Jump to content

anibal

Sadece Ateistler Grubu
  • İçerik sayısı

    17.136
  • Katılım

  • Son ziyaret

anibal kullanıcısının paylaşımları

  1. anibal

    hızlı yürümek mi koşmak mı

    bir şeyler biraz yanlış anlaşılıyor gibime geliyor. 100 kg'luk biri, boy da 165 cm ise, yürümekle baya kilo verecektir. Tabi, diyet falan işlerini iyi takip ettiğini farzediyoruz. Peki bu "baya" nın ölçüsü nedir? Tahminen haftada 100 - 200 gr gibi ilave bir kilo verecektir. Tamam, bu kilo kaybı çok makul değildir. Uğraşmaya değmez falan ama, kilo vermedir gene her tahlilde. Velakin, yürüyüşün vereceği çeşitli faydalar, onun kilo verme sürecine daha baya bir katkı sağlayabilir. Metabolizma hızlanır falan. Olur mu, kesin mi, bazen olur. Şimdi bu eleman, eğer nabzını bahsedildiği şekilde 120 ve üstüne çıkararak koşarsa ne olur? Teknik olarak, bu şekilde bir saat kadar koşarsanız, başka şeyler olur ve ciddi bir "yağ" yakma olayı gerçekleşir. Peki bu neden iyidir, kötüdür. Şöyle, vücudun açlık durumunda, en kolay kaynaktan kalori sağlama huyu vardır. Bu da yağlar dururken kasları yemenize yol açar. Şimdi bu durum, işi biraz çetrefilleştirir. Siz, o kiloyla, öyle koşacak kasa, metabolizmaya sahip olsaydınız, zaten tahminen o kiloda olmayacaktınız. Yani, sizin zaten öyle koşmanıza pek imkan yok. Koşmaya çıkarsanız da, yağ değil tahminen kaslarınızı yakarsınız. O yüzden, yürüyüş sizin için daha doğru seçim olabilir. Velakin, siz 165 cm ama sadece 68 kilosunuz. Şu 5 kg'yu versem, ne iyi olur, böyle pis bir göbüş çıkmaz diyorsunuz. O zaman sizi yürüyüş kurtarmaz büyük ihtimalle. Bahsedildiği gibi, en az bir saat kadar, 120 üstü nabızla koşmanız lazım ki, o aralara girmiş yağcıkları yakmaya vücudu ikna edebilmiş olasınız. Bunlar, olayın anlaşılması için örnek durumlar. Sizin, kalp sağlığınız, kan değerleriniz, diyetiniz, yaşınız, çeşitli genetik halleriniz, mineral, vitamin eksikliğiniz, hayat tarzını vs. vs. ye bağlı olarak, en uygun yöntem değişik olabilir. Burada süper harika zayıflama sistemi değil, 120 nabızla koşmanın ne yapıp yapmayacağını değerlendiriyoruz aslen. Benim tavsiyem. Günde bir saat, 120 nabızla koşun. Bu laf çok sakat. Temel olarak, daha doğrusu şu: 208 – [0.7 x yaş] formülü bulacağınız değere yakın, ama bu değeri aşmayacak şekilde koşun. Mesela, 50 yaşında iseniz: 208 - (0.7 x 50) = 208 - 35 = 173. Yani nabız 173'ü aşmamalı. Peki kaç gibi olmalı? Önce, sabah kalkınca nabzınıza bakın. Kaç çıktı, 95 mi, atıyorum. O tepe değerden, bulduğunuz bu değeri çıkarın. 173 - 95 = 78. Şimdi, bunun %70 - %80'i makul bir değerdir, onu hesaplayıp, sabah dinlenmiş halde olan nabzınıza ekleyin. En fazla nabız: 173 Dinlenmişken nabız: 95 Fark = 78 Farkın %70'i (Fark x 0.7) = 55 Farkın %80'i (Fark x 0.8) = 62 Koşmanız gereken nabız aralığı = Dinlenmiş_Nabız + Fark_Sonucu Buna göre: Koşmanız gereken en az nabız = 95 + 55 = 150 Koşmanız gereken en çok nabız = 95 + 62 = 157 Şimdi, bu hesap, baya sağlam, hareketli falan birine göre. Ama siz kilolusunuz, yan gelip yattınız, göbekli lahana gibisiniz. Bu değerler sizi tahminen perişan eder, kalp krizi bile geçirtir. Sizin için, öncelikle, Şu bulduğunuz en fazla nabzın %75'ini geçmemeye çalışın. Yani, bulduğumuz 173 değeri yerine 173 x 0.75 = 130 çıkar. Sizin en fazla çıkmanız beklenen nabız bu. Bunun altında kalmalısınız. Hesabımız 50 yaşında biri ve sabah uyanınca nabzı 95 bu durumda... EnFazlaNabız = (208 - (0.52 x YAŞ)) x 0.75 = (208 - (0.52 x 50)) x 0.75 = 130 DinlenikNabız = 95 Fark = EnFazlaNabız - DinlenikNabız = 130 - 95 = 35 EnAzNabız = DinlenikNabız + Fark x 0.7 = 95 + 25 = 120 EnÇokNabız = DinlenikNabız + Fark x 0.8 = 95 + 28 = 123 Sizin koşarken, nabzınızın olması gereken aralık bu. Ama bu aralığa öyle paldır küldür çıkmaya çalışmamalısınız. Başlarda, ilk günlerde, en az nabız limitine ulaşmamaya, 5- 10 nabız daha aşağıda kalmaya bakın. Bir süre sonra, o nabze çıkmanın sizi üzmediğini hissedince bu değerlere çıkarsınız. Şimdi, işte böyle bakkal hesabı da olsa, makul bir hesapla bulduğunuz nabza uygun şekilde, günde bir saat koşun. Koştunuz koştunuz, 20 dk sonra tıkıyor mu, zorlamayın, yürüyün. Ama bir saat yürüyün. Deli miyim ben, koş koş nereye kadar, hem nasırım var, ayakkabım vuruyor nassı koşayım diyenlerdensiniz, bir saat yürüyün. Ama en azından sallanmayın, baya yürüyün, sigara veya ekmek almaya gider gibi mesela. Onu da yapamıyorsanız, en az on bin adım yürüyün her gün. Bu da hızınıza göre, yarım saat falan tutar. Telefonunuz kaç adım attığınızı sayar, biraz bakının uygulamalarına, candy crush sagadan başka uygulamaları var o meretlerin. Bunlar ideal diyelim. Şunu unutmayın, zayıflamak istiyorsanız, haliniz sporun ötesindedir muhtemelen. Yani, ciddi bir diyet olmadan olmaz. ama diyetle tek başına verilecek kilo, hemen alınacak kilodur, muhakka spor, yürüyüş falan yapmanız elzemdir. Fit olayım diyorsanız, diyet nispeten toleranslıdır ama spor olmazsa olmadır, böyle, günde en az bir saat koşu, ilaveten bir şeyler, bir şeyler. Yok, kas yapacam diyorsanız, o zaman ciddi, tercihan aletli antrenman ve uygun sağlam bir diyet, bu kez bol kalorili olandan.
  2. anibal

    asosyallik

    Bak geri zekalı, iktisadı da biyoloji-evrimle incelemediğin için, sen veya her kimse, o komünizm, sosyalizm hayalleri, ardında tonla açlık, sefalet, kan ve gözyaşı bırakıp yok olup gitti. Eğer, azıcık insanın evrimini biliyor, anlıyor olaydılar, belki daha iyi bir ekonomimiz olmazdı, ama o acılar, sefalet falan olmazdı. Gerçi, öyle olmasa, nataşalar karadeniz erkeklerini mesut etmişte olmazdı ama, o başka mevzu. İç dünya, bilinç, zart zurt dediğin şeyler, işte evrimin varettiği biyolojinin ta kendisidir. O ufak aklının almadığı şey bu. Evet, edebiyatı da biyoloji-evrimle incele. Bak ne çok şey bulacaksın, bir gör. Sen gibi bir bok bildiğini sanan salaklar yok iyi ki dünyada, birileri oturup bunları araştırıyor işte güzel güzel. https://www.amazon.com/Useful-Fictions-Evolution-Literature-Frontiers/dp/0803230265
  3. anibal

    Tek hücreliden çok hücreliye geçiş evrimi

    Üstadım, bilinci alıp, kafasına vurup, kan çıkarabilir misin bu elemanların? Eğer somut ise, bu böyle olmalı. En azından, böyle elle tutulmalı, teraziye konup tartılabilmeli falan. Tamam, senin bahsettiğin, iskoç hukukunda güzelce yer etmiş olan somut kavramı. Bu kavram dahilinde, elbette bilinç, somut bir kavram. Ama bu bir kavram. Bu kavramın kavradığı bağlamlara hakim olunmadıkça, bu dediklerini anlamak pek olası değil. Ve bu gibi bir somut kavramını bilenlerin de bu foruma pek uğrayacaklarını sanmıyorum. Bunun anlaşılması için, önce somut kavramını güzelce açıklaman lazım diye düşünüyorum. Ben neden açıklamayayım, zira bu aralar pek üşengecim, zor geliyor bir şeyler yazmak,falan. Yatıp uyumak bile zor geliyor ki, herkesin yeni kalktığı şu vakitte ben hala yatmadım mesela.
  4. anibal

    17 Ağustos 1999 Depremi ile ilgili efsaneler

    Benzer olaylara dair, şöyle bir video kaydı var. Buradaki formasyon, baya farklı, ama beklenmeyen bir şey değil, malum her yerin jeolojisi, depremi farklı. Ama işin içinde ruslar olunca, trolleme olması da akla geliyor, çok fazla güvenilmiyor haliyle. Ama, şu var ki, olmaması için hiç bir sebep yok, bunu biliyoruz en azından. Olması durumunda da, doğaüstü bir şeyler aramanın da manası yok.
  5. anibal

    17 Ağustos 1999 Depremi ile ilgili efsaneler

    Denizden bir atşe topu çıkması gayet mümkündür. Yani, öyle bir deprem esnasında. Deprem anında çekilmiş bazı kayıtlar mevcut. Burada, elektrikler kesildiği anda, lambalar söndüğü halde ortalığın hala ışıl ışıl olduğunu görüyoruz. Bunlar doğa üstü olaylar değil. Mevzuyu basitçe şöyle izah edelim. Koca kıta plakalarının hareketinden bahsediyoruz. Bu hareketin oluşturduğu muazzam, devasa sürtünme, basınç vs. toprağın çeşitli katmanlarının öyle ısınmasına yol açar ki, bu da baya baya alev topuna falan kolayca sebep olur. Genelde bu ısı ve ışık, fay çatlağı boyunca görülür, havayı aydınlatır. Bir diğer etmende, fayn hatları civarında yaygın olan kuvars gibi minerallerin, kayaların, basınca karşı ilginç tepkiler vermesidir. Bu tepki genelde piezoelektrik olur. Sonuçta çok çok yüksek elektrik yükleri oluşur. Bu elektrikte, çeşitli gazların iyonize olmasına ve parlayarak atmosfere çıkmasına sebep olur. Şöyle düşün, tıkalı bir baca, bir an böyle plop diye duman atar, duman dağılmak yerine, küre, halka falan gibi şekillerde uçar gider. Benzer şekilde, yerin dibindeki çeşitli gazlar, ki radon falan gibi bu işe çok müsait gazlar vardır yeraltında, piezo elektrik ile yüklenmiş kayaların arasından geçerken iyoinze olup ışıldarlar. Ve o halleriyle denize, denizdede basınç vs. ile birikip, aynı şekilde bir bulut gibi havaya çıkabilirler. Kamuya açık, mevzuya dair en eli ayağı düzgün kayıt olarak şunu gösterebiliriz: Depremlerin oluşu, olduğu yerin jeolojisi vs. vs. çok çok farklı oldukları için, her depremde benzer olgular farklı farklı şekilde gözlemlenebiliyor. Bazen bunlar depremden önce, günler önce, bazen depremden sonra da olabiliyor. Bazen hiç böyle bi olguda olmayabiliyor. Bazen bunların daha basit açıklamaları da olabiliyor, patlayan, alev alan yeraltı boruları falan gibi. Fakat, bu bir fenomen, başında tonla aslı var yok kavgası da sürüyor. Koca bir ilçenin, gayet sıradan şekilde anlattığı bir olayı not edeyim. Gediz depreminde, 1970 yılında, depremden bir kaç gün önce, bir ateş kuşu çıkar. Böyle baya ateş içindedir ve çok güçlü çığlıklar atar. Çıktığı yer bellidir, oradan çıkıp ilçenin üzerinde bir süre uçar, sonra kaybolur. Bilenler, bu kuşun 42 depremi denen, kayıtlara geçmemiş bir önceki depremden önce de görüldüğünü söyler. Hatta, baya bir yaşlı, ilçeyi terketmek için uğraşır, kimiside kaçar baya baya. Takriben, 3 gün sonra deprem olur, taş üstünde taş kalmaz. 1942 yılı gibi olduğunu düşündüğüm deprem ise, bir şekilde, bir sebeple kayıtlara geçmemiş. Ama o depremde yıkılan çeşitli binalar yerinde duruyordu enkaz halinde. Rivayete göre, evlerin basitliği, ölümleri az tutmuş o depremde. Ama 70 depreminde, sarsıntıyı takip eden büyük yangın, can kaybını feci boyutlara çıkarmış. Ahşap ev, hafi, ezip öldürememiş çok kişiyi ama, maalesef, yakarak öldürmüş. Her neyse, konu o değil. Bu hikaye, belki bir masal, bir efsane gibi geldi elbette. Fakat, bu "kuş" resmi kayıtlara dahi geçmiş. Düşününce, benzer bir tür gaz topu veya özellikle küre yıldırımın ortaya çıkmış olması, çığlığa benzetilen sesler çıkarmış olması mümkün. Görgü şahidi olmayan nerdeyse yok gibi, ifade, "masmavi yanıyor gibiydi, tüp şavkı (gaz ocağı, tüpgaz ışığı) gibi yanıyordu guş, cirrrik, ciiiirrrk diye öte öte böyle her yere gitti, gittiği heryerler yandı evladım" Bilimsel olarak, böyle bir kuş falan olmaz tabi. Ama hayatında o güne kadar uçak bile görmemiş yaşlıların öyle bir şimşek, ion bulutu vs. gibi şeyi, kuşa benzetmesi de yadsınacak bir şey değil. Elde, sadece yaşı 70 civarında bir sürü insanın anlattıkları, belediyenin zamanında jandarmaya yazdığı yazı ve bu "kuşun" görülmesinden sonra 3-5 günde deprem olup her yerin tarumar olmuş olmasından başka bir şey yok. Hah, bu kuş belki bir efsane, olabilir, gayet, çok büyük ihtimalle mümkün. Ama büyük depremlerde, o tür fenomenlerin görüldüğü kayıtlara geçmiş bir şey, dahası bilimsel olarak çeşitli açıklamalarda mevcut. Ama tabi ki, ne yerin 7000 metre altında ne olup bittiğini görecek teknolojimiz var, ne de bir depremi önceden net tahmin edip, gerekli test düzeneğini kurabiliyoruz. Bunlara kesin bir bilimsel açıklama pek olası değil, ama olmasını sağlayacak çok fazla şey var jeolojinin elinde.
  6. anibal

    Nisa-34 dövün diyorsa bir sonraki ayet neyin nesi?

    Senin aklın, öyle salak salak günde bilmem kaç kere dömelip durmayı kabul ediyor mu? Senin aklın, senede bir ay dangalak gibi aç susuz gezmeyi kabul ediyor mu? Senin aklın, insanın domuz boku soslu kara çamurdan yaratıldığını kabul ediyor mu? Yaz yaz, evet, nereye kadar, ne değişir? Senin aklın, bi dene tanrı olacak, her millete peygamber yolladım diyecek, ama ne vikinglere, ne keltlere ne de romalılara, ne de hatta kartacalılara, dahası türklere bir tek bile göndermiş olmayacak. BU peygamber yollama sevdalısı sakat, manyak ve ahmak tanrı, en sonunda gelecek, çöldeki pedofilin birini peygamber edecek. Sonrada işi gücü bırakıp, evlatlığının karısını halasının kızını falan falan diye, ona karı ayarlamaya çıkacak. O da yetmez gibi, hangini hangi sırayla sikebileceğini falan tanzim edecek. Senin aklın bunu kabul ediyor mu? Bu kadar manyak, salak işleri kabul edecen, edecen, bir allahın açık seçik dövün dediği şeyi mi kabul etmiycen? Geç bunu... İşine geliyorsa efendi. Allah denen bedevi martavalının dediği, istediği bu. Allah senin aklının keyfine göre değil, muhammedin sikinin keyfine göre kurallarını koyar, kimsin ki sen? Ha, zaten martaval mı, evet, ama emin olabileceğinden tek şey var, eğer o kuran allahın lafıysa, sen bir kafirsin ve cehennemde beklerim, gel bir çayımızı içersin. Haaa, bu arada, allahın muhammedin sikinin hevası için koştuğunu da ben demiyorum, müminlerin anası ayşe söylüyor, onun yalancısıyım valla. "Görüyorum ki, senin Allah'ın yalnız senin şeyinin keyfi için koşturuyor." (Kaynak: Buhari, Tefsir, 7; Tecrid, Hadis, 1721; Müslim, Rıda, 49, 50, Hadis, 1464; Ibni Mace, Nikah, 57, Hadis, 200; Ahmet Ibn-i Hanbel, 6/134, 158, 261)
  7. Bir geri zekalının zortlamaları işte. Senle, ben bile eşit değiliz zaten, neyin kafasındasın sen? Ben şeyim seninkinden büyük diye, seni götten sikme hakkım mı olacak? Benim kollarım daha uzun diye, seni dövmem yada gelip bana kölelik etmen mi lazım? Cevabını vermen gereken sorular bunlar. Ya eşit değiliz, ki değiliz, seni sikecem yada kölem olacan, olmazsan dövecem. Yada eşitiz, hepimiz adam gibi kendi işimiz gücümüze bakıcaz, hangisi sence?
  8. anibal

    Özgüven Nerede Kaybediliyor?

    Bak işte, böyle böyle olur bu, ama sorun şu ki, maalesef, senelerin o pısırıklığı ile yanlış yollara gidebiliyorsun. Mümkün, olası, normal. Bunu bulmam, herhalde 1 dk falan sürdü. Demek istenince oluyormuş. Bu mantalitede olman lazım. Yani şu an başarısızsın. Ya böyle ezik kalacaksın, yada adam olacaksın. TErcih senin, evrim ezikleri yarattıysa, demekki onlarında bir faydası var nesillere. Sende onlardan olursun, sıkıntı olmaz kimseye, elbette senden başka kimseye... 1984 - George Orwell.pdf
  9. Bak gene aynı ebleh laflarla sayıklıyorsun. ABD, Irak'ta bir iç savaş falan çıkarmadı, zaten çıkaramazdı ki. Öyle angutsunuz ki, böyle saçmasalak zırvalara inanıp, hakikat falan sanıyorsunuz. ABD bizim TL/Döviz endeksimizde alaşağı falanda edemez. Bak şapşal, sana etmedi falan demiyorum, edemez diyorum. Yeterince açık mı? Türkiye Füze geliştirmeye falan çalışmıyor. Bunu da anla bir. Türkiye'nin derdi, aha şunu geliştiriyom, yok bunu geliştiriyom ayağına, senin cebindeki parayı söğüşlemek, kendi vatandaşını soyup sömürmek. Yeterince açık mı? Bak şapşal budala. Popper denen bir adam vardır, bilir misin? Bak, vikipedia'dan alayım sana, nedir bu mevzular: İşte siz embesillerin anlamadığı şey bu. Zavallı cahil cühela güruhu olarak, hala ABD'nin bu işleri yapabileceğini sanıyorsunuz. Ne ADB'nin, ne Rusların nede başka herhangi birinin, bu gibi toplumsal olayları yönlendirebilme kabiliyeti yoktur. Önce bunu bir anlayın, embesil sürüsü... Bak, ikinci dünya savaşında, milleti yıldırıp edip, hitlere desteğini çekmesi için korkutalım diyerek, alma şehirlerini bombaladılar. Ne oldu, Hitlere lanet mi okudu alman halkı? Açlık yüzünden %30'lar düşen alman halkının hitlere desteği, bir anda %95'e çıktı, o oldu. Adamlar askerden kaçarken, kendi askere gitmeyi geçip, 13 yaşındaki oğlunun elinden tutup götürdü askere yazdırdı. Toplumsal olaylara, ekonomilere falan dışarıdan müdahale bir balondur, bir osuruktan teyyaredir. Bir ülkede iç savaş çıkarmak falan da aynı şekilde. Eğer ülkelerde iç savaş çıkarabiliyorsaydı ABd, neden gelip kendi Irak'ta bir sürü bela bulsun başına, bunu da mı düşünmezsiniz, tabi düşünmezsiniz embesil sürüsü...
  10. Bak ne güzel itiraf ediyor arap boku yiyicisi.. Neymiş, tevbe edecekmiş falan filan... Evet, islam denen şeyi kabul edenler alkol içen, adam öldüren, her tür boku yiyen araplardı, adam gibi kim gider bu islam sapıklığını kabul eder başka? Diyor işte arap götü yalayıcısı, her boku yer, her pisliği, namussuzluğu işler, her ahlaksızlığı yaparsın, sonra da tevbe falan eder, hepsinden kurtulursun. İşte dinler bu, her tür ahlaksızlık, rezliik,i şerefsizlik ve vahşeti aklama müessesesi...
  11. İşte böyle, önüne gelenle sikişip, çocuk peydahlayıp birde aldıran, sonra da timsah gözyaşı döken utanmaz, hayasız, aşşağılık ve rezillerin dinidir islam. Kaç defa demedik mi, dinler, bilhassa islam, pislikleri, ahlaksızlıkları aklamaktan başka hiç bir boka yaramaz. Tabi ki, birer amsatan ve amsatan evladı olmaktan başka bir haltı olmayan diğer müslümanlarda bundan pay çıkarır, birde kendilerini matah bir halt olarak ilan eder böyle. Şu başlıktaki bedevi sevicilere bir bakın, kaltağın biri müslüman oldu diye, nerdeyse zil takıp oynayacaklar. Normlde, lan bu kaltak gelip islam oluyorsa, sikerim böyle dinin ecdadını deyip çekip gitmeleri gerekirken. De, nerde bunlarda ar, namus, haya falan....
  12. anibal

    Porno bence hiç zevkli değil

    Zevkler ile renkler tartışılmaz, bu kaçınılmazdır. Ama bilmen gereken, yanlış bildiğin şeyler var. Öpüşme, ön sevişme falan, çok zaman, özellikle kadın için bir kabustur, olabildiğince kısa, aynı zamanda tabiri caizse hardcore olmalıdır. Yani, öpüşürken, göğüsleri oynamak, parmak atmak falan gibi eylemler de olmalıdır. Basitçe, cinsel organlar hep iki tarafına da temasında, iş başında olmalıdır. Oral seks, bir erkek için bulunmaz nimettir. İki türlü işe yarar, sertleşmeyi sağlar, kadını da istim üzerinde tutar. Düşündüğünün aksine, kadınlar için oral seks çok çok zevkli birşeydir. Ve o zevk alırsa, sana da zevk verir. Diğer yandan, sertleşme sorunu halnide, hem müthiş bir kurtuluş yolu, hemde zevk mevzusu olabilir. Süre ve nitelik açısından kaliteli seksin bir anahtarı, haldır huldur sertleşmemektir. Erkek ne kadar hemen, daha üstünü çıkarmadan sertleşiyorsa, o kadar erken boşalır. Bu genelde heyecandan olur. Oral seks, bu heyecanı atmanı sağlar. Ayrıca, kadını da iş üstünde tutar, ön sevişme için mükemmel bir durum olur. İş içinde, sertleşme problemi hissedince de, gene oral sekse başvurup, tekrar sertleşmek için hem zaman, hemde kadından takviye almış olursun. Her kadın için tam öyledir diyemem, en azından nereye kadar sorusu olarak. Ama kadınlar, adı üstünde "sikilecek". Yani, bir şekilde kadına şiddet, aşağılama, hor görme falan, aksine kadınların hoşuna giden şeyler olacaktır. Tabi bunun ölçüsü önemli. Saçlarını çekmekte şiddet, kırbaçlamak ta, yanan mumun damlalarını sağına soluna damlatmakta. Her kadın bir şekilde şiddetten hoşlanır, fakat nereye kadar olayını iyi ayarlamak gerekir. Bunun yanında, mesela, kadının başına basıp yere sabitlemek, elini ayağını tutup yere bastırmak vs. vs. pek çok kadın için seksin en güzel eylemleridir. Geri kalan kadınlar içinse, çok daha fazlası gerekir sadece. Seks hakkında bildiğin şeyler, çok basma kalıp, çok düzayak laflar. Seks, insanların yaptığı, doğalarındaki hayvan olarak yaptığı şey. Burada da biraz hayvani olmak gerekiyor bu nedenle. Tabi, işin belli limitleri falan olacak, o ayrı mesele. Ama ilk öncelik: Erkek sikecek. Konu bir şeyleri sokacak değil, baya baya, evire çevire mi desek... Aktif olarak, dominant olarak yapacak bunu. Sorun, bunun ölçüsü. ama olacak, bu ilk şart. Öyle ufak ufak okşamalar, öpüşler, saç okşamalar falan, o izlediğin soft şeylerde hoş bişey gibi görülür. Ama kadın için bu seks değil, daha çok sen erkeği uzak tutmanın bir aşamasıdır. Seks, soft olmaz. Soru, başını tutmakla, kemik kırmak arasındaki çok geniş gamda, hangi noktaya kadar bu sertliği taşıman gerektiği.
  13. anibal

    Özgüven Nerede Kaybediliyor?

    Eğer biraz toparlayacak olursak.. Doğada öyle basit, siyah beyaz, bu bunu yapar falan gibi şeyler yok. Doğa bir metabolizma, bir eoksistem, bu her ölçekte geçerli. Sonuçta bu mevzu, özgüven denen şey bu ekosistemde bir bileşenden ibaret. Bu ekosistemi kabaca yontar ve özetleyecek olursak, özgüven ortada bir yerde kalıyor. Basitçe şöyle diyebiliriz. Bir şeyler yolunda -> Özgüven -> Bir şeyler yap artık, ortam uygun Sonuç olarak, çok sık sorulup duran şu özgüvenimi nasıl artırabilirim sorusu aptalca bir soru oluyor. Zira, özgüven giriş ve çıkışları kendi içinizde, dahili olarak bağlı bir mekanizma. Dışarıdan alacağınız hiç bir şey, bu özgüvene doğrudan hiç bir katkı yapmayacaktır. Çünkü, alacağınız şey, özgüven deponuza değil, başka yerlere gidecektir. Ve özgüvenin olması da, sizi mutlak başarılı falan yapmayacaktır, çünkü gene onun çıktısı, doğrudan dış ortama etki etmemektedir. Burada özgüven bir ölçü olarak ele alınabilir sadece. Özgüveni yükseltmeye çalışmak, nafile olacaktır. Olması gereken, girenleri düzenlemek, bir şeylerin yolunda olduğunu hissetmek ve yaşamaktır. Bunun özgüveni artırması, dorğu yolda olduğunuzu gösteren iyi bir ölçek olacaktır. Özgüven size bir şey katmaz, sizin doğru yolda olduğunuz gösterir sadece. Bu nedenle, doğru şeyler yapın. Spor, kitap okuma, kültürel eylemler, konsere gitme, dans etme, karga sesiyle şarkı söyleme falan falan, sizi doğru yola sokacak şeylerdir. Hatta, bir köpek yada kedi sahibi olmak bile size çok faydalı olur. Bunların sonuçlarını da, özgüveninizde yükselme olarak alırsınız. Bu liste her kafaya göre farklı olacaktır ama ancak şöyle niteleyebiliriz. Size bir sorumluluk yüklemeli ve size bir şekilde bir başarı kriteri getirmelidir. İlla atla deve olmasını düşünmeyin. Kitap okursanız, bir şey öğrenmiş olursunuz, kitap devirmiş olursunuz, bir başarıdır. Ama kitabı alıp, amaaan, denk geldikçe okurum derseniz, kitap okuma size bu açıdan bir şey katamaz. Bu kitabı bulacam, şu şu zamanda okuycam demeli ve bu plana uymalısınız. Evde bulduğunuz kitabı değil, gidip kitapçıdan alıp, bilhassa şu kitabı alıcam, bulucam vs. diyerek davranmalısınız. Bunu kendinize karşı bir sorumluluk olarak görmelisiniz. Diğer olgular içinde bu yaklaşımı gütmelisiniz.
  14. anibal

    Özgüven Nerede Kaybediliyor?

    İş hayatında başarılı olmak başka kriterlere bağlı. İş hayatı, sektörüne göre bilinmesi ve yaşanması gereken bir sürü şey içeriyor. Ailene bakman için sürekli çalışman gerekmiyor, gerekmemeli. Aslında, çalışan kadın olursa, aileye bakmada ağırlık onun üstündeyse, o kadın daha mutlu olacak, seni de daha başarılı kılacaktır. Doğrusu şu, özgüvensizlik bir sorundur. Ama özgüvende bir sorundur. Bunlar ilkel mekanizmalar ve günümüz hayatında çok fazla ofsayta düşebiliyorlar. O yüzden, bunları ayrı düşünüp, iş hayatı, özel hayat gibi konularda farklı şekilde kendini geliştirmen lazım. Bilhassa amanda iş iş dersen, yukarıda elemanın dediği gibi, tüpçü ile muhatap olman gayet olası olur. Özgüven mevzusunu, doğru anlayıp doğru işlemek gerekiyor. Özgüven hiç bir zaman tek başına sizi herhangi bir konuda başarılı kılmaz. Hatta, çok zaman başarısız olmanızın sebebi olur. Tanıdığım başarısız adamların alayıda ego denecek boyda özgüvenli tiplerdi. Unutmayın ki, özgüven ilkel bir mekanizma. Tıpkı yemek, terlemek falan gibi. Bu olmadan, olmaz, bu kesin. Bu bir düzene sokulması, sahip olunması gereken şey. Abes bir karşılaştırma ama, tıpkı, obezlik gibi, fazlası büyük ziyan da olabilir. Ama olmaması, malum açlık ve uzun süre sizi taşımaz o bünye. Bundan fazla özgüvenli olmayın gibi bir anlam çıkarmayın. Sadece, özgüvene sahip olmanın, hiç bir şeyi otomatikman çözmeyeceğinin farkında olun. Acayip özgüvenli olmanız, sizi işte başarılı, aşkta başarılı falan kılmaz. Fakat o olmadan, açsınız, aç ayı ne kadar oynar?
  15. anibal

    Özgüven Nerede Kaybediliyor?

    Aslında kızların kendisi, olup olabilecek en iyi antidepresandır. Aynısı, kızlar içinde geçerli, onlara da erkekler. Genel olarak, aşk ve seks hayatı düzgün olan kişiler, mutsuzluk ve özgüven problemi çekmezler. Özgüven konusunda, serotonin tamam, mutluluk tamam, ama iş bunlarda bitmiyor. İşin en ilginç yanı bu. Serotonin, ilaçlara düzenlenebiliyor, bu da özgüveni zamanla iyileştiriyor. Bu somut bir sonuç. Böylece, doğal yoldan serotonini düzenleyip özgüveni de sağlayabiliyorsunuz. Fakat, aslında özgüvene de, başkalarına da güvene yarayan hormon, oksitosin. Ve oksitosin, eskiden aşk hormonu olarak bilinecek kadar, seks, aşk vs. olaylarına bağlı. Genel olarak, düzgün serotonin, bir sürü şey yapıyor, ama aynı zamanda oksitosin seviyesini yükseltiyor. Bu da özgüveni artırıyor. Antidepresn yerine, kaliteli bir şarap daha faydalı olabilir aslında. Gözden kaçan bu. Antidepresanlar, hiç sağlıklı tercihler değil. Evet, bazı durumlarda faydası zararından çok daha iyi. Teknik olarak ailelerin tavsiyesiyle evlenmek, kişiye ne mutluluk, ne de özgüven getirir. Böyle evlenen mutlu olmaz, özgüvenli olmaz diyemeyiz, bunlar başka şekillerde de oluşur, ama genel olarak görücü usulü, ızdırap kaynağı olmuştur hep. Olayı kız - erkek meselesi olarak görmemek lazım doğrudan. Olay, bir ekosistem mevzusu. Basitçe, sorumluluk alın, mutlu olmaya çalışın. Kızlar falanda arkasından kendisi gelecektir.
  16. anibal

    Özgüven Nerede Kaybediliyor?

    Belkide, bunu bilmek zor. Belki genetik olarak annenden aldın, babandan aldın, belki de sonradan geliştirdin, bunu bilmek kolay iş değil. Öyle olmak zorunda değil. O halde pek çokları, sanıldığından daha özgüvensizdir, önlerine geleni dövmeleri de genelde bu yüzdendir. Revolver diye bir film vardır, izlersen bir şeyler çıkarabilirsin mevzuya dair. Demek ki, hormonlarında bir sorun var. Bundan çıkacak tek sonuç bu. Asıl soru bunlar. Özgüven, muhakkak, çok basit veya baya karışık, ama her durumda ilkel bir temele dayanıyor. yukarda bir yerde biraz dokunduk, serotonin dedik. Bu bir sürü hayvanda mevcut. Hatta, nerdeyse aynı görevlerle böceklerde bile mevcut. Demek ki bu mevzu, çok çok eski ortak atalarımızdan geliyor ve pek ilkel bir mevzu. Velakin bu, şunu da getiriyor, serotonin mekanizması, çok çooook uzun milyon yıllardır evrilip gelişiyor. O halde, bu ve buna bağlı şu özgüven vs. mevzuları varsa, bunların kaybı, kazanılması vs. durumu varsa, bunların canlıya en iyi adaptasyon koşullarını sağlamak üzere evrildiğini söylemek yanlış olmaz. Ve buradan acayip bir sonuç ortaya çıkar. Özgüven tavan tavan gezerken, birdenbire dip yapıp tarumar oluverebiliyor. Bu da bize bir şeyler anlatıyor olmalı. Bu kadar evrim geçirip vara vara böyle bir hale varmışsak, bu baya baya evrimle kazanılmış bir avantaj olmalı. Yani, çok abes gelebilir, ama özgüven kaybı, yitimi aslında kişinin avantajına olan bir şey olmalı. Evet, çok abes bir laf gibi, ama genel bilimsel düşünce bunu diyor, bunu işaret ediyor. Özgvenin tavan yapması da, tabana düşmesi de, aslen canlı için bir avantaj. Biz negatif duruma bakıyoruz, özgüvensizlik tarafına. Bu işte senin için bir avantaj. Garip, abes ama gerçek, bu baya baya iyi anlaşılması gereken bir husus. Şimdi senin örneğinden duruma biraz izahat getirelim. Eğer sen özgüvenin yüksek biri olaydın, seni döve döve öldüreceklerdi mesela. Yada sakat falan kalacaktın. Özgüvenin yokluğu, seni öyle dayak yiyip durmaktan kurtardı işte, gayet bariz değil mi? Olaya daha şöyle bak, özgüveninin düşmesi, seni leopardan kaçmaya, saklanmaya güdüler, sende gereksiz kahramanlığa çıkmaz, kedi maması olmaktan, kediye "var mı bana yan bakan" demekten kurtulmuş olursun. Fakat, insan bazen leoparın önüne kendini atar. İnsan mevzusunu anlamak için, daha koaly bir şey var. Bir kedi, kendinden büyük köpeğe, timsaha, ayıya kafa tutabilir, çok zamanda onları altetmeyi de başarır, bu ne özgüven? Oysa, beklenti, tersi olmamalı mıydı, evrimsel analizimize göre? Durum bu değil. Durum sürü mevzusu. Kedi, sürü canlıs da değil, ama öyle di mi? İşte kaçan şey budur gözden, sürü, ortak gen havuzu demektir. Eğer kedinin yavrusu falan varsa, ortak bir gen havuzu da vardır. Yani en asosyal hayvanlardan biri olan kedi bile, aslen sürü canlısıdır. Değerlendirme buna göre yapılmalıdır. Kedi, yavrusunu korumak üzere, köpeğe tereddütsüz saldırır. Zira, bunu yapmakla, en kötü ihtimalle, yavrusuna zaman kazandırmış, genlerinin devamı için bir fırsat yaratmış olur. Şimdi uzatmayalım. İki uç noktayı aldık, özgüven düşük, avantaj, özgüven yüksek, o da avantaj. Bu olayı daha eli ayağı düzgün şekilde ele almak gerekir. Tabi, birde yukarılarda bir yerlerde de bahsettiğimiz, mutluluk ve özgüven ilişkisi ile birlikte. BUndan, elle tutulur somut bir hal, en azından bir kılavuz çıkarabiliriz herhalde. Olmaması gereken özgüven, ansıl oluyorda kedide peydahlanıyor? Kaba saba yontulmuş haliyle yazalım, anlamak kolay olsun. Tüm olay şu, sorumluluk hissi. Eğer siz bir şeylerden kendinizi sorumlu hissediyorsanız, öyle bir durumunuz varsa, özgüven sizi avantajlı kılar. Bu da şunu getirir ve gösterir, özgüvenin size yaraması için, sorumluluk hissediyor olmanız lazım. Bu birinci husus. İkincisi, mutlu olmanız lazım. Neden? Basit, neden mutsuz olursunuz? Unutmayın, ağaç tepelerinde falan yaşayan canlılarsınız, top tüfeği geçin, taş baltayı falan yeni yeni icat ediyorsunuz. Sizi ne mutsuz eder? Herhalde, Night King'in Arya Stark'ı havada yakalaması olmayacak bu mutsuzluk kaynağı. Mutluluk kaynağı da, arya'nın kurnazca bıçakla night kingi deşmesiyle yaşanmayacak. Sizi ne mutsuz edecek, etti, ne iştir. İnsanların tepkileri ,bize bunu açıkca gösterir, çok çok uzamaya gerek yok. Mutsuz olmakla, mutlu olmanın arasındaki mesafe, göreceğiniz gibi, sadece bir kaç saniye olur çok zaman. Ama görebilirsiniz, mutsuzluğun asıl temel kaynağı, tehdit hissidir. Bu his, ilkel günleri düşünürsek, yiyecek bulamama tehditidir. Çocuğu kaybetme nedeniyle, üreyememe tehdididir, kız bulamamak nedeniyle üreyememe tehdididir, hasta olduğun, bir tarafını kırdığın için ortaya çıkan tehdittir. Bunlar gibi. Bu durumda, normal olarak özgüvenin düşer, bu seni bir yandan korurken, diğer yandan senin sürünün diğer bireylerinden uzak kalıp, onları korumana da faydası olur. Mesela hastasın, özgüvenin düşük, o yüzden sürüden utanıyor, çekiniyor, gidip bir şey diyemiyorsun ve mikrobu onlara taşımamış oluyorsun. Yada, yaralandın, özgüven gitti, öyle kaldın, sırtlan sürüsü gelip seni yedi, o arada sürün ağaçlara kaçacak vakit kazandı. Gördüğünüz gibi, bu mekanizma, geliştiği dönemde, özgüveni yıkarak sürüyü gayet güzelce koruyan bir mekanizma. Şimdi bu yazdıklarımızı toplarsak... Eğer mutlu isen, yemek var, eş var, yırtıcı tehdidi yok vs. vs. sorun yok, özgüven tavan. Bu da seni başarılı kılıyor. Gidip başka eşler buluyorsun, ava gidip yemek işini hallediyorsun vs. vs. Bundan pek sorun yok. Ama basit, çok düz tabirle, ne kadar mutlu isen, o kadar özgüvenin ve paralel olarak başarın var. Ama sorun şu ki, bu mekanizma, ormanda yaşarken gelişti. Yani, orman kanunları varken işe yarıyordu. Bugün, bunun bu kadar düz olması olası değil ve çok zaman bu cahil cesaretine yol açar. Sonuçta, arkası boş, kof özgüven dediğimiz şey ortaya çıkar ki, pek çok başarısızlığın ana sebebidir. Kişiler, ne kadar orman kanunlarına yakın yaşıyorsa, ne kadar ilkelse, o kadar bu tür özgüven gösterme tribinde olurlar, bu yüzden buna cahil cesareti denir. Bunun, çok bilmekle, iyi meslekle, cepte para ile, güçlü kaslar ile falan, özgüven açısından bir etkisi yoktur. Burada konu mutlu olmaktır, yani beyindeki serotonin olayının gaye t düzgün olmasıdır. Eğer, antidepresanlara bakarsanız, hemen fayda etmezler, uzun müddet kullanırsan fayda ederler. Yani, bu mutluluk, uzun süre devam etmelidir. Aha, istavirde attım, kılıç balığı tuttum, oleeey diyerek yaşanmış bir anlık mutluluk, bu özgüveni getirmez. Uzun süre mutlu olursanız, işte o zaman bu özgüveninizi tavan yaptıracaktır. Ha, cahil cesaretine saplanıp kendinizi helak eder misiniz, edersiniz tabi, olabilir. Ama konu o taraf değil malum. Ama mutlu değilsen. İşin bu tarafı var. Dikkat edin, eğer mutsuzsan ama sorumluluğun varsa, o sorumluluk senin özgüvenini artırıyor. İşte püf noktası da burada. Başka başka bir sürü mevzuya da bakarsak, mutluluğun anahtarının aslında sorumluluk almaktan geçtiğini görürüz. Direk ilgisi olabilir, bazen olmayabilir, ama sorumluluk alarak mutlu olacak bir sürü şey bulabilirsiniz. Bu da size özgüven getirir. Özet geçersek, özgüvenin anahtarı, sorumluluk sahibi olmaktır. Neden, nassıl yani? Günümüzde, suni olarak mutlu edecek çok şey olacaktır sizi. Babanızın bir yandaş müteahhit olması, sonuçta altınızda bir BMW, dar kısa paça pantolon sahibi olmanız gibi. Bunun getireceği mutluluk, aslen sunidir, sizi seri köz kardeşim derken acayip özgüvenli yapacaktır. Ama, herkes bu şansa sahip olmadığı gibi, malum, faizler patlar, babanız batar, öyle şey gibi açıkta kalıverirsiniz. O özgüvende bir tarafınızda patlar. Daha iyi bir örnek, allah denen bedevi martavalına, onun lafına güvenirsiniz. Okudum, ettim, koskoca doktor oldum dersiniz... Sonra mı, bu aptal özgüveniniz sizi öyle bir becerir ki, suda şeyedilmiş sıpadan beter olursunuz.. Basitçe, mutluluğun vereceği özgüven, zahiridir, genelde başınızı yakar, hele hele kız mevzularında. Fakat, sorumluluk almak, bunu yaşamak, sizi mutsuz olsanızda özgüvenli yapacağı gibi, aynı zamanda, çeşitli şekillerde mutlu da edecektir. Size, aman mutsuz olun, aman sakın mutlu olmayın demiyoruz, bunu, sorumluluk alarak, doğru dürüst, ciddi ciddi sorumluluk alarak besleyin diyoruz. Ve özgüven, acayip ilkel bir dürtüdür. Ve göreceğiniz gibi, anı kurtarmak için var olmuştur. Günümüz koşullarında tipik özgüven, sizi feci madar edecek, başarısız kılacak olandır. Detayı da var gerçi, Dunning-Krueger sendromu nedir, bakabilirsiniz. Ama genelde gözden kaçan şey, iş hayatında başarılı olup o özgüven, o hırsla, evdeki karıyı tüpçüye bafileten biri olacağınızdır. Ve çok, ama çok zaman, genelde o özgüven, işte başarı getirir, ardında da feci bir düşüş getirir, rezil madara olursunuz. Tarih örnekleri ile doludur. Bilgi edinin, hobi edinin, başarı edinin, spor yapın, kitap okuyun. Hay hay, bunlar mutlak iyi şeylerdir, hatta olmazsa olmaz şeylerdir. Fakat, özgüven için aslolan, sorumluluk sahibi olmaktır. Bunu yaparsanız, işte o zaman özgüveniniz gelecektir. Ha, lan bana ne, giderim nargileciye, seri gelen közümle dumanımı çekerim diyen, öyle ya da böyle özgüvene sahipseniz, zate bu başlıkla işiniz yok. BU konular aslen, özgüven derdi yaşayana için, ama emin olabiliriz ki, herkese, bilhassa kendi özgüveniyle derdi olmadığını düşünenlere de faydalı olacaktır.
  17. anibal

    Özgüven Nerede Kaybediliyor?

    Öncelikle, bu mevzuya dokunmak gerekiyor. Özgüven patladı, şu oldu, bu oldu, depresyon, şu bu... Sonuç, antidepresan denen şeyler. Bu minik hapların içinde özgüven mi saklı? Aslında daha basit şeyler de var. Kıza iki kadeh şarap içirirsiniz, kız, normalde razı olmayacağı şeyler yapar, çıkar piste öyle bir döktürür ki, öyle böyle değil. O güne kadar hep yan çizdiği şeyi terkedip, yatağa gitmeye falan da razı olur, kendine o kadar güvenir. Bu gözden kaçar, sarhoş dediğimiz adam çok kez, kendine daha falan güvenen adam olacaktır. Normalde sokağa çıkarken saklanan adam, sevdiği kzının kapısının önünde naralar atmaktan hiç çekinmez. Bu piskoloji, ruh falan gibi zırvalıkları kenara koyup, onların at gözlüğünden kurtulup bakınca, alkolün, baya baya özgüveni artırdığı, tavan yaptırdığını görmek hiç zor değildir. Dönelim antidepresanlara. Ne iştir bunlar? Şöyle bir bakarsanız, eninde sonunda, olayın serotonin mekanizmasına, bu hormonun üretilmesi yada tüketilmesine yönelik bir işlevi olduğunu görürüz. Garip, ama alkol de benzer bir mekanizmaya sahip, hayret verici mi? Şimdi nedir bu serotonin? Uzatmadan, düz yazalım: Mutluluk hormonu. Tamam, başka bir sürü şeyi de var, mutluluk safi buna bağlı değil, ama genel olarak, bu meredin olayı bu. Gene basitçe anlatırsak, ele alırsak, serotonin demek, mutlu olmak demek. Bu ilaçlar, alkol falan, hepsi temel olarak, bu hormonun varlığını artırıyor. Yani içeni daha mutlu hale getiriyor. Temel olarak, olup biten bundan ibaret. Olayı, anlamak üzere, çok kaba bir yontma ile özetlersek, özgüvenin kaynağı, mutluluktur. Mutlu olursanız, özgüven gibi falan bir derdiniz olmaz. Zira, vücut kendi serotonin olayını kendi halletmiştir. Tamam da, şöyle bir şey var. Sorun sizi mutlu edecek dış faktörler olabileceği gibi, sizin serotonin işleme mekanizmanızdan da kaynaklanabilir. Yani, sorun, yaşantınız değil, bilfiil vücudunuzun kendisi olabilir. Daha açık söylersek, vücudunuz zaten mutsuz olmak ve depresif olup gitmek için varolmuşta olabilir. Ha, eğer gözünüzü açar gene doğru bakarsanız, bazı insanların tastamam böyle olduklarını görürsünüz. Ama, bir insan evladı olarak, anamızdan nasıl doğduğumuz bizim kaderimiz değil. Biz, çevreyi vs. maniple edip, doğuştan olan özelliklerimizi değiştirme kabiliyetine sahip canlılarız. Yani, çok çok ciddi bir durum olmadıkça, mutlu olmak gayet mümkün. Eğer genetik özellik+fizyoloji çan eğrisinin dip uçlarında kalan bazılarını gözardı edersek, ortalama bir insan için, mutlu olacak bir şeyler muhakkak olacaktır. Önemli olan da o şeyi arayıp bulmaktır. Tabi, amanda dinimize ters denerek mesela, sizi mutlu edecek şeyden ırak kalmanız da çok çok mümkündür. Yani, bizim toplum örgümüz, daha sonra bahsedeceğimiz şekilde, sürü güdülerimize yönelik şekillenmiştir. Bu da, biz değil önce sürü noktasını getirmiş, bireylerin mutluluğu yerine, sürü, daha acısı sürünün başındaki bir kaçının mutluluğu adına, hem sürünün genel toplamının, hem bireylerin mutluluğu iğdiş edilmiştir. Bunun en bariz, en somut örneği dindir. Hatta, dünyada mutsuzluğu garantilediği için, cennet gibi bir martavalla insanları uyuşturmanın da yolunu bulmuştur. Yani, cevap basit. Gidin sizi mutlu edecek şeyi bulun, onu yapın. Eğer cidden sorun olacak bir fizyolojiniz varsa, bunun ilec, tedavi falan da önemli ölçüde var olacaktır. Gereken desteği alın. Peki neden mutlu veya mutsuz oluyoruz, bizi mutlu eden zımbırtıyı nasıl bulacağız? Piskoloji bir bilim ve baya baya iyi iş çıkarıyor. Ona zırvalık demek elbette haksızlık. Fakat, sorun şu ki, psikoloji bireyi çevresinden soyutlayarak incelemeyi ve çalışmayı tercih edip, pek çok sorunu baştan ıskalıyor. Aslen, olması gereken, psikoloğun koltuğuna, hastanın tüm çevresiyle birden oturması gerekmesi. Yani, bu meseleleri çözebilmek için, birey ve ötekilerle ilişkisi değil, yani, bire - çok ilişki modeli değil, bireylerin tümü ve çevre ile ilişkileri birlikte incelenmesi gerekiyor. Tabi ki bu da klinik olarak mümkün değil, suni olarak serotonini basıp geçiyorlar haliyle. Bu soruların cevabını, evrimsel psikoloji içinde bulabilirsiniz. ama o da basit bir mevzu değil, o başka mesele.
  18. anibal

    Nisa-34 dövün diyorsa bir sonraki ayet neyin nesi?

    Bravo, muhteşem, süper şukela... Ne göt varmış sende muhterem, bu kadar yalanı, iftirayı, saçmalığı, zırvalığı falan çıkarabilen bir göt, her türlü takdire şayan, fevkaladenin fevkindedir.
  19. Ne diyon lan sen, siboppp... Okumak için, gözlerini ve kafanı kullanacan, götünü değil. Eğer böyle götünle okumaya, anlamaya çıkarsan, çok telef olur o dübürün, hatırlatayım. Ha, tabi evvelden ibnelik denen, bugün gay, top veya homoseksüel gibi havalı adları olan bir müessese de mevcut, bir tarafını bafiletmekten mutlu ve mesutta olabilirsin böyle, o senin zevkin, tercihin, kimseyi bağlamaz.
  20. anibal

    asosyallik

    Sorun şu ki, bunlar dinamik falan değil, sadece balon, şişirme bir takım laflar. Sorunların var, ok. Çaresi diyorsan, önce bunlara yol açan evrimsel süreçleri bulmalısın. Sokakta gidip kime sorsan, amanda çocuk tecavüzcüleri der, asacan onları ,benzin döküp yakacan bak bir daha oluyor mu der. Ama cezaların tarihin hiç bir anında suçları engelleyemediği ortada durur. Fakat insanlar bunu görmez, hala daha çok ceza dersek, suçlar kesilir gibi saçmalıklarda boğulur gider. Tabi, bu saçmalık sürerken, olan tecavüz edilen zavallılara olur, o başka mesele. Senin durumunda o. Sana buradan bu şekilde verilecek tavsiyeler, yarana merhem olmayacak. Ki olmamıştır, her tarafa hala senin gibi olan insanlarla doludur. Öncelikle türüne bak. Bir kadın ile erkek arasındaki fark, erkek şempanze ile erkek insan arasındaki farktan daha büyük. YAni, kadın için doğru olan, senin için olmayacaktır. Sonra türünün, yani, mesela bir insan erkeği olarak, yapması gerekenlere bak. Uzatmayayım, seni düşündüğümden değil, kendimi düşündüğümden, üşeniyorum dedim ya. Doğaya dön, özüne dön. Çözümü orada bulursun. Ama önce döneceğin öz, doğa nedir, onu bir öğren.
  21. anibal

    Nisa-34 dövün diyorsa bir sonraki ayet neyin nesi?

    Zavallılık zor zenaat... Darp nedir, bilir misin? Aç Türkçe sözlükte bile var, bu neyin zavallılığı? Kaç kere diyecez ki, dövün yazsa ne yazar, yazmasa ne yazar, bir bedevinin uçkur hikayeleri mi kaldı kala kala üstüne vazife? Bedevinin teki çıkmış, ortaya adam boyu sıçmış, sizde bu boku aklıycaz diye çırpınan zavallılarsınız işte. Ve bu çırpınışlarınız, sizi boka bulamaktan başka bir şeyde yapmıyor haliyle.
  22. anibal

    Nisa-34 dövün diyorsa bir sonraki ayet neyin nesi?

    Bunlar senin zavallı kıvırmaların sadece. Kadın ile erkek eşit değil ki zaten: "Hür; hür ile, köle; köle ile, dişi; dişi ile" Yeterince açık değil mi? Aynı ayetlerde "erkekler kadınlardan üstündür" demiyor mu? Zaten kendi yazdıklarında, tipik götveren bedevici kıvırması olarak öylece ortada duruyor. Nüşuz suç mu, zaten hiç bir yerde haddi yok, ne suçundan bahsediyorsun ki? 1400 sene hiç arapça bilen falan çıkmamış, gelmişniz burada araba arapça öğretmeye çıkıyorsunuz. Zavallı olduğunuz kadar rezilsiniz zaten. Ha, dövün yazsa ne yazar, yazmasa ne yazar? Bedevinin sıçırtması o zırvalıkta yazandan bana ne ki? Bunları gidip, böyük islam alimlerine, allahın yerdeki gölgesi olan şeyhlere falan falan anlat, ne uğraşırsın ki bizle? Sanki dövün yazmasa, benim için o lafların boktan başka bir anlamı olacak mı?
  23. anibal

    Nisa-34 dövün diyorsa bir sonraki ayet neyin nesi?

    Arapça bilmeyince, her şeyi öyle eğip bükmek kolay. Ayette denen, dövün, yani darp, tokat, sırtına kırbaç vurma falan. Kemik kırma, dişini dökme falan, "helak". Öldürme, recm etme falan ise "had". Olay bundan ibaret. Ayetteki kelimenin darp, yani dövme olduğu, tartışmaya bile değmez. Zira, zaten ayette bir öncesinde herc, yani uzaklaştırma olayı mevcut. Kimi nereye uzaklaştırıyorsun. Yataklarınızı ayırın demiyor ki, herc edin, yani uzaklaştırın diyor. Bu başka yatakta yatsın falan demek ile aynı kapıya çıkan, geniş bir kavram. Kurtubi mesela, konuyu aynen şöyle izah eder: Bu en çok gözden kaçan şeydir. Ama, oradaki o, hecr olayının üzerinde bir ton tartışma vardır. Taberi, bunun karıyı uzaklaştırma, yatakta seks yapmama falan değil, karıyı bir yere bağlama ve dövme olduğunu iddia eder. Deveyi bağlama, deveyi hecr etme gibi yani. Taberi mevzuyu şu hadise bağlar: Zavallı müslümanlar işte. Kendileri beğenmiyor, içine sindiremiyor bedevinin rezil ve vahşi dinini, ama eğecez, bükecez diye kıvır babam kıvır, yazık la kimin çocuğuysa bunlar..
  24. anibal

    Nisa-34 dövün diyorsa bir sonraki ayet neyin nesi?

    Öyle değil işte, dedik ya.. Eğer o hırsla kadına defol git, siktir git falan dersen, bu durumda, karı boş olacak mı, olmayacak mı? Bir de şu mesele vardır, eğer karının mehri, mehri müeccel ise, mehrini vermek gerekir mi falan filan... İşte bu durumda, ne olacak, karı boş oldu mu, ne oldu şimdi? Orada geçen, "aralarının açılması", "şikak" mevzusudur, kelime böyle ayette. Şikak, "eşlerden herbirisi, ötekinin yer almadığı bir tarafta bulunuyor ve o yöne çekiyor" gibi bir anlama gelir, anlaşılmayan şey bu. İşte o hakemler buna karar verir, birleşin edin derler ya da demezler. Ama onlar boş olsunlar demezse, karı boş sayılmaz, o duruma mahsus. Bu boşama, bain talaktır, mutlaktır, karı koca ilişkisi o an biter. Ve burada, hatasını tanıma falan şeysi olmaz. Bu, şikak durumunda uygulanacak, yani adamın karıyı evden siktir etmesi ile yapılacak durumu anlatır. Bu durumda, çok erkek, yok ben onuboşamadım, çıkarmadım falan derlermiş. Bu da bir dert olurmuş, çünkü birde dayak yiyen karı var ortada, gitmem ben diyen.
  25. anibal

    Tevbe Suresi 5.ayet

    Eh, salak işte, sayıklar böyle Bak bakalım, hangi dış borcun azalmış? Nerenden uyduruyorsun ki bunu? Yerli rüetim üzerinde durulduğu falan demiş birde.. O mevzu öyle değil ki, kandırmışlar seni. Şimdi, bir yandaş çıkar, amanda ben yerli üretim yapacam der. Ona cukka edilir on misli para. O da gider, dışarıdan alır, dışarıya yaptırır, yerli üretim diye kakalar. Al işte Ethem Sancak, bir arap 100 türke bedel diyen adam. Toka edilmedi mi, koca palet fabrikası falan? Peki yerli malı tank mı yapıyorlar yani? Külahıma nalat, her gün gördüğüm adamlar, tanıdık kaç tanesi orada çalışıyor. Peki neden böyle? Çünkü, dışarıdan alınca daha ucuza geliyor, öyle kaymaklı paralar gelmiyor. Köprüleri ihaleye çıkılsa, direk dışarıya yaptırılsa, en az üç misli ucuza yapılırdı. Ama olur mu, o zaman nasıl yiyecekler? Böyle yerli üretim kataküllesi, para hooop, yandaşın cebine. Ya da mesela Aselsan'ın cebine, oradan yandaşın cebine... Yada Cengiz'e, o önce bir milletin amına koyar böyle, ordan havuza, havuzdan yandaşların cebine...
×
×
  • Yeni Oluştur...