Jump to content

Obsesif

Üyeliğini Sildirmiş Kullanıcı
  • İçerik sayısı

    35
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

Obsesif Hakkında

  • Derece
    Advanced Member
  1. Obsesif

    Darwin ve lamarck..

    Bu konunun bilim forumuna alınmasını istiyorum. Ateistcafe bölümünde kayda değer, elle tutulur hiçbir başlık olmadığı ve genelde boş başlıklar olduğu için, bu isteğimin yerine getirilmesini rica ediyorum.
  2. Bilim forumunu takip eden arkadaşların ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Yazıyı, "Galileo'nun Buyruğu" adlı kitaptan tarayarak alıntıladım. Sunacağım yazı, Charles Darwin'in doğal seçilim yoluyla evrim düşüncesini, öte yandan bu düşünceye iye olan bir diğer kişi Alfred Wallace'ın bir makalesini içeriyor. * * * ALFRED WALLACE Türlerin Orijinal Tiplerinden Sürekli Değişme Eğilimleri Üzerine (1859) Alfred Russel Wallace (1823-1913), doğa olgularına büyük ilgi duyan bir arazi ölçümcüsüydü. Formal bir eğitimi olmadığı halde "türlerin kökeni" (1847'de kullanılan bir terim) hakkında ipuçla­rı bulmak için Amazon'un yukarı bölgesine gitmişti. Geçimini müzelere yabanıl yaşamdan örnekler toplayarak sağlıyordu. Da­ha sonra Hindistan ve Doğu Hint Adalarına giderek biyolojik ör­nekler toplama işini oralarda sürdürdü. 1858 yılına gelindiğinde türler ve çevre arasındaki ilişkileri bütün ayrıntılarıyla anlamada üstüne kimse yoktu. Şimdi Endonezya dediğimiz bölgedeki baharat adalarından birisi olan Ternate'de bulunduğu sırada Wallace sıtmaya yakalandı. Bir sıtma nöbeti sırasında birdenbire, türlerin evrimi ve yaşama sava­şı arasındaki ilişkiyi kavradı. Hemen aşağıdaki makaleyi yazıp İn­giltere'ye postaladı. Mektup, üç ay sonra alıcısının, Charles Darwin'in eline geçti. Darwin çok şaşırmıştı. Kendisinin onyıllarca uğraştığı kuram, çok güzel bir düzyazı anlatımıyla önünde dur­maktaydı. Ne mutlu Darwin'e ki, Wallace hiçbir kişisel hırsı ol­mayan, yalnızca meraklı biriydi. Wallace asıl likrin Darwin'e ait olduğunu kabul etti: Hatta evrim konusunda kendi kitabını yaz­dığı zaman ona Darwinism (1899) adını verdi. Darwin şimdi dün­ya çapında ünlüdür. Wallace ise sadece uzmanlarca tanınır. An­cak yine de, Wallace'ın doğal seçilim sürecini olağanüstü bir ber­raklıkla anlattığı bu makalesi parıltısını hâlâ korumaktadır. * * * Türlerin [species] başlangıçta var olan kalıcı farklılıklarını is­patlamak için öne sürülen en güçlü gerekçelerden birisi şöyledir: Evcil olarak üretilen çeşitler [varieties] fazla kararlı değildirler ve kendi hallerine bırakıldıklarında, çoğu zaman, ebeveyn türün normal biçimine dönme eğilimi gösterirler. Bu kararlı olmama du­rumu, bütün çeşitler için, hatta doğada bulunan yabanıl hayvan­larda yer aldığı zaman bile, dikkat çekici bir özelliktir ve başlan­gıçta yaratılmış olan farklı türleri değişmeden korumak için alın­mış bir tedbirdir. Yabanıl hayvanlarda ortaya çıkan farklılıklar konusunda ol­guların ve gözlemlerin yokluğundan çok az olmasından3 ötürü bu uslamlama, doğa bilimcilerce sorgulanmadan benimsendi ve türle­rin kararlılığı konusunda çok genel ve biraz önyargılı bir inanca yol açtı. Aynı ölçüde genel olan bir inanç da, kalıcı ya da gerçek çeşitlerdir — sürekli kendi benzerlerini üreten bir ırkın, bir başka ırktan olan bir hayvandan farkı o kadar azdır (ama bu fark her za­man vardır) ki, ırklardan birisinin ötekinin bir türü olduğu düşü­nülür. Hangisi çeşittir, hangisi orijinal türdür, bunu genel olarak saptayacak bir yöntem yoktur; sadece, ender olarak, bir ırkın ken­disine benzemeyen, diğerine benzeyen bir yavru ürettiği durum­larda saptanabilir. Bu ise, "türlerin kalıcı değişmezliği" ile çelişir görünmektedir. Ancak bu sıkıntı da, çeşitliliğin kesin sınırları olduğu ve orijinal türden daha fazla değişemeyeceği, ama ona tekrar dönebilecekleri; evcil hayvanlar örnek alındığında bunun olasılığı­nın kesin değilse de çok büyük olduğunu varsayarak giderilir. Bu uslamlamanın temelinde, doğal koşullarda ortaya çıkan çeşitlerin her bakımdan evcil hayvanlara benzer, hatta aynı oldu­ğu, kalıcı olma veya tekrar değişebilme bakımından da aynı yasa­lara tabi oldukları varsayımı bulunmaktadır. Bu makalenin ama­cı bu varsayımın tümüyle yanlış olduğunu, doğada, birçok çeşidin var olmayı ebeveyn türden öteye sürdürdüklerini, art arda deği­şimlerle orijinal türden giderek uzaklaştıklarını gösteren bir ilke­nin var olduğunu ve bu ilkenin evcil hayvanlardaki orijinal biçi­me dönme eğilimine yol açtığını göstermektedir. 3. Wallace herhalde "yokluğundan ' veya "çok az olmasından" ibarelerinden birisini çiz­meyi düşünmüştü. Var Olma Savaşı Yabanıl hayvanların yaşamı bir var olma savaşıdır. Kendi varlıklarını sürdürmek ve küçük yavrularını beslemek bütün yeteneklerinin ve enerjilerinin kullanılmasını gerektirir. Hem birey­lerin hem de bütün türün varlığını sürdürmesi için en önemli olan koşullar, en elverişsiz mevsimlerde yiyecek temin edebilme ve en tehlikeli düşmanlarının saldırılarından kaçabilmeleridir. Bu ko­şullar, ayrıca bir türün nüfusunu da belirler; bu koşullan dikkat­le incelememiz, ilk bakışta anlaşılmaz gibi görünen bir durumu —yani bazı türlerden çok sayıda hayvan olduğu halde ona çok ya­kın olan başkalarından çok az olmasını— kavramamıza ve bir ölçüde de açıklamamıza olanak sağlayabilir. Türlerin Nüfus Yasası Bazı hayvan grupları arasında genel oranın ne olması gerekti­ği kolayca görülebilir. Büyük hayvanlar küçükler kadar bol ola­maz; etoburlar otoburlardan daha az sayıda olmalıdır; kartallar ve aslanlar, güvercinler ve antiloplar kadar çok olamaz: Tatar çölleri­nin yaban eşekleri, Amerika'nın daha bereketli pampaları ile otlaklarındaki atların sayısına erişemez. Bir hayvanın çok ya da az olma­sının en önemli nedeninin, doğurganlığının az veya çok olması ol­duğu düşünülür, ancak gerçekler dikkate alındığında bunun ko­nuyla çok az ilgisi olduğu ya da hiç olmadığı görülecektir. En az doğurgan olan hayvanlar bile, eğer durdurulmazlarsa, hızla çoğa­lırlar, halbuki yerkürenin hayvan nüfusunun sabit olması veya in­sanların etkisiyle azalması gerekir. Dalgalanmalar olabilir; ancak sınırlı bazı bölgeler dışında sürekli artış olanaksızdır. Örneğin, göz­lemlerimiz bizi kuşların, kendi doğal çoğalmalarına güçlü bir engel konulmadğı zaman artacağı hızla, yani geometrik bir oranla artma­dığına bizi ikna edebilir sanırım. Yılda ikiden az yavru üreten çok az kuş vardır; birçoğunun altı, sekiz veya on yavrusu olur; dört, ke­sinlikle ortalamanın altındadır. Her çiftin yaşamları boyunca sade­ce dört defa yavruladığını varsayarsak, şiddet veya açlık nedeniyle de ölmediklerini düşünürsek bu sayı da ortalamanın çok altındadır. Oysa bu hızla bile, bir çift kuştan birkaç yıl içinde ne kadar çok sa­yıda kuş çoğalacaktır! Basit bir hesap, bir çift kuşun on beş yılda neredeyse on milyona çıkacağını gösterecektir. Halbuki herhangi bir ülkedeki kuş sayısının on beş veya yüz elli yılda herhangi bir ar­tış gösterdiğine inanmamız için hiçbir neden yoktur. Bu ölçüdeki bir artış hızıyla her tür ilk ortaya çıktıktan birkaç yıl sonra limite ulaşıp sonra da sabit kalmış olsa gerek. Bu nedenle, her yıl çok sa­yıda kuşun —gerçekte doğan kuş sayısı kadar— yok olması gerekti­ği aşikârdır. En düşük hesaplara göre, her yıl yeni kuşağın sayısı anne babaların sayısının iki katı olacaktır. Öyleyse, herhangi bir ül­kede var olan ortalama kuş sayısı her ne ise, onun iki katı sayıda kuşun her yıl yok olması gerek— çok çarpıcı bir sonuç, takat, en azından, çok olası ve gerçek sayıdan fazla değil, belki de az. Bu ne­denle, türlerin varlıklarını sürdürmek ve ortalama birey sayısını korumak bakımından kuluçka sayısının büyük olmasına gerek yok. Ortalama olarak bir tanesi dışında hepsi, şahinlere, çaylakla­ra, yaban kedilerine ve sansarlara yem olmakta ya da kış gelince soğuktan ve açlıktan ölmektedir. Belirli türler için bu sonuç çarpı­cı biçimde ispatlanmıştır; çünkü onların bireysel olarak çok sayıda olmalarının yavru üretmekteki doğurganlıklarıyla hiçbir ilgisi ol­madığını görüyoruz. Çok kalabalık bir kuş nüfusunun en ilginç ör­neği Birleşik Devletlerdeki posta güvencinleridir; bunların bir ve­ya en tazla iki yumurta yumurtladıkları ve genel olarak sadece bir tane yavru büyüttükleri söylenir. Neden bu kuşların sayısı böyle olağanüstü çok da iki veya üç kat daha fazla yavrusu olanlar çok daha az sayıda? Açıklaması pek zor değil. Bu tür için en uygun olan ve onun en iyi geliştiği besin, o kadar geniş bir bölgeye, farklı toprak örtüsü ve iklimlere yayılmıştır ki bölgenin şu veya bu bölü­münde her zaman yiyecek bulmak olanaklıdır. Bu kuş hızlı ve uzun süre hiç durmadan uçabilmekte, bu sayede yaşadığı bölgenin bir ucundan öbürüne gidebilmektedir. Bir bölgedeki besin kaynağı tü­kenmeye başlayınca yeni bir beslenme bölgesi bulabilmektedir*. Bu örnek bize gösteriyor ki, belirli bir türün hızla çoğalması için gere­ken tek şey iyi bir besin kaynağının sürekli var olmasıdır, çünkü ne sınırlı doğurganlık ne de av kuşlarının ve insanların sürekli saldırı­ları onu sınırlamaya yeterli değildir. Başka hiçbir kuş için bu kadar özel koşul, bu kadar dikkat çekici biçimde yan yana gelmemiştir. Ya besin kaynaklan tükenmeye daha elverişlidir ya geniş bir alan­da besin aramak için yeterince güçlü kanatları yoktur ya da yılın belirli bir mevsiminde kıtlaştığı için daha az sağlıklı besinlerle ye­tinmek zorundadırlar. Böylece yavrulama bakımından daha verim­li olduklan halde sayıları en olumsuz mevsimdeki besin kaynağını aşacak şekilde artamaz. Birçok kuş, ancak, yiyeceğin kıt olduğu mevsimlerde, iklimleri daha yumuşak veya en azından farklı olan bölgelere göç ederek var olmayı sürdürebilir. Bu göçebe kuşların sayısının hiçbir zaman çok fazla olmadığından da anlaşıldığı gibi, gittikleri ülkelerde de besin kaynakları sürekli bol ve iyi besin sağ­lamaya yeterli değildir. Belirli dönemlerde besinleri azaldığı halde yapıları göç etmeye elverişli olmayan kuşlar hiçbir zaman büyük bir nüfusa sahip olamıyorlar. Bizde çok az ağaçkakan olmasına karşın tropik bölgelerde onların, yalnız yaşayan kuşlar arasında en kalabalık nüfusa sahip olmalarının nedeni bu olsa gerek. Aynı şe­kilde serçe, kırmızı gerdandan daha boldur çünkü onun besini da­ha sürekli ve boldur — çimen tohumları kışa dayanıklıdır, çiftlikle­rimiz ve kesilmiş ekin tarlaları neredeyse hiç tükenmeyen bir kay­naktır. Su kuşları, özellikle de deniz kuşları, genel olarak, sayı ba­kımından neden kalabalıktırlar? Diğerlerinden daha doğurgan ol­dukları için değil; genel olarak tam tersi doğrudur ama her zaman yiyecek bulurlar; deniz kıyıları ve nehir kenarları her gün taze yu­muşakçalar ve kabuklularla doludur. Memeliler de aynı yasalara tabidirler. Yaban kedileri doğurgandır ve düşmanları çok azdır, öyleyse onlar neden tavşanlar kadar bol değiller? Akla yakın tek yanıt, besin kaynaklarının daha süreksiz olmasıdır. Açıkça görülü­yor ki doğal bir bölgede fiziksel bir değişim olmadıkça onun hay­vanlarının nüfuslarında da elle tutulur bir artış olmayacaktır. Eğer bir türün nüfusu artarsa, aynı tür besine gereksinimi olan bir baş­kasının nüfusunun aynı oranda azalması gerekir. Her yıl çok sayı­da hayvan ölüyor olmalı; her hayvanın bireysel varlığı kendisine bağlıdır: Ölenler en zayıf —çok küçük, yaşlı ve hasta— olanlar yaşa­mayı sürdürenlerse sağlık ve güç bakımından en kusursuz olanlar — besinlerini düzenli olarak temin edebilen ve sayısız düşmanlarını saf dışı bırakanlar olsa gerek. Başlangıçta "yaşam savaşı" dediğimiz de budur, en zayıf ve en az gelişmiş olan her zaman kaybeder. Türlerin Çok veya Az Sayıda Olmaları Yaşam Koşullarına Daha İyi veya Daha Kötü Uyum Sağlamalarına Bağlıdır Bir türün bireyleri için olup bitenlerin, o türle akraba olan başka türler için de geçerli olacağı aşikâr görünüyor —yani dü­zenli bir besin kaynağı elde etmeye en uygun olan ve kendileri­ni düşmanların saldırılarına ve mevsim değişikliklerine karşı ko­ruyabilenlerin, kendilerine grup içinde üstünlük sağlamaları ve onu sürdürmeleri, öte yandan güçlerinde veya yapılarındaki her­hangi bir eksiklik nedeniyle besin kaynaklarındaki vb. değişik­liklere en az karşı koyabilenlerin sayılarının azalarak sonunda tümden tükenmesi gerekmektedir. Bu iki uç arasındaki türler yaşamı sürdürme becerisi bakımından farklı kapasitelerde ola­caklardır; türlerin nüfuslarının çok veya az olmasını bu şekilde açıklıyoruz. Bilgisizliğimiz, genel olarak olguların nedenlerini kesin biçimde saptamamızı engellemektedir, ancak çeşitli türler­den hayvanların alışkanlıklarını ve yapılarını tam olarak bilsey­dik ve her birinin çevresindeki çeşitli koşullar altında güven içinde var olması için gerekli birçok eylemi yerine getirme kapa­sitesini ölçebilseydik bu bilgilerin öngördüğü sonucu, yani birey sayılarının oranlarını bile hesaplayabilirdik. Eğer aşağıdaki iki noktayı kanıtlamayı başardıysak, artık bu görüşlerin doğrudan ve çok önemli uygulama konusu olan çeşitleri ele alacak duruma gelmiş olacağız; birincisi, bir ülkenin hayvan nüfusu, periyodik besin kıtlığı ve başka engeller nedeniyle genel olarak durağan­dır; ikincisi de birkaç türün oluşturduğu bir gruptaki bireysel türlerin nüfuslarının görece çok veya az olmasının nedeni, tü­müyle yapıları ve bunun sonucunda oluşan alışkanlıklardır. Bu alışkanlıklar bazı durumlarda besin kaynağı ve kişisel güven sağlamayı, başka durumlara göre daha zorlaştırabilir; denge an­cak belirli bir alanda var olması gereken nüfusta bir değişmeyle sağlanabilir. Yararlı Değişiklikler Artmaya, Yararsız ve Zararlı Değişiklikler Azalmaya Eğilimlidir Bir türün tipik biçiminde yer alan farklılıkların, çoğunun, belki de hepsinin onların alışkanlıkları veya kapasiteleri üzerinde, çok belirsiz de olsa kesin bir etki göstermesi gerekir. Renkteki bir değişim bile onları daha az veya daha çok fark edilir kılarak gü­venliklerini etkiler; daha az veya daha çok kıl gelişimi de, alışkan­lıklarını değiştirebilir. Kol, bacak veya herhangi başka bir dış or­ganın boyutundaki ve gücündeki bir değişim gibi önemli değişik­likler ise onların besin sağlama yöntemlerini veya yaşam alanları­nın kapsamını etkiler. Bundan başka, değişikliklerin çoğunun, ya­şamı sürdürme güçlerini olumlu veya olumsuz yönde etkileyeceği aşikârdır. Daha kısa ve zayıf bacaklı bir antilop, etobur kedi tür­lerinin saldırılarından daha olumsuzca etkilenecektir; daha güç­süz kanatları olan bir posta güvercini eninde sonunda düzenli be­sin kaynağı temin etme gücü bakımından etkilenecektir; her iki durumda da bu değişmiş türlerin sayılarında bir azalma olması kaçınılmaz bir sonuçtur. Diğer yandan, eğer herhangi bir tür, var olmayı sürdürme gücü biraz daha fazla olan bir çeşit geliştirirse, bu çeşidin zamanla sayısal bir üstünlük sağlaması da kaçınılmaz­dır. Nasıl ki yaşlılık, aşırılık ya da besin kıtlığı ölüm artışına yol açar, bu sonuçlar da aynı şekilde kaçınılmaz olsa gerek. Her iki durumda da birçok bireysel istisna olabilir ama kuralın her zaman ortalama olarak geçerli olduğu görülecektir. Bu nedenle bütün çeşitler iki sınıfta toplanacaktır —aynı koşullar altında ebeveyn türlerin sayısına erişemeyecek olanlar ve zamanla sayısal üstünlü­ğe erişip bunu sürdürecek olanlar. Şimdi de bölgedeki fiziksel ko­şullarda bir değişiklik olduğunu düşünelim; uzun bir kuraklık dö­nemi, bitki örtüsünün çekirgelerce yok edilmesi, "yeni otlaklar" arayan yeni bazı etoburların istilası gibi. Bunun, söz konusu olan türler için yaşamı daha zor kılmaya yönelik ve tümden yok olma­mak için bütün gücünü sarf etmeye zorlayan bir değişiklik oldu­ğunu varsayalım. Türü oluşturan bütün bireyler arasında en çok zarar görecek olanın, en az sayıda olan ve en az gelişmiş çeşit ola­cağı aşikârdır; eğer baskı çok şiddetliyse kısa sürede yok olacak da herhalde odur. Aynı nedenler etkilerini sürdürürse etkilenme sırası ebeveyn türe gelir, giderek sayısı azalır ve olumsuz koşulla­rın tekrarlanmasıyla o da tükenebilir. O zaman sadece üstün çe­şit kalmayı başarır ve tekrar olumlu koşullara dönüldüğünde sa­yısı hızla artar ve tükenen çeşit ve türün yerini alır. 4. Wallace'ın anlattıkları posta güvercinlerinin yazgılarına açıklık getirmektedir. Yirminci yüzyıl başlarında posta güvercinlerinin soyu tükendi; nedeni, kısmen yaygın avlanması, ayrıca doğal bölgesini yerleşik modern bir insan topluluğuna kaptırması ve Wallace'ın da dediği gibi, kendini çoğaltmakta pek becerikli olmamasıydı, insanlar bu durumu fark edip kuşun neslinin tükenmesini önlemek için bir şevler yapılmasını söylediklerinde ise artık çok geç kalınmıştı. Üstün Çeşitler En Sonunda Orijinal Türü Yok Eder Şimdi artık çeşit, kendisinin kökeni olan türden daha kusur­suzca gelişmiş daha iyi yapılanmış biçime gelerek o türün yerini almıştır. Kendi bireysel varlığını ve ırkının varlığını sürdürmek ve güvenliğini korumak için her bakımdan daha iyi uyum geliş­tirmiştir. Böyle bir çeşit orijinal biçime dönemez, çünkü o biçim daha zayıftır ve var olma savaşında kendisiyle rekabet edemez. Bu nedenle türün, orijinal tipini tekrar üretmeye yönelik bir "eği­lime" sahip olduğu kabul edilse de, çeşit her zaman sayıca üstün olacak ve olumsuz fiziksel koşullar altında yine yalnız o sağ ka­lacaktır. Ancak bu yeni, daha üstün ve kalabalık ırkın kendisi de, zamanla biçimlerinde farklı değişiklikler gösteren yeni çeşitler ortaya çıkaracaktır ve bunlardan herhangi birisi var olmayı sür­dürmek bakımından daha fazla olanağa sahip olacak ve aynı ge­nel yasa gereğince, sırası geldiğinde üstünlüğü devralacaktır. Öyleyse burada, doğal durumdaki hayvanların var olmalarını düzenleyen genel yasalardan ve sorgulanamayacak bir gerçek olan çeşitlerin sıkça ortaya çıkması olgusundan türetilen bir ilerleme ve sürekli farklılaşma ilkesine varmış oluyoruz. Ancak bu sonucun değişmez olduğu ileri sürülmemektedir; bölgedeki fizik­sel koşullardaki bir değişim bazen sonucu önemli ölçüde değişti­rebilir, daha önceki koşullarda yaşamı sürdürmede en güçlü olan ırk, şimdi en güçsüz ırk olabilir ve hatta böyle bir değişim daha yeni olan ve bir süre için üstün olan ırkın yok olmasına neden olurken, daha eski veya ebeveyn tür ve onun ilk zayıf çeşitleri ge­lişmeyi sürdürürler. Önemli olmayan bölümlerde de değişimler olabilir, bunlar yaşam-koruyucu güç üstünde fark edilen bir etki göstermezler ve böyle çeşitler ebeveyn türe paralel bir çizgi izle­yerek ya daha öte değişimlere yol açar ya da ilk biçimlerine dö­nerler. Bizim ileri sürdüğümüz şudur: Bazı çeşitlerin varlıklarını orijinal türden daha uzun zaman sürdürme eğilimleri vardır ve bu eğilimin kendini belli etmesi gerekir. Çünkü rastlantı veya or­talamalar öğretisi sınırlı sayılar için güvenilebilir olmasa da bü­yük sayılara uygulandığı zaman sonuçlar teorinin öngördüğüne yaklaşır; örnek sayısı sonsuza yaklaştığında ise kesin doğru olur. Doğanın etkinliği o kadar büyük ölçüdedir, söz edilen sayılar ve zaman aralıkları sonsuza o kadar yaklaşır ki herhangi bir neden, ne kadar önemsiz olursa olsun, rastlantısal koşullarla ne kadar gizlenirse gizlensin ve karşı konulsun en sonunda kendi hakkı olan sonuçları ortaya koyacaktır. Evcil Çeşitlerin Kısmen Eskiye Dönmesinin Açıklanması Şimdi evcil hayvanlara dönelim ve onlarda ortaya çıkan çe­şitlerin yukarıda ifade ettiğimiz ilkelerden nasıl etkilendiklerini araştıralım. Yabanıl ve evcil hayvanlar arasındaki önemli fark şu­dur: Birincilerin rahatı ve hatta var olması bile, bütün duyuları­nın ve fizik güçlerinin sağlıklı durumda olmasına ve tam olarak kullanılmasına bağlıdır, halbuki ikinciler için bunlar sadece kıs­men kullanılırlar ve bazı durumlarda da hiç kullanılmazlar. Yaba­nıl bir hayvanın her lokma yiyeceği önce arayıp bulması, sonra da onu elde etmek için uğraşması gerekir — yiyecek ararken, tehlike­lerden sakınırken, mevsimlerin kötü hava koşullarına karşı barı­nak ararken ve yavrularının bakımı ve güvenliğini sağlarken, gör­me, işitme ve koku alma duyularını kullanır. Vücudunda her gün ve her saat etkin halde olmayan bir tek kas yoktur; sürekli çalış­tırmayla güçlendirmediği hiçbir duyu veya yetenek yoktur. Hal­buki evcil hayvanın yiyeceği sağlanır, barınağı vardır ve mevsim­lerin koşullarından korunur, genellikle de biryere kapatılır, doğal düşmanlarının saldırılarından dikkatle korunur ve yavrularını in­sanların yardımı olmadan büyüttüğü de pek söylenemez. Duyula­rının ve yeteneklerinin yarısı hiçbir işe yaramaz, öteki yarısı ile ara sıra biraz egzersiz yapmaya zorlanır, kas sistemi bile sadece arada bir çalışmak zorunda kalır. Böyle bir hayvandan, herhangi bir duyusunda veya organın­da daha fazla güç veya kapasite olan bir çeşit türerse bu artış hiç­bir işe yaramaz, hiçbir zaman kullanılmasına gerek olmaz ve hat­ta hayvan onun varlığının farkında bile olmayabilir. Yabanıl hay­vanda ise, tersine, var olmasının gereği olarak bütün yetenekleri ve güçleri tümüyle eylem durumundadır, herhangi bir artış he­men kullanılır ve egzersizlerle güçlendirilir; hatta beslenmesini, alışkanlıklarını ve ırkının bütün ekonomisini az da olsa etkiler. Sanki, üstün gücü olan yeni bir hayvan yaratır; o hayvan da, ka­çınılmaz olarak sayısını artıracak ve daha zayıf olanlardan fazla yaşayacaktır. Evcil hayvanlarda bütün çeşitlerin yaşamı sürdürme şansı aynıdır; yabanıl bir hayvanın hemcinsleriyle rekabetini ve var ol­mayı sürdürmesini belirli biçimde olanaksız kılan bir değişimin evcil olma durumunda herhangi bir olumsuzluğu yoktur. Çabucak şişmanlayan domuzlarımız, kısa bacaklı koyunlarımız, şişkin kursaklı güvercinlerimiz ve kaniş köpeklerimiz doğal koşullarda hiçbir zaman var olamazlardı, çünkü böyle zayıf çeşitlere doğru .ınlacak ilk adım ırkın hızlayok olmasına neden olurdu. Yarış atı­nın büyük hızı ve kısa süreli dayanma gücü, sabana koşulan hay­vanların kaba gücü; doğal koşullarda her ikisi de işe yaramazdı. I kınlar pampalara salıverilirlerse kısa süredeya soyları tükenir ya da koşullar olumlu ise, her ikisi de hiç kullanamayacakları aşırı niteliklerini yitirip birkaç nesil sonra normal tipe dönerler; bu normal tip, herhalde, yiyecek bulma ve güvenliği sağlama bakı­mından farklı güçlerin ve yeteneklerin birbirleriyle en uyumlu oranda oldukları, yani hayvanın vücut yapısındaki bütün bölüm­lerin tam çalıştırılmasıyla yaşamayı sürdürebileceği durumdur. Evcil çeşitler doğaya bırakıldıklarında orijinal yabanıl tiplerine yakın bir şeylere tekrar dönme zorundadırlar yoksa tümden yok olurlar. Lamarck'ın Varsayımı Şimdi ileri Sürülenden Çok Farklı Görüyoruz ki evcil hayvanlar üzerinde yapılan gözlemlerden, doğal koşullardaki çeşitler hakkında hiçbir sonuç çıkarılamaz. Bu ikisi yaşamlarının her ayrıntısında birbirlerine o kadar ters ko­numdadırlar ki birisi için geçerli olanın öteki için geçerli olmaya­cağı neredeyse kesindir. Evcil hayvanlar anormal, düzensiz ve ya­paydırlar. Doğal koşullarda hiç rastlanmayan ve hiç rastlanamayacak çeşitlere açıktırlar. Var olmaları bile tümüyle insanların il­gisine bağlıdır, kendi olanaklarına bırakılmış bir hayvanın varlı­ğını koruması ve ırkını sürdürmesi için zorunlu olan, o yapının doğru dengelenmesi, o yeteneklerin doğru oranda olması, evcil hayvanların çoğunun çok uzağındadır. Lamarck'ın varsayımı —türlerde yavaş yavaş oluşan değişim­lerin hayvanların belirli organların gelişimini artırma çabalarından kaynaklandığı ve böylece yapılarını ve alışkanlıklarını değiştirdiği varsayımı— türler ve çeşitler konusunda yazan bütün yazarlarca defalarca ve kolayca çürütülmüştür; bu yapıldıktan sonra da ko­nunun kapandığının düşünüldüğü anlaşılıyor. Ancak burada öne sürülen görüş, aynı sonuçların doğada geçerli olan ilkelerin etki­siyle de elde edilmesi gerektiğini göstererek bu varsayımı tümüyle gereksiz kılmaktadır. Şahinlerin ve kedi ailesinin güçlü, geriye çe­kilebilir pençeleri bu hayvanların kendi istekleriyle oluşmadı veya artmadı; bu grup hayvanların bu kadar gelişmemiş oldukları daha eski dönemlerde var olan çeşitleri içinde, avını yakalamak için en büyük olanağa, sahip olanlar en uzun yaşayanlardı. Zürafa da uzun boynunu, yüksek ağaçların yapraklarına erişmek istediği ve bu amaçla sürekli boynunu uzattığı için değil, soyundan geldiği tü­rün bireyleri arasında normalden daha uzun boynu olanlar kısa boyunları olan arkadaşlarına göre, kendilerine aynı bölgede he­men yeni bir güvenli otlama alanı sağladığı için ve ilk yiyecek kıt­lığı olduğunda da sağ kalan onlar olduğu için kazandı. Birçok hay­vanın, özellikle de böceklerin kendilerine özgü renklerinin, içinde yaşadıkları ortamın toprağına veya yapraklarına ya da üstünde sık sık durdukları ağaç gövdelerinin rengine çok benzemeleri de aynı ilke ile açıklanabilir; çünkü uzun çağlar boyunca birçok ren­gin tonları görülmüş olduğu halde düşmanlarından saklanmak için en uygun renge sahip olan ırklar, kaçınılmaz olarak en uzun süre varlıklarını sürdürdüler. Burada ayrıca doğada gözlenen bir dengeyi —birtakım organlardaki bir yetersizliğin başka bazılarının daha tazla geliştirilmesiyle telafi edilmesi— açıklayıcı bir neden de elde ediyoruz. Zayıf ayaklara eşlik eden güçlü kanatlara veya sa­vunma araçlarının olmamasını telafi etmek için çok büyük hıza sahip olma; çünkü dengelenmeyen bir yetersizliği olan bütün çe­şitlerin varlıklarını uzun zaman sürdüremeyecekleri gösterilmiş­tir. Bu ilkenin etkisi, buhar makinesindeki merkezkaç düzenleyi­cisinin etkisine benzer; düzensizlikler kendini belli etmeden önce onları kontrol eder ve düzeltir; aynı şekilde hayvanlar ülkesinde­ki dengelenmemiş bir kusur hiçbir zaman aşikâr bir boyuta ulaşa­maz, çünkü daha başlangıçta yaşamı zorlaştırarak kısa sürede vok olmayı kaçınılmaz kılacağını hissettirir. Burada öne sürdüğü­müz türden bir açıklama, gelişmiş varlıklarda görülen biçim ve yapı değişikliklerinin kendine özgü doğasıyla da uyumludur —te­mel bir tipten birçok farklı yolla ayrılma, bir dizi birbirleriyle ak­raba türlerde, bir organın gücünün ve verimliliğinin artması ve renk, tüylerin ve kılların dokusu, boynuz ve sorguçlarının biçimleri gibi önemsiz kısımların, daha temel özellikler bakımından farklı olan bir dizi türde, dikkat çekici bir biçimde ısrarla sürdü­rülmesi. Ayrıca, Profesör Ovven'in tükenmiş türlerden çok, daha yeni türlerin bir özelliği olduğunu söylediği "daha özel amaçlı ya­pı" konusunda da bize bir neden sağlamaktadır; bunun hayvan ekonomisinde belirli bir amaç için kullanılan bir organın art arda gelen değişimlerinin bir sonucu olduğu ortadadır. Kaynak: Edmund Blair Bolles / Galileo'nun Buyruğu / s. 436-448 [Tübitak yayınları]
  3. Obsesif

    Darwinci evrim & Lanetli Rakipler

    Benim kitaplığımda da Dawkins'in çoğu kitabı var, bende sizin gibi üslubunu beğenmiyorum. Tanrı yanılgısı, kör saatçi gibi kitaplarında kişiye yönelik alay etme, aşağılama durumlarına oldukça rastlanıyor. Bu başlığı açmamın bir nedenide sizin görüşlerinizi almaktı.. Yanıtlarınızı, eleştirilerinizi bekliyorum...
  4. Obsesif

    Darwinci evrim & Lanetli Rakipler

    Şimdi Darvinciliğin bir başka tarihsel rakibine geliyoruz: "mutasyonculuk" kuramı. Şu anda kavrayabilmemiz güç ama, bu yüzyılın başlarında, mutasyon olayı ilk tanımlandığında, bu, Darwinci kuramın ayrılmaz bir parçası olarak değil de, alternatif bir evrim kuramı olarak görüldü! Mendel'in kalıtım ilkelerini yeniden keşfedenlerden olan Hugo de Vries ve William Bateson, gen sözcüğünü bulan Wilhelm Johannsen ve kromozom kalıtımı kuramının babası Thomas Hunt Morgan gibi tanınmış isimlerin de içlerinde olduğu, mutasyoncular olarak bilinen bir genetikçi akımı vardı. Özellikle de Vries mutasyonun neden olabileceği değişimlerin büyüklüğünden çok etkilenmişti ve yeni türlerin her zaman tek bir büyük mutasyondan kaynaklandığını düşünmekteydi. De Vries ve Johannsen bir türün içindeki çeşitliliğin çoğunun genetik olmadığına inanıyordu. Mutasyoncuların hepsi, seçilimin, en iyi olasılıkla, evrimdeki rolünün önemsiz bir ayıklama olduğunu düşünüyorlardı. Gerçek yaratıcı güç, mutasyonun ta kendisiydi. Mendel genetiğine, bugün olduğunun terisine, Darvinciliğin temel direği değil, antitezi olarak bakılıyordu. Bugün bu düşünceye kahkahalarla gülmekten başka bir tepki vermek zor, ama Bateson'un o büyüklük taslayan sesiyle söylediklerini yinelerken dikkatli olmamız gerek: "Kıyas kabul etmez gerçekler koleksiyonu için Darwin'e gidiyoruz (fakat...) Darwin bize artık bir felsefe uzmanı gibi gelmiyor. Biz artık Darvin'in evrim planını Lucretius ya da Lamarck okur gibi okuyoruz." Ve, "çoğumuz aynı kanıdayız; popülasyon kitlelerinin seçilimin yönlendirdiği görülemez adımlarla değişimi gerçeğe o kadar uygunsuzdur ki, yapabileceğimiz tek şey, böyle bir önerinin savunucularının gösterdikleri yayılma isteğine ve bu öneriyi bir süre de olsa kabul edilebilir gibi göstermekte sergiledikleri müthiş başarıya hayret etmektir." Mendelci parçacıklı kalıtım kuramının Darvinciliğin antitezi olmayıp aslında onun temelindeki ilkelerden biri olduğunu gösterip, mutasyonculuk düşüncesini değiştiren R. A. Fisher olmuştur. Mutasyon, evrim için gereklidir, evet ama mutasyonun tek başına yeterli olduğunu kim söyledi ki? Evrimsel değişim, iyileşmedir; yalnızca rastlantıya bağlı bir değişimden beklenemeyecek ölçüde bir iyileşme. Tek evrimsel güç olarak mutasyonu görmenin getirdiği bir sorun şu: Nasıl oluyor da, mutasyon hayvan için neyin iyi neyin kötü olduğunu "bilebiliyor"? Karmaşık bir mekanizmanın, örneğin bir organın başına gelebilecek tüm olası değişimlerin büyük çoğunluğu bu mekanizmanın daha da kötüye gitmesine neden olacak, yalnızca çok ufak bir bölümü mekanizmayı daha" iyiye götürecektir. Seçilimsiz mutasyonun evrimin itici gücü olduğunu savunmak isteyen birisi, mutasyonların nasıl olup da daha iyiye götürme yönünde çalıştığım açıklamalıdır. Vücut daha kötüye değil de, daha iyiye gi¬debilmek için hangi gizemli bilgeliği kullanıyor? Farkına varacaksınız, bu aslında, Lamarckçılık için sorduğumuz sorunun kılık değiştirmiş hali. Söylemeye gerek yok, mutasyoncular bu soruyu asla yanıtlamadılar. Asıl garip olan, bu sorunun akıllarına bile gelmemiş olması. Günümüzde bu düşünce bize daha da komik geliyor -aslında haksızlık bu kadar komik gelmesi- çünkü mutasyonların "gelişigüzel" olduğunu düşünerek yetiştik. Mutasyonlar gelişigüzelse, tanım gereği, iyileştirme eğiliminde olamazlar. Fakat mutasyoncu akım, mutasyonları gelişigüzelmiş gibi değerlendirmedi. Vücudun belirli yönlerde değişmek için içsel bir eğilimi olduğunu düşündüler; ama vücudun kendisi için gelecekte neyin iyi olacağını nasıl bildiği sorusunu açık bıraktılar. Bunu mistik bir saçmalık olarak yazıya dökerken, bir yandan da mutasyonun gelişigüzel olduğunu söylediğimizde ne kastettiğimizi açık olarak belirtmekte yarar var. Gelişigüzel var, gelişigüzelcik var; ve birçok insan bu sözcüğün değişik anlamlarını birbirine karıştırıyor. Doğrusu, birçok açıdan mutasyon hiç de gelişigüzel değildir. Ben bu açıların hayvan için neyin iyi olduğunun bilinmesini ya da buna eşdeğer bir şeyi içermediğinde ısrarlıyım. Aslında evrimi açıklamak için seçilimsiz mutasyon kullanıyorsanız, neyin iyi olduğuna ilişkin bilgiye eşdeğer bir şey mutlak gerekli olacaktır. Mutasyonun hangi anlamda gelişigüzel olduğuna, hangi anlamda olmadığına bakmamızda yarar var. Mutasyonlar belirli fiziksel olaylar sonucu ortaya çıkıyor; kendiliklerinden oluvermiyor. Mutasyon bu anlamda gelişigüzel değil. Mutasyonların nedeni, "mutajen" dediğimiz unsurlar (bunlar tehlikeli çünkü çoğu kez vücutta kanser başlatıyor): X ışınları, kozmik ışınlar, radyoaktif maddeler, çeşitli kimyasallar ve hatta "mutasyoncu genler" dediğimiz başka genler, ikincisi, bir türdeki bütün genlerin mutasyon geçirme olasılığı aynı değil. Kromozomlar üzerindeki her noktanın kendine özgü bir mutasyon oranı var. Örneğin, insanların orta yaşların başında ölümüne neden olan Huntington chorea hastalığı genini yaratan mutasyonun oluşma oranı 200.000'de 1. Dachsund cinsi köpeklerde bacakların çok kısa olmasına yol açan, bildiğimiz cücelik sendromu achondroplasia için bu değer 10 kat daha fazla. Bu oranların ölçümü normal koşullar altında yapılıyor. Ortamda X ışınları benzeri mutajenler varsa, bu oranlar müthiş artıyor. Kromozomların bazı bölümlerine "sıcak noktalar" diyoruz ve bu noktalarda mutasyon hızı yüksek. Üçüncü olarak, sıcak nokta olsun olmasın, kromozom üzerindeki her noktada belirli yönlerdeki mmutasyonların gerçekleşme olasılığı, aksi yönlerdekilerin gerçekleşme olasılığından daha fazladır. Bu, "mutasyon baskısı" olarak bilinen, evrimsel sonuçları olabilecek bir olguya yol açıyor. Örneğin, hemoglobin molekülünün Biçim 1 ve Biçim 2 gibi yansız iki biçimi varsa -kanda oksijen taşıma yeteneği açısından ikisi de eşit yetenekte anlamında yansız- l'den 2'ye olan mutasyonlar, 2'den l'e olanlardan daha sık görülebilir. Bu durumda, mutasyon baskısı, Bçim 2'nin Biçim l'den daha sık görülmesine neden olacaktır. Eğer belirli bir noktada ileri mutasyon hızı geri mutasyon hızı¬na eşitse, mutasyon baskısı sıfır demektir. Artık mutasyonun gelişigüzel olup olmadığı sorusunun önemsiz bir soru olmadığını görebiliyoruz. Bu sorunun yanıtı, gelişigüzelden ne anladığımıza bağlıdır. "Gelişigüzel mutasyon" demekle mutasyonların dış unsurlardan etkilenmediğini söylemek istiyorsanız, X ışınlan mutasyonun gelişigüzel olmadığını kanıtlamaktadır. "Gelişigüzel mutasyon" derken tüm mutasyonların gerçekleşme olasılığının aynı olduğunu kastediyorsanız, sıcak noktalar mutasyonun gelişigüzel olmadığını kanıtlamaktadır. "Gelişigüzel mutasyon" derken tüm mutasyon noktalarında mutasyon baskısının sıfır olduğunu söylemeye çalışıyorsanız, bir kez daha mutasyon gelişigüzel değildir. Yalnızca "gelişigüzel" olmayı "vücutsal iyileşme yönünde genel bir eğilim olmaması" olarak tanımladığınızda, mutasyonun gelişigüzel olduğu doğrudur. Ele aldığımız bu üç gelişigüzel olmama çeşidi de, evrimi uyum sağlayıcı iyileşme yönünde (işlevsel olarak "gelişigüzel" bir yönde değil) hareket ettirmede etkili olamaz. Dördüncü bir gelişigüzel olmama çeşidi daha var ve doğru ama doğruluğu diğerleri kadar belirgin değil. Bunun üzerinde biraz zaman harcamamız gerekiyor çünkü günümüz biyologlarının bile kafasını karıştıran bir konu bu. "Gelişigüzel" sözcüğünü başka bir anlamda alanlar da var -bana göre oldukça garip bir anlam bu. İki Darwincilik karşıtının (P. Saunders ve M-W. Ho) Darwincilerin "gelişigüzel mutasyon" olarak ne kastettikleri konusundaki düşüncelerini anlatan yazılarından alıntılar yapıyorum: "Yeni Darwinci gelişigüzel çeşitlilik kavramı, düşünülebilecek her şeyin mümkün olduğu saplantısını da beraberinde taşıyor." "Tüm değişimlerin mümkün olduğuna ve gerçekleşme olasılıklarının eşit olduğuna inanılıyor." (Vurgular benim.) Değil buna inanmak, böyle bir inancı anlamlı kılmak için ne yapılabileceğini bile düşünemiyo¬rum! "Tüm" değişimlerin eşit olasılıklı olduğuna inanmak ne demek acaba? Tüm değişimler? İki ya da daha fazla şeyin eşit olasılıklı olabilmesi için, bu şeylerin ayrı, belirli olaylar olarak tanımlanabilmesi gerekir. Örneğin, "yazı ya da tura gelmesi olasılığı aynıdır" diyebiliriz çünkü yazı ya da tura gelmesi birbirinden farklı, ayrı iki olaydır. Fakat bir hayvanın vücudunda meydana gelebilecek "tüm olası" değişiklikler bu tür ayrı olaylar değil. İki olası olay ele alalım: "İneğin kuyruğu bir santimetre uzar." ve "İneğin kuyruğu iki santimetre uzar." Bunlar iki ayrı olay mı? İki ayrı olay oldukları için mi olasılıkları eşit? Yoksa bunlar aynı olayın yalnızca niceliksel çeşitlemeleri mi? Belli ki, gelişigüzellik kavramı aslında anlamsız değilse de komik bir aşırı uçta olan bir çeşit Darwinci karikatürü oluşturulmuş. Bu karikatürü anlayabilmem epey zaman aldı çünkü bildiğim Darwincilerin düşünme biçimine çok yabancıydı. Ama sanıyorum, sonunda anlamayı başardım ve size de anlatmaya çalışacağım, çünkü Darwinciliğe karşı sözüm ona itirazların altında yatanı anlamamıza yardımcı olacaktır. Çeşitlilik ve seçilim el ele çalışarak evrim üretir. Darwinci, çeşitliliğin -iyileşmeye yönelik olmaması anlamında- gelişigüzel olduğunu ve evrimin iyileşme eğiliminin seçilimden kaynaklandığını söyler. Evrimsel ilkelerden oluşan bir süreğenlik düşünelim; Darwincilik bir uçta, mutasyonculuk öbür uçta olacaktır. Aşırı mutasyoncu, evrimde seçilimin rolü olmadığına inanır; evrimin yönü sunulan mutasyonların yönüyle belirlenmektedir. Örneğin, evrimimizin son birkaç milyon yılında görülen, insan kafatasının büyümesini ele alalım. Darwinci, mutasyonun seçilime sunduğu çeşitliliğin beyinleri küçük bireyleri ve beyinleri büyük bireyleri içerdiğini söyler; seçilim ikincisini yeğlemiştir. Mutasyoncu ise, mutasyonun sunduğu çeşitlilikte büyük beyinler lehine bir eğilim olduğunu söyler; çeşitlilik sunulduktan sonra seçilim yoktur (ya da seçilime gerek yoktur); beyinler büyümüştür çünkü mutasyonların yol açtığı değişim daha büyük beyinler oluşturma yönünde eğilimlidir. Özetleyelim: Evrimde daha büyük beyinler lehine bir eğilim olmuştur; bu eğilim yalnızca seçilimden kaynaklanmaktadır (Darwinci görüş), ya da yalnızca mutasyondan kaynaklanmaktadır (mutasyoncu görüş); bu iki görüş arasında bir süreklilik, iki olası evrimsel eğilim kaynağı arasında neredeyse bir değiş tokuş olduğunu düşünebiliriz. Orta görüş, mutasyonlarda beynin büyümesi yönünde bir miktar eğilim olduğu ve seçilimin de hayatta kalabilen popülasyonda bu eğilimi artırdığı olacaktır. Darwinci, seçilime sunulan mutasyonların yol açtığı çeşitlilikte hiçbir eğilim olmadığını söylediğinde kastettiği şey karikatürize ediliyor. Gerçek bir Darwinci olan bana göre, bu, mutas¬yonun uyum sağlayıcı iyileşme yönünde sistematik bir eğilim göstermediği anlamını taşır. Fakat bir Darwincinin gerçek-öte-si karikatürü için, düşünülebilecek tüm değişimlerin "aynı olasılığa" sahip olduğu anlamını taşımaktadır. Böylesi bir düşüncenin mantıksal olanaksızlığını bir tarafa bırakırsak (zaten anlat¬ıldı), Darwinci karikatürünün, vücudun ulu-güçlü seçilim tarafından, tercih edeceği herhangi bir biçime sokulmaya hazır kilden yapılmış olduğunu düşündüğüne inanılmaktadır. Gerçek Darwinciyle karikatür arasındaki farkı anlamak önemli. Bunu özel bir örnek üzerinde durarak yapacağız: yarasaların ve me¬leklerin uçuş yöntemleri arasındaki farklılık. Melekler hep sırtlarından çıkan iki kanatla düşünülürler, kolları tüylerle engellenmemiştir. Öte yandan, yarasaların ve kuşların ve Pterodactylus üyelerinin bağımsız kolları yoktur. Atasal kolları kanatlarla bütünleşmiştir ve kullandamaz ya da yiyeceği tutmak gibi başka amaçlarla, oldukça hantal bir biçim¬de kullanılır. Şimdi bir gerçek Darwinciyle bir aşırı Darwinci karikatürü arasında geçen bir konuşmayı dinleyeceğiz. Gerçek: Acaba neden yarasalarda meleklerinkine benzer ka¬natlar evrilmemiş? İnsan bir çift kollan olsa iyi olurdu diye düşünmeden edemiyor. Fareler yiyeceklerini tutup kemirmek için hep kollarını kullanıyor, yarasalarsa yerde kolsuz çok hantal görünüyor. Sanırım verilecek yanıtlardan biri mutasyonun gereken çeşitliliği sağlayamamış olması. Sırtlarının ortasında kanat çıkıntıları olan atasal mutasyona uğramış yarasalar hiç olmadı herhalde. Karikatür. Saçma. Seçilim her şeydir. Eğer yarasaların me¬leklerinkine benzer kanatları yoksa, bu sadece ve sadece seçilim meleklerinki gibi kanatlar lehine çalışmadığı içindir. Kuşkusuz sırtlarının ortasında kanat çıkıntıları olan mutasyona uğramış yarasalar vardı ama seçilim onları yeğlemedi. Gerçek: Evet, evet. Eğer bu çıkıntılar olsaydı, seçilim onları yeğlemezdi, aynı fikirdeyim. Bir kere hayvanın ağırlığını artır¬mış olurlardı ki, fazla ağırlık bir hava taşıtının kaldıramayacağı bir lükstür. Fakat, seçilim ilke olarak neyi yeğlerse yeğlesin, mutasyonun her zaman gereken çeşitliliği sağlayacağına inan¬mıyorsunuz herhalde? Karikatür: Tabii ki inanıyorum. Seçilim her şeydir. Mutasyon gelişigüzeldir. Gerçek: Tamam, mutasyon gelişigüzeldir, ama bu yalnızca mutasyonun geleceği göremeyeceği ve hayvan için neyin iyi ne¬yin kötü olduğunu planlayamayacağı anlamına geliyor. Her şe¬yin mümkün olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, sizce neden bir ejderha gibi burun deliklerinden ateş çıkaran hayvanlar yok? Bu avlarını yakalamada ve pişirmede kolaylık sağlamaz mıydı? Karikatür: Yanıt basit. Seçilim her şeydir. Hayvanlar burun deliklerinden ateş çıkarmazlar çünkü bunu yapmalarına değ¬mez. Burunlarından ateş çıkaran hayvanlar doğal seçilim tara¬fından elenmiştir, belki de ateş yapmak enerji bakımından çok masraflıydı. Gerçek: Burunlarından ateş çıkan mutasyona uğramış canlı¬lar olduğuna inanmıyorum. Olmuş olsaydı bile, büyük olasılık¬la kendilerini de yakma tehlikesi altında yaşarlardı! Karikatür: Saçma. Tek sorun bu olsaydı, seçilim içi asbestle kaplı burunları yeğlerdi. Gerçek: İçi asbestle kaplı burun yapan bir mutasyon olduğu¬na inanmıyorum. Mutasyona uğramış hayvanların asbest salgılayabileceğine inanmaktansa mutasyona uğramış ineklerin aya zıplayabileceğine inanmayı yeğlerim. Karikatür. Aya zıplayabilecek mutasyona uğramış bir inek doğal seçilim tarafından hemen elenirdi. Orada oksijen yok, bi¬liyorsunuz. Gerçek: Genetikle belirlenmiş uzay elbiseleri ve oksijen mas¬keleri olan mutasyona uğramış inekler önermemenize şaşırdım. Karikatür. İyi düşündünüz! Hımm, sanırım asıl açıklama, aya zıplamanın buna değmeyeceğidir. Ayrıca kaçış hızına ulaş¬manın enerji bedelini de unutmamalıyız. Gerçek: Bu çok komik. Karikatür. Belli ki, siz gerçek bir Darwinci değilsiniz. Nesi¬niz peki, bir tür kripto mutasyoncu sapmacı mı? Mutasyoncu: Merhaba! Bu Darwinci grup-içi bir tartışma mı, yoksa herkes katılabilir mi? İkinizin de hatası, seçilime ge¬reğinden fazla önem vermeniz. Seçilimin yapabileceği tek şey, büyük deformasyonları ve aykırılıkları ayıklamaktır. Gerçekte yapıcı olan bir evrim ortaya çıkaramaz. Yarasa kanatlarının ev¬rimine geri dönelim. Asıl olan şu: Toprak üzerinde yaşayan hay¬vanlardan oluşan eski bir popülasyonda, mutasyonlar sonucu parmaklar uzadı ve aralarında deriden perdeler ortaya çıktı. Nesiller geçtikçe, bu mutasyonlar gitgide sıklaştı, ta ki, tüm popülasyon kanatlı hale gelene dek... Seçilimle hiçbir ilgisi yok. Yalnızca eski yarasalarda kanat evrimleştirme yönünde içsel bir eğilim vardı; hepsi bu. Gerçek ve Karikatür (birlikte): Mistikliğin daniskası! Geçen yüzyıla geri dön, ait olduğun yer orası. Umarım, okuyucunun ne mutasyoncuya ne de Darwinci karikatürüne sempati duymayacağını düşünürken önyargılı davranmıyorumdur. Okuyucunun, benim gibi, gerçek Darwinciyle aynı fikirde olduğunu varsayıyorum. Karikatür aslında yok; ama ne yazık ki, var olduğunu düşünenler var. Hatta bu bazı insanlar Darwinci karikatürüyle aynı fikirde olmadıkları için, Darwinciliğin kendisine de karşı olduklarını sanıyorlar. Şöyle bir düşünceyi ağızlarına pelesenk etmiş bir biyologlar okulu var: Darwinciliğin sorunu embriyolojinin getirdiği kısıtlamaları göz ardı etmesi; Darwinciler (işte bu noktada karikatür sahneye geliyor), seçilim bir evrimsel değişimin lehineyse, bu değişim için gereken mutasyonların yol açtığı çeşitliliğin de var olacağı¬nı düşünüyorlar; her yöndeki mutasyonların yol açtığı değişimin olasılığı aynıdır; eğilimin yönünü seçilim belirler. Oysa, her gerçek Darwinci herhangi bir kromozom üzerinde¬ki herhangi bir genin herhangi bir zamanda mutasyon geçirebilmesine karşın, vücutlardaki mutasyon sonuçlarının embriyoloji süreci tarafından kısıtlandığını bilir. Eğer bu gerçekten kuşku duymuş olsaydım bile (ki asla duymadım), bu kuşkularım biyo-morf bilgisayar simülasyonlarımdan sonra ortadan kalkardı. Sırtın orta yerinden kanatlar çıkması "için" bir mutasyon olduğunu varsayamazsınız. Kanatlar ya da başka bir şey, sadece ve sadece gelişim süreci izin veriyorsa ortaya çıkabilir. Hiçbir şey büyü yapılmış gibi ortaya çıkıvermez; embriyonik gelişim süreci tarafından yapılması gerekir. Var olan gelişim süreçlerinin durumu ev-rimleşebileceğini hayal edebileceğiniz şeylerin çok azının gerçekleşmesine izin verir. Kolların gelişme biçimi nedeniyle, mutasyonların parmak uzunluğunu değiştirmesi ve aralarında deriden bir perde oluşturması mümkündür. Fakat sırtın embriyolojisinde melek kanatları çıkıvermesine elveren hiçbir şey olmayabilir. Genler hırslarından mosmor olana kadar mutasyon geçirebilirler, ama memelilerin embriyolojik süreçleri böylesi bir değişime açık değilse, hiçbir memelinin asla melek kanatları olmayacaktır. Embriyoların nasıl geliştiğinin tüm ayrıntılarını bilmediğimiz sürece, hayal ettiğimiz belirli mutasyonların gerçekleşmiş olma olasılıklarının ne kadar olduğu konusunda fikir ayrılıkları olacaktır. Örneğin, memeli embriyolojisinde melek kanatlarını yasaklayan hiçbir şey olmadığı anlaşılıverir. O zaman da, Darwinci karikatürünün, özel örneğimizde melek kanatları çıkıntılarının ortaya çıkmış olabileceğini ama seçilim tarafından yeğlenmediklerini önermekte haklı olduğu ortaya çıkar. Ya da, embriyoloji konusunda bilgimizi genişlettiğimizde, melek kanatlarının hiç başlamadığı, bu yüzden de seçilimin onları yeğleme şansının hiç olmadığı ortaya çıkar. Üçüncü bir olasılık daha var, hadi onu da eksik bırakmayalım: Embriyoloji melek kanatlarının oluşmasına asla izin vermemiştir ve izin vermiş olsaydı bile, doğal seçilim onları yeğlemezdi. Fakat üzerinde ısrarla durmamız gereken asıl konu, embriyolojinin evrime getireceği kısıtlamaları göz ardı edemeyeceğimizdir. Tüm ciddi Darwinciler bunu kabul eder, yine de bazıları Darwincilerin bunu inkâr ettiklerini düşünür. Öyle görünüyor ki, "gelişim kısıtlamalarının" sözde Darwinci karşıtı bir güç olduğu konusunda çok ses çıkaranlar, Darwinciliği yukarıda parodisini yaptığımız Darwincilik karikatürü ile karıştırıyorlar. Bütün bunlar, mutasyonun "gelişigüzel" olmasıyla ne demek istediğimiz tartışmasıyla ortaya çıktı. Mutasyonun gelişigüzel olmadığı üç nokta sıraladım: X ışınları, vs. mutasyon yapar; farklı genlerin mutasyon oranları farklıdır; ve ileri mutasyon oranı geri mutasyon oranına eşit olmak zorunda değildir. Şimdi buna bir nokta daha ekledik: Mutasyon sadece var olan embri¬yonik gelişim süreçlerinde değişiklikler yapar ve bu anlamda gelişigüzel değildir; seçilimin yeğleyeceği, düşünülebilecek her değişikliği hiç yoktan yaratamaz. Seçilimin üzerinde çalışabileceği çeşitlilik var olan embriyoloji süreçleriyle kısıtlanmıştır. Mutasyon, beşinci bir açıdan da gelişigüzel olmayan bir olay olarak nitelenebilirdi. Hayvanın yaşamına uyumunu sistematik olarak iyileştirmeye yönelik bir mutasyon biçimi düşünebiliriz (yalnızca düşünebiliriz). Hiç kimse bu yönelmenin hangi yolla olacağına ilişkin bir yol önerebilmiş değildir. İşte gerçek Darwinci yalnızca bu açıdan mutasyonun gelişigüzel olduğunda ıs¬rar eder. Mutasyon uyum sağlayan iyileşme yönünde sistematik bir eğilim göstermez ve mutasyonu bu beşinci anlamda gelişigüzel olmayan yönlere sürükleyebilecek hiçbir mekanizma bilinmemektedir. Mutasyon birçok başka açıdan gelişigüzel olma¬masına karşın, uyum sağlayan üstünlük açısından gelişigüzel¬dir. Evrimi üstünlük açısından gelişigüzel olmayan yönlere götüren sadece ve sadece seçilimdir. Aslında mutasyonculuk sadece yanlış olmakla kalmıyor, asla doğru olamazdı da... İlke olarak, iyileşmenin evrimini açıklayabilme yeteneğine sahip değildir. Mutasyonculuk ve Lamarckçılık, Danvinciliğin yanlışlığı kanıtlanmış rakipleri değillerdir; asla rakip olamamışlardır. Aynı şey, Darwinci seçilimin bir sonraki sözde rakibi için de geçerli. Bu akımın şampiyonu, Cambridgeli genetikçi Gabriel Dover ve kuramının da tuhaf bir adı var: "moleküler itki" (her şey moleküllerden yapılmış olduğu için, Dover'in bu varsayımsal sürecinin neden moleküler itki adını diğer evrimsel süreçlerden daha fazla hak ettiği pek açık değil). Motoo Kimura ve yansızcı evrim kuramının yandaşları, kuramları için haksız iddialarda bulunmuyorlar. Gelişigüzel sürüklenmenin uyum sağlayan evrimi açıklamada doğal seçilimin rakibi olduğuna ilişkin hayallere kpılmıyorlar; yalnızca doğal seçilimin evrimi uyum sağlayıcı yönde itebileceğini kabulleniyorlar. Tek iddiaları birçok evrimsel de¬ğişimin (bir moleküler genetikçinin gözüyle evrimsel değişimin) uyum sağlayıcı olmadığı. Dover, kuramı konusunda hiç de böyle alçakgönüllü değil. Doğal seçilim kuramının da doğru olabileceği bazı noktalar olduğunu düşünmesine karşın, evrimin tümü¬nü doğal seçilim olmadan açıklayabileceğini düşünüyor! Bu kitap boyunca göz örneğini verdik çünkü göz, rastlantı eseri ortaya çıkamayacak kadar karmaşık ve iyi tasarlanmış birçok organdan biridir. Defalarca yineledim, insan gözü ve diğer mükemmel ve karmaşık organlar için bir açıklama getirebilen yalnızca doğal seçilimdir. Dover meydan okuyor ve gözün evri¬mi konusunda kendi açıklamasını sunuyor bizlere; pek şanslıyız... Dover, gözü hiçbir şeyden evrimleştirmek için 1000 adı¬mın gerekli olduğunu varsayalım, diyor. Bu, yalnızca bir deri parçasından göz oluşturmak için 1000 genetik değişiklikten oluşan bir dizi gerektiği anlamına gelir. Tartışmanın devamı için bu kabul edilebilecek bir varsayım gibi geliyor bana. Biyomorf Ul-kesi'nin terimleriyle, çıplak-derili hayvan, gözlü hayvandan 1000 genetik adım uzaklığındadır. Şimdi, bildiğimiz gözle sonuçlanacak doğru 1000 adımın atıl¬dığı gerçeğini nasıl açıklarız? Doğal seçilimcinin açıklaması artık biliniyor. En yalın haliyle şöyle: 1000 adımın her birinde, mutasyon bir dizi seçenek sunmuştur ve bu seçeneklerden sadece biri hayatta kalmayı kolaylaştırdığı için yeğlenmiştir. 1000 evrim adımı, her birinde seçeneklerin çoğunun ölümle sonuçlandığı, birbirini izleyen 1000 seçim noktasını temsil eder. Bugünkü gözün uyumsal karmaşıklığı, 1000 bilinçsiz ama başarılı adımın son ürünüdür. Tür, tüm olasılıkların oluşturduğu labirentte belirli bir yolu izlemiştir. Bu yol boyunca, 1000 dallanma noktası vardı ve her bir dallanma noktasında hayatta kalabilenler daha iyi görme yeteneğine götüren yolu seçenler oldu. Yol kenarı, 1000 dallanma noktasının her birinde yanlış sapağı tutup başarısız olanların ölüleriyle dolu. Bizim bildiğimiz şekliyle göz, 1000 başarılı "seçim'den oluşan bir dizinin son ürünüdür. Yukarıdaki paragraf, gözün evrimine doğal seçilimin getirdi¬ği açıklamaydı (açıklamanın ifade biçimlerinden biriydi). Şimdi, Dover'in açıklamasına bakalım. Dover temelde soy çizgisinin her basamakta yaptığı seçimin hiçbir şey fark ettirmeyeceğini savunuyor; sonuçta ortaya çıkan organ için bir kullanım bulunacağını düşünüyor. Ona göre, soy çizgisinin her basamakta attığı adım, gelişigüzel bir adımdı. Örneğin, 1. basamakta bir mutasyon tür içerisinde yayılıyor. Yeni evrilen özellik işlevsel olarak gelişigüzel olduğu için, hayvanın hayatta kalmasına yardımcı olmadı. Tür de, vücutlarına getirilen bu yeni gelişigüzel özelliği kullanabilecekleri yeni bir yer, yeni bir yaşam biçimi aramaya başladı. Vücutlarının gelişigüzel olan bölümlerine uygun bir çevre bulunca, bir süre orada yaşadılar. Yeni bir mutasyon oldu ve tür içerisinde yayıldı. Yeni bir yer daha bulmaları gerekti. Bulduklarında, 2. basamak tamamlanmış oldu. Sonra da, 3. basamağın gelişigüzel mutasyonu tür içinde yayıldı ve.... Bu böylece 1000 adım boyunca sürüp gidiyor ve sonunda bildiğimiz biçimiyle göz oluşmuş oluyor. Dover, insan gözünün kızıl-ötesi ışığı değil, "görünür" dediğimiz ışığı kullandığına dikkat çekiyor. Fa¬kat gelişigüzel süreçler bizi kızıl-ötesi ışığı kullanan bir göz sahibi olmaya zorlamış olsaydı, hiç kuşkusuz, bu gözü sonuna dek kullanır ve buna tümüyle uygun bir yaşam biçimi bulurduk. İlk bakışta bu fikrin baştan çıkarıcı, çekici bir mantığı var. Bu baştan çıkarıcılık, doğal seçilimin gayet bakışımlı bir biçimde ters yüz edilmiş olmasından kaynaklanıyor. En yalın biçimiyle doğal seçilim, çevrenin türe zorla kabul ettirildiğini ve bu çevreye en iyi uyum sağlayan genetik çeşitlemelerin hayatta kalabileceğini varsayar. Zorla kabul ettirilen çevredir, tür de bu çevreye uymak üzere evrilir. Dover'in kuramı bu yaklaşımı ters yüz ediyor. Bu kez mutasyonlar ve Dover'in özel olarak ilgilendiği başka içsel genetik güçler tarafından "zorla kabul ettirilen" türün doğasıdır. Bundan sonra da tür, zorla kabul ettirilmiş doğasına en iyi uyan çevreyi bulur. Bu bakışımın çekiciliği aslında yüzeysel. Sayılarla düşünmeye başlar başlamaz, Dover'in yaklaşımının ne kadar hayalci olduğu tüm görkemiyle gözler önüne seriliyor. Dover'in düşüncesinin temelinde, 1000 adımın her birinde türün ne yana saptığının hiçbir önemi olmaması yatıyor. Türde oluşan her yenilik, işlevsel açıdan gelişigüzeldi ve tür buna uyacak bir çevre buldu. Yani, tür, yoldaki her çatallanmada hangi sapağı seçerse seçsin, buna uyacak bir çevre bulacaktı. Şimdi bir düşünelim kaç tane olası çevre varsaymamız gerekiyor. 1000 dallanma noktası vardı. Bunların her biri ikili dallanmalar olsa (3'lüyada 181i dal¬lanmalar da olabilirdi, bizimki ihtiyatlı bir varsayım), Dover'in planının işlemesi için 2'nin 1000. kuvveti kadar çevre olması gerekirdi (ilk dallanma iki yol veriyor; sonra bu yolların her biri ikiye ayrılıyor, dört yolumuz oluyor; her biri ikiye ayrılıp 8 yol oluşturuyor; sonra 16, 32, 64,... 21000). Bu sayıyı yazarken l'in arkasından 301 sıfır koymalıyız. Bu sayı, tüm Evren'deki atomların toplam sayısından daha fazla... Dover'in doğal seçilime karşı çıkardığı sözde rakip asla işlemez; bir milyon yıl geçse de işlemez; Evrenimizin varoluşundan bu yana geçen sürenin bir milyon katı süre daha geçse de işlemez; Evrenimizin varoluşundan bu yana geçen sürenin bir milyon katı yaşında bir milyon evren olsa da işlemez. Dover'in başlangıçtaki varsayımını, yani göz oluşması için 1000 basamak gerektiği varsayımını değiştirsek bile bu sonucun pek değişmeyeceğine dikkat edin. Basamak sayısını 100'e düşürsek bile -ki, bu büyük olasılıkla gerekenin altında bir tahmin- yaşanabilir olası çevrelerin sayısı milyon kere milyon kere milyon kere milyon kere milyondan daha fazladır. Bu, bir öncekinden daha küçük bir sayı ama yine de Dover'in bekleyip duran çevrelerinin her birinin bir atomdan daha küçük olmasını gerektiriyor. Doğal seçilim kuramının büyük sayılar yaklaşımının bir uyarlaması tarafından yıkılmaya neden açık olmadığı sorusu açıklanmaya değer. III. Bölüm'de, gerçek ve hayal edilebilir tüm hayvanların devasa bir hiperuzamda oturduğunu düşündük. Burada da benzer bir şey yapıyoruz ama evrimsel dallanma noktalarını on sekizli yerine ikili olarak düşündük. 1000 evrimsel adımda evrimleşebilecek tüm olası hayvanlar kümesi devasa bir ağacın üzerine tünemiş oturuyorlar ve bu ağaç durmadan dallanıyor; öyle ki, sonunda elde edilen dal sayısı 10301 oluyor. Herhangi bir evrimsel geçmiş bu varsayımsal ağaç üzerin¬de belirli bir patika olarak temsil edilebilir. Düşünülebilecek tüm evrimsel patikalar içinde, gerçekleşenlerin sayısı çok azdır. Bu "tüm olası hayvanlar ağacının" büyük bir bölümünün var ol¬mamanın karanlığında gizlendiğini düşünebiliriz. Bu karanlık ağaçta, şurada burda birkaç patika aydınlıktadır. Aydınlanmış izler gerçekleşen patikalardır ve sayıları epeyce olmasına karşın, tüm ağacın yalnızca minicik bir bölümüdür. Doğal seçilim, tüm olası hayvanlar ağacında azınlıkta kalan geçilebilecek patikaları bulabilme yeteneği olan bir süreçtir. Doğal seçilim kura-mına benim Dover'ın kuramına saldırmakta kullandığım türden bir büyük sayılar yaklaşımıyla saldırmak olanaksızdır, çünkü doğal seçilim kuramının özü ağacın dallarını sürekli kesmesidir. Doğal seçilimin yaptığı işte budur. Tüm olası hayvanlar ağacında, Dover'in ters yüz edilmiş mantığı nedeniyle mahkum olduğu sonsuz çoğunluktaki kısır dallardan (gözleri ayak tabanında olan hayvanlar, vs.) kaçınarak adım adım yolunu bulur. En eskisi hariç, doğal seçilim kuramının tüm sözde seçenek¬leriyle baş ettik. En eski kuramsa, yaşamın bilinçli bir tasarımcı tarafından yaratddığı ya da evriminin yönetildiği kuramı. Bu kuramın bazı belirli uyarlamalarını -örneğin, Kutsal Kitap'ta anlatılan yaratılış öyküsü gibi- yıkmak pek kolay olurdu ve hiç de hakça olmazdı. Hemen hemen tüm halkların kendi yaratdış söylenceleri vardır. Kutsal Kitap'taki öykü de Ortadoğu'da çobanlık yapan bir kabilenin benimsediği öyküdür yalnızca. Bir Batı Afrika kabilesinin dünyanın karıncaların dışkısından yaratıldığını söyleyen inancından daha özel bir konumda değildir. Tüm bu söylencelerin ortak özelliği, bir çeşit doğaüstü varlığın kasıtlı niyetlerine bağlı olmasıdır. İlk bakışta, "anlık yaratılış" ve "yönlendirilmiş evrim" diyebileceğimiz iki görüş arasında önemli bir ayrım var. Günümüz Tanrıbilimcileri anlık yaradılışa inanmaktan vazgeçtiler. Bir tür evrim olduğunun kanıtları çok fazla. Fakat kendilerine evrimci diyen birçok Tanrıbilimci -örneğin, II. Bölüm'de alıntı yaptığımız Birmingham Piskoposu- Tanrıyı arka kapıdan içeri sokmaya çalışıyor: Evrimin izlediği yolda Tanrının bir çeşit gözetmenlik görevi üstlenmesine izin veriyorlar. Tanrı, ya insanın evrim¬sel tarihinin kilit noktalarını (elbette ki, insanın evrimsel tarihi¬nin) ya da evrimsel değişime götüren günlük olayları etkiliyor. Böylesi inançların aksini kanıtlayanlayız; özellikle de, Tanrı'nın, müdahelelerinde doğal seçilim sonucu gerçekleşen ev¬rimden beklenenleri yakından taklit etmeye özen gösterdiği var sayılırsa... Böylesi inançlar için söyleyebileceğimiz birinci şey, gereksiz oldukları; ikinci şey de bizim açıklamak istediğimiz örgütlü karmaşıklığı zaten varsaydıklarıdır. Evrimi bu denli düzenli bir kuram yapan şeylerden biri de, örgütlü karmaşıklığın ilksel yalınlıktan nasıl ortaya çıktığını açıklayabilmesidir. Dünyadaki tüm örgütlü karmaşıklığı yönetecek ve yönlendire¬cek yetenekte bir Tanrı varsaymak istiyorsak (ister anlık ister yönlendirilmiş evrim olsun), bu Tanrı'nın müthiş karmaşık olma¬sı gerekir. Yaratılışçı ister naif Kutsal Kitap öyküsüne inansın ister eğitimli bir piskopos olsun, müthiş zeki ve karmaşık bir varlığı gerçek olarak kabul eder. Eğer böylesine örgütlü bir karmaşıklığın varlığını açıklama olmaksızın kabulleneceksek, hiç uğraş¬mayalım ve yaşamı da bizim tanıdığımız biçimiyle kabulleniverelim gitsin! Kısacası, Tanrısal yaratılış, ister anlık ister yönlendirilmiş evrim olsun, bu bölümde ele aldığımız öbür kuramların listesine ekleniyor. Bu kuramların hepsi, yüzeysel bakıldıklarında, kanıtlara başvurularak doğruluğu sınanabilen Darwinciliğin seçenekleri olarak karşımıza çıkıyor. Yakından bakıldığında bu kuramların asla Darwinciliğe seçenek olamayacaklarını görüyoruz. Birikimli doğal seçilim yoluyla evrim kuramı, örgütlü karmaşıklığın varlığını açıklayabilecek tek kuram. Kanıtlar evrim kuramı lehine olmasa bile, elimizdeki en iyi kuram hâlâ bu! Aslına bakarsanız, kanıtlar da bizim lehimize ama bu başka bir öykü. Artık sona geldik; vargımızı söyleyelim. Yaşamın özü muazzam bir ölçekteki istatistiksel olsalüık dişiliktir. Bu nedenle, yaşamın açıklaması rastlantı olamaz. Yaşamın varlığının gerçek açıklaması rastlantının karşıtını içermek zorundadır. Rastlantının antiteziyse, gelişigüzel olmayan bir yolla hayatta kalabilmedir. Ge¬lişigüzel olmamak doğru anlaşılmadığında, rastlantının antitezi değil, rastlantının ta kendisidir. Bu iki aşın ucu birbirine bağlayan bir süreğenlik var; tek-basamaklı seçilimden birikimli seçilime giden yol. Tek-basamaklı seçilim, saf rastlantının bir başka adıdır. Gelişigüzel olmamayı doğru anlamamak, dediğimde söy¬lemek istediğim budur. Yaşamın karmaşık tasarımı üzerine öne sürülmüş tek açıklama, tek işler açıklama, yavaş yavaş ve kerte kerte gelişen birikimli seçilimdir. Bu kitabın tümünde, rastlantı fikriyle, düzenin, karmaşıklığın ve tasarımın kendiliğinden oluşmasının astronomik ölçülerde düşük olasılıklı olması çok yer tuttu. Rastlantıyı ehlileştirmek, pençelerini köreltmek için bir yol bulmaya çalıştık. "Ehlileştirilmemiş rastlantı", arı, çıplak rastlantı, düzenli karmaşıklığın bir anda hiçbir şeyden ortaya çıkmasıdır. Bir zamanlar göz yoktuysa ve sonra ansızın, bir nesillik bir göz kırpmasıyla tümüyle ya¬pılı, mükemmel bir göz ortaya çıktıysa, bu ehlileştirilmemiş rastlantıdır. Bu mümkün, ama zamanın bitimine dek sıfırlar yazmak zorunda kalırız. Aynı şey, Tanrı da dahil olmak üzere tümüyle yapılı, mükemmel varlıkların kendiliğinden var olması için de geçerlidir -bu sonuçtan kaçmaya gerek görmüyorum. Rastlantıyı "ehlileştirmek", çok olasılık dışı olanı bir dizi halinde düzenlenmiş, daha az olasılık dışı, küçük bileşenlere parçalamaktır. X'in tek bir adımda Y'den oluşması ne denli olasılık dışı olursa olsun, X ve Y arasında bir dizi sonsuz küçük ara adım düşünmek her zaman mümkündür. Büyük ölçekli bir değişim ne denli olasılık dışı olursa olsun, küçük değişimler daha az olasılık dışıdır. Yeterince küçük aralıklara bölünmüş, yeterince büyük bir dizi öne sürmemiz koşuluyla, astronomik olasılık dışılıklara karşı karşıya gelmeksizin, her şeyden her şeyi türetebiliriz. Bunu ancak bütün bu ara adımları yerleştirecek yeterli süre varsa yapabiliriz. Ayrıca, her adımı, her basamağı belirli bir yöne yönlendirecek bir mekanizma olmalıdır, aksi takdirde, adımlar dizisi sonu gelmeyen gelişigüzel bir gezintiye dönüşür. Darwinci dünya görüşünün tüm mücadelesi bu iki koşulun sağlanması, yavaş yavaş, kerte kerte gelişen birikimli doğal seçilimin varlığımızın nihai açıklaması olması içindir. Evrim kuramının kerteciliği inkâr eden ve doğal seçilimin oynadığı merkezi rolü inkâr eden uyarlamaları varsa, bunlar belirli örneklerde doğru olabilir. Fakat gerçeğin tümü olamazlar, çünkü evrim kuramının en can alıcı noktasını, astronomik olasılık dışılıkları çözümleme ve mucizeleri açıklama gücünü veren özünü inkâr etmektedirler. * * *
  5. Obsesif

    Darwinci evrim & Lanetli Rakipler

    Son günlerde forumda sıklıkla rastladığımız, üzerinde çok konuşulan konu evrim kuramı. Özellikle mutasyon, doğal seçilim, sıçramalı evrim,tedrici evrim gibi bir takım konular ön planda. Bu nedenle bu konu üzerine R.Dawkins'in Kör Saarçi kitabından, "Lanetli Rakipler" bölümünü alıntılamak istiyorum. Yazı biraz uzun; ancak iki kısımla vereceğim, bundan sonraki bölümde, 'mutasyonculuk' konusunu içeriyor. Tam da forumun bu günlerine uygun düşecek bir yazı olduğunu düşünüyorum... * * * Hiçbir ciddi biyolog, evrimin gerçek olduğundan, tüm canlıların birbirlerinin kuzeni olduğundan kuşku duymaz. Bununla birlikte, bazı biyologların, Darwin'in evrimin nasıl bir yolla gerçekleştiği konusundaki görüşleri hakkında kuşkuları olmuştur. Zaman zaman bu yalnızca sözcüklerle ilgili bir tartışma olup çıkar. Örneğin, noktalı evrim kuramı Darwinci-karşıtı olarak sunulabilir. Ancak IX. Bölüm'de de tartıştığım gibi, aslında Darwinciliğin ufak bir çeşitlemesidir ve rakip kuramlara ilişkin bir bölümde yeri yoktur. Fakat, kesinlikle Darwin çeşitlemesi olmayan başka kuramlar da var, Darwinciliğin ruhuna dümdüz saldıran kuramlar... Bölümümü¬zün konusu işte bu rakip kuramlar. Zaman zaman Darwinci seçilime seçenek olarak öne sürülen bu kuramların arasında Lamarckçılık dediğimiz akımın çeşitli uyarlamalan; ayrıca da "yansızcılık", "mutasyonculuk" ve yaratılışçılık var. Rakip kuramlar arasında bir yargıya varmanın en belirgin yolu, kanıdan incelemekten geçiyor. Örneğin, Lamarckçılık türü kuramlar geleneksel olarak reddedilir -ve bu doğru bir karardır- çünkü bu kuramların lehine (deneme çabası gösterenler lehine değil, zaman zaman yalan kanıt ileri süren fanatikler lehine) doğru dürüst kanıt hiçbir zaman olmamıştır. Bu bölümde farklı bir yol tutturacağım, çünkü çok sayıda başka kitapta bu kanıtlar incelendi ve Darwincilik lehine karar verildi. Rakip kuramlar lehine ve aleyhine kanıtlan incelemek yerine, daha rahat bir yaklaşım deneyeceğim. İleri süreceğim sav, Darwinciliğin, ilke olarak, yaşamın belli yönlerini açıklama yeteneğine sahip, bilinen tek kuram olduğudur. Eğer ben haklıysam, bu, Darwinci kuram lehine hiçbir gerçek kanıt olmasa bile (ki var), bu kuramı rakip kuramlara tercih etmemizin onaylanması anlamına gelir. Bu noktayı daha vurucu bir biçimde anlatmanın bir yolu, tahmin yapmaktır. Şöyle bir tahmin yapayım: Bir gün evrenin bir başka yerinde bir yaşam biçimi keşfedilirse, bu yaşam biçimi ayrıntılarda ne denli acayip, ne kadar yabancı olursa olsun, bir kilit noktada yeryüzündeki yaşama benzediği görülecektir: Bu yaşam biçimi bir tür Darwinci doğal seçilimle evrimleşmiş olacaktır. Ne yazık ki, bu, bizim ömrümüzün sınırları içerisinde sınanamayacak bir tahmin, fakat bizim gezegenimizdeki yaşamla ilgili önemli bir gerçeği anlatmanın bir yolu olarak kalacak. Darwinci kuram, ilke olarak, yaşamı açıklayabilir. Şimdiye dek öne sürülen kuramlardan hiçbiri, ilke olarak, yaşamı açıklayabilmiş değil. Bunu, bilinen tüm rakip kuramları tartışarak göstereceğim. Bu kuramlar lehindeki ya da aleyhindeki kanıtları değil, bu kuramların, ilke olarak, yaşamı açıklamadaki yeterli¬liklerini tartışacağım. Öncelikle, yaşamı "açıklamanın" ne demek olduğunu belirlemeliyim. Canlıların sıralayabileceğimiz çok sayıda özelliği var ve bunlardan bazdan rakip kuramlarca açıklanabilir elbette. Gördüğümüz gibi, protein moleküllerinin dağılımı hakkındaki birçok gerçek, Darwinci seçilimin değil, yansız genetik mutasyonların sonucu olabilir. Ancak, canlıların bir özelliği var ki, yalnızca Darwinci seçilimle açıklanabilir. Bu özellik, kitabımızın ana konusu, tekrar tekrar vurguladığımız konu: uyumlu karmaşıklık. Canlılar sayısız yollardan çevrelerine uyum sağlamışlardır, hayatta kalır ve ürerler. Ancak bu uyum sağlama yolları, istatistiksel açıdan, şansın bir kez gülmesiyle ortaya çıkmış olamayacak kadar düşük olasılıklı yollardır. Ben de Paley gibi göz örneğini kullandım. Bir gözün iyi "tasarlanmış" özelliklerinden ikisi ya da üçü rastlantı eseri ortaya çıkmış olabilir; bu anlaşılır bir şey. Rastlantının ötesinde özel bir açıklama gerektiren, hepsi de görmeye uyum sağlamış, saatin dişlileri gibi iç içe geçmiş bölümlerin sayısıdır. Darwinci açıklama da rastlantı içerir elbette -mutasyon biçiminde. Fakat bu rastlantı seçilim tarafından birikimli olarak, adım adım, birçok nesiller boyunca süzülür. Öbür bölümler bu kuramın uyumlu karmaşıklık için tatmin edici bir açıklama sağlayabildiğini gösterdi. Bu bölümde, bilinen diğer kuramların bunu yapamadığını ileri süreceğim. İlk önce, Darwinciliğin en tanınmış tarihsel rakibini ele ala¬lım. Lamarckçılık on dokuzuncu yüzyılda ilk kez ortaya atıldığında, Darwinciliğe rakip olarak gelmedi çünkü Darwincilik henüz ortada yoktu. Şövalye Lamarck, çağının ilerisinde, evrimi savunan on sekizinci yüzyıl entelektüellerinden biriydi. Ev¬rimi savunmakta haklıydı ve yalnız bunun için bile, Charles Darwin'in büyükbabası Erasmus ve diğerleriyle birlikte, saygı duyulmayı hak ediyor. Ayrıca, Lamarck zamanının en iyi evrim mekanizması kuramını sundu; fakat Darwinci kuram o zaman ortaya çıkmış olsaydı, Lamarck'ın bunu reddedeceğini varsaymak için hiçbir neden yok elimizde. Darwin'in kuramı ortalarda yoktu ve Lamarck'ın şansına (ya da şanssızlığına) ismi evrim gerçeğine olan haklı inancını anımsatmak için değil, en azından İngilizce konuşulan ülkelerde, bir hatayı -evrim mekanizması için önerdiği kuram- anımsatmak için anılır oldu. Bu bir tarih kitabı değil ve ben Lamarck'ın neler söylediğinin bilimsel bir özetini vermeye çalışmayacağım. Lamarck'ın sözleri bir parça mistikti -örneğin, bugün bile birçok insanın yaşam merdivenin¬de ilerleme olarak düşündüğü şeye inancı güçlüydü ve sanki hayvanlar bilinçli olarak evrimleşmek istiyorlarmış gibi konuşu¬yordu. Lamarckçılıktan, Darwinciliğe gerçek bir alternatif ol¬ma şansına sahip- en azından ilk bakışta- mistik olmayan öğeleri alacağım. Bu öğeler temelde iki tanedir ve günümüz "yeni-Lamarckçıları" yalnızca bunları benimsemişlerdir: edinilmiş özelliklerin kalıtımı ve kullanma ve kullanmama ilkesi. Kullanma ve kullanmama ilkesi, bir canlının vücudunun kul¬lanılan bölümlerinin büyüdüğünü söyler. Kullanılmayan bölümlerse, küçülür ve güdükleşir. Gözleyebildiğimiz bir gerçek var: Kaslar çalıştırıldığında büyür, çalıştırılmayan kaslar küçülür. Bir insanın vücudunu inceleyerek, hangi kaslarını kullandığını, hangilerini kullanmadığını söyleyebiliriz; hatta ne iş yaptığını bile tahmin edebiliriz. "Vücut geliştirme" kültünün tutkunları, vücutlarını "geliştirmek", tıpkı bir heykel yontar gibi bu tuhaf azınlık kültürün modasının gerektirdiği doğa-dışı biçimlere sokmak için kullanma ve kullanmama ilkesini kullanırlar. Kaslar vücudun bu çeşit kullanmaya tepki veren tek bölümü değil. Çıplak ayakla yürüyün, topuklarınızdaki deri kalınlaşacaktır. Yalnızca ellerine bakarak bir çiftçiyle bir banka memurunu ayırt etmek çok kolaydır. Çiftçinin elleri nasırlıdır ve kaba iş yapmaktan sertleşmiştir. Banka memurununsa, nasırı varsa bi¬le, yalnızca orta parmağının ucunda olacaktır (kalem tutmak yüzünden). Kullanma ve kullanmama ilkesi, hayvanların kendi dünyala¬rında hayatta kalma konusunda daha iyi olmalarını, bu dünyada yaşamanın bir sonucu olarak yaşam süreleri boyunca gittikçe daha iyi olmalarını sağlar, insanlar güneş ışığına doğrudan maruz kaldıklarında ya da güneş ışığından yoksun kaldıkların¬da, içinde bulundukları yerel koşullarda hayatta kalmalarını ko¬laylaştıracak bir deri rengi oluşur. Fazla güneş ışığı tehlikelidir. Güneş banyosu yapmaya meraklı beyaz tenli insanlar, deri kan¬serine açıktır. Öte yandan, gereğinden az güneş ışığı D vitamini eksikliğine ve raşitizme neden olur; İskandinavya'da yaşayan kalıtsal olarak zenci çocuklarda bazen bu görülür. Güneş ışığı¬nın etkisiyle sentezlenen kahverengi pigment melanin, alttaki dokuları güneşin zararlı etkilerinden koruyan bir siper oluştu¬rur. Güneşte yanmış birisi daha az güneşli bir yere giderse, me¬lanin kaybolur ve vücut az miktardaki güneşten yararlanabilir. Bu, kullanma ve kullanmama ilkesinin bir örneği olarak gösterilebilir: deri "kullanıldığında" kahverengi olur, "kullanılmadı¬ğında" beyazlar. Tabii ki, bazı tropik ırklarda, bireyler güneş banyosu yapsın yapmasın kalıtsal, kalın bir melanin tabakası vardır. Şimdi ikinci ana Lamarckçı ilkeye, yukarıdaki gibi edinilmiş özelliklerin sonraki nesillere kalıtıldığı fikrine dönelim. Eldeki tüm veriler bu düşüncenin yanlış olduğunu gösteriyor, ama geçmişte uzun süre doğru olduğuna inanıldı. Bunu Lamarck keşfetmedi, fakat zamanında halkta yerleşmiş olan bilgiyi kullandı. Bazı çevrelerde hâlâ inanılıyor. Annemin bir köpeği vardı, zaman zaman aksar, arka bacaklarından birini kaldırır ve öbür üç bacağı üstünde koşuşturup dururdu. Komşularımızdan birinin de daha yaşlı, bir bacağını ne yazık ki bir otomobil kazasında kaybetmiş bir köpeği vardı. Komşumuz kendi köpeğinin bizimkinin babası olduğuna inanmıştı; kanıtı da babasının aksamasını miras almış olmasıydı. Halkın bilgeliği ve peri masalları buna benzer söylencelerle doludur. Birçok insan edinilmiş özelliklerin kalıtıldığına ya inanır ya da inanmak ister. İçinde bulunduğumuz yüzyıla kadar ciddi biyologlar arasında da en çok kabul gören kalıtım kuramı buydu. Darwin'in kendisi de bu kurama inanıyordu, ama bu kuram onun evrim kuramının bir parçası değildi; işte bu yüzden de Darwin'in ismi, edinilmiş özelliklerin kalıtılması kuramıyla birlikte anılmıyor. Edinilmiş özelliklerin kalıtılmasıyla kullanma ve kullanmama ilkesini birlikte düşünürseniz, evrimsel gelişim için iyi bir açıklamaymış gibi görünen bir reçete ortaya çıkar. Lamarckçı evrim kuramı olarak bilinen işte bu reçetedir. Kuram şöyle der: Eğer birbirini izleyen nesiller sert toprak üzerinde çıplak ayakla yürüyerek ayaklarını sertleştirirse, her neslin ayakları kendinden bir önceki neslin ayaklarından biraz daha sert olacaktır. Her nesil kendinden bir öncekine göre daha üstündür. Sonunda, bebekler sertleşmiş ayaklarla doğacaktır (aslında bebekler sertleşmiş ayaklarla doğuyor, ama birazdan göreceğimiz gibi, nedeni başka). Lamarckçı kurama göre, birbirini izleyen nesiller tropik güneşte kalırlarsa, her nesil bir öncekinin kahverengi tenini mi¬ras alacağı için gittikçe daha kahverengi olacaklar, zamanla doğuştan siyah olacaklardır (aslında gerçekten de siyah doğacalar ama Lamarckçı nedenle değil). Efsanevi örnekler, nalbantın kolları ve zürafanın boynudur. İnsanların mesleklerini babalarından, onun öncesinde de büyükbaba ve büyük büyükbabalarından miras aldıkları köylerde, nalbantın da atalarının gelişkin kaslarını miras aldığına ina¬nılırdı. Nalbant yalnızca atalarının kaslarını almakla kalmaz, kendi çabasını da ekler ve oğluna aktarırdı. Kısa boyunlu olan atasal zürafalar, ağaçların yukarılarındaki yapraklara ulaşmaya çabalardı umutsuzca. Durmadan yukarı uzanır, böylece de boyun kaslarını ve kemiklerini uzatmış olurlardı. Her nesil, ken¬dinden bir öncekilerden biraz daha uzun boyunlu oldu, ağaçla¬rın tepesine uzanmaya çalışarak boynunu uzattı ve bunu çocuklarına aktardı. Arı Lamarckçı kurama göre, tüm evrimsel ilerlemeler bu yolla oldu. Hayvan gereksindiği bir şeyleri elde etmek için çabalar. Bunun bir sonucu olarak, bu çabada kullanılan vücut bölümleri gelişir. Bu değişim bir sonraki nesle mi¬ras bırakılır ve süreç böylece sürer, gider. Bu kuramın üstünlüğü birikimli olması -daha önce de gördüğümüz gibi, her evrim kuramının dünya görüşümüzdeki rolünü yerine getirebilmesi için gerekli bir bileşen. Lamarckçı kuramın bazı entelektüeller için olduğu kadar bilim adamı olmayanlar için de büyük bir duygusal çekiciliği var. Bir gün, yanıma üniversitedeki dostlarımdan biri, kültürlü, say¬gın bir Marksist tarihçi yaklaştı. Anlıyorum, dedi, tüm gerçekler Lamarckçı kuramın aleyhine görünüyor ama gerçekten de doğru olması için hiçbir umut yok mu? Benim görüşüme göre hiçbir umut olmadığını söyledim. İdeolojik nedenlerle La-marckçılığın doğru olmasını istediğini anlattı ve dediklerimi içten bir üzüntüyle kabullendi. Lamarckçılık insanlığın iyiye git¬mesi yönünde öylesine umutlar sunuyordu ki... George Bernard Shaw o müthiş Önsöz'lerinden birini (Back to Methuselah -Methuselah'a Dönüş un önsözü) edinilmiş özelliklerin kalıtımının tutkulu bir savunusuna ayırdı. Savunması biyolojik bilgi üzerine kurulmamıştı, öyle olsaydı bunu zevkle söylerdi; Darvinciliğin sonuçlarına karşı duygusal bir nefret üzerine kurulmuştu o "kazalar bölümü": ...yalın görünüyor, çünkü başlangıçta neler içerdiğini anlamıyorsunuz. Ama ne zaman ki, tüm öneminin farkına varıyorsunuz, işte o zaman yüreğiniz taş gibi ağırlaşıyor. Bunda iğrenç bir kadercilik var; bu, güzelliğin ve zekânın, gücün ve amacın, onur ve azmin tiksinç ve lanetli bir indirgemesi. Bir başka saygın yazar, Arthur Koestler de, Darvinciliğin sonuçları olarak gördüklerine tahammül edemeyenlerdendi. Stephen Gould'un alaycı bir tavırla ama doğru olarak belirttiği gibi, Koestler, son altı kitabında "Darwin hakkındaki kendi yanlış kanılarına karşı bir kampanya" yürüttü. Kurtuluşu da benim asla tümüyle anlayamadığım fakat Lamarckçılığın çapraşık bir uyarlaması olarak yorumlanabilecek bir alternatifte aradı. Koestler ve Shaw kendi düşüncelerini oluşturan bireycilerdi. Evrim konusundaki eksantrik görüşleri büyük olasılıkla pek etkili olmamıştır. Ama, utanarak itiraf ediyorum, benim gençliğimde, Shaw'ın Back to Methuselah'daki büyüleyici belagati, Darwinciliğe gereken önemi vermemi en azından bir sene geciktirmiştir. Zaman zaman, Lamarckçılığın duygusal çekiciliği ve bunun eşliğindeki duygusal Darwincilik düşmanlığının, bilimsel düşüncenin yerine kullanılan güçlü ideolojiler yoluyla çok daha zararlı etkileri olmuştur. T. D. Lisenko politik alandaki başarısı dışında ikinci sınıf bir tarımsal bitki yetiştiricisiydi. Tutuculuğa varan Mendel karşıtlığı ve edinilmiş özelliklerin kalıtımına olan ateşli, tartışma kabul etmeyen inancı, uygarlaşmış ülkelerin çoğunda hiçbir zararı dokunmadan göz ardı edilebilirdi. Ne yazık ki, ideolojinin bilimsel gerçeklerden daha önemli oldğu bir ülkede yaşıyordu. 1940'ta Sovyetler Birliği Genetik Enstitüsü'nün müdürlüğüne atandı ve müthiş etkili, güçlü biri haline geldi. Bir nesil boyunca Lisenko 'nun genetiği önemsemeyen görüşleri Sovyet okullarında öğretilmesine izin verilen yegâne görüş oldu. Sovyet tarımına inanılmaz, bedeli ölçülemeyecek kadar çok hasar verildi. Birçok saygın Sovyet genetikçisi kovuldu, sürgüne yollandı ya da hapse atıldı. Örneğin, dünya çapında saygınlık kazanmış genetikçi N. I. Vavilov, "ingilizlere casusluk yapmak" gibi komik bir suçla uzun bir süre yargılandıktan sonra, penceresiz bir hapishane hücresinde açlıktan öldü. Edinilmiş özelliklerin asla kalıtılmadığını kanıtlamak mümkün değil. Aynı nedenle, perilerin var olmadığını da asla kanıtlayanlayız. Söyleyebileceğimiz tek şey, periler hiç görülmedi ve ortaya çıkarılan sözde peri fotoğraflarının hepsinin aldatmaca olduğu aşikârdı. Aynı şey, Teksas'taki dinozor yatakları için de doğrudur. Perilerin olmadığına ilişkin söyleyeceğim her şey, bir gün bahçemin bir köşesinde şeffaf, ince kanatlı küçük birini görebileceğim olasılığına açıktır. Edinilmiş özelliklerin kalıtımı kuramı da benzer bir konumdadır. Bu kalıtımın etkisini göstermeyi amaçlayan hemen hemen tüm girişimler başarısız olmuştur. Görünürde başarılı olmuş girişimler arasında, Art-hur Koestler'in kitabında anlattığı, dillere düşmüş öykünün, karakurbağasının derisinin altına çini mürekkebi enjekte edil¬mesi öyküsünün bir aldatmaca olduğu ortaya çıktı. Geri kalan deneylere gelince, bunlar başka araştırmacılar tarafından tekrarlandığında aynı sonuçlar elde edilemedi. Yine de, tıpkı birilerinin günün birinde, ayıkken ve yanında kamera varken bahçesinin bir köşesinde bir peri görebilmesi olasılığının olması gi¬bi, birileri de günün birinde edinilmiş özelliklerin kalıtıldığını kanıtlayabilir. Ancak söylenebilecek birkaç şey daha var. Görüldüğü konusundaki iddiaların asla güvenilir olmadığı bazı şeyler, bildiğimiz her şeyi sorgulamadığı sürece inanılır olabilir. Günümüzde, Loch Ness gölünde bir Plesiosaurus yaşadığı kuramının doğru dürüst bir kanıtı yok, ama bir Plesiosaurus bulunsaydı benim dünya görüşüm paramparça olmazdı. Aksine, şaşırır ve sevinirdim, çünkü son 60 milyon yıl için bulunmuş bir Plesiosaurus fosili yok ve bu süre de tükenmekte olan bir türün küçük bir popülasyonunun hayatta kalabilmesi için çok uzun görünüyor. Fakat tehlikede olan büyük bilimsel ilkeler yok; bu böyle. Öte yandan bilim, Evren'in nasıl işlediğine ilişkin iyi bir anlayış, müthiş kapsamlı bir olgular yelpazesi için gayet iyi çalışan bir anlayış edinmiş durumdadır ve bazı iddiaların bu anlayışla uyuşması ya da uzlaşması çok zor olacaktır. Örneğin, Kutsal Kitap'ta verilenlere dayanarak, Evren'in 6000 yıl kadar önce yaratıldığına ilişkin asılsız iddia. Bu kuramın doğruluğu kanıt-lanamamıştır. Ayrıca, yalnızca Ortodoks biyoloji ve jeolojiyle değil, fiziksel radyoaktivite kuramı ve kozmolojiyle de uyuşmamaktadır (eğer 6000 yıldan yaşlı hiçbir şey yoksa, 6000 ışık yılından daha uzakta görünen hiçbir şey olmaması gerekirdi; Samanyolu ve günümüz kozmolojisinin varlığını bildirdiği 100 milyardan fazla yıldızın hiçbiri saptanamazdı). Bilim tarihinde Ortodoks bilimin tek bir aykırı gerçek yüzünden tümüyle altüst olduğu zamanlar olmuştur. Böylesi altüst oluşların bir daha asla olmayacağını öne sürmek küstahlık olurdu. Fakat, doğaldır ki, başarılı bir ana bilimsel yapıyı altüst edecek bir durumu kabullenmek için talep edeceğimiz kanıtlama standardının, şaşırtıcı da olsa var olan bilimsel verilerle kolayca uzlaşabilen bir durumu kabullenmek için talep edeceğimiz kanıtlama standardından daha yüksek olması gerekir. Loch Ness gölündeki Plesiosaurus için kendi gözlerimin şahitliğini kabul edebilirim. Bir hokkabazlık gösterisinde, bir adamın havaya yükseldiğini gördüğümde, fiziğin tümünü reddetmeden önce, bir sanrının ya da hilenin kurbanı olduğumu düşünürüm. "Büyük olasılıkla doğru değil ama kolaylıkla doğru olabilirdi." diyebileceğimiz kuramlardan, ancak başarılı Ortodoks bilimin devasa yapılarını altüst etme pahasına doğru olabilecek kuramlara doğru giden bir süreklilik vardır. Peki, Lamarckçılık bu sürekliliğin neresinde duruyor? Genelde sürekliliğin "doğru değil ama kolaylıkla doğru olabilirdi" ucunun epey berisinde olduğu söyleniyor. Lamarckçılığın, daha doğrusu edinilmiş özelliklerin kalıtımının, dua gücüyle havalanma ile aynı sınıfta olmasa da, sürekliliğin "Loch Ness Canavarı" ucundan ziyade, "havalanma" ucuna daha yakın olduğunu göstermeye çalışacağım. Edinilmiş özelliklerin kalıtımı "büyük olasılıkla doğru değil ama kolaylıkla doğru olabilirdi" diye nitelediğimiz şeylerden biri değildir. Bu ilkenin ancak en kabul gör¬müş ve başarılı embriyoloji ilkeleri yıkılırsa doğru olabileceğini savunacağım. Dolayısıyla, Lamarckçılığın alışılmış "Loch Ness Canavarı" kuşkuculuğunun da üstünde bir düzeyde kuşkuculukla karşılanması gerekmektedir. Peki, Lamarckçılık kabul görmeden önce yıkılması gereken bu başarılı embriyoloji ilkesi nedir? Anlatması biraz uzun sürecek. Konudan uzaklaştığımı düşünebilirsiniz, fakat sonunda önemi ve konuyla ilgisi ortaya çıkacak. Ayrıca, bunun, Lamarckçılık doğru olsaydı bile, uyumlu karmaşıklığın evrimini açıklamaktan uzak olacağı savından daha önemli olduğunu unutmayın. Şimdi konumuz embriyoloji. Tek bir hücrenin yetişkin yaratıklara dönüşmesine yaklaşımda geleneksel olarak iki farklı tavır gelişmiştir ve bu iki tavır arasında derin bir bölünmüşlük vardır. Bunların resmi adları ön-oluşumculuk ve epigenesisdir; fakat ben bunların günümüz biçimlerine plan kuramı ve tarif kuramı diyeceğim. İlk önoluşumcular başlangıçtaki tek hücrede yetişkin vücudunun önceden oluştuğuna, biçimlendiğine inanıyorlardı. Bunlardan biri, mikroskopunda bir sperm içerisinde (yumurta değil!) minik bir minyatür insanın -bir homun-culus- kıvrılmış oturduğunu düşünüyordu. Embriyonik gelişim, büyüme sürecinden başka bir şey değildi. Yetişkin vücudunun tüm parçacıkları zaten oradaydı, önceden oluşmuştu. Her erkek homunculusun içinde kendi minyatür-ötesi spermlerinde çocukları, çocukların da içlerinde onların çocukları ... kıvrılmış yatıyordu. Bu sonsuz küçülme sorunundan öte, naif ön-oluşumculuk çocukların babalarından olduğu kadar annelerinden de özellikler aldığı gerçeğini (ki bu gerçek on yedinci yüzyılda şimdikinden çok daha az belirgin değildi) göz ardı ediyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, sayıları spermcilerden daha fazla olan bir başka ön-oluşumcu grubu da vardı: yumurtacılar. Yumurtacılar yetişkin bireyin ön-oluşumunun spermde değil, yumurtada olduğuna inanıyorlardı. Fakat yumurtacılıkta da, spermcilikte de aynı iki sorun vardı. Günümüz ön-oluşumculuğunda bu iki sorun yok ama yine de yanlış bir kuram. Günümüz ön-oluşumculuğu -plan kuramı-döllenmiş yumurtadaki DNA'nın, yetişkin vücudunun planı ol¬duğuna inanır. Plan, gerçek nesnenin küçük ölçekteki minyatürüdür. Gerçek nesne -bir ev, otomobil ya da her neyse- üçboyutludur ama plan ikiboyutludur. Bir bina gibi üçboyutlu bir nesneyi ikiboyutlu kesitlerle gösterebilirsiniz: her katın ana planı, çeşitli açılardan ve yüksekliklerden kesitler... Boyutlardaki bu indirgeme kolaylık içindir. Mimarlar inşaatçılara kibrit çöpünden ve balsa ağacından üçboyutlu modeller yapıp verebilirlerdi, fakat düz kâğıt üzerindeki bir dizi ikiboyutlu modelin çantada taşınması, değiştirilmesi ve bu modele bakarak çalışması daha kolaydır. Eğer planlar bir bilgisayarın atım kodunda saklanacak ve telefonla memleketin öbür ucuna gönderilecekse, tek boyuta indirgemek de gerekebilir. Bu, ikiboyutlu planı tek boyutlu bir "tarama" biçiminde yeniden kodlayarak kolaylıkla yapılabilir. Televizyon görüntüleri böyle kodlanır ve yayımlanır. Boyut indirgeme de önemsiz bir şifreleme aracıdır. Önemli olan nokta, planla yapı arasında birebir eşleme olmasıdır. Planın her bir parçası, yapının bir parçasına karşılık gelir. Plan, yapıdan daha az-boyutlu olmasına karşın, bir anlamda minyatürleştirilmiş, "önceden oluşturulmuş" binadır. Planların tek boyuta indirgenmesinden söz etmemin nedeni, DNA'nın tek boyutlu bir şifre olması elbette. Bir yapı modelini kuramsal olarak tek boyutlu bir telefon hattından -sayısallaştırılmış bir planlar dizisi- aktarmak nasıl mümkün oluyorsa, küçültülmüş ölçekteki bir vücudu da tek boyutlu, sayısal DNA şif¬resinle aktarmak da kuramsal olarak mümkündür. Bu gerçekte olmuyor ama eğer olsaydı, çağdaş moleküler biyolojinin eski ön-oluşumculuk kuramını doğruladığı söylenebilirdi. Şimdi öbür büyük embriyoloji kuramına bakalım: epigenesis ya da "yemek kitabı" tarifi kuramı. Bir yemek kitabındaki tarif, fırından çıkacak kekin planı değildir. Bunun nedeni kekin üçboyutlu bir nesne, tarifinse tek boyutlu bir sözcükler dizisi olması değil; gördüğümüz gibi, bir tarama işlemiyle bir modeli tek boyuta indirgemek mümkün. Ama bir tarif, ölçekli bir model değildir; bitmiş bir kekin tanımı da değildir. Bir tarif, sırasıyla uyulduğu takdirde sonuç olarak bir kek verecek bir dizi talimattır. Bir kekin tek boyutta şifrelenmiş gerçek bir planı, keke düzenli bir biçimde, enlemesine ve yukardan aşağı şişler geçirirmiş gibi bir dizi tarama alınarak yapılabilir. Milimetrik aralıklarla şişin ucunun yakın çevresi şifreli olarak kaydedilebilir; örneğin, her kırıntının ve üzüm parçacıklarının kesin koordinatları, alınan seri verilerden saptanır. Kekin her parçacığıyla planın her parçacığı arasında birebir karşılık gelen bir harita yapılır. Bunun gerçek bir tarife benzer bir yanı olmadığı aşikâr. Kek parçacıklarıyla tarifin sözcükleri ya da harfleri arasında birebir ilişki yok. Tarif haritasının sözcükleri bir şeylere karşılık geliyorsa, bu, bitmiş kekin tek tek parçacıkları değil, kek yapımında izlenen yöntemin tek tek adımlarıdır. Hayvanların döllenmiş yumurtadan nasıl geliştiği konusunda her şeyi, hatta çoğu şeyi henüz kavramış değiliz. Yine de, gen¬lerin bir plan olmaktan çok bir tarife benzedikleri yolunda çok güçlü göstergeler var elimizde. Tarif benzetmesi oldukça iyi bir benzetme; ama ders kitaplarında, özellikle de son zamanlarda yayımlananlarda düşünmeden kullanılan plan benzetmesi he¬men hemen her ayrıntısıyla yanlış. Embriyonik gelişim bir süreçtir; tıpkı bir kekin yapılışındaki işlemler gibi düzenli bir olaylar dizisidir; aradaki fark, embriyonik gelişimde milyonlarca adım olması ve "kabın" farklı bölümlerinde aynı anda farklı adımlar atılmasıdır. Bu adımların çoğu, hücre çoğalmasını içerir; müthiş rakamlarda hücre üretilir, bu hücrelerin bazıları ölür, bazıları başka hücrelerle birleşerek dokuları, organları ve diğer çok-hücreli yapıları oluşturur. Önceki bölümlerden birinde gördüğümüz gibi, belirli bir hücrenin davranışları, içerdiği hücrenin genlerine değil -vücudun tüm hücrelerinde aynı genler kümesi vardır- o hücrede bu genlerin hangi alt-kümesinin açıldığına bağlıdır. Gelişmekte olan vücudun herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda, genlerin yalnızca ufak bir bölümü açılır. Gelişme sırasında, farklı zamanlarda ve embriyonun farklı bölümlerinde başka genler açdacaktır. Bir hücrede ne za¬man hangi hücrenin açılacağı, o hücre içindeki kimyasal koşullara bağlıdır. Bu da, embriyonun o bölümündeki önceki koşullara bağlıdır. Bunun da ötesinde, bir genin açıldığında göstereceği etki, embriyonun o bölümünde etkilenebilecek ne olduğuna bağlıdır. Bir genin gelişmenin üçüncü haftasında, omuriliğin tabanındaki hücrelerde açılmasıyla göstereceği etki, aynı genin gelişmenin on altıncı haftasında, omuzdaki hücrelerde açılmasıyla göstereceği etkiden tümüyle farklıdır. Dolayısıyla, bir genin göstereceği etki, eğer böyle bir etki varsa, genin basit bir özelliği değil, genin embriyo içindeki yakın çevresinin yakın geçmişiyle olan etkileşiminin bir özelliğidir. Bu, genlerin bir vücudun planı olduğu düşüncesini anlamsız kılıyor. Hatırlayacaksınız, aynı şey bilgisayar biyomorfları için de geçerliydi. Öyleyse, genlerle vücut bölümleri arasındaki birebir ilişki, tarifle kek bölümleri arasındaki ilişkiden fazla değil. Tıpkı tarifin sözcüklerinin birlikte ele alındığında bir işlemi yürütmek için gereken talimatlar olması gibi, genler de, birlikte ele alındıklarında bir işlemi yürütmek için gereken talimatlardır. Okuyucu bu durumda bir genetikçinin yaşamını kazanmasının nasıl mümkün olabildiğini sorabilir. Bu durumda, bırakınız üzerinde araştırma yapmayı, mavi göz "için"ya da renk körlüğü "için" bir gen olduğundan söz etmek nasıl mümkün oluyor? Genetikçilerin böylesi tek-gen etkilerini incelemesi, bir-gen/bir-vücut-bölü-mü eşlemesi olduğunu göstermiyor mu? Genlerin gelişmekte olan vücut için bir tarif olduğuna ilişkin söylediklerimin aksini kanıtlamıyor mu? Hayır, kesinlikle kanıtlamıyor. Bunun sebebini anlamak da çok önemli. Bunu görmenin en iyi yolu tarif benzetmesine geri dönmek. Keki bileşen kırıntılarına ayırıp da, "Bu tarifteki ilk sözcüğün karşılığıdır, şu ikinci sözcüğün karşılığıdır," vs. diyemeyeceğinizi kabul edersiniz. Bu anlamda tarifin bütününün kekin bütününe karşılık geldiği kabul edilecektir. Şimdi, diyelim ki, tarifteki sözcüklerden birini değiştirdik; örneğin, "kabartma tozu" sözcüğü yerine "maya" yazdık. Tarifin yeni uyarlamasına göre 100 kek, eski uyarlamasına göre 100 kek yaptık. 100 keklik bu iki küme arasında çok önemli bir farklılık var ve bu farklılık tariflerdeki bir sözcüklük bir farklılıktan doğdu. Sözcükle kek kırıntısı arasında birebir eşleme olmamasına karşın, sözcük farklılığıyla tüm-kek farklılığı arasında birebir eşleme vardır. "Kabartma tozu" kekin herhangi bir kırıntısına karşılık gelmez ama etkisi tüm kekin kabarmasını ve dolayısıyla biçimini etkiler. Eğer "kabartma tozu"nu çıkarır yerine "un" koyarsanız, kek kabarmayacaktır. Eğer yerine "maya" koyarsanız, kek kabarır ama tadı daha çok ekmeğe benzeyecektir. Söz konusu sözcüklere karşılık gelen belirli bir kek "parçası"yoksa da, tarifin başlangıçtaki haliyle "mutasyon geçirmiş" uyarlaması arasında güvenilir, tanımlanabilir bir fark vardır. Bu, bir genin mutasyon geçirmesi için iyi bir benzetme. Genler niceliksel etkiler gösterir ve mutasyonlar da bu etkilerin niceliksel büyüklüğünü değiştirir. Bunun için, "350 dereceden" "450 dereceye" yapılacak bir değişiklik daha da iyi bir benzeşim olacak. Tarifin "mutasyon geçirmiş", yüksek sıcaklıklı uyarlaması başlangıçtaki, düşük sıcaklıklı halinden farklı çıkacaktır; ama bu farklılık tek bir bölümde değil, maddenin tü¬münde görülecektir. Bir bebeğin "pişirilmesini" benzetmek için, tek bir fırındaki tek bir işlemi almamalıyız; kabın farklı parçala¬rını 10 milyon farklı minyatür fırından geçiren, seri ve paralel bağlı bir taşıyıcı bantlar karmaşası olmalı, her fırından da 10.000 farklı temel bileşenden oluşturulmuş farklı bir çeşni bileşimi çıkmalı. Pişirme benzetmesinin püf noktası, yani genlerin bir plan değil, bir işlemin tarifi olduğu, benzetmemizin karma¬şık uyarlamasından daha iyi anlaşılıyor. Şimdi bu dersi, edinilmiş özelliklerin kalıtımına uygulamamızın zamanı geldi. Bir tarifle kıyaslandığında, bir plandan bir şey yapmanın önemi, işlemin tersinir olmasıdır. Bir eviniz varsa, bu evin planını çıkarmak kolay olur. Evin bütün boyutlarını ölçün ve belirli bir ölçekle küçültün. Şurası çok açık: Eğer ev bir özel¬lik edinmişse, -diyelim ki, daha büyük bir oda elde etmek için bir iç duvar yıkılıyor- "ters plan" bu değişikliği sadakatle kaydedecektir. Eğer genler yetişkin vücudun bir tanımı olsaydı, tıpkı böyle olurdu. Eğer genler bir plan olsaydı, vücudun ömrü boyunca edineceği her özelliğin genetik şifreye geri yazdığını ve dolayısıyla da bir sonraki nesle aktarıldığını düşünebilirdik. Nalbantın oğlu babasının çabalarının sonuçlarını miras alabilirdi. Bunun mümkün olmamasının nedeni, genlerin bir plan değil, bir tarif olması. Diyelim ki, kekten bir dilim kesip alıyoruz. Yapılan bu değişikliği tarife geri veriyoruz ve tarif öyle bir değişiyor ki, bu değiştirilmiş tarife göre yapılan kek fırından ortasında bir dilim eksik olarak çıkıyor. Bunu nasıl düşünemezsek, edinilmiş özelliklerin kalıtıldığını da düşünemeyiz. Lamarckçılar geleneksel olarak nasırlardan hoşlanır, bunun için nasır örneğini kullanacağım. Varsayımsal banka memuru¬muzun, sağ elinin orta parmağındaki -kalemi tuttuğu parmak-bir nasır dışında, yumuşak, iyi bakılmış elleri var. Eğer memurumuzun soyundan gelen nesiller çok yazı yazarlarsa, Lamarck-çı, bu bölgedeki deri gelişimini denetleyen genlerin değişime uğramasını bekler; öyle ki, bebekler aynı parmakları sertleşmiş olarak doğacaktır. Genler bir plan olsaydı, bu kolayca olabilirdi. Derinin her milimetrekaresi (ya da uygun bir küçük birim) için bir gen olacaktır. Yetişkin banka memurunun tüm deri yüzeyi "taranacak", her milimetrekarenin sertliği dikkatle kayde¬dilecek ve o milimetrekareye ilişkin olarak genlere, özellikle de memurun spermlerindeki doğru genlere geri gönderilecektir. Ama genler bir plan değil. Her milimetrekare için bir gen ol¬masının hiçbir anlamı yok. Yetişkin vücudun taranmasının ve tanımının genlere geri gönderilmesinin hiçbir anlamı yok. Genetik kayıtlarda bir nasırın "koordinatlarına" "bakılıp", "ilişkili genlerin" değiştirilmesi mümkün değil. Embriyonik gelişim, iş¬lemekte olan tüm genlerin katıldığı bir süreç; ileri yönde, doğru¬lukla izlendiğinde yetişkin bir vücutla sonuçlanacak bir süreç; ama doğası gereği, içsel olarak tersinmez olan bir süreç. Edinil¬miş özelliklerin kalıtımı gerçekleşemez; bununla da kalmıyor: Embriyo gelişimi ön-oluşum yerine epigenetik olarak ilerleyen herhangi bir yaşam biçiminde de gerçekleşemez. Lamarckçılığı savunan bir biyolog, -bunu duyunca şok geçirecek ama- atomis-tik, deterministik, indirgemeci bir embriyolojiyi savunmaktadır. Bu ukala jargon sözcükler dizisiyle canını sıkmak istemezdim ama buradaki ironinin çekiciliğine dayanamadım, çünkü günü¬müzde Lamarckçılığa en yakın biyologlar, aynı yapmacık sözleri başkalarını eleştirmekte kullanıyor. Evrenin bir yerlerinde ön-oluşumcu bir embriyolojisi olan bir yaşam sisteminin, gerçek bir "plancı genetiğe" sahip ve bu nedenle de edinilmiş özellikleri kalıtabilecek bir yaşam biçimi var olamayacağını söylemiyorum. Buraya kadar gösterdiğim tek şey, Lamarckçılığın embriyolojiyle uyuşmadığı. Bu bölümün başındaki savım daha güçlüydü: Edinilmiş özellikler kalıtılabil-seydi bile, Lamarckçı kuram uyumlu evrimi yine de açıklayamazdı. Bu savım öylesine güçlü ki, Evren'in her yerindeki yaşam biçimlerine uygulanması hedefleniyor. İki mantık çizgisine dayanıyor. Bunlardan biri, kullanma ve kullanmama ilkesinin, diğeriyse edinilmiş özelliklerin kalıtımının neden olduğu güçlükler. Önce, edinilmiş özelliklerin kalıtımını ele alacağım. Edinilmiş özelliklerin sorunu temelde şu: Edinilmiş özellikler pek güzeller de, hepsi bir iyileşme olmuyor. Bunların büyük çoğunluğu sakatlıklar. Edinilmiş özellikler hiç ayırt edilmeksizin katılacaklarsa, evrimin uyumlu iyileşme yönünde ilerlemeyeceği çok açık: Sertleşmiş ayaklar ve güneşte bronzlaşmanın yanı sıra, kırık ayaklar ve suçiçeğinin bıraktığı izler de ne¬siller boyu aktarılacak... Bir makinenin yıllar geçtikçe edindiği özelliklerin çoğu hasarların birikmesidir: yaşlanmaktır. Eğer bunlar bir tür tarama işlemiyle bir araya getirilecek ve bir sonraki neslin planına aktarılacaksa, birbirini izleyen nesiller gittikçe daha yıpranmış doğacaktır. Her yeni nesil hayata yeni bir planla taptaze başlamak yerine, bir önceki neslin birikmiş hasar ve sakatlıklarını yüklenmiş, yara berelerle dolu halde başlayacaktır. Bu aslında başa çıkılmaz bir sorun değil. Edinilmiş özelliklerin bazılarının iyileşme yönünde olduğu reddedilemez ve kuramsal olarak, kalıtım mekanizmasının bir biçimde iyileşmelerle sakatlıkları birbirinden ayırt edebileceğini söyleyebiliriz. Fakat bu ayırt etmenin nasıl çalışabileceğini düşünürken, edinilmiş özelliklerin neden bazen iyileşme olduklarını sormadan edemeyiz. Örneğin, neden çıplak ayaklı bir maratoncunun taban altlarında olduğu gibi, derinin kullanılan bölgeleri kalınlaşıp sertleşiyor? Doğrusunu söylemek gerekirse, derinin incelmesi daha olası görünüyor. Çoğu makinede aşınan parçalar incelir; nedeni çok açık: Aşınma ve yıpranma makineden parçacıklar koparır, onlara parçacık eklemez. Kuşkusuz Darwincinin yanıtı hazır: Aşınma ve yıpranmaya açık deri kalınlaşır çünkü ataların geçmişinde, doğal seçilim, derisi aşınma ve yıpranmaya böyle işe yarar biçimde tepki veren bireylerin lehine işlemiştir. Benzer şekilde, doğal seçilim atasal nesillerin güneşe kahverengileşerek tepki veren bireylerinin lehine işlemiştir. Darwinci, edinilmiş özelliklerin bir bölümünün -sayıca çok az olsalar bile- iyileşme olmasının altında yatan nedenin geçmişteki Darwinci seçilim olduğunu savunur. Başka bir deyişle, Lamarckçı kuram, evrim sürecindeki uyum sağlayan iyileşmeyi ancak Darwinci kuramın sırtına binerek açıklayabilir. Edinilmiş özelliklerin bazılarının yararlı olmasını sağlayan ve üstün olanlarla üstün olmayanları birbirinden ayıracak bir mekanizma sağlayan Darwinci seçilim orada, arka planda olunca, edinilmiş özelliklerin kalıtımının evrimsel iyileşmeye yol açması anlaşılır olabilir. Fakat buradaki iyileşmenin altında tümüyle Darwinci nedenler yatmaktadır. Evrimin uyum sağlayan özelliğini açıklamak için Darwinciliğe başvurmak zorunda kalıyoruz. Aynı şey, çok önemli bir edinilmiş iyileşme türü için de doğru: öğrenme başlığı altında topladığımız özellikler. Bir hayvan yaşamı boyunca yaşamını kazanma işinde beceri kazanır. Kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğunu öğrenir. Beyni, dünyaya ilişkin ve hangi eylemlerin istenen sonuçlara, hangilerinin de istenmeyen sonuçlara götüreceğine ilişkin geniş bir anılar kü¬tüphanesi depolar. Böylece, bir hayvanın davranışlarının büyük bir kısmı edinilmiş özellikler başlığı altında toplanmıştır ve bu tür edinmenin -öğrenme- çoğu gerçekten de iyileşme sıfatını hak eder. Eğer ebeveynler bir ömür boyu edinilmiş deneyimlerin getirdiği bilgeliği genlerine bir biçimde geçirebilselerdi, çocukları başkalarının deneyimlerinden oluşan, üzerine yeni şeyler eklenmeye hazır bir kütüphaneyle doğar ve yaşama bir adım önden başlardı. Öğrenilen beceriler ve bilgelik genlere kendiliğinden yazılacağından, evrimsel ilerleme gerçekten hızlanırdı. Fakat bütün bunlar öğrenme dediğimiz davranış değişikliklrinin iyileşmeler olacağını varsayıyor. Neden iyileşme olmaları gerekiyor ki? Hayvanlar gerçekten de kendileri için iyi olanı yapmasını öğreniyorlar, peki ama neden? Hayvanlar, geçmişte kendilerine acı vermiş eylemlerden kaçınma eğilimi gösterir. Ama acı bir madde değildir ki. Acı yalnızca beynimizde acı olarak işlem gören şeydir. Acı verici olarak işlem gören olayların, örneğin vücut yüzeyinin şiddetle yaralanmasının, aynı zamanda hayvanın hayatını tehlikeye sokan olaylar olması bir rastlantı. Yaralanmaktan ve hayatlarını tehlikeye sokan başka olaylardan hoşlanan bir hayvan ırkı hayal edebiliriz pekâlâ; beyinleri yaralanmaktan zevk alacak ve hayatta kalmalarını kolaylaştıracak şeyleri -örneğin besleyici gıdaların tadı- acı verici olarak algılayacak biçimde yapılanmış bir hayvan ırkı... Dünyada böyle mazoşist hayvanlar olmamasının nedeni, Darwinci neden, yani mazoşist ataların bu mazoşistliklerini miras alacak çocuklar doğuracak kadar yaşayamamaları. Büyük olasılıkla, aşamayacakları kafesler içerisinde bir veterinerler ve bakıcılar ordusu tarafından şımartılarak ve hayatta kalmaları sağlanarak, yapay seçilimle, kalıtsal mazoşistler yetiştirebilirdik. Fakat doğada böyle mazoşistler hayatta kalamaz ve bu da, öğrenme dediğimiz değişikliklerin iyileşme olmasının ana nedenidir. Yine, edinilmiş özelliklerin yararlı olabilmesi için Darwinci bir neden olması gerektiği sonucuna vardık. Artık kullanma ve kullanmama ilkesine gelelim. Bu ilke edi¬nilmiş iyileşmelerin bazı yönleri için oldukça iyi işliyor. Özgün ayrıntılara bağlı olmayan genel bir kural bu. Söyledikleri basit: Vücudun sık kullanılan herhangi bir parçası büyür; kullanılmayan herhangi bir parçası da küçülür, hatta güdükleşir ve kaybo¬lur. Vücudun yararlı (dolayısıyla da kullanılan) parçalarının, genelde, büyümekten yarar sağlayacaklarını, öte yandan, yararsız (dolayısıyla da kullanılmayan) parçalarının hiç olmasalar da bir şey fark etmeyeceğini düşünebiliriz. Bu yüzden de, kuralın genel bir değeri var gibi görünüyor. Ancak, yine de bu kuralın büyük bir sorunu var: Kullanma ve kullanmama ilkesi, yönelte¬bileceğimiz başka bir itiraz olmasaydı bile, hayvanlar ve bitkilerde gördüğümüz son derece nazik uyum sağlama yollarını biçimlendiremeyecek kadar kaba. Önceki bölümlerde, göz, yararlı bir örnek oldu; bir kez daha denemememiz için hiçbir neden yok. Gözün birbiriyle işbirliği içinde çalışan hassas parçalarını düşünün: berrak saydamlığıyla, renkleri ve küresel çarpıklığı düzeltmesiyle mercek; mercek¬leri herhangi bir hedefe, birkaç santimetreden sonsuza, anında odaklayabilen kaslar; ışıkölçeri ve özel amaçlı hızlı bir bilgisayarı olan bir kameraya benzeyen, göz açıklığını sürekli ince ayarda tutan diyafram ya da gözbebeği kısma mekanizması; renkleri kodlayan 125 milyon fotoseliyle ağtabaka; makinenin her parçasına yakıt taşıyan kan hücreleri şebekesi; çok daha ay¬rıntılı, elektronik ciplerin ve elektrik teli bağlantılarının eşdeğeri sinir ağı. Tüm bu ince ince işlenmiş karmaşıklığı aklınızda tu¬tun ve kendi kendinize bunun kullanma ve kullanmama ilkesi sonucu bir araya getirilip getirilemeyeceğini sorun. Bana öyle geliyor ki, yanıt, çok bariz bir "hayır". Mercek saydamdır ve küresel ve kromatik sapmaya karşı dü¬zeltilmiştir. Bu yalnızca kullanım sonucu ortaya çıkmış olabilir mi? Bir mercek, içinden akıp geçen fotonlar tarafından saydamlaştırılmış olabilir mi? Kullanıldığı için, ışık içinden geçtiği için daha iyi bir lens haline gelebilir mi? Elbette hayır. Niye gelsin ki? Ağtabakanın hücreleri değişik renklerde ışık bombardıma¬nına tutuldukları için kendilerini renge duyarlı üç sınıfa ayırırlar mı? Niye böyle bir şey yapsınlar ki? Odaklama yapan kas¬lar bir kez ortaya çıktıktan sonra, kullanma, onların büyüyüp güçlenmelerine neden olacaktır ama görüntülerin daha iyi odaklanmasında tek başına işe yaramayacaktır. Gerçek şu ki, kullanma ve kullanmama ilkesi en kaba ve hiç etkileyici olma¬yan uyumları bile açıklamaktan acizdir. Öte yandan, Darwinci seçilim en ufak ayrıntıyı bile açıklamakta güçlük çekmez, iyi, keskin ve ayrıntılarda titiz bir görme yeteneği, bir hayvan için ölüm kalım meselesi olabilir. Doğru odaklanmış ve sapmalara karşı düzeltilmiş bir mercek, kırlangıç gibi hızlı uçan bir kuş için avını yakalamakla bir kayalığa çarpmak arasındaki ayrımı belirler. İyi ayarlanmış, güneş çıktığında hızla kısılan bir diyafram, avcıyı zamanında görüp kaçabilmeyle ölümcül bir an için gözlerin kamaşması arasındaki ayrımı belirler. Gözün daha etkili olmasına yönelik her türlü iyileşme, ne kadar ayrıntıda ya da iç dokular arasında gömülü olursa olsun, hayvanın hayatta kalmasına ve üreme başarısına, dolayısıyla da iyileşmeyi yapan genlerin çoğalmasına katkıda bulunacaktır. Sonuç olarak, Darwinci seçilim iyileşmenin evrimini açıklayabilir. Darwinci kuram başarılı hayatta kalma aygıtlarının evrimini, bu aygıtların başarısının doğrudan bir sonucu olarak açıklar. Açıklamayla açıklanmak istenen arasındaki bağlantı doğrudan ve ayrıntılıdır. Öte yandan, Lamarckçı kuram gevşek ve kaba bir bağlantıya dayanır: Çok kullanılan bir şeyin daha büyük olursa daha iyi olacağını öne süren bir kural. Bu, bir organın büyüklüğüyle etkililiği arasında bir ilişki kurmak anlamına geliyor. Böyle bir ilişki varsa bile, bu zayıf bir ilişki olacaktır. Darwinci kuramsa, bir organın etkililiği ile etkililiği arasındaki bağlantıya dayalıdır: mükemmel bir bağlantı! Lamarckçı kuramın zayıflığı, bu geze¬gen üzerinde gördüğümüz yaşam biçimlerine ilişkin ayrıntılara bağlı değil. Her tür uyumlayıcı karmaşıklık için geçerli genel bir zayıflık ve sanıyorum Evren'in herhangi bir yerindeki yaşam için de -bu yaşamın ayrıntıları ne denli tuhaf ve yabancı olursa olsun- geçerli olacaktır. Lamarckçılığa karşı yürüttüğümüz bu çürütme biraz yıkıcı oldu. Öncelikle, kilit varsayımının, edinilmiş özelliklerin kalıtımının, bildiğimiz tüm yaşam biçimleri için yanlış olduğunu görüyoruz, ikincisi, yalnızca yanlış değil, ön-oluşumcu ("plan") türü bir embriyoloji yerine epigenetik ("yemek tarifi") türü bir embriyolojiye dayalı tüm yaşam biçimlerinde yanlış olmak zorunda:, bizim bildiğimiz, incelediğimiz tüm yaşam biçimleri bu türde. Üçüncüsü, Lamarckçı kuramın tüm varsayımları doğru olsaydı bile, bu kuram ilke olarak, iki ayrı nedenden ötürü cid¬di uyumlayıcı karmaşıklıkların evrimini açıklamakta yetersiz kalıyor; yalnızca dünyada değil, tüm Evren'de. Öyleyse, Lamarckçılığın yanlış bir kuram olan Darvinciliğe rakip olduğu doğru değil. Lamarckçılık, Darwinciliğe rakip falan olamaz. Uyumlayıcı karmaşıklığın evrimini açıklamada ciddi bir aday bile değil; Darvinciliğe karşı potansiyel bir rakip olarak işe başladığı andan itibaren lanetli. Darwinci seçilime alternatif olarak ortaya atılmış, zaman zaman hâlâ öne sürülen birkaç başka kuram daha var. Bunların da ciddi alternatifler olmadıklarını göstereceğim. Bu "alternatif¬lerin" -"yansızcıhk", "mutasyonculuk", vs.- gözlenen evrimsel değişimin bir bölümünden sorumlu olabileceklerini ya da olamayacaklarını, fakat uyumlayıcı evrimsel değişimden, yani gözler, kulaklar, eklemler ve yankı düzenekleri gibi gelişmiş düzenekler oluşturma yönünde değişimden sorumlu olamayacakları¬nı göstereceğim (aslına bakarsanız, göstermem gerekmiyor, hepsi çok açık). Hiç kuşku yok ki, büyük miktarlarda evrimsel değişim uyumlayıcı olmayabilir; bu durumda, evrimin bazı bölümlerinde alternatif kuramlar önem kazanabilir. Fakat bu bölümler evrimin sıkıcı bölümleri olacaktır, canlı olmayanla kıyaslandığında canlıyı özel kılan özelliklerle ilgili bölümler değil. Bu, yansız evrim kuramında çok açık görülüyor. Bu kuramın uzun bir geçmişi var, fakat büyük Japon genetikçi Motoo Kimura tarafından ortaya atılan çağdaş, moleküler kılığı içerisin¬de anlaşılması çok kolay (yeri gelmişken, Kimura'nın ingilizce yazılarında birçok İngilizi utandıracak bir üslup tutturduğunu belirteyim). Daha önce yansızcı kuramı kısaca gördük. Bu kuramdaki düşünceyi hatırlayacaksınız: Bir molekülün değişik uyarlamaları (örneğin, hemoglobin molekülünün aminoasit dizilimi farklı olan uyarlamaları) birbirlerinden daha iyi değildir. Bu, bir he¬moglobin uyarlamasının mutasyon geçirerek bir başka uyarla¬mayı oluşturmasının doğal seçilim açısından yansız olduğu anlamına geliyor. Yansızcılar evrimsel değişimlerin büyük çoğunluğunun moleküler genetik düzeyinde yansız, doğal seçilim açısından gelişigüzel olduğuna inanıyor. Seçilimciler olarak adlan¬dırılan alternatif genetikçi akım da doğal seçilimin moleküler zincirler boyunca her noktada, ayrıntılar düzeyinde etkin bir güç olduğuna inanıyor. İki farklı soruyu ayırt edebilmemiz çok önemli. Birincisi, bu bölüme ilişkin bir soru: Yansızcılık, uyumlayıcı evrime getirilen bir açıklama olarak doğal seçilimin bir alternatifi mi? İkinci ve bundan epey farklı olan bir soru da, meydana gelen evrimsel değişimin uyumlayıcı olup olmadığı sorusu. Bir molekülün bir biçiminden diğerine evrimsel bir değişimden söz ettiğimize göre, bu değişimin doğal seçilim yoluyla ortaya çıkmış olma olasılığı nedir? Gelişigüzel oluşmuş yansız bir değişim olma olasılığı nedir? Bu ikinci soru konusunda, moleküler genetikçiler arasında bir savaş başladı; önce bir taraf kazanıyor, sonra da öbür taraf. Fakat dikkatimizi uyum üzerine yoğunlaştırırsak -birinci soru- tüm bunlar bir bardak suda kopan fırtınadır. Bize göre, yansız bir mutasyon var olmayabilir de, çünkü ne biz ne de doğal seçilim yansız bir mutasyonu görebiliriz. Bacakları, kolları, kanatları, gözleri ve davranışları düşünürsek, yansız bir mutasyon, mutasyon değildir! Yemek tarifi benzetmemize yeniden başvurursak, tarifin bazı sözcükleri başka bir yazı karakterine dönüşse de, yemeğin tadı değişmeyecektir. Yalnızca yemeği yemekle ilgilenenler için, ister böyle basılsın, ister böyle, tarif aynı kalacaktır. Moleküler genetikçiler, titiz yayıncılara benzer. Tariflerin yazılı olduğu sözcüklerin asıl biçimiyle ilgilenirler. Doğal seçilimse, buna aldırmaz; uyumun evriminden söz ederken biz de aldırmamalıyız. Evrimin başka yönleriyle, örneğin farklı soylarda evrim hızıyla ilgilendiğimizdeyse, yansız mutasyonlar son derece ilginç olacaktır. En ateşli yansızcı bile, doğal seçilimin tüm uyumlardan sorumlu olduğunu mutlu mutlu kabullenir. Onun söylediği, evrimsel değişimin çoğunluğunun uyum olmadığıdır. Genetikçi akımlardan biri karşı çıkacaktır ama, yansızcı pekâlâ haklı olabilir. Keşke yansızcı kazansa, çünkü o zaman evrimsel ilişkileri ve evrim hızlarını hesaplamak çok kolaylaşırdı. İki taraftakiler de yansız evrimin uyumlayıcı iyileşmeye yol açmayacağını kabul eder. Nedeni basit: Yansız evrim, tanım gereği, gelişigüzeldir; uyumlayıcı iyileşmeyse gelişigüzel değildir. Bir kez daha, yaşamı cansız olandan ayıran özelliğin açıklaması olarak, Darwinci seçilime bir alternatif bulmakta başarısız olduk * * *
  6. Obsesif

    TÜRLEŞME

    Bu zırvalıkları kimden öğrenip papağan gibi tekrarladığınızı es geçiyorum, üzerinde durmak istediğim şey, şu ne idüğü belirsiz "Yarım kanat, tam kanat" zırvalığı.. Doğa varolanın üstünde çalışır: yeni, eskinin bağırından gelir. Sizin anlamadığınız şey, amanda mükemmel uçacak kanat olmalı, yoksa bu hayvan düşer ölür düşüncesinden başka birşey değil. Herhangi bir organ yada yapı, bir türün atalarında gelişen nesiller boyunca işlevselleri farklılaşabilir. Bunun örneklerini Richard Dawkins, The Blind Watchmaker adlı kitabında bolca vermiştir. Bilim forumda senin gibi aynı zırvalıkları söyleyen bir arkadaşı yanıtlamıştık, Deicide de katıldı; Buradaki başlığa bakabilirsin. Daha fazla bu zırvalıklar üzerine yazmak istemiyorum.
  7. Obsesif

    Genişleyen dünya (Expanding Earth)

    Levha tektoniği kuramı, temellerini 1915'de A.L. Wegener tarafından sağladı. Her bilimsel devrim gibi "kıta kayması" kuramı da ağır eleştirilere maruz kaldı, hazmedilmesi uzun zaman aldı. Ardından geçen zaman boyunca, birçok bilim adamının katkılarıyla kuram desteklenerek bilimde özel yerini aldı. Sizelere sormak istediğim soru, levha tektoniğinin alternatifi olarak ileri sürülen "genişleyen dünya" hipotezi. Eğer bu konu uzman olduğunuz ya da araştırdığınız bir alansa, elde ettiğiniz bigileri merak ediyorum. Bununla ilgili görüşlerle, eleştirilerle ilgileniyorum. Genişleyen dünya hipotezi üzerine kaynak; http://en.wikipedia.org/wiki/Expanding_Earth Görüşlerinizi bekliyorum.
  8. Obsesif

    Evrim Konusunda Bir Konsensusa Varalım.

    Sonus'un forumdaki diğer tüm iletilerine bakarak bir 'zırcahil' olduğu belliydi, özellikle bu son iletisinde ise bunu tam anlamıyla gösterdi. Verdiği alıntıya geçmeden önce alıntı sahibi hakkında birşeyler söylemek istiyorum. Bu adam, forumdaki birçok arkadaşın da belirttiği gibi, aynı sonus gibi zırcahil, islam dinine pirim yapmak için uzman olmadığı alanlarda, uzman olmadığı alanlardaki bilimsel bilgileri hem bilmeyip, hemde bu bilmeme durumunu gidermek amacıyla bilgiye yönelmeyip, ister bilinçli olsun, ister bilinçsiz olsun çarpıtan, gerçekleri manipüle edip utanmadan halkın önüne sunan ucube bir kişidir. Bu ucube kişiden alıntı vererek bir yere varmaya çalışan adamda, kusura bakmasın ama cahilin önde gidenidir. Alıntıya bakalım; >>> Bu yüzden doğal seleksiyonun ve mutasyonun canlılar dünyasında önemli olduğunu göstermek, Evrim Teorisi’nin bir delili sayılamaz. Daha ilk tümcede tökezlemeler başlıyor. Hangi biyolog çıkıpta: "Mutasyon vardır, o halde evrim vardır" demiş bana bunu gösterir misin? >>> Evrim Teorisi’ne karşı çıkan birçok kişi de mutasyonların ve doğal seleksiyonun önemini kabul etmekte hiçbir güçlük çekmeyecektir. Örneğin geçmişte dinozorların yok olduğu gibi, gelecekte pandalar da yok olurlarsa bu bir doğal seleksiyon olur. Doğadan bir canlı türünün yok oluşu elbette önemlidir, ama hiçbir türün yok oluşu, yepyeni özellikleriyle bir türün nasıl oluştuğu için bilimsel bir delil sunmaz. Evrim kuramına karşı çıkanlar, emin ol mutasyonun ve 'doğal seçilimin' ne olduğunu bilmiyorlar, yazdıkların tam da bunu gösteriyor. Neymiş efendim, dinazorlar yok olmuş, işte bu doğal seleksiyonmuş.. Salla salla vur durava olmuş, tutmadı. Doğal seçilim, en uygun olanın yaşamda kalması, bunun sonucu olarak uygun olanın verimli döller verip, kalıtsal bilgilerini bir sonraki kuşaklara aktarabilmesidir. Öte yandan 'en uygun' olma durumu, değişen çevre koşullarıyla birlikte, bir sonraki en uygun olma ortamına doğru bir yol alır. Bugün bir A popülasyonu çevreyle uyumlu bir ilişki içerisindeyse, herhangi bir çevre değişimde, en uygun olan A popülasyonu kararsız hale gelecektir. Popülasyon içindeki varyasyonlardan, popülasyonun kararlı hale gelmesi için seçilim gerçekleşecektir. Yani, değişen çevre koşullarıyla birlikte popülasyon çevreyle bağlantılı olarak 'kararlı' hale gelecektir. İşte bu doğal seçilimdir. Yoksa, aman efendim dinazorlar yok oldu, işte bu doğal seleksiyondur değil. Caner taslaman efendinin bu konuları açıklayacak bilimsel bilgilerinin olmaması işte burada kendini gösteriyor. Ayrıca bu adamın bu alıntısındaki yöntem, doğa bilimleriyle hiç bağdaşmayan formel bilimlerin bir yöntemi olan tümdengelim metodurur. İncelediği konuyu hangi yöntemle ele alacağını bilmeyen bir adam, değil bilimsel bir kuram olan evrim kuramını açıklamak, hiçbir kuramı açıklayamaz.. >>> 1. Evrim Teorisi’nin mekanizması doğal seleksiyondur (veya mutasyondur). 2. X olayı doğal seleksiyonun (veya mutasyonun) varlığını (veya önemini) gösterir. 3. Bu da bize Evrim Teorisi’nin doğruluğunu ispatlar… İspatmış, görende matematik dersi veriyor sanacak, biçimsel mantıkla doğa bilimlerindeki bir kuramı ele almakta sadece bu ucube adamlarda görülür. >>> Bu mantık örgüsünde özellikle ikinci maddedeki önermeye dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu ikinci maddenin doğruluğu aslında üçüncü maddedeki önermenin doğruluğunu ispat edecek mahiyette değildir. Birinci maddede de görüleceği gibi, asıl iddia edilen; doğal seleksiyonun ve mutasyonun varlığı değil, bu mekanizmaların bütün canlı türlerinin oluşumuna sebep olduğudur. Uydur uydur yaz.. Argümanı kendisi veriyor, uslamlamasını kendisi yapıyor, sonuç: hiçbirşey. Taslamanın kafasının yatmadığı nokta şurası: "x canlısında görülen mekanizma, tüm canlılar için uygulanamaz" diyor kısaca.. Yani "X canlısınının evrimsel geçmişini bilebilirsiniz, tüm fosilleri elinizde toplarsınız, doğal seçilim yöntemi ile açıklarsınız; ancak y canlısı için bu neden geçerli olsun?" diyor. Evet, biyologlar bizden gizliyorlar.. Aslında İnsan, diğer tüm canlılardan farklı bir evrimleşme mekanizmasına sahipler.. İnsan diğer canlılardan üstündür.. Ne yalancılar.. İşte bilim böyle sahtekâr... >>> Bu yüzden ikinci önermede doğal seleksiyonun ve mutasyonun varlığının değil, bu mekanizmalarla yepyeni özellikli canlıların oluştuğunun delilleri verilebilirse ancak üçüncü maddedeki sonuç önermesine ulaşılabilir. Oysa Evrim Teorisi’nin anlatıldığı ders kitaplarında; bu mekanizmaların varlığı, Evrim Teorisi’nin delili olarak aktarılmaktadır. Uydurup uydurup yazmaya devam.. Organizmadaki yeni özellikler bu mekanizmalarda değil, üstün bir varlık tarafından 'yaratılıp bahşediliyor' sanki.. Şimdi burada gen, alel üzerine yazılar yazmak dahi istemiyorum. Bu ucube adamın anladığı şey, canlılardaki yeni özelliklerin ulu, yüce bir varlık tarafından verilmesi, size kakalamak istediği şey üstü kapalı olarak o.. >>> Fakat, Evrim Teorisi’ni peşinen doğru kabul edip olgulara yaklaşıyorsak, doğal seleksiyon ve mutasyonların varlığından, bunların, bütün türleri luşturan mekanizmalar olduğuna sıçrayıştaki mantıksal hatayı görmekte güçlük çekeriz. Duyanda teorik fizik üzerine konuşuyor sanacak... Kuramı peşinen kabul edip dış dünyanın buna uygun olmasını istemek gibi birşey yotur, aksine, dış dünyadan elde edilen gözlemlere dayalı olarak çıkarsama yapmak vardır. Çıkarsamalarınızı yaptınız, ardından çıkarsamalara uymayan yeni bir gözlem mi var? O halde çıkarsamalarınızı tekrar gözden geçiriniz. Olay bu kadar basit...
  9. Obsesif

    Ateistforum'a Gelen Dindarlara Nasıl Davranmalıyız?

    Öyle bir ileti yazmışsın ki, bilmem kaçıncı yüzyıldaki çarpıtılmış anlamlar barındıran materyalist & idealist söylemleri gibi olmuş: materyalistler ahlâksızdır, kötüdür. İdealistler ahlâklıdır, iyidir.
  10. Obsesif

    Darwin'in Mirası...

    Senin bilim tarihini hiç okumadığın, bilimlerin nasıl geliştiğini bilmediğin aşikâr. Newton zamanından bu yana klasik fizik ne devrimler geçirdi haberin yok galiba? Zamanında Newton'u ilah edinen adamlardan, ona şiir yazanlardan (Alexander Pope), hatta ve hatta "Newton fizikte son sözü söyledi" diyen adamlardan haberin yok galiba.. Forumda başka biryerde söylemiştim, yineleme ihtiyacı hissediyorum. Sen, kutsal kitabından başka bir kitap okumamışsın, okuduysan anlamamışsın. Forumda öğrendiğin bölük börçük 'bilimsel bilginle' burada ahkâm kesmeye çalışıyorsun.
  11. Obsesif

    Ayrık uzay-zaman ve big bang değil big bounce

    Kuşkusuz bilimlerdeki en çalkantılı teorilerden birisi: Bigbang. Teorik fiziğin soyut matematiksel denklemlerinden çıkan hayal ürünü bigbang teorileri, genellikle pratikte yanlışlandı. Bu yanlışlamaların üzerine teoriler sürekli düzenlenerek, gerçeği 'teorilere' göre düzenleme sahtekârlıkları baş gösterdi. Bu tıpkı kutsal kitapların savlarına karşılık gelişen bilimlerin yansıttığı bilgilerin, 'kutsal kitaba göre' düzenlenmesini andırıyor. Bazı idealist teorik fizikçilerin dillerinden düşürmediği "zamanın başlangıcı" sözü, popüler kültürdeki hayalperest insanların ilgi odağı haline geldi. Ardından din çevreleri buna şaşılacak derecede sevindi, ki zaten bahsedilen şey, yani büyük patlama ve büyük çöküş, dinsel düşüncelerin bilimin içine sızdırılmasından başka birşey değildi. Büyük patlama = yaratılış; büyük çöküş = kıyamet. Genel görelilik teorisini ilah edinen bazı teorik fizikçiler, bundan yola çıkarak akıllara sığmaz hayal ürünü şeyler söyleyip, öncüllerini genel göreliliğe bağladılar. Bu da tıpkı uçuk bir iddia ortaya atan birisininin, "kutsal kitabımdan yola çıkarak bunları buldum" diyen birisine benzer. En akıl almaz iddialar arasında karanlık madde olmasının yanı sıra, 'hiçlik' dedikleri ne idüğü belirsiz şeyler de vardı. Hiçlik konusu üzerine de bilimde birçok çalkantılar oldu. Ardından 1995'de R.Matthews bir makale yayınlayıp, hiçlik düşüncesini biraz değiştirip 'vakum' düşüncesini öne sürdü. Bu da 'hiçlikten doğan' madde düşüncesi gibi idealist bir savdı. Ben burada duruyorum. Bigbang üzerine söynecek çok şey var; ancak ben bir fizikçi değilim. Forumdaki arkadaşlar daha iyi açılımlar getirebilirler.
  12. Obsesif

    Ara şekil, ara form, ara tür

    C.R.Darwin hiçbir tuzağa düşmüş değildir; tuzak sizin zihninizin düşünce şeklindedir. Ara formları 'bireysel' olarak açıkladığınız için, birey üzerinde 'modellendirdiğiniz' için, amanda araform yoktur, olamaz gibi savlarda bulunuyorsunuz. Evrim birey üzerinde işlemez, evrim nesilden nesile işler, popülasyon düzeyinde değerlendirilir. Popülasyon düzeyinde modelleme yapmadan anlamanız için 'aile' üzerinden gidelim. Eğer sizin açınızdan bakacak olursak, siz dünyaya geldiğiniz zaman anneniz ve babanız ortadan kayboluyor; daha doğrusu sizin bedeninize bürünüyor.. Peki böyle bir usavurum ne anlama geliyor? Şu anlama: Canlılar kopyalama yapmıyor, sadece tek bir 'canlı' var, bu da nesilden nesile şekil değiştiriyor. Oysa durum böyle değil, hiç değil... Canlılık, en kaba anlamda kopyalama demektir ve kopyalama da 'asıllar (geçici asıllar)' üzerinden gerçekleşerek, asıla uygun olmayan, bir benzeri olan olgu demektir. Şöyle düşünelim, iş yerindeyiz ve stajyer arkadaşımıza bir A4 kağıdı verip fotokopi çekmesini istiyoruz. Arkadaşımız gidiyor, fotokopi makinasının başına geçip kopyalama işlemlerine başlıyor. Birinci kopya: asıldan biraz değişti, mürekkep hataları, kartuşun azalmaya yakın olmasından dolayı gerçekleşen 'soluk' hatlar.. İkinci kopya: birinci A4 kağıdı kopyasını kullanıyor, ondan önceki asılı kullanmıyor.. Öte yandan ikinci kopya ise, birinci kopyadan daha değişik varyasyonlara sahip oluyor.. O da neyin nesi? Kopyalama gittikçe 'asılından' uzaklaşıyor... Onuncu kopyala geldik ve her bir kopyayı, bir sonraki kopyalama işlemi için kullandık. Onuncu kopya ise 'asılından' oldukça değişik varyasyonlara sahip.. Peki soru şu: Bu onuncu kopyadaki değişimin 'ayak izleri' nerede? Elbette burada, hiçbiryere gitmiş değil.. Onuncu kağıda kadar olan kopyalara bakıyoruz. Çeşitli varyasyonların etkisiyle asılından oldukça uzaklaşmış.. Peki bunu canlılık olarak değerlendirirsek, A4 kağıdı değil de, neye bakacağız ? Elbette fosillere... Daha doğrusu, uzak geçmiş için fosillere; ancak fosilleşmeler fiziksel dünyanın belirli koşullarında gerçekleşebilirler, bu hususu unutmamalıyız. İşte, eğer 'ara form' modellemesini 'bireysel' değil de, 'nesilller' üzerinden değerlendirirsek, hiçte ortada gizemli birşey olmaz. Doğa, hem fosil olarak, hemde yaşayan canlılar olarak 'ara formlarla' doludur. Şimdi burada biraz ince düşünenler şunu diyebilirler: "Çevre koşulları değişmeden doğal seçilim işini göremez, ilerde değişeceğini varsaydığınız bir organizmayı nasıl araform olarak değerlendirebiliriz?" İşin içinde adaptasyon var, burayı es geçmiyoruz; ancak değişen çevre koşulları, organizmayla birlikte değişir. Doğada hiçbir madde, hiçbir olgu 'durağan' değildir. Değeşen çevre koşulları popülasyonu hafiften seçmeye başlayacak, popülasyon değişen çevre koşullarıyla bağlantılı olarak kararlı yapıya gelmek için zorlanacaktır; doğal seçilim tüm evrende olduğu gibi, evrenin içine dâhil olan popülasyonların da 'kararlı' olmasını ister, yoksa elenir gider...
  13. Obsesif

    Gen seçilimi mi, yoksa grup seçilimi mi?

    Dawkins'in güzel bir sözü vardır: "Sözcükler bizim hizmetkârlarımızıdır, efendilerimiz değil". Halk dilinde eğilip bükülmüş anlamların yanında, birçok bilimsel konularda 'sözcüklerin' anlamı farklıdır. İlkel beyninin kavraması için şu basit örnekleri verelim: ispat, teori... Bu sözcüklerin anlamları halk dilinde farklıdır, bilimde farklıdır. Özellikle 'ispat' sözcüğünün halk dilindeki anlamı yerle bir edilmiştir. İspat, formel bilimlerde kullanılan bir sözcüktür ve tümdengelim metodu içinde değerlendirilir. Öte yandan 'teori' sözcüğü, halk dilinde aslı olmayan varsayım olarak kullanılır.. Bu halk dilindeki anlamdan yola çıkan senin gibi cahiller ise, bu anlamı bilime atfederek 'varsayım' olarak bakarlar. Durum böyle değildir, tam tersidir. Sana dersler vererek biryere varmaya çalışmıyorum. Beni 'veled' olarak aşağıladığına göre, kişisel birikiminin benden daha ileri olması gerekir. Ancak bu, sözcüklerin anlamlarının bilimsel konularda değiştiğini bilmediğin için, o birikimin olsa bile, çöp olduğunu söyleyebilirim. Umarım cehaletinden arınır ve bilime, bilgiye yönelirsin...
  14. Obsesif

    Gen seçilimi mi, yoksa grup seçilimi mi?

    Kesin bulgular zaten var, evrmin işleyiş mekanizması zaten belirli; ancak soru şu: hangi düzeyde? Cehaletini gidermek gibi bir görevim yok. Gidersin bu görüşü savunanların kitaplarını alır okursun. Kutsal kitabından başka bir kitap okumadan bilimsel metod ahkâmı kesme bana.. Aman aman, bilim felsefesini yalamış yutmuş tavırlara bakın hele.. Daha 'teori' sözcüğünü bile halk dilindeki anlamıyla kullanıyorsun, cehaletin diz boyu.. Kafamda kavram kargaşası yok, 'kavram' sözcüğünün anlamını bilmediğin de aşikâr. Ayrıca forumda biyolog var, sen bu konuda hiç kafa yorma. Bu biyologlar 'kişisel görüş' dediğin şeyi hiç sunmazlar, eğer öyle şeyler bekliyorsan teist forumları öneririm...
  15. Obsesif

    Darwin'in Mirası...

    Evreni kişiselleştirip/özneleştirip, kendimde olan özelliklerden yola çıkarak bunu dış dünyaya, evrene indirgeyip atfetmektense, tanrıtanımaz olmayı, evreni kişiselleştirmek bir yana, kendimi bile kişiselleştirmeden nesne, özdek olarak, nesnenin bir türevi olarak bakmayı tercih ederim.
×