çok zekidir Hayatın gizinin zihin ile çok az ilgisi var. Evren hiçbir şekilde zihinsel bir işlem değildir. Zihin yardımcıdır, o çok parlaktır. Gerçi şimdilik hepimiz kalbimiz ve daha bilge kısımlarımız yerine zihnimiz ile işlem yapıyoruz. Dünyanın merkezi çok büyük bir enerji dönüştürücüdür. Aynen dünyanın manyetik alan resimlerinde görüldüğü gibi. İşte bu bizim döngümüzdür, reenkarne olan ruhları geri içine çeken. İnsan seviyesine ulaşmanın belirtisi kişisel bilinç geliştirmeye başlamamızdır. Bizim yapmayı öğrenmekte olduğumuz ve öğrenmemiz gereken şey, el ele tutuşup bir araya gelmek. Cehennemin kapıları artık açıktır. El ele tutuşup, birleşip hep birlikte yürüyerek cehennemden çıkacağız. Şimdi olduğu gibi biz zaten her zaman canlı olduk. Bu içinde olduğunuz vücut her zaman canlı oldu. Bu hiç bitmeyen bir hayat ırmağından gelip Büyük Patlama ve ötesine kadar gider. Bu vücut yoğun ve ince enerji içerisinde bir sonraki yaşama hayat verir. Bu vücut hali hazırda ebediyen canlı BİZLER BİRLEŞİP EL ELE TUTARAK HEP BİRLİKTE CEHENNEMDEN DIŞARI YÜRÜYECEĞİZ. Mellen Thomas Benedict özet.
  6. adams77

    beynimize ne oluyor

    İnsanlık gittikçe beyinsizleşiyor. İnsanların gittikçe zeka ve hafıza becerilerinin zayıfladığını kolay yoldan görmek için günün hemen her saatinde zombie gibi tv karşısında, elde cep telefonu aynı web sayfalarını defalarca “kontrol” eden kitleler olduğunu tespit etmek yetmemiş herhalde bazı bilim adamlarına, bazı çalışmalar yapmışlar. Sonuçta, insan zekasının yediklerimiz ve içtiklerimizden dolayı gittikçe azaldığını saptamışlar. Örneğin Stanford üniversitesinden Dr. Gerald Crabtree, M.Ö 1000 yıllarında yaşayan insanların “kognitif, yani düşünme kapasitesi” ile ilgili yeteneklerinin ve duygusal istikrar becerilerinin günümüz insanından daha sağlam olduğunu, zira bizim genetik havuzumuzun gittikçe bozulduğunu söylüyor. Crabtree’ye göre bu tarz beyinsel ve nörolojik beceriler, binlerce gen ile ilgili, bu genler yüzyıllar geçtikçe ters orantılı bir biçimde mutasyona uğruyor. Önemli bir iddia, zira 20.yy insanının “eski insanlara göre”, daha modern ve gelişmiş olduğuna inanan “beyinsizlere” verilmiş güzel bir cevap. Harvard üniversitesinin yayınladığı bir araştırmaya göre içme sularımızın içinde bulunan “fluoride” maddesi insan zekasını olumsuz etkiyor, beynin çalışma kapasitesi için tehlike arz ediyor. ABD’nin “National Institute of Environmental Health Sciences” kurumu aynı fluoride için, çocukların “nörolojik gelişmesine olumsuz etki ediyor” demiş. Yine ABD’nin National Academy of Sciences kurumunun bir raporuna göre, yiyeceklerimizde bolcana mevcut olan “tarım ilacı kalıntıları”, beyin hücrelerinde kalıcı değişikler yapıyor, bu değişiklikler beynin “kognitif” bölgelerinde oluyor, yani muhakeme ve düşünme ile ilgili olan yerler. Özellikle “chlorpyrifos” isimli madde çok zararlı imiş. Mailman School of Public Health’den Prof. Virginia Rauh, bu maddelerin sadece beynin düşünme fonksiyonlarına değil aynı zamanda kişinin davranış bozukluklarına etki ettiğini söylemiş. Guardian gazetesinin bir haberine göre İngiliz araştırmacılar 14.000 çocuk üzerinde bir çalışma gerçekleştirmiş. Mısır şurubundan elde edilmiş şeker ve “processed food” yani işlenmiş gıdalar yiyen çocuklarda, 5 yıl içerisinde ciddi beyin fonksiyon kayıpları gerçekleştiğini görmüşler, doğal sebze ve meyveler ile beslenen çocukların aksine. Şimdi burada “processed food” tabiri önemli. Türkçesi işlenmiş gıdalar demek, elbette hiç bir firma etiketinde bunu yazmayacaktır. Ama biraz düşünen insan içinde katkı maddesi olan her gıdanın aslında “işlenmiş” yani kimyasal bir süreçten geçtiğini bilir. Yani zaten marketlerde satılan hemen hemen her şey “işlenmiş gıdadır”. İşlenmiş gıda olduğuna şüphe götürmeyen “maddeler” fast-food markaların bütün ürünleri, gazlı-sodalı içecekler, kısacası çocuklara zorla “sevdirilen” her türlü abur-caburların hepsi “processed food” tabiri kapsamındadır. İşte bu gıdalar insanların beyinsizleştiriyor, bu kadar basit. Aklı selim her insanın basit bir şekilde yapabileceği gözlemi, bilim adamları “yediklerimiz ve içtiklerimiz” ile bağlantılı olarak sunuyorlar. Kendini gelişmiş, modern ve ilerici zanneden insanlara duyurulur. 19.yüzyılda bir çift akşamları, doğal ısınma yolu ile, odun yakarak mesela, ateşin başında oturup doğal yollardan kendilerine elbise üretirlerdi ve kitap okurlardı. Şimdi akşamları, erkek kendi facebook’unda boğuluyor, farkında değil, kadın bir sürü ipe sapa gelmez soytarıyı yetenek adı altında zorla seyrediyor. Bizce o kadar Standfordların, Harvardların araştırmalarına gerek yoktu bile belki, görünen köy kılavuz istemez ki. İnsanlık sadece beyinsizleşmiyor, aynı zamanda hüsranda. Barış Tarımcıoğlu/Haricihaber.com
×
×
  • Yeni Oluştur...