Jump to content
Hakim

Tanrı’nın yokluğuna sizi en çok ikna eden argüman hangisidir?

Recommended Posts

On 14.02.2018 at 23:49, anibal yazdı:

 

Hangi gerçekler? Ortada tek gerçek var, üçkur düşkünü bedevive uydurmaları...

 

Efendim şöylemişte, böyleymişte... Geç bu teraneleri... Koca medine'de, mekkede falan karı mı kalmadıydı? Kaç karısı varken, kala kala evlatlığının karısına mı kaldı?

 

Ha, bu bir kepazelik. Ama madem sordun, neden sonradan evlenmiş, büyük islam alimi Taberi'den öğren:

 

 

Araplar zaten uçkur düşkünlükleri ve sübyancılıkları ile meşhur bir millet, kimi kime soruyorsun ki?

 

 

 

öncelikle bu dediğini turan dursun gibi sapkınların sitelerinden başka yerde bulamadım. bir kafir kafirce sayıklamış işte.

 

Akıl yürütelim. Bu Olayın tanıkları hayatta değil. Olsa sorardık dimi..

 

1 . haşa yüzbin haşa: Hz Zeynep ra. Annemizi gördü.  Arzuladı. ....Sen burdasın.

2. Hz Zeynep ra. Annemizi gördü. Fakat Arzulamadı..................... Ben burdayım

 

 

Şimdi her iki görüşte akıl ölçüsüne uygun görünüyor. O yüzden 1. De 2 . görüşü de akla bağlıysan seçemezsin. Seçersen şerefsizsin.

 

 O zaman hangisine inanacaksın dersen. Akıl ölçüsüne uyduğu için bir ikinci ölçü gerek ki ona kıyas edip bu görüşlerden birin tercih edelim.

 

İkinci ölçümüz insanlara hüsnü niyet etmek. Sence bu görüşlerden hangisi iyi niyete uygun. Tabiki 2. Görüş.

 

Bu normal insanlar için böyledir. Allah ın CC. peygamberinin daha eminlik ,günahsızlık, dünyaya düşkün olmamak vb. gibi pek çok güzel sıfatlarını bile katmadık. Onları katarsak ezilirsin.  

 

Kendine veya başkalarına gösterdiğin insaf ve iyi niyeti,  Hz. Muhammed as. göstermediğini farkedersin umarım da, senin için çok zor.

tarihinde FETİH tarafından düzenlendi

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
25 minutes ago, FETİH said:

 

öncelikle bu dediğini turan dursun gibi sapkınların sitelerinden başka yerde bulamadım. bir kafir kafirce sayıklamış işte.

 

Akıl yürütelim. Bu Olayın tanıkları hayatta değil. Olsa sorardık dimi..

 

1 . haşa yüzbin haşa: Hz Zeynep ra. Annemizi gördü.  Arzuladı. ....Sen burdasın.

2. Hz Zeynep ra. Annemizi gördü. Fakat Arzulamadı..................... Ben burdayım

 

 

Şimdi her iki görüşte akıl ölçüsüne uygun görünüyor. O yüzden 1. De 2 . görüşü de akla bağlıysan seçemezsin. Seçersen şerefsizsin.

 

 O zaman hangisine inanacaksın dersen. Akıl ölçüsüne uyduğu için bir ikinci ölçü gerek ki ona kıyas edip bu görüşlerden birin tercih edelim.

 

İkinci ölçümüz insanlara hüsnü niyet etmek. Sence bu görüşlerden hangisi iyi niyete uygun. Tabiki 2. Görüş.

 

Bu normal insanlar için böyledir. Allah ın CC. peygamberinin daha eminlik ,günahsızlık, dünyaya düşkün olmamak vb. gibi pek çok güzel sıfatlarını bile katmadık. Onları katarsak ezilirsin.  

 

Kendine veya başkalarına gösterdiğin insaf ve iyi niyeti,  Hz. Muhammed as. göstermediğini farkedersin umarım da, senin için çok zor.

 

 

Arzulamışmış, arzulamamışmış neyi değiştirir? Arzulamayan adam, hemen ayet uydurup, alıp evlatlığının karısını yatağa atar mı? Karı mı kalmadıydı, kaç tane en az yarı yaşında karısı cariyesi de varken...

 

Sen buna uçkur düşkünlüğ demezsin tabi. Neden, zira siz müslümanlar, diğer dinciler gibi, dini tam olarak amacına uygun kullanırsınız. Böyle her tür pisliği, kepazeliği aklamak, masum ve hatta kutsal kılmak, işte dinin vazifesi de budur.

 

 

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
14 dakika önce, anibal yazdı:

 

 

Arzulamışmış, arzulamamışmış neyi değiştirir? Arzulamayan adam, hemen ayet uydurup, alıp evlatlığının karısını yatağa atar mı? Karı mı kalmadıydı, kaç tane en az yarı yaşında karısı cariyesi de varken...

 

Sen buna uçkur düşkünlüğ demezsin tabi. Neden, zira siz müslümanlar, diğer dinciler gibi, dini tam olarak amacına uygun kullanırsınız. Böyle her tür pisliği, kepazeliği aklamak, masum ve hatta kutsal kılmak, işte dinin vazifesi de budur.

 

 

 

uzun ama  gerçeği görmek istiyorsan okumalısın.yoksa doğruyu öğrenemezsin.

 

Ayetin meali şöyledir:



"Hani hem Allah’ın nimet ve ihsanına, hem de senin iyiliğine nail olmuş olup da hanımını boşamaya karar vermiş olarak sana danışmaya gelmiş olan kişiye sen: “Eşini yanında tut Allah’tan kork!” demiştin. Allah’ın açığa çıkaracağı bir durumu içinde saklamıştın, çünkü insanlardan çekinmiştin. Halbuki asıl Allah’tan çekinmen gerekirdi. Neticede, Zeyd eşini boşayıp onunla ilişkisini kestikten sonra, Biz onu sana nikâhladık ki, bundan böyle evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kestikleri, onları boşadıkları zaman, o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri her zaman gerçekleşir." (Ahzab Suresi, 33/37)

Allah’ın ve Peygamberimizin ihsanlarına nail olan şahıs, Zeyd ibn Harise (r.a)’dır. Çocuk iken esir düşüp köle olarak satılan Zeyd’i Hz. Hatice (r.a) validemiz almış, daha sonra Hz. Peygamber (a.s.) ile evlendiği zaman ona hediye etmişti. Bilahere ailesi fidye vererek geri almak istedi. Peygamberimiz, isterse fidyesiz olarak ailesine gitmesi hususunda onu serbest bıraktı. O ayrılmak istemeyince Hz. Muhammed (a.s.m.) onu evlatlığı olarak ilan etti. Hz. Peygamber, Zeyd’in, halası Ümeyme’nin kızı Zeyneb ile evlenmesine vesile oldu. Fakat Zeyneb, köle asıllı olan Zeyd’i kendisine denk saymadığından, işin başından beri onunla uyum sağlayamadı. Sonunda Zeyd Hz. Peygambere gelip evliliğe son vermek istediğini söyledi. Durumu izleyen Hz. Peygamber (a.s.m) bu neticeyi yerinde bulmakla beraber Zeyd’in yüzüne karşı söylemek de istemedi. “Eşini yanında tut!” diye asıl temennisini dile getirdi. Zeyd boşayıp iddetini doldurunca Zeyneb serbest kaldı. Peygamberimiz çekinmesine rağmen, Allah onunla evlenmesini emretti. Böylece, Cahiliye adeti olan, bir kimsenin evlatlığının boşadığı kadınla evlenme yasağının kaldırılması işinde, Hz. Peygamber, kendi nefsinden örnek vermek imtihanı ile karşı karşıya kaldı. Demek ki, böyle köklü bir adet, Hz. Peygamberin bizzat kendi uygulaması ile kaldırılacaktı. İşte ayette geçen konu budur.

Hz. Peygamberin, bir gün Zeyneb’in güzelliğinin farkına varması neticesinde Zeyd’in onu boşadığı zannını uyandıran ve nakil yönünden de sahih olmayan rivayetin, muhtevası da makul değildir. Zira halası kızı olarak öteden beri tanıyıp evlenmelerinde de tam bir aracılık yapan Hz. Peygamber’in onu yeni fark ettiği iddiasını doğru bulmak mümkün değildir.

Bazı kimseler Hz. Peygamber'in Zeyneb'le evlenmesi konusunda birçok akla hayale gelmez sözler söylemişlerdir. Bunlara göre güya Peygamber aleyhisselâm bir gün, açık kapıdan Zeyneb'i görmüş, onun güzelliğine vurulmuş ve "Ey gönüller elinde olan, onları evirip çeviren Rabbim! Sen her noksandan uzaksın!" demiş, Zeyneb bu sözü duyup kocasına haber vermiş, kocası Zeyd bu sözden, onun Zeyneb'i beğendiği ve kendisiyle evlenmek istediği sonucunu çıkarmış, kendisine gelerek Zeyneb'i boşamak istediğini söylemiş, Hz. Peygamber bunu kabul etmemiş, fakat Zeyd onu dinlemeyip karısını boşadıktan sonra onunla evlenmiş.

İbn Kesîr ve İbnü'l-Arabî bu rivayetleri hatırlattıktan sonra çok önemli tenkitler yapmışlar ve bu rivayetlerin sahih olmasının mümkün olmadığını belirtmişler, günümüz ilim yolcuları için de geçerli bulunan uyarılarda bulunmuşlardır.( İbn Kesîr, VI, 420; İbnü'l-Arabî, III, 1542 vd.; Krş. Zemahşerî, III, 427)


Kur'an metnine, sahih rivayetlere ve genel ilkelere göre tespit edildiğinde olayın gerçek öyküsü şöyledir: Hz. Zeyneb Hz. Peygamber'le evlenmeyi arzu ediyordu, mehir bile istemeksizin onun eşi olmayı teklif etmişti. Yakın akraba oldukları için örtünme emri gelmeden önce Peygamberimiz Zeyneb'i sık sık görüyor ve her yönüyle tanıyordu, çekici bir kadın olmasına rağmen bu teklifi kabul etmedi. Aradan zaman geçmiş, yukarıda sözü edilen sosyal değişimin perçinlenmesine sıra gelmişti. Bu uygulama için uygun bir örnek olarak Zeyneb, pek de istekli olmamakla beraber, Resûlullah'ın tebliğ ettiği emre uydu, köle olarak Hz. Peygamber'e verildiği halde onun ve Allah'ın müstesna lütuflarına mazhar olan Hz. Zeyd ile evlendi. Bu evlilik bir yıldan biraz fazla sürdü. Sosyal değerler ve örfe dayalı duygular kısa zamanda değişmediği için Hz. Zeyneb kocasını küçük görüyor, ona karşı sert ve kırıcı davranıyordu. Zeyd'in de kafasından onu boşamak geçiyor, fakat kendilerini Peygamber evlendirdiği için bunu yapamıyordu. Bu esnada Allah Teâlâ Peygamberi'ne, Hz. Zeyneb'in boşanacağını ve kendisinin eşi olacağını bildirmişti. Çok geçmeden Zeyd, boşama niyetini açmak üzere Hz. Peygamber'e geldi, Zeyneb'den şikâyette bulundu, boşamak istediğini açıkladı. Hz. Peygamber, özel bilgisine göre değil, genel, objektif hukuk ve ahlâk kurallarına göre davranarak, bu arada halkın, özellikle münafıkların, "evlâtlığın boşadığı eş ile evlenme" konusunu kötüye kullanıp dedikodu yapmalarından da çekinerek Hz. Zeyd'e, eşini boşamamasını tavsiye etti. Buna rağmen Hz. Zeyd esini boşadı. Dul kalan Hz. Zeyneb önemli bir inkılâbın yerleşmesinde fedakârca rol aldığı için ödüllendirilmeyi hak etmişti. Allah ona dünyada bu ödülü, Peygamber eşi olma şerefine nâil kılarak vermeyi murad etti. Muradını Peygamber'ine bildirdi, o da emri yerine getirdi.

Ayette geçen "saklama" ve "çekinme"nin mâkul açıklamaları vardır. İleride Hz. Zeyneb'in boşanacağı ve Hz. Peygamber'in eşi olacağı bilgisi, Allah'ın ona verdiği bir sırdı, nasıl olsa zamanı gelince açıklanacaktı. Bunun önceden açıklamasının birçok sakıncası da vardı. Bu sebeple "Allah'ın ileride açıklayacağı bir şeyi gizliyordun" cümlesi bir kınama değil vakıanın ifadesidir.

"Kendisinden çekinme hususunda Allah'ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun" cümlesi de iki mânaya gelebilir:

1. "Sen Allah'tan çok halktan çekiniyorsun";

2. "Kendisinden çekinilecek olan Allah'tır; O evlenmeni emrettiğine göre halk istediğini söylesin, onlardan çekinmene gerek yoktur."

Birinci mâna Hz. Peygamber için söz konusu olamaz; çünkü o bütün yapıp ettikleriyle yalnız Allah'tan korktuğunu ve O'na itaat ettiğini ispat etmiştir. İslâm'a inansın inanmasın hiçbir kimse onun, halkı memnun etmek için Hakk'ın emrine aykırı davrandığını söyleyemez. Geriye muteber ve tutarlı mâna olarak ikincisi kalmaktadır. Zaten sûrenin başında, hem Hz. Peygamber hem de müminler, münafıkların yapacakları dedikodular ve çevirecekleri dolaplar karşısında uyarılmışlar, bunlara hazırlanmışlardı, Yukarıdaki cümle de aynı mahiyette bir uyarı hatta teselliden ibarettir.(Kur'an Yolu, Diyanet, İlgili ayetin tefsiri)

Cahiliyet zamanında bir kimse kendi üvey annesiyle bile evlendiği halde azatlısı olan bir kölesinin vefatından veya boşamasından sonra eşiyle evlenemezdi. Bunu caiz görmüyorlardı. İşte bu cahlliyyet âdeti de bu ilâhi emir ile ortadan kaldırılmış bulundu, (ve Allah'ın emri yerine getirilmiş oldu) Zeynep Radıyallâhu Anha'nın nikahı hakkındaki ilâhî takdir yerine gelmiş oldu. Evvela: Zeyd ile evlendirilmesi, sonra da Resûlullah'ın eşlerinden olmak şerefine nail bulunması: bütün ilâhi takdirlerin birer tecellisinden başka değildir. "Zeyd Bin Haris'e Radiallâhu Anh, Zeynep Radiallâhu Anh'a ile evlenmişti. Fakat Hz. Zeyneb'in yüksek bir aileye mensup ve kendisine karşı büyüklük gösterir bir vaziyette bulunduğunu takdir ederek onu daha sonra boşamıştı. Resûl-i Ekrem'in Zeynep Hazretlerine kalben bir meyil göstermiş olduğu iddia edilemez. Resûl-i Ekrem'in ahlakı, yüce yaratılışı buna mânidir. Öyle bir meyli bulunsa idi, onu daha evvel nikahı altına alabilirdi. Ancak o mübarek annemiz, vaktiyle Resûl-i Ekrem'in emrine itaat etmiş, sonra boşanarak üzüntülü kalmış ve Hz. Peygamber'in halası kızı bulunmuş olduğu için Yüce Peygamber Efendimiz onun hakkında bir iltifat ve bir teselli olmak üzere onu da mübarek eşleri arasında katmıştır. Hz. Aişe buyurmuştur ki: Diyanetçe Zeyneb'ten hayırlı kadın yoktur. Takva sahibi ve doğru sözlü idi. Sılai rahme riayetkar ve sadakası çok idi.

 

Şöyle bir soru akla gelebilir: Ayette geçen “kendi nefsinde saklı tutuyordun” ifadesi, Hz. Muhammed’in bildiği şeyi içinde sakladığı anlamına gelmiyor mu? Yani zeynep’in kendisiyle nikahlandırılacağını bilerek yinede içinde saklıyordu ve Allah’ın kesin hükmü bu iken Hz. Muhammed yine de neden boşanmamaları için öğüt veriyor?

 

Bu konuyu kısa birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız:

a. Hz. Muhammed(a.s.m)’in içinde sakladığı neydi? Ayetin sibak ve siyakından öyle anlaşılıyor ki, Hz. Muhammed(a.s.m); “Allah tarafından zeynep’in kendisiyle nikahlandırılacağı” bilgisine sahipti ve bunu içinde saklıyordu.

b. Hz. Peygamberin(a.s.m)’in bu bilgiyi içinde saklaması, Allah’ın emrine aykırı mıydı? Elbette aykırı değildi. Çünkü, Allah “kendisine mutlaka onunla evleneceksin” diye bir vahiy indirmemiştir. Bu bilgi, bir ilham, bir rüya sonucu da olabilir. Hatta bizzat Cebrail tarafından bu bilgi verilmiş olsa bile, Hz. Peygamber(a.s.m)’in bu bilgiyi bir müddet içinde saklamasının dinî, aklî, ahlakî hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü, alınan bilgide Zeynep”le bir gün evleneceği söz konusu ise de, bu evliliğin zamanı belirtilmemiş ve “derhal evleneceksin!” gibi bir emir de söz konusu olmamıştır. Çünkü, böyle bir emrin olduğunu düşünmek, her şeyden önce Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Henüz başkasının nikahlı karısı olan bir kadınla peygamberini evlendirmekle zorlaması  anlamına gelen böyle bir emir ve hükmün varlığını düşünmek, ne dine, ne de imana sığar bir tarafı vardır.

c. Allah’ın halis bir kulu olan “Zeyd’in hanımını boşamasına yardımcı/ön ayak ol!” diye peygamberine talimat verdiğini düşünmek de o kadar yanlıştır.

“Sahi onların  kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa, imanda şüpheye mi düştüler yahut Allah’ın ve Resulünün kendilerine zulüm ve haksızlık yapacağından mı endişe ediyorlar?”(Nur, 24/50) mealindeki ayetten –Zeyd olayında olduğu gibi- herhangi bir insana karşı böyle bir tuzağın kurulduğunu düşünmenin imanla bağdaşmayacağını anlamak zor değildir.

d. Hz. Peygamber (a.s.m)’in - ileride Zeynep’le evleneceğini bildiği halde- Zeyd’e "Eşini yanında tut, Allah'tan kork" demesi, çok ahlakî bir davranıştır. Çünkü, Zeyd, hanımını boşama konusunda kendisiyle istişare etmek üzere gelmiştir. Böyle kritik bir konuda “Eşini hemen boşa!” mı demeliydi? Hiçbir suçu olamayan –sırf hanımının geçimsiz tavrından rahatsız olduğu için boşamaya kalkan bir kimsenin istişare ettiği böyle bir konuda, işin düzelmesi lehine konuşmalar yapmaktan daha ahlakî bir tavır düşünülebilir mi?  Böyle bir tavır sergilemek, istişarenin hakkını vermenin de bir gereğidir.

Nice istişarelerde sözümüzün tutulmayacağını bildiğimiz halde, yine de istişarenin hakkını verme adına olumlu sözler söylemişizdir. Hz. Peygamber (a.s.m)’in tutumu da bundan farklı değildir.

e. Burada önemli bir incelik daha vardır. O da şudur: Allah’ın bir şekilde bildirmesiyle elde edilen -kaderle ilgili gaybî bir bilgiye sahip olmak, sebepler dairesindeki hikmetli bilgi yollarını terk etmeyi gerektirmez. Özellikle, detayı verilmeyen, zamanı belirlenmeyen, kaza-yı muallak gibi gerçekleşmesi bazı şartlara bağlı olma ihtimali bulunan çok özet haldeki mücmel bir bilgiye dayanarak hareket etme zorunluluğu yoktur. Hz. Musa’nın Hz. Hızır’ın yaptıklarına itiraz etmesi de bu açıdan değerlendirilmelidir.

f. İşte burada, Hz. Peygamber(a.s.m), ileride Hz. Zeynep’le evlendirileceğine dair özet bir bilgiye sahip olabilir. Bu izdivacın gerçekleşmesi için her şeyden önce onun eski kocasından boşanmış olmasının  gerekli olduğunu da elbette biliyordu. Bu şartı tehir etmekle işin biraz daha ertelenmesine çalışması son derece normal bir davranıştır. Çünkü, bir insan olarak o dönemin adetlerine göre, evlat edindiği Zeyd’den boşanmış bir kadınla evlenmek istememesi son derece doğaldır.  Hatta böyle bir olay, düşmanları elinde bir koz olabilir ve imanı zayıf bazı kimseler şüpheye bile düşebilirlerdi. Demek ki, Hz. Peygamber(a.s.m)’in korkusu, yalnız şahsına karşı yapılan itirazlardan değil, aynı zamanda tebliğ etmekle yükümlü bulunduğu İslam dinine ve bazı Müslümanlara da zarar verme ihtimalinden kaynaklanıyordu.  Bundan ötürü, “bulaşıcı bir hastalığın bulunduğu bir yere girmemekle, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınmak” söz konusu olduğu gibi,  O da(a.s.m), Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınıyordu. Yani Zeynep’le evlenme kaderinden kaçıyor, boşanma şartının kaderine sığınıyordu. Çünkü, boşanma olmazsa evlilik de olmazdı.

g. “‘Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın’ diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha layıktı” mealindeki ifadeden hareketle tefsircilerin önemli bir kısmı bunun Hz. Peygameber(a.s.m)’e bir itap/azarlama olduğu görüşündedir. Diğer bir kısmı ise, ayetin siyak ve sibakında böyle bir itap unsuru bulunmadığına vurgu yapmışladır ki, bunun daha doğru olduğunu düşünüyoruz.

 İster bir itap olsun, ister olmasın, burada önemli olan nokta, Hz. Peygamber (a.s.m)’in bir süre açıklamaktan çekindiği bir meseleyi, Kur’an’la vahiy edildikten sonra, bir saniye bile tereddüt etmeden onu –istemediği halde- insanlarla paylaşmış olmasıdır. Bu durum, bize Onun önceki bilgisi ile, vahiy olarak tespit edilen son bilgisi arasında –biz bilmezsek bile- çok büyük fark vardır. Bundan birinci konumdaki bilgiyi paylaşma zorunluluğu olmadığını da öğrenmiş oluyoruz. Ve bu husus, tek başına Hz. Muhammed (a.s.m)’in peygamberliğini onaylayan bir hakikattir. Nitekim, Hz. Aişe bu çarpıcı tabloya dikkat çekerek “Eğer Hz. Peygamber (a.s.m) Allah’ın kitabından bir şey gizleseydi, bu ayeti gizlerdi.” demiştir.(bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri, Tirmizî, Tefsir, 34;  İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 8/524).

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş

Okumadım bile, internet israfı, kota ziyanı sadece şu yazdıkların...

 

Muhammed denen şu bedevi, apaçık şekilde uydurduğu ayetlere dayanarak, evlatlığının kızı dahil bir sürü kadını karı etmiş mi?

 

Eee, daha neyi savunuyorsun? Savunmaya çıktıkça da batıyorsun. uçkur düşkünlüğünü, azgınlığı, kudurukluğu ve sübyancılığı savundukça, bir kusmuk gibi oluyor, daha iğrendirici oluyorsun. 

 

Ama farkında bile değilsin di mi?

 

 

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
5 dakika önce, anibal yazdı:

Okumadım bile, internet israfı, kota ziyanı sadece şu yazdıkların...

 

Muhammed denen şu bedevi, apaçık şekilde uydurduğu ayetlere dayanarak, evlatlığının kızı dahil bir sürü kadını karı etmiş mi?

 

Eee, daha neyi savunuyorsun? Savunmaya çıktıkça da batıyorsun. uçkur düşkünlüğünü, azgınlığı, kudurukluğu ve sübyancılığı savundukça, bir kusmuk gibi oluyor, daha iğrendirici oluyorsun. 

 

Ama farkında bile değilsin di mi?

 

 

 

okuyamazsın cesaretin yok. gerçeklerden çok çok ölene kadar kaçabiirsin. ebedi kaçabilsen okumadiğin için seni uyarmazdım bile.  

 

öyleyse oku ki.. yemin olsun sen okumazsan , sana bunu sorduklarında. şimdi olduğu gibi yanlış vevap verirsin. o zaman öğrenirsin ama bir kıymeti olmaz.

 

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
Just now, FETİH said:

 

okuyamazsın cesaretin yok. gerçeklerden çok çok ölene kadar kaçabiirsin. ebedi kaçabilsen okumadiğin için seni uyarmazdım bile.  

 

öyleyse oku ki.. yemin olsun sen okumazsan , sana bunu sorduklarında. şimdi olduğu gibi yanlış vevap verirsin. o zaman öğrenirsin ama bir kıymeti olmaz.

 

 

Huu, uçkur düşkünü sevicisi, kimel dans ettiğini bilmiyorsun di mi?

 

Senin oraya yazdığın yazacağın ne halt varsa, sen o yollara giderken, biz çoktan hatmetmiş geliyorduk. Bilmediğimiz ne yazacağını sanıyorsun, senin karşında malum moronlukta ihtisas yapmış müsloşlar mı var sanıyorsun? 

 

Sana dediğimiz şey apaçık belli. Ayşenin bile "Amanda valla bir ayet saklayacak olsa o ayeti saklardı" diyeceği kadar rezil bir durumu, apaçık bir azgınlığı, kudurmuşluğu gelmiş burada savunuyorsun. O kadar karısı varken, azıp bir de gidip evlatlığın karısını becermek, nasıl bir kuduz, nasıl bir uçkur merakıdır, bunu soruyoruz. 

 

 

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
23 dakika önce, anibal yazdı:

 

Huu, uçkur düşkünü sevicisi, kimel dans ettiğini bilmiyorsun di mi?

 

Senin oraya yazdığın yazacağın ne halt varsa, sen o yollara giderken, biz çoktan hatmetmiş geliyorduk. Bilmediğimiz ne yazacağını sanıyorsun, senin karşında malum moronlukta ihtisas yapmış müsloşlar mı var sanıyorsun? 

 

Sana dediğimiz şey apaçık belli. Ayşenin bile "Amanda valla bir ayet saklayacak olsa o ayeti saklardı" diyeceği kadar rezil bir durumu, apaçık bir azgınlığı, kudurmuşluğu gelmiş burada savunuyorsun. O kadar karısı varken, azıp bir de gidip evlatlığın karısını becermek, nasıl bir kuduz, nasıl bir uçkur merakıdır, bunu soruyoruz. 

 

 

 

o kadar eşi vardı diyorsun, sonra bir daha evlendi diyorsun. bu çelişki olmuyor mu? senin gibi 1 eşi olsa bunu belki derdin. sen tek eşle azmadın da Peygamberimiz as. haşa neden azmış olsun. tabi konu Hz.  Muhammed as. olunca mantık devreden çıkartılmalıdır. çünkü o bizim gibi değildir. kimse azmaz , fakat O as. Haşa azar,  öyle mi? acınacak haldesin.

 

asıl sebeb ayeti tatbik etmektir. haşa nefsi bir durum değil. Peygamberimiz as. ayet gelince önce kendi tatbik ederdi. kendinin tatbik etmesi mümkün değilse en yakınlarına uygulatırdı. onlarda da uygun biri yoksa diğer sahabiler uygulardı.

 

şimdi ayet olduğuna göre , bütün müslümanlar evlatlığının boşadığı kadınla evlenebilir. şimdi sence başkasına tatbik ettirsin  . kendi uygulamasın ayetin hükmünü öyle mi? peki ya ayetin şartlarına uyan başkası yoksa ne olacak ? mecburen ayeti önce kendi uygulayacak.

 

sen çok yönlü düşünemeyen birisin. bu meseleye bakışından belli oluyor. biraz genişlet bakış açını. yoksa asla göremezsin doğruları..

 

 

tarihinde FETİH tarafından düzenlendi

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
4 minutes ago, FETİH said:

 

o kadar eşi vardı diyorsun, sonra bir daha evlendi diyorsun. bu çelişki olmuyor mu? senin gibi 1 eşi olsa bunu belki derdin. sen tek eşle azmadın da Peygamberimiz as. haşa neden azmış olsun. tabi konuHz.  Muhammed as. olunca mantık devreden çıkartılmalıdır. çünkü o bizim gibi değildir. kimse azmaz , fakat O as. Haşa azar,  öyle mi? acınacak haldesin.

 

asıl sebeb ayeti tatbik etmektir. haşa nefsi bir durum değil. Peygamberimiz as. ayet gelince önce kendi tatbik ederdi. kendinin tatbik etmesi mümkün değilse en yakınlarına uygulatırdı. onlarda da uygun biri yoksa diğer sahabiler uygulardı.

 

şimdi ayet olduğuna göre , bütün müslümanlar evlatlığının boşadığı kadınla evlenebilir. başkasına tatbik ettirmesini istiyorsun. kendi uygulamasın ayetin hükmünü öyle mi?

 

sen çok yönlü düşünemeyen birisin. bu meseleye bakışından belli oluyor. biraz genişlet bakış açını. yoksa asla göremezsin doğruları..

 

 

 

 

Hadi ordan, uçkur düşkünü bedevi sevicisi ve yalakası... Neymiş, mevzu zortlayan bedevi ise, mantık devreden çıkartılmalıymış, neden, azgın bedevinin pisliklerini yutabilelim diye.

 

Sağlam mide var sizde arkadaş, ardında da sağlam işkembe. Ancak öyle sağlam bir mide bu kadar psiliği yutar, ancak öyle muazzam bir işkmebe, bu kadar martavalı üretip sallayabilir. 

 

Git aynaya bakta, nasıl iğrenç mahluklar olduğunuzu gör, kuduruk bedevi yalakası...

 

tarihinde anibal tarafından düzenlendi

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
2 dakika önce, anibal yazdı:

 

 

Hadi ordan, uçkur düşkünü bedevi sevicisi ve yalakası... Neymiş, mevzu zortlayan bedevi ise, mantık devreden çıkartılmalıymış, neden, azgın bedevinin pisliklerini yutabilelim diye.

 

Sağlam mide var sizde arkadaş, ardında da sağlam işkembe. Ancak öyle sağlam bir mide bu kadar psiliği yutar, ancak öyle muazzam bir işkmebe, bu kadar martavalı üretip sallayabilir. 

 

Git aynaya bakta, nasıl iğrenç mahluklar olduğunuzu gör, kuduruk bedevi yalakası...

 

 

lan mal doğru oku ben mantık devre dışı çıkartlır demiyorum.

 

seni sorguluyorum. yani sence konu Hz. Muhammed as. olunca mantık devreden çıkartılmalı öyle mi?  diye samimi bir soru soruyorum. herkes için kullandığın mantığı Hz Muhammed as. için neden kullanmazsın diyorum.

 

yani seni mantıklı olmaya davet ediyorum. anlamamışın.

 

not . : senin akıllı bir arkadaşın yok mu hiç? ona şu yazıyı bir okut . nedemek istediğimi sana anlatsın.

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
4 minutes ago, FETİH said:

 

lan mal doğru oku ben mantık devre dışı çıkartlır demiyorum.

 

seni sorguluyorum. yani sence konu Hz. Muhammed as. olunca mantık devreden çıkartılmalı öyle mi?  diye samimi bir soru soruyorum. herkes için kullandığın mantığı Hz Muhammed as. için neden kullanmazsın diyorum.

 

yani seni mantıklı olmaya davet ediyorum. anlamamışın.

 

not . : senin akıllı bir arkadaşın yok mu hiç? ona şu yazıyı bir okut . nedemek istediğimi sana anlatsın.

 

Bir de soru soruyom diyorsun...

 

Adam, komşun, köşedeki bakkal, muhtarın yeğeni vs. biri işte, 60 yaşına gelmişken, 15 karısı olsa, yetmeyip bir de gidip boşattığı evlatlığının karısıyla evlenmeye gitse, ne derdin?

 

tarihinde anibal tarafından düzenlendi

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
On ‎13‎.‎2‎.‎2018 at 22:50, Vefik Sâmi yazdı:

Çevremdekiler beni hâlen müslüman biliyor.

 

Hocam sen de pek korkakmışsın be! Hayır emekli olmuşsun, daha neden korkacaksın anlamadım! Benim ateist olduğumu çalıştığım yer komple biliyor. Ha, açığımı bulmak için tetikte bekliyorlar, eller hamuduyla birlikte götürse seslenmek yok, ben parmağımı kıpırdatsam herkesin haberi oluyor, diken üstündeyim ama olsun. Onurum, haysiyetim her şeyin üzerinde.

 

Çıkar için bu aşağılıklara bir kez yamuldum, hâlâ utanıyorum. Okul okumak için bu aşağılıkların maddi olanaklarından faydalandım. Yamulmasam okuyamazdım yani, kesin. Zorunluydum ama hâlâ utanıyorum.  

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
11 saat önce, FETİH yazdı:

 

uzun ama  gerçeği görmek istiyorsan okumalısın.yoksa doğruyu öğrenemezsin.

 

Ayetin meali şöyledir:



"Hani hem Allah’ın nimet ve ihsanına, hem de senin iyiliğine nail olmuş olup da hanımını boşamaya karar vermiş olarak sana danışmaya gelmiş olan kişiye sen: “Eşini yanında tut Allah’tan kork!” demiştin. Allah’ın açığa çıkaracağı bir durumu içinde saklamıştın, çünkü insanlardan çekinmiştin. Halbuki asıl Allah’tan çekinmen gerekirdi. Neticede, Zeyd eşini boşayıp onunla ilişkisini kestikten sonra, Biz onu sana nikâhladık ki, bundan böyle evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kestikleri, onları boşadıkları zaman, o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri her zaman gerçekleşir." (Ahzab Suresi, 33/37)

Allah’ın ve Peygamberimizin ihsanlarına nail olan şahıs, Zeyd ibn Harise (r.a)’dır.

:::

::::
..

 

 

Bir iki satırlık cümle için, sayfalar dolusu șaibeli oldukları âșikar olan açıklamaların getirilmek zorunda kalınması, Sizin kafanızda șimșekler çakmasına vesile olmalı. Bu kadar çok detaylı bir șekilde yazılmaları da mı, garibinize gitmiyor ?

Şaibeliler, çünkü hadislerin tümü ve Muhammedin biyoğrafisi, cereyan ettiği iddia eden olaylardan 100-150 sene sonra kaleme alınmıșlardır.  
İslam tarihinin en azından ilk yüzyılı bu nedenle karanlıktır. Sadece kitap diyen bazı dindar kardeșleriniz, bunun farkında oldukları için hadisleri reddederler. Hiçte haksız sayılmazlar, fakat bu durumda bütün İslam tarihi de güme gider.
 

Hele ki, böyle uzun uzadıya izahat yapmaya mecbur kalınması, Tanrı´nızın derdini anlatması bakımından, ne kadar da beceriksiz olduğunu gözler önüne seriyor. Buna rağmen yukarıdaki pasaj için,  uzunca açıklama yapılmasına pek gerek yok. Kitapta gayet güzel ve öz izah edilmiș, mâlum uçkur meselesi. :D

 

Hasılı ișiniz zor, muhterem.

 

tarihinde kavak tarafından düzenlendi

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
Alıntı

GIYBET: Arkadan çekiştirmek. Hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek. (Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı. Eğer doğru dese; zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır. M.) (Gıybet, mahsus birkaç maddede câiz olabilir: Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesâi etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını edâ etmek için desen: "Onun ile teşrik-i mesâi etme. Çünki zarar göreceksin."Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil, belki maksadı, târif ve tanıttırmak için dese" "O topal ve serseri adam filân yere gitti."Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yâni fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor; sıkılmıyarak âşikâre bir surette işliyor.İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet câiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a'mâl-i sâlihayı yer bitirir.Eğer gıybet etti veyahut istiyerek dinledi; o vakit $ demeli, sonra gıybet edilen adam ne vakit rast gelse: "Beni helâl et." demeli... 

 

http://www.osmanlicaturkce.com/?k=Gıybet&t=%40

 

@FETİH

 

Sen evvelâ "gıybet" nedir; onu öğren. Bu işin "sır" ile bir ilgisi yok Gıybet ancak bir mazlum, suçsuz insanın başka biri ile yapacağı işte zarâra uğraması noktasında mâzur görülebilir ki burada öyle bir durum yok. Allah açıkça, elçisinin eşleri arasındaki dedikoduya taraf olmuş.

 

Tanrı'yı "insan" şeklinde tasavvur etmem mümkün değil. Ben salak mıyım ? Hristiyanların "Tanrı insan oldu" şeklindeki inanç algısına itibar etmem. Tanrı bir bedene lütfu ile tecelli edebilir. Ancak; insan olAmaz. Tanrısal yüceliğe ters bir durumdur bu. İnsan olabilmesi için, Tanrısal niteliklerinden bir ksımını iptal etmesi şarttır.

 

Bahse konu "yücelik" ne menem bir şeydir ki "Yolcu bavulu" gibi istendiğinde bir kenara bırakılabiliyor ?

Her ne ise...

Mevzûyu çarpıtma çabaların boş.

Konu benim inancım değildi.

Merak ettiğin bir şey varsa ayrı bir başlık açıp sorarsın.

Sen bu "gıybet" işine odaklan biraz ve anlamaya çalış.

tarihinde Vefik Sâmi tarafından düzenlendi

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
23 saat önce, anibal yazdı:

 

Bir de soru soruyom diyorsun...

 

Adam, komşun, köşedeki bakkal, muhtarın yeğeni vs. biri işte, 60 yaşına gelmişken, 15 karısı olsa, yetmeyip bir de gidip boşattığı evlatlığının karısıyla evlenmeye gitse, ne derdin?

 

 

 

 

Gerçek  şu ki Muhtarlar peygamber değildir. Koşum olan muhtarın yaptığı yanlıştır. Çünkü kurana uygun olmayan bir iş yapmıştır. Evli eşleri ayırmıştır. Ona karşı çıkarım. Kurana uygun iş yapmadı.

 

Peygamberimiz as. ise evlilikleri İslam’ın yerleşmesi için rehberlik yapması iledir. Keyf değil. Din emirlerini Müslümanlara göstermek içindir.  Sen şunu kafana sok ki: eğer bir ayet varsa o ayet kesinlikle tatbik edilmelidir. Din budur. Şimdi peygamberimiz ayeti tatbik etmiştir. Yani Allah’ın CC. emrine uymuştur. Ya şu işte peygamberimiz sadece ayete uymuş. Kendi görüşüne uymamış. Tıpkı benim namaz kılmam gibi. Ben kendi keyfim için namaz kılmıyorum. Allah’ın CC. emrini yerine getirmek için kılıyorum. Benim namaz kılmama nasıl bakıyorsan, bu evliliğe de aynı gözle bakacaksın.

 

Senin düştüğün en büyük hata kendinin dışındaki insanları olduğu gibi kabul etmiyorsun. Diğer insanları, kafandaki düşünceye uygun şekilde görmeye çalışıyorsun. Bunu yapmak için haliyle diğer insanları olmadıkları halde görüp, gösteriyorsun.

 

Örnek : Peygamberimize as.  Abdullah oğlu Muhammed olarak bakarsan eğer, asla gerçekleri göremezsin. Bu bakışın doğrudur, ama onun peygamber olarak yaptıklarını, bu bakışınla anlayamazsın. İşte bu bakışın yüzünde Onu as. muhtarla kıyaslarsın. Hata edersin.

 

Peygamberimize Allah’ın CC. Resulü as. olarak bakacaksın. Yoksa Hz. Muhammed as. kıyamete kadar kafana uymayacak. Ve sen sürekli onu olmadığı şekline dönüştüreceksin. Onu as.  muhtarla kıyaslaman gibi…. O muhtarla kıyaslama.. anlamıyorsun ki?

 

Sonuç: eğer peygamberimize as. Abdullah’ın yetimi olarak bakarsan, ki şimdi öyle bakıyorsun, hata edersin. Peygamberimiz as. Allah’ın CC. resulüdür. Haşa muhtar değildir

 

 

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
13 saat önce, Vefik Sâmi yazdı:

 

@FETİH

 

Sen evvelâ "gıybet" nedir; onu öğren. Bu işin "sır" ile bir ilgisi yok Gıybet ancak bir mazlum, suçsuz insanın başka biri ile yapacağı işte zarâra uğraması noktasında mâzur görülebilir ki burada öyle bir durum yok. Allah açıkça, elçisinin eşleri arasındaki dedikoduya taraf olmuş.

 

Tanrı'yı "insan" şeklinde tasavvur etmem mümkün değil. Ben salak mıyım ? Hristiyanların "Tanrı insan oldu" şeklindeki inanç algısına itibar etmem. Tanrı bir bedene lütfu ile tecelli edebilir. Ancak; insan olAmaz. Tanrısal yüceliğe ters bir durumdur bu. İnsan olabilmesi için, Tanrısal niteliklerinden bir ksımını iptal etmesi şarttır.

 

Bahse konu "yücelik" ne menem bir şeydir ki "Yolcu bavulu" gibi istendiğinde bir kenara bırakılabiliyor ?

Her ne ise...

Mevzûyu çarpıtma çabaların boş.

Konu benim inancım değildi.

Merak ettiğin bir şey varsa ayrı bir başlık açıp sorarsın.

Sen bu "gıybet" işine odaklan biraz ve anlamaya çalış.

 

sami getirme beni oraya.. sonunu biliyorsun değil mi? Allah'a CC. itaat et, sami..

 

hem senin ilahın var mı sami? ilahının adı nedir? bu ilahın dedikodu yapar mı ?

 

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
11 saat önce, FETİH yazdı:

 

sami getirme beni oraya.. sonunu biliyorsun değil mi? Allah'a CC. itaat et, sami..

 

hem senin ilahın var mı sami? ilahının adı nedir? bu ilahın dedikodu yapar mı ?

 

 

Şunu tee baştan yazsaydın ya muhterem ?

Bak, istediğin zaman ne kadar İknâ"(!) edici olabiliyorsun. :)

 

Yok, yok.

Gelmene gerek yok.

Ben anlayacağımı anladım zâten. :blink:

tarihinde Vefik Sâmi tarafından düzenlendi

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
On 04.02.2018 at 04:43, bir_akil_insan yazdı:

gereksinmeyen, eylemsizdir.

Sevgili bir_akil_insan, eyleme geçmek için gereksinmek gerekir mi?

Örneğin, madde eylemdedir. Fakat, madde gereksinen bir şey değildir. Yani gereksinmeden dolayı eyleme geçme, insanla anlam kazanıyor sanki. Teistlere göre Tanrı, insana benzer değil (yerseniz). Bu yüzden bir teist, Tanrı'nın gereksinmemesi, tıpkı maddenin gereksinmemesi gibidir şeklinde bir eleştiri getirebilir diye düşünüyorum.

tarihinde skeptikal tarafından düzenlendi

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
2 dakika önce, skeptikal yazdı:

Sevgili bir_akil_insan, eyleme geçmek için gereksinmek gerekir mi?

Örneğin, madde eylemdedir. Fakat, madde gereksinen bir şey değildir. Yani gereksinmeden dolayı eyleme geçme, insanla anlam kazanıyor sanki. Teistlere göre Tanrı, insana benzer değil (yerseniz). Bu yüzden bir teist, Tanrı'nın gereksinmemesi, tıpkı maddenin gereksinmemesi gibidir şeklinde bir eleştiri getirebilir diye düşünüyorum.

 

burada eylemi elbette bilince bağlı olarak düşünüyoruz. diğer türlü, bilinçisizce eylem içinde olan bir varlığı tartışmak gerekir ki, zaten bu da yine tanrı özelliklerine çıkmaz.

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
On 16.02.2018 at 12:53, Türk Ateist yazdı:

Bir şey sorabilir miyim?

 

Sizin, özetle manevi tatmin, olgunluk vs dediğiniz şeylerin yalnız inançla gerçekleşebileceği fikriniz neye dayanıyor? Dine mi? Kendi iç dünyanıza mı?

 

Ben inançsızım, manevi yönümü dibine dek tatmin edebiliyor, gayet mutlu mesut ve doyumlu yaşayabiliyorum. Sana diye bir şey duydunuz mu? Müzik? Edebiyat?

Daha da ilginç olanı, sizin muhtemelen soğuk ve katı disiplinel bulduğunuz bilimin de inanılmaz bir manevi tatmin, huzur, derinlik ve gerçek olgunluk kazandırabildiğine, hatta bazılarının sadece bu nedenle bilimci olduğuna ihtimal verebilir misiniz?

 

 

Estağfurullah. Benim bunlara itirazım olmaz. Elbette sanattan, müzikten, edebiyattan ya da bilimden zevk almak, bazen bunlarda manevi tatmin, huzur bulmak mümkün. Ya da doğada, aşkta, sevgide sukunet ve ihtişam görmek çok olası. Hatta benim açımdan bu duygular ilahi duygular ve ilahi olana anahtarlar. (Dolayısıyla aslında Tanrının ne olduğunu, ona inanmanın ne demek olduğunu hiç bir insana başka birinin söylemesine gerek yoktur. Herkes içinde bu hazinenin anahtarını taşır, bu hazineyi bilir ve görür.)

 

Önemli olan durduğumuz yerin bize insanlığımızı ve insani duygularımızı yadsıtacak, bunlarla kavga ettirecek bir yer olmaması. Çünkü bazıları ateizmine bilimi ya da bilimsel bilgiyi gerekçe gösterse de aslında yaşadıkları bir varoluş buhranı. Kendiyle ve kendi dışındaki her şeyle kavgalı olma hali. Bu buhranı kalıcı hale getirmek ve bunun için sürekli gerekçe üretmeye çalışmak ise insanın kendine yapabileceği en büyük kötülük. Çünkü en basit seviyede bilimin metoduna aşina birisi bilir ki bilim ve bilimsel bilgi insanı bütün boyutlarıyla anlamada ve onun ihtiyaçlarını karşılamada oldukça yetersizdir. Öyle olmasa kendini en iyi tanıyan, kendiyle en barışık ve en olgun ve mutlu insanlar en çok bilim bilen insanlardan çıkar.  (Bilimin ya da bilimsel bilginin Tanrının varlığı ile herhangi bir probleminin olmadığı gerçeğini, hiç dile bile getirmiyorum.)  Var oluşun bir kaza ve her şeyin de bu gördüklerimizden ibaret, başka ve üst bir anlam içermediğini düşünmek insan için hiç bir problemi çözmeyeceği gibi, insanın başına türlü türlü de problemler açar. 

 

İnsanın içe doğru farklı katmanları mevcut. İhtiyaçlar hiyerarşisi falan da diyorlar ya. Hepimiz zaten tecrübe ettiğiniz ve tattığınız ihtiyaçlarımızın farkındayız. Şehvet ve gazap kuvveti, güzelliğe hayran olmak, sevmek, sahip olmak, ait olmak vb. Bizim inancımız ve tecrübemiz o yöndedir ki, bütün bu ihtiyaçların en tepesinde En Büyük Sanatkarı sevmek, onu zikretmek, anmak, çağırmak, onunla olmak ve Ona ait olmak vardır. Yani, ilginç bir şeklide insan için mutluluğun en yükseği kendi benliğinden ve egosundan vazgeçmesi kozmik bütüne ve birliğe ait olduğunu tecrübe etmesidir. Bu, insanın yaşayabileceği bütün tecrübelerin en derin olanı, en ileri olanı, en tatminkar olanıdır. Ama bunu yaşayabilmek için kavgayı bırakmak, barışa teslim olmak gerekir. Ben ateistim demeyi bir kenara bırakıp, ben gerçeğin peşindeyim demek gerekir. 

 

On 16.02.2018 at 12:53, Türk Ateist yazdı:

Vermezsiniz çünkü sizin için bütün bunlar yalnız dinle, Allah inancıyla gerçekleşebilir. Öyle inandırılmışsınız, inanırlar dışındaki herkesin mutsuz, karanlık, tatminsiz olması gerektiğine, hatta öyle olup da farkına varamadıklarına inanırsınız.

 

Düşünür iseniz, bunun ne büyük haddini bilmezlik olduğunu farkedersiniz belki.

Estağfurullah. Mutluyum diyene, yok değilsin diyecek halimiz yok. Herkesin mutlu olması beni de mutlu eder. Ama mutluluğun, huzurun ve tatminin dinde olsun, başka bir şeyde olsun, kişi farkına varsa da varmasa da ilahi olduğuna inanırım. Çünkü ancak insanı da aşan bir şey onu mutlu, huzurlu ve mutmain kılabilir. Mutluluğu aramanın sonunda insanı doğruya ulaştıracağını düşünürüm.

tarihinde Yeni Üye tarafından düzenlendi

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
5 dakika önce, Yeni Üye yazdı:

Çünkü en basit seviyede bilimin metoduna aşina birisi bile bilir ki bilim ve bilimsel bilgi insanı bütün boyutlarıyla anlamada ve onun ihtiyaçlarını karşılamada oldukça yetersizdir. Öyle olmasa kendini en iyi tanıyan, kendiyle en barışık ve en olgun ve mutlu insanlar en çok bilim bilen insanlardan çıkar.  

 

Bense bunun tam tersini düşünüyor, hatta iddia ediyorum. Öldükten sonra azot döngüsüne karışmanın, atomlarınızın evrene dağılıp dolaşacağını bilmenin hazzı ve verdiği doyum bile inanılmaz. Dini deyimle, inanılmaz bir derinlik, bir huşu hali... 

Şu benim gözlerimi doldurur mesela, söyleyenine hiç değinmeyeyim. Nasıl değerli, nasıl özel bir insandır...

 

hepimiz yıldız tozuyuz ile ilgili görsel sonucu

 

Sizinle dev farklarımız yok aslında, hayattan keyif almak ve bilmek noktasında bile ayrı değiliz. Gidiş yollarımız farklı, bir de sonunda ilahilik bulma ihtiyacı içindesiniz.

Olayın toplamı bu.

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
18 saat önce, bir_akil_insan yazdı:

 

burada eylemi elbette bilince bağlı olarak düşünüyoruz. diğer türlü, bilinçisizce eylem içinde olan bir varlığı tartışmak gerekir ki, zaten bu da yine tanrı özelliklerine çıkmaz.

Haklısınız. Ben benzetmeyi tam doğru yapamadım. Anlatmaya çalıştığım şey şuydu, örneğin, madde bir amaca göre hareket etmez. Amaç doğrultusunda hareket etmediği için bir eksikliği yoktur. Tanrı da, bilinçli bir şekilde de olsa, eyleme geçerse ama bu bir amaç doğrultusunda değilse, eksiksizliğine gölge düşürmez diye düşünüyorum.

Tanrı, bir amaç uğruna eyleme geçiyorsa, eksiksiz olmaz. Çünkü eyleme geçmeden önceki durumunda, amacın gerçekleştiği durumun eksikliğindedir. Fakat amaç uğruna eyleme geçmiyorsa, bir eksikliği olmaz.

Mesela, yapmanızı gerektiren bir durum olmayan rastgele bir eylem düşünün. Örneğin, şu an mutfağa gidip bir tabak kırabilirim. Tabak kırmaya ihtiyacım yok, tabak kırmayı bir amaç uğruna da gerçekleştirmiyorum, sadece yapmayı seçiyorum ve yapıyorum. Öyleyse bu beni eksik bir varlık yapmaz. Yani eyleme geçmesi, Tanrı'yı eksiksiz kılmaz diye düşünüyorum.

Aslında dinler açısından, Tanrı insanı kendine tapması amacıyla yaratır. Bu durumda eksiksiz olmamalı tabi. Ama teistler kelime oyunu yaparak, işin içinden çıkabilir gibi. "Tanrı'nın sana değil, senin Tanrı'ya ihtiyacın var" gibi pek de inandırıcı olmayan cümlelerle.

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş
Bir saat önce, skeptikal yazdı:

Haklısınız. Ben benzetmeyi tam doğru yapamadım. Anlatmaya çalıştığım şey şuydu, örneğin, madde bir amaca göre hareket etmez. Amaç doğrultusunda hareket etmediği için bir eksikliği yoktur. Tanrı da, bilinçli bir şekilde de olsa, eyleme geçerse ama bu bir amaç doğrultusunda değilse, eksiksizliğine gölge düşürmez diye düşünüyorum.

Tanrı, bir amaç uğruna eyleme geçiyorsa, eksiksiz olmaz. Çünkü eyleme geçmeden önceki durumunda, amacın gerçekleştiği durumun eksikliğindedir. Fakat amaç uğruna eyleme geçmiyorsa, bir eksikliği olmaz.

Mesela, yapmanızı gerektiren bir durum olmayan rastgele bir eylem düşünün. Örneğin, şu an mutfağa gidip bir tabak kırabilirim. Tabak kırmaya ihtiyacım yok, tabak kırmayı bir amaç uğruna da gerçekleştirmiyorum, sadece yapmayı seçiyorum ve yapıyorum. Öyleyse bu beni eksik bir varlık yapmaz. Yani eyleme geçmesi, Tanrı'yı eksiksiz kılmaz diye düşünüyorum.

Aslında dinler açısından, Tanrı insanı kendine tapması amacıyla yaratır. Bu durumda eksiksiz olmamalı tabi. Ama teistler kelime oyunu yaparak, işin içinden çıkabilir gibi. "Tanrı'nın sana değil, senin Tanrı'ya ihtiyacın var" gibi pek de inandırıcı olmayan cümlelerle.

 

amaç uğrunda olmayan eylemler, bilinçsiz eylemlerdir.

 

amaç uğrunda olan eylemler ise, eksikliğin tamamlanması üzerine gerçekleşmiş olan eylemlerdir.

 

burada biraz farkındalık katmak gerekiyor. hiç ihtiyacım olmadığı halde kolumu sallayabilirim demek, gerçekten bir ihtiyaç olmadığı anlamına gelmiyor. amaç doğrultusundaki her eylem, gereksinim karşılamak içindir. bilincin gerçekleştirdiği her eylem, gereksinim doğrultusundadır. yani bak hiç gereği yokken kolumu sallıyorum deseniz de,  aslında kolunuzu bir kazanım olmaksızın, gereksiz yere sallayabildiğinizi göstermek amacı ile eylem gerçekleştirmekte olduğunuz gerçeği değişmez.

 

tik sahibi iseniz ya da dönem dönem tikleriniz olmuşsa, bilinçsiz eylemin ne olduğunu bilirsiniz. bunlar hiçbir gereksinim doğrultusunda gerçekleşmeyen, sinir sistemi aksaklıkları sonucu oluşan eylemlerdir. hiçbir gereksinimi karşılamazlar. bunun dışında, bilincinizle gerçekleştirdiğiniz her eylem, eksiklik gidermek içindir; anlamsal olarak size ne kadar saçma gelse de. diğer nefes alma, kalp atması vb gibi otonom sinir sisteminin kontrol ettiği eylemler ise doğrudan ihtiyacın kendisi ya da ihtiyaç ile çok yakın ilgilidir ki, zaten konuya katmanın bir anlamı bulunmuyor.

 

diğer yandan, işin felsefi boyutunda: tanrı amaçsız ise, tanrı değildir, çünkü tanrının mükemmel varlık sayıldığı tüm tanımlarda, saçma veya bilinçsiz bir iş yapması, tanımına aykırıdır. tanrı amaçlı ise, eksikliği gidermek üzere harekettedir. 

 

bu yüzden tanrı diye bir şey yoktur.

 

 

 

İletiyi paylaş


Link to post
Sitelerde Paylaş

Hesap oluşturun veya yorum yazmak için oturum açın

Yorum yapmak için üye olmanız gerekiyor

Hesap oluştur

Hesap oluşturmak ve bize katılmak çok kolay.

Hesap Oluştur

Giriş yap

Zaten bir hesabınız var mı? Buradan giriş yapın.

Giriş Yap

  • Konuyu Görüntüleyenler   0 kullanıcı

    Sayfayı görüntüleyen kayıtlı kullanıcı bulunmuyor.

×