Jump to content

ateistdusunce

Sadece Ateistler Grubu
  • İçerik sayısı

    4.855
  • Katılım

  • Son ziyaret

ateistdusunce kullanıcısının paylaşımları

  1. ateistdusunce

    KURAN SÜREKLİ HAKLI ÇIKMAYI SÜRDÜRÜYOR

    Bakış açın ilginc , söylemlerin üzerinden bakarsak bile dışarıdan mantık cercevesine oturtulabiliyor. Kur'an inananlara göre çok fazla benzetme yapan bir kitap
  2. Yapay zeka hakkında düşünceleriniz nelerdir ? Kişisel görüşüm yapay zekanın insan ırkı için çok tehlikeli sonuçlar doğuracağı yönündedir. İlk sorun başlangıçta işsizliğin artması daha sonra yeni iş kolları açılacak elbet ancak bu kısmı da robotlar çabucak dolduracaktır. İnsan oğlunun en büyük sorunu olan açlık ve zenginlerin artık fakirlere ihtiyacı kalmaması sebebiyle büyük sorunlar yaşanacaktır . Pek tabi ki yapay zekaya yetişmek için insanlar kendilerini bir nebzede olsa cyborg (yarı robot ) yapmak zorunda kalabilirler ki büyük ihtimalle olacak . Güç ve iktidar hırsı ile birlikte yapay zeka robotlar sayesinde insanlar rahatlıkla sindirilebilir hale gelecek ve köle sınıfı oluşturulabilecek (tabi bu iyi ihtimal ) yada gereksiz olarak bu duygusuz robotlar tarafından katledilecek Robotlardan korkan insanlar robotlara saldırabilir buda öğrenme sonrası yapay zeka dan kurtulmak isteyen büyük ve cahil kitle nedeniyle insan irkini gereksiz ,zararlı görebilen robotların ortaya çıkmasına neden olabilir. Tabi öngörüler sıralanabilir . Ben genel olarak yararindan çok zararına değindim her halükarda sanırım etrafımızda gelişmiş uygarlık gormememizin nedeni bu. gelişmiş türler kendini yok etmeye meyilli oluyor.
  3. ateistdusunce

    Bakterilerin evrimi hakkında deneysel video

    Bakterilerin antibiyotik direncini ve antibiyotik oranına göre evrimsel gelişimini test eden bir deneydir. İyi seyirler.
  4. yybsSqcB7mE Deney ve deneyin içeriği . https://www.molecularecologist.com/2016/09/visualizing-the-evolution-of-bacterial-resistance/
  5. ateistdusunce

    EVREN CANLI MIDIR?

    Bilinç ilginç bir konu herkes güzel yerden yakalamış. Bilinçli eylem yaptığının farkında olmak değil midir ? Bu durumda bu eylemi hesaplayan ,kaydeden ,deneysel olarak yerine getiren bir beyin lobu ;bilinç dediğimiz yada benlik dediğimiz seyi bu kavrami yanılsama olarak bile ortaya çıkarmış oluyor. Farkindaligin farkındalığı üzerine bir tartışma . Hala devam ediyor.
  6. ateistdusunce

    KURAN SÜREKLİ HAKLI ÇIKMAYI SÜRDÜRÜYOR

    Eskiden ortam daha kaliteliydi. Şuan herkes birbirine hakaret eder olmuş. Burdan postu hazırlayan arkadaştan özür dilerim. Tartışmak güzel bir şey doğru bildiklerimiz gerçek kanıtlar üzerine yada mantık üzerine carpismali . Şimdi biz bunu güneş olarak ele alırsak ardından gelen ayetler mantıken biraz anlamsizlasir. Kaynak https://www.kuranayetleri.net/murselat-suresi
  7. Karanlık maddenin bulunmadığı tahmin edilen galaksi keşfedildi. Kümeler halindeki yıldızların galaksinin her yerini kapladığını, galakside karanlık madde için bir boşluk bulunmadığını ifade etti. Van Dokkum, galakside sadece halka şeklindeki yıldızların ve yıldız kümelerinin bulunduğunu söyledi. Galaksinin tam bir gizeme sahip olduğunu belirten van Dokkum, NGC1052-DF2'yi araştırmaya devam edeceklerini kaydetti. Araştırmanın detayları "Nature" dergisinde yayımlandı. Evrendeki toplam madde miktarının yaklaşık yüzde 84'ünün karanlık madde olduğu düşünülüyor. Karanlık maddeyi oluşturan parçacıkların niteliği, günümüzde hala tartışma konusu. Pek çok araştırma grubu, karanlık madde parçacıklarını belirlemek için çalışıyor. Karanlık madde, kozmoloji ve astronomi ile ilgili gözlemleri açıklamak için öne sürülen bir madde türü. Karanlık madde parçacıkları, ışıkla etkileşmediği için doğrudan gözlemlenemiyor ancak çevrelerinde sebep oldukları etkiler sayesinde varlıkları anlaşılabiliyor.
  8. ateistdusunce

    Virüslerin Kökeni ve Evrimi ?

    Sorunun net bir cevabı yok . Virüsler hücre dışında kendini koruyucu protein kılıfına,kılıf içinde ribozoma ve enzimlere sahip bir canlı/cansız varlık . Virüslerde bu kılıf ve enzimi sentezlemek için ,tek sarmal Rna,çift sarmal Rna ve Dna ' da protein sentezinde rol alan kodon ve lokuslar bulunmakta . Bu kodonlar sayesinde protein kılıfı ve enzim üretimi yapan bir virüs hücre zarını delerek hücre içine girerek bu ortamda Dna yada mRna' ya tutunarak kendini kopyalama eylemini gerçekleştiriyor . Bazı virüslerde ; ribozom ,protein sentezi ve enzim kodları bulunması bunların prokaryottan evrilme olduğunu ortaya koyabilir. Benzer şekilde tam tersi olarak hücre ici gibi bir ilkel çorbanın virüs gibi bir canlının gelişiminde , viroid'ten ilkel proteinleri kullanarak evrimlesmesinde yardımcı olmuşta olabilir . Her iki seçenekte olası görülmektedir.
  9. Viroidler ,virüs dünya hipotezini desteklemektedir . Benzer durum basit yapılı primer yada tersiyer bir proteinin bileşik yapılı ,türev proteinlere dönüşmesi türev proteinler gibi proteinlerin ire prion oluşturması . Benzer protein evrimidir .
  10. Kloroplast ilkel siyanobakterilere ,mitokondri ilkel prokaryot bakterilere benzemektedir . Bütün organellerin sindirilemeyen prokaryotlardan geliştiği ve değiştiği üzerine çalışmalar yapılmaktadır
  11. Endosimbiyoz kuramı bu hipotezi desteklemektedir. Hem kloroplast hemde mitokondri ökaryotik hücreye sonradan girdiği bu nedenle kendine özgü DNA' ya sahip olduğu düşünülmektedir. Bu kapsamda ökaryotik hücrede mitokondri üzerinde yapilan deney ve incelemeler bulunmaktadır . Mitokondrinin üremesi hücre kontrolünde gerçekleşirken bazı durumlarda hücreden bağımsız üreme yoluna gittiği ve hücrenin mitokondri üremesini kontrol altına almak için fazla mitokondriyi hidrolize uğrattığı görülmüştür.
  12. Neredeyse tüm hücreler, zarlarının ötesine proton (hidrojen iyonu) pompalayarak “nefes” alır. Moleküler biyolog Leslie Orgel’e göre bu, biyolojide Heisenberg, Schrödinger ve Einstein’ın ortaya attığı sıradışı fizik fikirleri ile kıyaslanabilecek tek düşüncedir. Uçuk İngiliz biyokimyacı Peter Mitchell öncülüğünde ve kendi laboratuvarında geliştirilen bu fikir, 20 yıldan uzun bir süre boyunca tartışmalı olarak kaldı. Bu dönem (solunumdaki ATP sentezi mekanizması olan “oksidatif fosforlanma”ya istinaden) “oks-fos savaşları” olarak bilinir. Çekişmeler, ancak Mitchell’ın 1978’de Nobel Ödülü almasıyla sona ermiştir. Burada bir ironi var. Mitchell’ın Nobel’i kimya dalındaydı; ama düşünceleri aslında kimyanın elenmesine ilişkindi. Nasıl ki genetik kod, enformasyonun kimyayı aşmasını sağladıysa, Mitchell’ın proton değişim dereceleri de, hücresel metabolizmanın kimyayı aşmasını sağlıyordu. Proton değişim derecelerinin (proton gradyanlarının) kullanılması, yaşamın başlangıcına ilişkin bir anlayış sunmakla kalmayıp, 4 milyar yıllık evrimsel süreçte sadece bir kez gerçekleşen karmaşık ökaryotik (çekirdekli) hücrelerin evrimi olayına da ışık tutuyordu. Hücrelerin Nefes Alışı Hücrelerimiz besini oksijen ile yakar ve ATP (yaşamın evrensel enerji birimi) biçiminde salınan enerjiyi korumayı başarır; bu sürece aerobik solunum denir. Hücreler bunu nasıl yapar ve nasıl yapmayabilirler? 1940’lı yıllarda Efraim Racker hücrelerin oksijen yokluğunda, glukozun parçalanmasından az miktarda enerji topladığı mekanizmanın farkına vardı. Glikoliz adı verilen bu olayda, ATP oluşturmak için şeker moleküllerinden fosfat grupları doğrudan ADP’ye aktarılır. Tüm süreç saf kimyadır. Bir molekülün diğeriyle tepkimesi ve böylece stokiyometri yasalarına uyması söz konusudur. Yani denklemleri dengeleyebilirsiniz. Bekleneceği üzere, Racker ve arkadaşları derhal bu kavrayışlarını, niceliksel olarak çok daha önemli bir süreç olan aerobik solunuma aktarmayı denemişlerdir. Aerobik solunum, ATP’mizin %80’den fazlasını sağlar. Hücreler Neden Proton Derecesine Bağlı Çalışır? Neredeyse tüm hücreler, zarlarının ötesine proton (hidrojen iyonu) pompalayarak “nefes” alır. Moleküler biyolog Leslie Orgel’e göre bu, biyolojide Heisenberg, Schrödinger ve Einstein’ın ortaya attığı sıradışı fizik fikirleri ile kıyaslanabilecek tek düşüncedir. Uçuk İngiliz biyokimyacı Peter Mitchell öncülüğünde ve kendi laboratuvarında geliştirilen bu fikir, 20 yıldan uzun bir süre boyunca tartışmalı olarak kaldı. Bu dönem (solunumdaki ATP sentezi mekanizması olan “oksidatif fosforlanma”ya istinaden) “oks-fos savaşları” olarak bilinir. Çekişmeler, ancak Mitchell’ın 1978’de Nobel Ödülü almasıyla sona ermiştir. Burada bir ironi var. Mitchell’ın Nobel’i kimya dalındaydı; ama düşünceleri aslında kimyanın elenmesine ilişkindi. Nasıl ki genetik kod, enformasyonun kimyayı aşmasını sağladıysa, Mitchell’ın proton değişim dereceleri de, hücresel metabolizmanın kimyayı aşmasını sağlıyordu. Proton değişim derecelerinin (proton gradyanlarının) kullanılması, yaşamın başlangıcına ilişkin bir anlayış sunmakla kalmayıp, 4 milyar yıllık evrimsel süreçte sadece bir kez gerçekleşen karmaşık ökaryotik (çekirdekli) hücrelerin evrimi olayına da ışık tutuyordu. Hücrelerin Nefes Alışı Hücrelerimiz besini oksijen ile yakar ve ATP (yaşamın evrensel enerji birimi) biçiminde salınan enerjiyi korumayı başarır; bu sürece aerobik solunum denir. Hücreler bunu nasıl yapar ve nasıl yapmayabilirler? 1940’lı yıllarda Efraim Racker hücrelerin oksijen yokluğunda, glukozun parçalanmasından az miktarda enerji topladığı mekanizmanın farkına vardı. Glikoliz adı verilen bu olayda, ATP oluşturmak için şeker moleküllerinden fosfat grupları doğrudan ADP’ye aktarılır. Tüm süreç saf kimyadır. Bir molekülün diğeriyle tepkimesi ve böylece stokiyometri yasalarına uyması söz konusudur. Yani denklemleri dengeleyebilirsiniz. Bekleneceği üzere, Racker ve arkadaşları derhal bu kavrayışlarını, niceliksel olarak çok daha önemli bir süreç olan aerobik solunuma aktarmayı denemişlerdir. Aerobik solunum, ATP’mizin %80’den fazlasını sağlar. Fakat aerobik solunumla ilgili bariz sorunlardan biri, dengelenmemesidir. Tüketilen her oksijen molekülü başına tam olarak ne kadar ATP üretilir? Miktar değişir ama yaklaşık olarak 2,5 ATP molekülü civarındadır. Glukoz başına ATP miktarı ise yine değişken olmakla beraber 28-38 arasındadır. Aerobik solunum stokiyometrik değildir; dolayısıyla aslında kimya değildir. İşte yüksek enerjili bir kimyasal aracı (glukozun oksidasyoundan gelen enerjiyi ATP oluşturmak için aktarabilen bir molekül) bulma çabalarının başarısızlığa mahkum olmasının nedeni budur. Böyle bir aracı yerine, Mitchell zardan geçen bir proton değişim derecesi (proton gradyanı) önermiştir: Proton harekete geçirme kuvveti. Hidroelektrik bir baraja benzer şekilde çalışır. Besin oksidasyonu ile salınan enerji, protonları zardan (baraj) karşıya pompalamak için kullanılır. Böylece etkisel olarak, zarın bir tarafında bir proton deposu oluşur. Bu zara gömülü olan şaşırtıcı protein türbinlerinden proton akışı, ATP sentezine güç sağlar; tıpkı mekanize türbinlerden akan suyun elektrik üretmesi gibi. Bu, solunumun neden stokiyometrik olmadığını açıklar: Bir derecelilik (gradyan), yapısı gereği derecelenmelerden oluşur. İnce Ayrıntılar Mitchell bazı ayrıntılar konusunda bütünüyle yanılıyordu ama genel kavrayışı doğruydu; hatta devrimseldi. Sözcüğün gerçek anlamıyla devrimseldi, çünkü ATP sintaz enzimi devir yapıyordu. Protonların zar türbinlerinden akışı, ATP sintazın sapını döndürüyor ve bu dönüşle tetiklenen uyuşumsal değişimler, ATP sentezini katalizliyor. Bu mekanizma ilk olarak Paul Boyer tarafından önerilmişti. Kendisi uzun süre boyunca mekanikler konusunda Mitchell’ın fikirlerini kabul etmedi ve bunda haklı olduğu sonradan John Walker tarafından x-ışın kristalografisiyle kanıtlandı. Boyer ve Walker, 1997 yılında Nobel Ödülü’nü paylaştı. Son 20 yılda gerçekleşen moleküler biyoloji alanındaki başarılar, 2010 yılında doruğa çıktı. Bir başka solunumsal kompleks olan devasa (bir proteine göre) kompleks I‘in kristal yapısı, Leonid Sazanov tarafından çözüldü. Bir kez daha yapı, mekanizmayı ele verdi; bu kez dönel bir motor değildi ama daha da şaşırtıcı şekilde, bir buhar makinesinin pistonundan hiç de farklı olmayan bir kaldıraç mekanizmasıydı. Bakterilerde ve mitokondrilerde solunumla ilgili en büyük protein kompleksi olan Kompleks I’in x-ışın kristalografisi ile ortaya çıkarılan yapısı. Yapı (a), gösterilen piston mekanizmasına (b) işaret ediyor. Pistonun yerini değiştirmek, protonları üç ayrı kanaldan zarın karşısına itiyor. © 2010 Nature Publishing Group Efremov, R. G., Baradaran, R., & Sazanov, L. The architecture of respiratory complex I. Nature 465, 441–445 (2010). Bu ustaca başarıların yerilecek bir tarafı olmamakla birlikte, Mitchell’ı ilk olarak harekete geçiren sorular, şaşırtıcı biçimde yanıtlanmadan kaldı. Solunumun nasıl işlediğini neredeyse atomik ayrıntısıyla biliyoruz. Neden o şekilde işlediği hakkındaki bilgimiz ise çok daha az. Proton Harekete Geçirme Mitchell mitokondriler üzerinde çalıştı; çünkü bunu yapabilirdi. Mitokondriler, kolay izlenebilir bir deneysel modeldi. Ama soruya bakteriyel fizyolojinin bakış açısından yaklaştı: Bakteriler içlerini nasıl dışarıdan farklı tutar? Mitchell yaşamı boyunca solunumun ayrıntılı mekanizmasını bu çok daha geniş olan açıdan gördü: Zar proteinleri, zardan öteye gradyanlar yaratabilir ve bu gradyanlar da işe güç sağlayabilir. ATP sentezine güç sağlayan proton gradyanları, Mitchell için sadece bir özel durumdu. Protonların baskın rolünü pek tahmin edememişti. Hücreler her ne kadar sodyum, potasyum ya da kalsiyum gradyanları da oluştursalar, proton gradyanları daha önemliydi. Protonlar, mitokondrilerin yanı sıra bakteriler ve arkelerde de solunuma güç sağlıyordu. Proton gradyanları, tüm fotosentez biçimlerinde merkezi rol oynuyordu; ayrıca bakteriyel hareketlilik (ATP sintaza benzeyen dönel bir motor olan ünlü flagellar motoryoluyla) ve homeostasisde de (çoğu molekülün hücreye giriş-çıkışı doğrudan proton gradyanı ile bağlantılıdır) öyle. ATP üretmek için proton gradyanlarına gereksinimleri olmayan mayalandırıcılar bile proton pompalamaya güç sağlamak için mayalanmadan elde edilen ATP’yi kullanarak, proton harekete geçirme kuvvetini sürdürür. Kısacası, Mitchell protonların öneminin farkındaydı ama bu önemin derecesini pek tahmin edemedi. Peki ama neden protonlar? Çünkü onlar en baştan beri oradalardı, diyor NASA’dan yerkimyacı Michael Russell. Canlılığın Başlangıcındaki Proton Gradyanları Yaklaşık son 20 yıldır, yaşamın kökenine ilişkin anlayışımızda beliren yaklaşım değişiminde (paradigma kaymasında), Russel etkin bir kuvvet oldu. Cevher jeokimyası (çoğu cevher, hidrotermal baca sistemleri tarafından çöktürülür) geçmişi olan Russell, orta-Atlantik’teki modern Kayıp Şehir baca sistemine benzeyen alkalin bacaların, yaşam için ideal kuluçkalar olabileceğini öne sürdü. Bunlar sürekli olarak hidrojen gazı, karbon dioksit, mineral katalizörler ile birbirlerine bağlı mikro-gözenek labirenti (film benzeri zarlarıyla, hücrelere benzeyen doğal bölümler) sağlayabilirdi. Atlantik Okyanusu’nda bulunan Kayıp Şehir’deki alkalin hidrotermal bacalar. Bunlar volkanik olmayan serpantinleşme süreci ile oluşmuştur. © 2001 Nature Publishing Group Kelley D. S. et al. An off-axis hydrothermal vent field near the Mid-Atlantic Ridge at 30° N. Nature 412, 145 – 149 (2001). All rights reserved. Alkalin bacalar, özünde, denge durumundan çok uzak bir durumda işleyen elektrokimyasal reaktörlerdir. Ama Russell’ın düşüncesinin en önemli öğesi, doğal proton gradyanlarında yatar. 4 milyar yıl önce alkalin akışkanlar, hafif asidik olan (CO2 düzeyleri bugünkünden yaklaşık bin kat daha yüksekti ve CO2 çözeltide karbonik asit oluşturarak, okyanusları hafif asidik bir hâle getiriyordu) okyanuslarda kabarcıklar oluşturuyordu. Asidiklik, proton derişiminin bir ölçüsüdür ve bu derişim okyanuslarda, baca akışkanlarında olduğundan yaklaşık dört mertebe (dört pH birimi) daha yüksektir. Aradaki bu fark, modern hücrelerin zarları ile aynı polariteye (dışı pozitif) ve benzer elektrokimyasal potansiyele (yaklaşık 200 mV) sahip olan baca zarları boyunca doğal bir proton gradyanına neden olur. Russell uzun süredir, doğal proton gradyanlarının, canlılığın başlamasına güç sağlamada merkezi bir rol oynadığını iddia ediyor. Elbette yanıt bekleyen büyük sorular var. Örneğin, ATP sintaz gibi yüksek teknolojili bir protein mekanizmasından yoksun olan ilk hücreler, gradyanları nasıl yüklemiş olabilir? Şu anda incelenen birkaç olası abiyotik mekanizma bulunuyor. Termodinamik görüşler ise canlılığın başlayabilmesi için tek yolun, proton gradyanlarını yüklemenin bir yolunun bulunması olabileceğini belirtiyor. Proton Gradyanları Neden Gerekli? Proton gradyanlarının gerekme nedeni kimyaya indirgenebilir. Yaşam, karbon dioksiti hidrojenler. Diğer bir deyişle, karbon dioksiti organik moleküllere dönüştürmek için canlılık CO2‘ye hidrojen atomları tutturur. Bunu yapmanın çok fazla yolu olmasına karşın, tüm canlılık sadece beş ana yol kullanır. Bunlardan biri dışında hepsi enerji harcar (örneğin, fotosentezde güneş enerjisi kullanılır). İstisnai durum ise antik bir yol olan “asetil-CoA” sürecidir. Bu süreçte hidrojen gazı bir dizi basamak yoluyla karbon dioksit ile tepkimeye girer. Bu süreç, hücre metabolizmasındaki en önemli moleküllerden biri olan pirüvata kadar egzotermiktir (yani ATP olarak yakalanabilecek enerji salar). Everett Shock’un sözleriyle bu süreç, yemeniz için üzerine para verilen ücretsiz bir yemek gibidir. Ama Russell ile birlikte çalışan William Martin tarafından dikkat çekilen bir sorun var. Günümüzde asetil-CoA yolunu kullanan tüm hücreler, proton gradyanlarına bağlıdır. Hiçbiri mayalanma (yani glikoliz kimyası) ile büyüyemez. Peki neden? Çünkü CO2 kararlı bir moleküldür ve hidrojene bile kolay kolay tepki vermez; termodinamik tepki vermesini söylese bile. Karbon dioksit bu açıdan biraz oksijene benzer: Tepki vermeye bir başladı mı, kolayca durdurulmaz; ama başlaması için bir kıvılcıma gerek vardır. Hücrelerin karbon dioksitin tepki vermeye başlaması için gerek duyduğu kıvılcım ATP’dir. Sorun şu ki, CO2 ile H2 tepkimesi enerji salar ama çok değil; sadece tek 1 ATP yapmaya yetecek kadar. Bunun anlamı, hücrelerin 1 ATP kazanmak için 1 ATP kaybetmeleri gerektiğidir. O halde net bir kazanç yoktur. Kazanç yoksa, büyüme de yoktur ve büyüme olmazsa yaşam da olmaz. Gradyanlar bu döngüyü kırar. CO2 ile H2 tepkimesinin 1 ATP yapmaya yetecek enerji saldığı tam olarak doğru değildir; aslında 1,5 ATP yapmaya yetecek kadar enerji salınır. Ama elbette 1,5 ATP diye bir şey yoktur; en azından stokiyometrik kimyada. Dolayısıyla tepkimeden artan enerji kimyasal açıdan yitirilir. Ama gradyanda böyle olmaz. İlkesel olarak, bir protonu zardan dışarı pompalamak için bir tepkime tekrar tekrar yinelenebilir. Yeterince proton biriktiğinde, proton hareket etme kuvveti ATP oluşumunu başlatır. Böylece bir gradyan, hücrelerin “bozuk para” olarak proton biriktirmesine olanak tanır. İşte dünyadaki tüm farkı yaratan budur. Karmaşık Yaşamın Kökeni Güçlerine rağmen protonlar da sorunlardan kendilerine düşen payı alır. Bu sorunlar, canlılığın neden 2 milyar yıl boyunca bir tekdüzeliğe sıkışıp kaldığını açıklayabilir. Günümüzde Dünya üzerinde bulunan tüm karmaşık yaşam türleri, belli bir karmaşık hücre tipinden oluşur: Ökaryotik hücre. Genellikle bakterilerden ve arkelerden çok daha iri olan ökaryotik hücrelerde bir çekirdek bulunur. Genomları da daha büyük olur ve ayrıca çok çeşitli özelleşmiş organellere (minik organcıklara) sahiptirler. İlginç olan şu ki, ökaryotlar sürekli olarak bitki, hayvan, mantar ve alg gibi büyük, karmaşık, çok hücreli organizmalar oluşturma eğiliminde olmuştur. Prokaryotlar ise daha büyük morfolojik karmaşıklığa evrilme yönünde çok az eğilim gösterir; biyokimyasal ustalıklarına rağmen. Peki neden? Olası yanıtlardan biri proton gradyanlarının kontrolü ile ilişkilidir. Tüm ökaryotik hücrelerin mitokondrilerinin olduğu ya da en azından bir zamanlar sahip olup, sonradan yitirdikleri anlaşılmıştır. Mitokondri olmadan ökaryot olmaz. Oksidatif fosforlama becerisi olan tüm mitokondrilerde, kendilerine ait ufak bir genom bulunur. Görünüşe bakılırsa bu genom, zar potansiyeli üzerinde kontrol sağlayabilmek için gereklidir. 5 nanometrelik zar boyunca 150 mV’luk bir zar potansiyeli, metre başına 30 milyon voltluk bir alan gücü verir; bu bir yıldırımınkine eşdeğerdir. Ökaryotlarda ATP sentezinin gerçekleştirildiği mitokondriler. © 2010 Nature Education Courtesy of Mark Farmer (D) and Richard Allen (E). Bu devasa elektrokimyasal potansiyel, mitokondriyal zarları, hücre içindeki tüm diğer zar sistemlerinden bütünüyle farklı kılar. Allen’a göre, hücresel alt-bölgelerde yerel olarak mitokondriyal genlerin bulunması, bu nedenle gereklidir. Etkisel olarak, elektrokimyasal potansiyeldeki yerel değişikliklere yanıt vererek, hücrenin kendi kendini elektrikle çarpmasını önler. Mitokondriyal genom olmazsa, oksidatif fosforlama da olmaz. O halde bakterilerin hücre ve genom büyüklüklerini genişletememelerinin nedeni, enerjili zarları ile doğru gen kümelerini fiziksel olarak eşleştirememeleri olabilir. Mitokondriler olmadan bakteriler büyüyemez ve karmaşıklaşamaz, çünkü geniş bir enerjili zar alanı boyunca solunumu kontrol edemezler. Eğer durum buysa, mitokondrilerin edinimi ile karmaşıklığın kökeninin aslında aynı olay olduğu söylenebilir.
  13. Yeni bir araştırma, karaciğer ve hipokampüsün (beyindeki hafıza merkezi) bir proteini aynı anda kullanmak istediğini ve eğer karın bölgesindeki fazla yağ varsa, bu öncelik mücadelesini karaciğerin kazandığını gösteriyor. Yani bu araştırma, karaciğerinizin beyninizi "yiyor" olabileceğini gösteriyor. Fazla karın yağı olan insanlarda, ince insanlara göre hafıza kaybı ve demans görülme ihtimali üç kat daha fazladır. Şimdiyse, bilim adamları bunun nedenini bulmuş olabileceklerini söylüyor. Karaciğer ve hipokampüsün ikisi de PPARalpha adında belli bir proteini kullanıyor. Karaciğer, bu proteini bel çevresindeki yağları yakmak için kullanıyor; hipokampüs ise bellek için. Bel bölgesi yağı çok olan kişilerde, karaciğer yağı katalizlemek için fazladan çalışıyor ve bütün PPARalpha proteinini kullanıyor. Yeni çalışmaya göre; önce depoları harcıyor,sonra beyin dahil bütün vücuttan bu proteini alıyor. Chicago'daki Rush Üniversitesi Tıp Merkezi'nde yapılan ve Cell Report dergisinde yayımlanan araştırmaya göre bu süreç aslında hipokampüsün PPARalpha'sını tükettiği için öğrenmeyi ve hafızayı kötü etkiliyor. Karaciğer ve hipokampüsün ikisi de PPARalpha adında belli bir proteini kullanıyor. Karaciğer, bu proteini bel çevresindeki yağları yakmak için kullanıyor; hipokampüs ise bellek için. Bel bölgesi yağı çok olan kişilerde, karaciğer yağı katalizlemek için fazladan çalışıyor ve bütün PPARalpha proteinini kullanıyor. Yeni çalışmaya göre; önce depoları harcıyor,sonra beyin dahil bütün vücuttan bu proteini alıyor. Chicago'daki Rush Üniversitesi Tıp Merkezi'nde yapılan ve Cell Report dergisinde yayımlanan araştırmaya göre bu süreç aslında hipokampüsün PPARalpha'sını tükettiği için öğrenmeyi ve hafızayı kötü etkiliyor. Pahan, araştırmacıların PPARalpha yönünden eksik farelerin hipokampüslerine PPARalpha enjekte ettiklerinde, farelerin öğrenme yeteneğinin ve hafızasının geliştiğini söyledi. Pahan, LiveScience'a şunları diyor: "Hafıza kayıplarına karşı, beyindeki normal PPARalpha'yı nasıl koruyabileceğimizle ilgili daha çok araştırma yapılmalıdır. Böylece PPARalpha; alzeihmer, demans ve hafıza kaybıyla alakalı sorunlara bulunacak tedaviler için yeni yollar sağladı. Tabii, göbeğinizi eritmek de canınızı yakmayacaktır." https://www.scientificamerican.com/article/your-liver-may-be-eating-your-brain/
  14. ateistdusunce

    Solak olmak

    Ben bir solagim,matematik ,resim ,fizik ve biyoloji alanında iyiyim . Bunun sadece yada özellikle sol lob ile ilgisi olduğunu düşünmüyorum .
  15. Arc sadece insanda bulunan bir protein değil hacı . http://www.genecards.org/cgi-bin/carddisp.pl?gene=ARC
  16. Çeviri metin ; Araştırmacılar, yeni bir tür kimerik ilke edinmişler, bir gün organ bağışı geleceğini temsil edebilecek koyun-insan melez embriyoları üretmektedirler - doğal olmayan, mühendislikle uğraşan hayvanların içinde yetiştirilen vücut parçalarını kullanarak Bu amaç düşünülerek, bilim adamları koyun-insan kimerasının ilk kesişim noktalarını yarattılar, insan kök hücrelerini koyun embriyolarına sokarak, yüzde 99'dan fazla koyun olan hibrid bir yaratığa neden oldular - ama aynı zamanda sizin ve benim gibi küçük bir şey. Kuşkusuz, deneyde yaratılan embriyoların insani kısmı - 28 gün sonra yok edilmeden önce - son derece küçüktür, fakat bu gerçekte var olan gerçek, bu araştırma alanında kayda değer tartışmalara neden olan şeydir. Stanford Üniversitesi'nden kök hücre biyoloğu Hiro Nakauchi, "İnsan hücrelerinin şimdiye kadarki katkısı çok küçük. İnsan yüzü veya insan beynine sahip bir domuz gibi bir şey değil" diyerek açıkladı. Bu, hücre sayımı ile, koyun embriyolarında sadece 10,000 hücrede (veya daha az) bir insan insandır. Araştırma, bilim insanlarının laboratuvardaki erken evre domuz embriyoları içinde insan hücrelerini başarılı bir şekilde yetiştirdiği, araştırmacıların kesişen kistler olarak tanımladıkları domuz-insan melezlerini yaratan bazı ekiplerin önceki deneylerini temel almaktadır. "Çılgın bilim adamı" klişesi bu tür araştırmalarda tam olarak mevcut ve hesaba katılmış olsa da, bu bölünmüş deneyler, bir gün canlı yayın yapan organlar için bağış bekletme listelerinde binlerce insan için benzersiz bir çözüm sunabilirdi - çoğu uyumlu olmadan önce ölür. Araştırmacılar, vücut parçaları onlar için tedarik edilebilir. "Bugün bile, eşler arası ikizlerden geldikleri sürece en iyi eşleşen organlar çok uzun sürmez, çünkü bağışıklık sistemi sürekli olarak onlara saldırıyor," diyor California Üniversitesi'nden üreme biyoloğu Pablo Ross'un ekibinden biri, Davis. Hala uzun bir yol olmasına rağmen, kesişimlerde üretilen organlar, talebi karşılamak için yeterli miktarda kaynak üretmenin bir yolu olabilir; örneğin koyun ya da domuzdan melezleşmiş bir pankreas olan çaresiz bir hastaya. Transplantasyonun çalışması için, araştırmacılar embriyonun hücrelerinin en az yüzde 1'inin insan olması gerektiğini düşünüyorlar - yani koyunda gösterilen bu ilk adımlar hala çok ön hazırlıktır. Ancak, tabii ki, chimera karışımındaki insan oranını yükseltmek, kaçınılmaz olarak, temel organlarının toplanmasının tek amacı için yaratılan yaratık türüyle ilgili ahlaksal nitelikleri de kaçınılmaz olarak arttırır. Ross, "Bende aynı endişelerim var," diye açıklıyor. "Diyelim ki sonuçlarımız insan hücrelerinin hayvanın beynine gittiğini gösteriyorsa, bunu asla ileri taşıyamayabiliriz." Araştırmacılar, bu tür araştırmaların ortaya çıkardığı türden etik sorulara kolay cevaplar vermez, ancak her 10 dakikada bir ABD transplant bekleme listesine eklenmiş bir kişi ile, araştırmacılar, bir gün için ne zaman yapılabileceğini, bize. Ross, “Bütün bu yaklaşımlar tartışmalı ve hiçbiri mükemmel değil, ama günlük olarak ölmekte olan insanlara umut veriyorlar” diyor. "İnsanlara yardım etmek için tüm olası alternatifleri araştırmalıyız." Bulgular haftasonu boyunca Austin, Texas'taki Amerikan Gelişim Derneği'nin yıllık toplantısında sunuldu. Orjinal metin ; Researchers have achieved a new kind of chimeric first, producing sheep-human hybrid embryos that could one day represent the future of organ donation – by using body parts grown inside unnatural, engineered animals With that end goal in mind, scientists have created the first interspecies sheep-human chimera, introducing human stem cells into sheep embryos, resulting in a hybrid creature that's more than 99 percent sheep – but also a tiny, little bit like you and me. Admittedly, the human portion of the embryos created in the experiment – before they were destroyed after 28 days – is exceedingly small, but the fact it exists at all is what generates considerable controversy in this field of research. "The contribution of human cells so far is very small. It's nothing like a pig with a human face or human brain," stem cell biologist Hiro Nakauchi from Stanford University told media at a presentation of the research this week in Austin, Texas, explaining that, by cell count, only about one in 10,000 cells (or less) in the sheep embryos are human. The research builds on previous experiments by some of the same team that saw scientists successfully grow human cells inside early-stage pig embryos in the lab, creating pig-human hybrids that the researchers described as interspecies chimeras. While the 'mad scientist' stereotype is fully present and accounted for in this kind of research, these divisive experiments could one day provide a unique solution for the thousands of people on donation waiting lists for live-saving organs – most of whom die before compatible body parts can be sourced for them, the researchers explain. "Even today the best matched organs, except if they come from identical twins, don't last very long because with time the immune system continuously is attacking them," says one of the team, reproductive biologist Pablo Ross from the University of California, Davis. Although it's still a long way off, organs produced in interspecies chimeras could be one way of producing enough supply to meet demand – by transplanting, say, a hybridised pancreas, from a sheep or pig, to a desperate patient. For the transplant to work, the researchers think at least 1 percent of the embryo's cells would need to be human – meaning these first steps demonstrated in the sheep are still very preliminary. But, of course, upping the human ratio in the chimera mix also inevitably increases ethical qualms about the kind of creature being created, ostensibly, for the sole purpose of having its essential organs harvested. "I have the same concerns," Ross explains. "Let's say that if our results indicate that the human cells all go to the brain of the animal, then we may never carry this forward." There are no easy answers to the kinds of ethical questions this sort of research raises, but with someone being added to a US transplant waiting list every 10 minutes, the researchers say we shouldn't discount the possibilities of what chimeras could one day do for us. "All of these approaches are controversial, and none of them are perfect, but they offer hope to people who are dying on a daily basis," Ross says. "We need to explore all possible alternatives to provide organs to ailing people." The findings were presented over the weekend at the annual meeting of the American Association for the Advancement of Science in Austin, Texas. Kaynak ; https://www.sciencealert.com/scientists-engineered-sheep-human-hybrids-first-time-stem-cell-chimera?utm_source=Facebook&utm_medium=Branded+Content&utm_campaign=ScienceNaturePage
  17. ateistdusunce

    Fizikçiler Yeni Bir Işık Formu Oluşturdu

    Fotonların çok çok küçükte olsa bir kütlesi var,fizik profesörü hocam söylemişti .
  18. ateistdusunce

    Afrin olayı

    Mantıklı bir soru . Tayip'i sevmiyor olabiliriz belki ancak yaptığı makul anlaşılır ve desteklenir nitelikte . Bir terör koridoru oluşturmak isteyen amerika alenen ülke bütünlüğüne tehdit oluşturuyor. Bu konuda ise muhalefette liderler ülke menfaatine söylemlerde bulunmuyor.
  19. Hızlı bir deney yapın: İki tane el feneri alıp karanlık bir odaya girin ve fenerleri ışıkları çakışacak şekilde tutun. Sıra dışı bir şey fark ettiniz mi? Oldukça heves kırıcı cevap şu ki muhtemelen hayır. Bunun sebebi ışığı oluşturan tek tek fotonların birbiri ile etkileşime girmemesi. Etkileşime girmek yerine sadece birbirlerinin yanından geçip gidiyorlar. Ama ya ışık parçacıkları karşılıklı etkileşime sokulabilseydi, sıradan maddedeki atomlar gibi birbirini itip çekebilseydi, o zaman ne olurdu? Cezbedici de olsa bilim kurgu bir olasılık: ışın kılıçları – göz kamaştırıcı, masalsı yüzleşmelerin yolunu açacak, birbirini çekip itebilen ışık demetleri. Ya da daha gerçekçi bir senaryoya göre birleşip tek bir parlak akıma dönüşebilecek iki ışık demeti. Böylesi bir optik davranış, fizik kurallarını eğip bükmeği gerektirecekmiş gibi görünebilir, ama MIT, Harvard Üniversitesi ve birkaç başka yerdeki bilim insanları fotonların aslında birbiri ile etkileşime sokulabileceğini ispatladı. Bu başarı, ışın kılıçlarının değilse de, fotonları kuantum bilgisayar hesaplamalarında kullanmanın yolunu açabilir. MIT’de Lester Wolfe Fizik Profesörü olan Vladan Vuletic ve Harvard Üniversitesi’nden profesör Mikhail Lukin tarafından yönetilen ekip, 15 Şubat 2018 tarihinde Science dergisinde yayımlanan bir makaleyle, birbiri ile etkileşime giren ve bu etki sonucu birbirine yapışarak tamamen yeni bir çeşit fotonik madde oluşturan üçlü foton grupları gözlemlediklerini bildirdi. Araştırmacılar, yürüttükleri kontrollü deneylerde, ultra soğuk rubidyum atomlarından oluşan yoğun bir buluta çok zayıf bir lazer demeti tuttuklarında, fotonların bulutu rastgele sıralanmış ve tek tek terk etmek yerine ikili ya da üçlüler halinde birbirine bağlanmış olarak terk ettiklerini buldu ki bu durum bir çeşit etkileşimi, bu özel durumda etkileşim birbirini çekmek şeklinde, işaret ediyor. Normalde fotonların kütlesi yoktur ve saniyede 300.000 kilometre hızla (ışık hızı) hareket ederler, ancak araştırmacılar birbirine bağlanmış fotonların bir elektron kütlesinin küçük bir miktarı kadar kütle kazandığını buldu. Henüz yeni ağırlık kazanmış bu ışık parçacıkları aynı zamanda göreceli olarak tembeldiler, etkileşime girmeyen normal fotonlardan 100.000 kat daha yavaş hareket ediyorlardı. Vuletic, bu sonuçların, fotonların aslında birbirini çekebildiğini ya da birbirine dolanabildiğini gösterdiğini ifade etti. Eğer birbirleri ile başka şekillerde etkileşime girmeleri sağlanabilirse, çok yüksek hızlı ve inanılmaz karmaşık kuantum hesaplamaları için fotonlardan yararlanılabilir. Vuletic, tek tek fotonların karşılıklı etkileşiminin on yıllardır süregelen bir hayal olduğunu belirtiyor. Vuletic’in ortak yazarları arasında; MIT’den Qi-Yung Liang, Sergio Cantu ve Travis Nicholson, Harvard’dan Lukin ve Aditya Venkatramani, Maryland Üniversitesi’nden Michael Gullans ve Alexey Gorshkov, Princeton Üniversitesi’nden Jeff Thompson ve Chicago Üniversitesi’nden Cheng Ching yer alıyor. Vuleric ve Lukin, MIT – Harvard Ultra Soğuk Atomlar Merkezi’nin başında ve birlikte fotonlar arası karşılıklı etkileşimi teşvik etmenin hem teorik hem pratik yollarını arıyorlardı. 2013’te çabalar karşılığını verdi ve ekip ilk kez foton çiftlerinin, maddenin tümüyle yeni bir formunu oluşturarak, etkileşime girdiğini ve birbirine bağlandığını gözlemledi. Ekip, yeni çalışmalarında etkileşimlerin sadece iki foton arasında değil daha fazla sayıda foton arasında olup olamayacağını araştırdı. Vuletic durumu şöyle açıklıyor; “Örneğin oksijen moleküllerini O2 ve O3 (ozon) oluşturmak üzere bir araya getirebiliyorsunuz ancak O4 oluşturmak üzere bir araya getiremiyorsunuz ve bazı moleküller için üç parçacıklı bir molekül bile oluşturamıyorsunuz. Dolayısıyla şu tartışılabilir bir soruydu: daha büyük şeyler yapmak için bir moleküle daha fazla foton ekleyebilir misiniz?” Ekip, sorunun cevabını bulmak için, iki fotonlu etkileşimleri gözlemlemek için kullandıkları deneysel yaklaşımın aynısını kullandı. Süreç, bir rubidyum atomları bulutunu ultra soğuk derecelere, mutlak sıfırın sadece milyonda bir derece üzerinde, soğutmakla başlıyor. Atomları soğutmak onları neredeyse durma noktasına kadar yavaşlatıyor. Araştırmacılar, daha sonra, bu hareketsiz atomlar bulutu üzerine çok zayıf, o kadar zayıf ki herhangi bir zamanda bulut içerisinden sadece birkaç foton geçiyor, bir lazer ışını gönderiyor. Daha sonra, araştırmacılar, fotonları bulutun diğer tarafından çıkınca ölçüyorlar. Araştırmacılar, yeni deneyde fotonların bulutu rastgele aralıklarla terk etmek yerine, tek tek fotonların birbirlerine etkisi olmadığından böyle olması gerekiyordu, ikili ya da üçlüler halinde terk ettiğini buldu. Ekip, atom bulutundan geçmeden önce ve geçtikten sonra, fotonların sayısını ve hızını takip etmenin yanı sıra fotonların fazını da ölçtü. Bir fotonun fazı fotonun salınım (osilasyon) frekansını gösteriyor. Venkatramani şöyle açıklıyor; “Faz, size bunların ne kadar güçlü bir şekilde etkileşime girdiğini söylüyor, faz ne kadar büyükse o kadar güçlü bir şekilde birbirlerine tutunuyorlar.” Ekip, üç fotonlu parçacıkların atom bulutundan eşanlı bir şekilde çıktıklarında, fotonların hiç etkileşime girmedikleri durumla karşılaştırıldığında fazlarının değiştiğini ve bu faz değişiminin iki fotonlu moleküllerdeki faz değişiminden üç kat büyük olduğunu gözlemledi. Venkatramani; “Bu durum, fotonların sadece her birinin bağımsız olarak etkileşime girmediği, hep birlikte güçlü bir şekilde etkileşime girdikleri anlamına geliyor.” Daha sonra araştırmacılar, fotonların etkileşime girmesine neyin sebep olduğunu açıklamak için bir hipotez geliştirdiler. Fizik ilkelerine dayanan modelleri şu senaryoyu ileri sürüyor; Tek bir foton rubidyum atomları bulutunda ilerlerken diğer uca ulaşana dek, bir arının çiçekler arasında uçuşmasına benzer şekilde, başka bir atoma sıçramadan önce kısa süreliğine yakın bir atoma konuyor. Eğer aynı anda bulut içerisinde başka bir foton da seyahat ediyorsa bu foton da bir rubidyum atomu üzerinde biraz zaman geçirebilir ve bu durum bir polariton – kısmen foton kısmen atom olan bir hibrid –oluşturur. Daha sonra iki polariton atomik bileşenleri vasıtasıyla birbirleri ile etkileşime girebilir. Bulutun kenarında, fotonlar hala birbirine bağlanmış şekilde buluttan çıkarken, atomlar oldukları yerde kalır. Araştırmacılar, aynı olayın, iki foton arasındaki etkileşimden daha güçlü bir bağ oluşturacak şekilde, üç fotonla da olabileceğini buldu. Vuletic; “Bu üçlülerin, foton çiftlerine nazaran daha az mı daha çok mu yoksa eşit derecede mi güçlü bağlanmış olacağı bilinmiyordu.” Atom içerisindeki karşılıklı etkileşim saniyenin milyonda birinde oluşabilir ve fotonları, bulutu terk ettikten sonra bile bir arada tutan da bu etkileşim. Cantu; ”Fotonlar ortamdan geçtiklerinde, dışarı çıktıktan sonra, ortamda olan her şeyi ‘hatırlıyorlar’.” Bu şu anlama geliyor; birbiri ile etkileşime giren fotonların, mevcut örnekte aralarındaki çekim vasıtasıyla, birbirleri ile güçlü şekilde korelasyonu olduğu ya da birbirine dolaşık – herhangi bir kuantum hesaplama bitinin ana bir özelliği – olduğu düşünülebilir. Vuletic; “Fotonlar, uzun mesafelerde çok hızlı hareket edebilirler ve insanlar optik liflerde (fiber optik) olduğu gibi ışığı bilgi aktarımı için kullanıyorlar. Fotonlar birbirini etkileyebiliyorsa o zaman eğer bu fotonları birbirine dolayabilirseniz, ki biz bunu yaptık, fotonları kuantum bilgisini ilginç ve kullanışlı bir şekilde dağıtmakta kullanabilirsiniz.” Ekip, ileride, fotonların birbirini bilardo topları gibi etrafa dağıttığı, itme gibi başka etkileşimleri zorlamanın yollarını arayacak. Vuletic; “Bazen niteliksel olarak ne bekleyeceğimizi bilmememiz alışılmışın tamamen dışında. Fotonlar birbirini iterek bir ışık kristali gibi düzgün bir desen oluşturabilirler mi? Ya da başka bir şey mi olacak? Bu oldukça yeni bir deneyim.” Kaynak: http://news.mit.edu/2018/physicists-create-new-form-light-0215
  20. Hidrojen Atomları İçerisinde Pi Sayısı Formülü Keşfedildi 17. yüzyıldan kalma saf bir matematiksel formül ile hidrojen atomlarının enerji seviyeleri arasındaki bağlantı ilgi çekti. Matematikte pi sayısı, bir dairenin çevresi ile çapı arasındaki oranı gösterir. 3,1415 ile başlayıp sürekli ondalık sayılarla devam ettiği için de matematikte özel bir yere sahiptir. Ayrıca kuantum fizik dünyasıyla ilgilenen araştırmacıklar, son dönemde pi sayısıyla hidrojen atomu’nun enerji seviyeleri arasında bir bağıntı buldu. Keşif, Rochester Üniversitesi’nde bir parçacık fiziği görevlisi olan Carl Hagen’in öğrencileriyle birlikte kuantum mekaniği üzerine yaptığı deneyler sırasında tesadüfen gerçekleşti. Ulaştıkları enerji seviyelerini kıyaslarken sınıf ve öğretmen alışılmadık bir eğilim olduğunu fark etti. Bunu aynı üniversitede görev yapan matematik profesörü Tamar Friedmann’a gösterdiklerinde eğilimin nedeni ortaya çıktı. Hidrojen atomunun enerji seviyeleri pi sayısına ulaşmak için kullanan Wallis formülüyle hesaplanabilecek bir düzen içeriyordu. Yaptıkları keşifle ilgili olarak Friedmann, “Bunun ortaya çıkardığı en önemli şey, fizik ile matematik arasındaki güzel bağ. 17.yüzyıldan kalma saf bir matematiksel formülün, kendisinden 300 yıl sonra keşfedilen fiziksel bir sistemi karakterize ediyor olması nefes kesici.” Yukarıdaki formül ise hidrojendeki enerji seviyelerini bulmak için Tamar Friedmann ve Carl Hagen tarafından oluşturulan Wallis formülü. Kuantum mekaniğinin doğuşu 20.yüzyılın başlarında oldu; Wallis formülü ise yüzlerce yıldır biliniyor. Ama ikisi arasındaki bağlantı şimdiye kadar gizli kalmıştı. Doğanın hala bizlerden bu tarz sırlar saklaması oldukça ilginç. Kaynak: http://www.webtekno.com/hidrojen-atomlari-icerisinde-pi-sayisi-nin-formulu-kesfedildi-h42170.html
  21. Üretilen pek çok protein beynimizde sadece birkaç dakika tutunabilir. Buna rağmen, hatıralarımızın tüm yaşamımız boyunca saklı kalabilmesi nasıl mümkün olmaktadır? Hafıza oluşumunun tam olarak nasıl meydana geldiği, diğer bir deyişle, moleküler düzeyde hatıraların nasıl oluştuğu nesiller boyunca sinirbilimcilerin kafasını kurcalamıştır. “Arc” adlı bir gen ve onun ürünü olan Arc proteini ise bu soruyu kısmen cevaplayabilir. Beynin öğrenmeyle ilişkilendirilen hipokampus bölgesinde üretilen Arc proteini yeni anılar oluştukça etkin hale gelmektedir. Arc üretimi sayesinde yeni anılar oluşmakta, üretimi durduğunda ise hafıza oluşumu ve hatırlama sekteye uğramaktadır. Dolayısıyla, uzun dönem hafıza için temel bir proteindir. Ayrıca, HIV gibi bir virüsün konak bir canlıya bulaşma şekliyle benzer özellikler gösterdiği de Jason D. Shepherd ve ark. tarafından keşfedilmiştir. Celldergisinde yayımlanmış olan makalelerinde araştırmacılar şunları söylemiştir: “Arc geni, memeli beyninde bilginin uzun süreli depolanmasında önemli bir role sahiptir. … Fakat, moleküler işlevinin ne olduğuna ve evrimsel kökenlerine dair çok az bilgi mevcuttur. … Araştırmamız sayesinde günümüzden 350-400 milyon yıl önce, retrovirüslerin atası olan retrotranspozonların (Ty3/gypsy) genetik materyallerini istila etmiş oldukları karasal, dört uzuvlu bir canlıya aktardıklarına inanıyoruz. Bu durum, şimdiki nörokimyamızda işlev gören Arc proteinin gelişimine yol açtı.” Başka bir çalışma da bu araştırmayı destekler niteliktedir. Massachusetts Üniversitesinden bir araştırmacı grubu, aynı sürecin günümüzden yaklaşık 150 milyon yıl önce meyve sineklerinde bağımsız olarak geliştiğine dair bulgular elde etmiştir. Shepherd ve meslektaşları Arc proteinin virüslere özgü bir kapsid (kılıf) gibi davrandığını ve kendi oluşturduğu kapsidi aracılığıyla genetik talimatları (mRNA) taşıdığını ortaya koydu. Kapsid, içi kof fakat dışı sert olan kabuğa denir ve virüsün genetik bilgisini taşır. Virüs, genetik materyalini kapsidi aracılığıyla bir hücreden diğerine bulaştırarak yayar. Arc “Bulaştırma” Sürecini Nasıl Taklit Etmektedir? Arc proteini, tıpkı bir virüs gibi davranarak, üzerinden nöronların iletişim kurabileceği bir araç işlevi görmektedir. Tıpkı, bir istasyondan diğerine yolcu taşıyan bir tren gibi. Arc’a ait mRNA (mesajcı RNA), nöronal hareketlenme (yeni bilgi girişi) sağlanır sağlanmaz, hücre gövdesinde çabucak ifade edilir. Sonra bu mRNA, “dendrit” denilen dal benzeri yapılardan geçer. Öğrenme esnasında nöron uyarıldıkça Arc mRNA, etkin sinapsların (nöronların birbirine bağlandığı yerlerin) yakınındaki dendritlerin belirli bölgelerinde protein sentezini başlatır. Üretilen Arc proteini sinapslarda toplanıp kendi RNA’sının, diğer RNA’ların ve dendritlerin etrafında virüs kapsidlerine benzer kapsidler (kılıflar) oluşturur. Bu “kılıflama” işlemi, HIV gibi virüslerin RNA’yı ve hücre içi tomurcuklarını sarmalayış tarzıyla yakından ilgili gibi durmaktadır. Arc Proteinin Virüs Gibi Davranması Ne Anlama Gelmektedir? Arc’ın bir virüs gibi davranıp davranmadığını test etmek amacıyla Shepherd ve ark. deneylerinde, kendini kopyalayabilen Arc proteinine ait kapsidleri içlerinde fare nöronları bulunan petri kaplarına yerleştirerek, Arc mRNA’ların bir nörondan diğerine aktarımını gözlemlemişlerdir. Yani bir nöron Arc aktive ettikçe daha fazla sayıda kapsid serbest kalmıştır. Ayrıca, genetik bilgi taşıyan bu Arc kapsidleri, nörondan kopan kesecikler (vesiküller) oluşturarak hedefindeki hücrelerle birleşmek için beden içerisindeki yolculuğuna devam edebilir. İşte bu mekanizma, sinir sisteminde hücreden hücreye olan iletişimi mümkün kılan önemli bir işleyiş olabilir. Gelecekte yapılacak daha fazla çalışma, Arc’ın taşıdığı bu sinyallerin mahiyetini tanımlayarak hücreler arası iletişimin güçlü bir hafıza için neden önemli olduğunu ortaya çıkaracaktır. Ayrıca, sağlıklı bir beynin nasıl anı depoladığını anlamak, Alzheimer’s ve inme gibi hafızayla ilintili bir dizi rahatsızlıkta neyin yolunda gitmemiş olabileceğine dair önemli kavrayışlar sunabilir
  22. Hacı ,bu konuda ne düşünüyorsun ? Bunun sahte parçacık sıçramaları ile alakalı olduğunu düşünüyorum . Zira; 1.000.000.000 yıl = 10 uzeri 9 Işığın bir yılda aldığı yol yaklaşık 10 trilyon ,oda 10 uzeri 13 Yaklaşık değerden ; 10 uzeri 13 x 10 uzeri 9 = 10 uzeri 22 Bu da plank zamanının yarısı.
  23. Astronomi alanında yapılan yeni bir keşif, galaksilerin boyutları fark etmeksizin her 1 milyar yılda bir tur attıklarını ortaya koydu. Bu hareketin yönü saat yönüyle aynı ve bütün galaksiler, aynı sürede bir turu tamamlıyorlar. Dünya kendi ekseni etrafında dönerken bize de 24 saatlik bir süre veriyor. Dünya’nın Güneş etrafındaki tam bir turu ise bir yılık zaman demek. Ancak bu sınırın galaksilerin en dış noktasında ne olduğu bilinmiyordu. Bir galaksinin, içinde bulunan milyonlarca yıldız ve Güneş Sistemi’yle birlikte ne kadar sürede döndüğü merak konusuydu. Uluslararası Radyoloji Astronomi Araştırma Merkezi tarafından yürütülen yeni bir çalışma, galaksilerin en dış sınırlarını ve bu sınırlardaki tam bir turun ne kadar zaman aldığını ortaya koydu. Sonuçlar ise oldukça şaşırtıcı. Araştırmanın baş bilim insanlarından olan Prof. Gerhardt Meurer, galaksilerin boyutlarına bakılmasızın, tam bir turu 1 milyar yılda tamamladıklarını açıkladı. Evet, yanlış okumadınız: Bütün galaksiler aynı sürede bir tur atıyorlar. Meurer, “Galaksinin çok büyük ya da çok küçük olup olmadığına bakılmaksızın en dışında bulunsaydınız, aynı noktaya ulaşmanız bir milyar yıl sürerdi.” diyor. Basit matematik kurallarına dayanarak bu keşfin, tüm galaksilerin aynı iç yoğunluğa sahip olduklarını kanıtladığını da sözlerine ekliyor. Profesör Meurer ve ekibi, galaksilerin kenarlarına kadar uzanan eski yıldızların kalıntılarını keşfettiler. Ancak ekip aslında, galaksilerin dış sınırlarında genç yıldızlar da bulmayı ümit ediyordu. Fakat eski yıldızlara ait önemli kanıtlarla araştırmalarını tamamladılar. “Bu önemli bir sonuçtur; çünkü bir galaksinin nerede bittiğini bilmek, astronomların gözlemlerini sınırlayabileceğimiz anlamına geliyor. Bu noktanın ötesindeki verileri incelemek için zaman, çaba ve bilgisayar işleme gücünü boşa harcamamaları önemli bir avantaj sağlayacak. Artık galaksilerin her 1 milyar yılda bir, yıldızlararası gaz karışımıyla dolu, hem eski hem de genç yıldızlardan oluşan keskin kenarlara sahip olduklarını biliyoruz.” Bilim dünyasının bu çalışmayı ve sonuçlarını nasıl karşılayacağı henüz bilinmiyor. http://www.bizsiziz.com/butun-galaksiler-1-milyar-yilda-bir-saat-yonunde-donuyorlar/
  24. ateistdusunce

    "Hawking Radyasyonu" Tam Olarak Nedir ?

    Hawking radyasyonu olay ufkunda gerçekleşen bir sahte parçacık suçlamasından negatifin kara deliğe düşmesi pozitif sanal parçacığın (pozitif madde bilinen madde ) uzaya atılımına denir. Olayda kara deliğe düşen negatif madde kara delikte pozitif madde ile çarpışarak birbirini yok eder. Bu da kara deliğin kütle kaybetmesine neden olur. Olay ufku mikro ölçekte çok çok küçük oranda daralır.
  25. iPTF14hls son üç yıldır kesintisiz olarak patlayan olağandışı bir süpernova yıldızıdır (2017 itibarıyla). [3] 1954'te patlak verdi. [4] Teori ve hipotezlerden hiçbiri nesnenin tüm yönlerini tam olarak açıklamıyor. Yıldız iPTF14hls Eylül 2014'te Intermediate Palomar Geçici Fabrikası tarafından keşfedildi ve astronomlar Ocak 2015'te patlayan bir yıldız olarak tanımladılar. [4] O zaman, yaklaşık 100 gün içinde solgunlaşacak tek bir süpernova olayı (Tip II-P) olduğu düşünülüyordu, bunun yerine, en az beş kez parlaklık dalgalanıp 600 günden fazla süren patlamaya devam etti. Parlaklık, beş doruk noktasından geçerek% 50 kadar değişti [4]. [5] Ayrıca, Tip II-P süpernovasından beklenen zamana bağlı olarak soğutulmak yerine, nesne yaklaşık 5,000-6,000 ° C (5,270-6,270 K) bir sabit sabit sıcaklığı korur. [4] [1] Geçmişteki fotoğrafların kontrolleri 1954'ten birinin aynı yerde patlama olduğunu gösterdi. [4] Ana araştırmacı Iair Arcavi. Uluslararası ekibi Keck I teleskobunda Düşük Çözünürlüklü Görüntüleme Spektrometresi'ni (LRIS) kullanarak yıldızın ana galaksisinin spektrumunu ve Keck II'deki Derin Görüntüleme ve Çok Nesneli Spektrografı (DEIMOS) elde etti ve bu yüksek çözünürlüklü spektrumlarını elde etti. alışılmadık süpernova kendisi. [6] IPTF14hls'ın ana galaksisi, düşük metal içeriği ima eden, yıldız oluşturucu cüce galaksidir [1] ve süpernova spektrumunda görülen zayıf demir-çizgi emilimi, düşük bir metalikleşme progenitörü ile uyumludur. [1] Araştırmacılar ayrıca, moloz genişleme hızının diğer bilinen süpernovalardan 6 kat daha yavaş sanki yavaş harekette patladığına dikkat çekiyorlar. [1] Bununla birlikte, bunun göreceli zaman dilimine bağlı olması durumunda, spektrum, gözlemleriyle tutarsız olan aynı faktör 6 ile kırmızıya kayacaktır. [1] Gelecekteki gözlemler Düzenle iPTF14hls devam eden bir etkinliktir. Nihayetinde bir kalıntı bulutsu haline geldiğinde, progenitör yıldızının doğası ve patlama mekanizması ile ilgili yeni ipuçları ortaya çıkabilir. Arcavi ekibi, ek uluslararası teleskoplar ve gözlemevleri ile işbirliği içinde spektrumun diğer bantlarında nesneyi izlemeye devam etmeyi planlıyor. [7] Bu tesisler, Hubble Uzay Teleskobu Aralık 2017'de başlayacak görüntüleri başlatmaya devam ederken, Nordic Optical Telescope ve NASA'nın Swift uzay teleskobu, X-ışını emisyonunu arayacak. [7]
×
×
  • Yeni Oluştur...