Jump to content

Genel Araştırma

'felsefe' etiketi için arama sonuçları.

  • Etiketlere Göre Ara

    Aralarına virgül koyarak ekleyin
  • Yazara Göre Ara

İçerik Türü


Forumlar

  • FORUM YÖNETİMİ
  • FORUMLAR
    • ATEİSTFORUM
    • ATEİSTCAFE
    • BİLİM FORUMU
    • HODRİ MEYDAN FORUMU
    • KURALLAR ve DUYURULAR
    • TAVANARASI
  • ATEİSTFORUM ARŞİVLERİ
    • FORUM ARŞİVLERİ

Find results in...

Find results that contain...


Oluşturma Tarihi

  • Start

    End


Son Güncelleme

  • Start

    End


Filter by number of...

Katılım

  • Start

    End


Üye Grubu


AIM


MSN


Website URL


ICQ


Yahoo


Jabber


Skype


Location


Interests

Araştırmada 10 sonuç bulundu

  1. Merhaba arkadaşlar, foruma yeni üye oldum ve bir konu açayım dedim. Söyleyeceklerim tanrı ve yaratıcı kavramlarının çelişkisini kapsıyor, belli bir din özelinde yazmayacağım, genel şeylerden söz edeceğim. Konuyu nereye açacağımı bilemedim, ateist cafe kısmına da açtım ve şimdi de buraya açıyorum, konunun nerede olması uygun ise orada kalsın rica ediyorum. Neyse konuya geçelim. Yaratıcı ve tanrı kavramlarından bahsetmek istiyorum. Çoğu zaman bu kavramlar eş anlamlı olarak kullanılır. Bu 2 kavram çoğunlukla evreni aşkın olan ve evreni yaratan, madde üstü, bilinçli ve akıllı bir varlıktan bahseder. Bunun çelişkisinden söz edeceğim. Bilinç, akıl, tasarımcılık vs bunlar nedir? Niteliktir. Peki bu nitelikler nasıl oluşur, sebebi nedir? Bu nitelikler maddi koşulların dinamizminin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Yani maddeye sıkı sıkı bağımlıdırlar. Bazıları bu noktada tanrının "beyni olması lazım" gibi itirazlar yaparlar. Teistler de beynin olması gerekmediğini örneklerle anlatırlar, hatta flash bellek ve bilgisayar örneği vererek beyin gibi organların gerekli olmadığını söyleyerek tanrıyı çelişkiden kurtarmaya çalışırlar. Fakat bilgisayar da olsa başka bir şey de olsa orda maddi bir yapı var, birbiriyle ilişkisi olan parçalar var. Bunlar olmaksızın bilinç, akıl, irade gibi nitelikler var olamaz, bu niteliklere hayat veren maddenin dinamizmidir. Dolayısıyla maddeyi aşkın olarak ve maddenin ortaya çıkardığı niteliklere maddesiz ve mutlak olarak sahip olmak kurgudur ve tanrı kavramı çelişkilidir. Maddesiz bir akıl, irade, bilinç yoktur. Teist argümanları hatırlayacak olursak hep bir sanatçıdan veya malzemeleri bir araya getiren birinden söz edilir. Halbuki biri kavramı maddeden soyutlanır ve oraya dairdir. Madde olmayan birini gördünüz mü? Teistlerin biri dediği insandır, insan ise maddenin organize olmuş bir formudur. Bu noktada teistler insanla sınırlamamak gerektiğini söyleyebilir. Elbette insanla sınırlayamayız ama madde ile sınırlarız. Evrende birçok canlı veya değişik maddeler olabilir, bilinçli ve iradeli varlıklar olabilir ama hepsi de maddenin etkileşimleri sonucu bu nitelikleri kazanmıştır, maddesiz hokus pokusla kazanmak kurgudur ve bir gerçekliği yoktur. O yüzden evrende veya dışında canlılar olabilir ama maddeye ve maddi koşullara bağımlıdırlar, maddeye bağlı olmayıp maddenin çıkarttığı nitelikleri mutlak olarak sahip olmak denen şey yoktur. Agnostisizm de mantık dışıdır. Mesela çoklu evrenler var mı veya dünya dışı canlılar var mı bu konuda agnostik olmak(şu an için bilmiyoruz versiyonu) mantıklı iken yaratıcı ve tanrı kavramları için mantıksızdır. Çünkü öncülde evren ve canlı gözlemine sahibiz ve özelliklerini biliyoruz, bildiğimiz için agnostik olunabilir. Ama tanrı veya yaratıcı diye öncülde maddeyi aşkın olup o niteliklere sahip olan hiçbir varlığın gözlemi yok, o yüzden bilinemez demek safsatadır. Bilinemez olan nedir? Tanrı. Ee bildin işte. Tahmin ettim diyecekler olabilir, tahmin ve fikir yürütmek için öncülde canlıları gözlediğimiz gibi gözlem gerekir, ancak o zaman var olabilir mi, bilebilir miyiz diye fikir yürütebiliriz, yoksa hakkındalığı olmayan kavram hakkında bilinenemezci olmak akıl mantık dışıdır ve kurgudur.
  2. Size göre dünyanın kalkınmasını , insanların çok daha mutlu ve güleç olmasını , insana en fazla değer verecek ve haz almasını sağlayacak düşünce hangisi ? Stirner'in Egoist/Bireyci Anarşizmi mi Marx'ın Marksizm görüşü mü ?
  3. Değerli müslüman kardeşler ve zavallı ateist kalabalık! Bu yazımda yaşanmış bir tartışmayı -bizzat turan dursun sitesinde yaşadığım tartışmayı- ana hattıyla hatta ayrıntıya girerek bu topiğe aktaracağım. İster oku ister okuma beni zaten ilgilendirmiyor. Çünkü daha önce ateistlerin ifade ettiği (müslüman olduğum için) her türlü hakarete manevi olarak muhatap kaldım. Bu durumda bana her türlü hakareti yapan kişilere karşı kişisel menfaat ile yaklaşmam zaten mümkün değildir. Gene de bu tartışmanın burada yer almasını istiyorum. Tartışmada geçen kişilerden müslüman olanı benim. Ama ifadenin yumuşak algılanması için hep bayan isimleri kullandım. Serpil Müslüman, Ezgi ise Ateisttir. Başlayalım: Müslüman Serpil ile Ateist Ezgi’nin tartışması : Serpil: Hazreti Muhammed Aleyhissalatü vesselama inanmayan arkadaşlar üç ana başlık altında gruplanırlar. Bilim çevresi, felsefe çevresi ve Din , yani İslam çevresi. Felsefeyi adam yerine koymayacağım çünkü her felsefe zıddını doğurur ve bu neticesizlik sonsuza kadar gider. Benimse bu kadar sabrım da yok ömrüm de. Gelelim bilime. Ateizmi destekleyen bilimsel bulgu yok, dinin de bilime ihtiyacı yok, bilim sürekli kendini yanlışlayarak ve araştırma metodlarını DEĞİŞTİREREK ilerler. Ateizm sadece ve sadece bilimin seçilmiş konularının yorumlanmasıdır. Kaldı ki bilimde bir bilinmeyen, bütün bilinenleri devirecek güce sahiptir. Burada da Hazreti Muhammed Aleyhissalatü vesselama inanmayan arkadaşlar tutunamazlar. Son kategori kaldı o da İslam dininin dışından bakılarak İslam dininin ilkel bir din olduğuna hükmetmek... Gelin, Ezgi ile bunu tartışıyoruz. Siz de katılın! * Serpil:İslam dini ise ateistlerce eleştirilemez. Çünkü her din, kendi içinden bakıldığında anlaşılabilirdir. Her din kendi içinden bakıldığında tutarlıdır. Dolayısıyla İslam dinini ilgilendiren konularda, konuya dinin içinden, İslam’ın içinden bakma zorunluluğu vardır. Ezgi: İslâm dinini eleştiren ateistler gökten zembille iniyor zaten. Hiçbiri daha önce ne müslümandı, ne tek sayfa Kuran meali okumuştu... Serpil: İyi de aynı Kuranı okuduğumda ben niye dinsiz olmuyorum? Okurken önyargılı yaklaştıysan bunun neresi objektif Ezgi ? Ayrıca ; her din kendi içinden bakıldığında anlaşılabilir. Kim olursa olsun, dışarıdan bakan kişi ya da felsefe , dini kendi penceresinden görür. Ezgi: O dinin inanırlarının o dini objektif olarak değerlendirebilme şansı yoktur ki. Mahkemeler neden var? Konu dışarıdan, dahil olmayan birisi gözü ile muhakeme edilsin ve karar verilsin diye... Sen hiç hırsızın kendi kendini suçsuz görmesinde mantık görüyor musun? Hırsıza göre yaptığı kendi içinde zaten tutarlı. "Paraya ihtiyacım vardı, o yüzden banka soydum. Bu arada engellemeye kalkan güvenlik görevlisini silahımla durdurdum"... Bu sebeptendir ki şahitler dinlenir, deliller toplanır ve 3. bir kişi gözü ile olay muhakeme edilir. 2- İçeriden bakan da kendi penceresinden görür. Kral kendini aptalların göremediği bir kıyafet ile giydirmiş... Oysaki alenen çıplak haberi yok. Kral birde giyinik olduğuna imanen inandı ise, gelde gülme . Serpil: Peki 1-Mahkemelerin doğruluk kıstası nedir? Neye göre belirlenir? Kimin tekelindedir ya da kimin tekelinde olmalıdır? 2-İçeriden bakan kendi penceresinden görmez, Tanrısının yorumundan görür ve fıkıh böyle gelişir. Ezgi: 1-) Mahkemelerin doğruluk kıstası hergün değişen, gelişen, sürekli bir devinim içinde olan sosyal yaşantının getirdikleri olmalıdır. Belirlendiği şeyde budur. Tüm insanlığın tekelinde olmalıdır. Toplumsal yaşam ve değer yargıları her an değişirken, kişilerin statik doğruları tiranlık doğurur. Bakınız IŞİD, Muhammedin 1400 yıl sonraki reenkarnesi . 2-) Kısacası içeriden bakan hiç bir şey görmez. İçeriden bakan içinde olduğu fıkıhın dogmatiklik batağına saplanmış, sorgulamadan itaat eden bir bekçi köpeğidir. Bakınız Afganistan . "Dışarıdan bakan kendi penceresinden görür ama içerden bakan kendi penceresinden görmez. Dışardan bakanın da eleştiri hakkı yok"... Faşizme hoşgeldiniz. Aptalca argümanlarınız var derhal yanlışlanıp kendini Faşist kulvarlara çekiyor. Serpil: Herşey devinim halinde olduğuna göre senin ifadene göre biz herşeyi sonsuz bakış açılarıyla ve sonuçsuz olarak değerlendirmek zorundayız. Bu ise açıkça yanlıştır. Ezgi: Peki gerizekalı, o zaman sana anladığın dilden bir soru: Allah kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi? Serpil: (Bu yanıt için Varlık Avcısı’na teşekkürler) Bu sorunun beş milyon versiyonu türetilebilir. Şu soruya dikkat edelim; iki tane taş varmış. Bu taşlardan bir tanesinin özelliği, önüne gelen bütün taşları parçalamasıymış. Diğer taşın özelliği ise, önüne ne çıkarsa çıksın asla parçalanmamasıymış. Bu iki taş çarpışırsa ne olur? Dikkat edilirse burada şunu demek lazım: Hani diğer taş, önüne gelen her şeyi parçalayabiliyordu? Demek ki o taşın varlığıyla öteki taşın varlığı aynı anda söz edilemez. Yani bu soruyu soramam. Bu soru mantık hatasıdır. Yukarıdaki soru da bunun benzeridir. Ezgi: Peki senin Allah'ın , mantıksız soru da olsa bu sorulara mantıklı yanıt veremez mi ? Serpil: Her şeyi yaratan Allah, her boyutu yaratabilecek güce ve bilgiye sahiptir. Allah’ın büyüklüğünü kabul etmişsek , Allah ; bütün mantık ortamını oluşturacak güçtedir. Mantıksızlıklara , paradokslara dahi cevap verir. O cevap verir ama biz cevap veremeyiz. Allah , boyutlar üstüdür. Kendisini mantığımızla bildirmiştir. * * * Kıyamete kadar bu tartışma neticelenemeyecek ; yaratılış gayesi bu felsefenin. Peki ateizm bilime bilgiye dayanmıyorsa felsefe midir? Bence ateizm felsefe bile olamaz çünkü getirebildiği ya da dayandığı hiç bir delil yoktur!
  4. OdatTv'den SADIK USTA'nın ilginç bir yazısı..... İslam uygarlığının çöküşünden Gazali mi sorumlu Amacım İslam uygarlığının çöküşüne ve Gazali’nin bundaki rolüne ilişkin yıllardır ileri sürülen bir hurafeye dikkat çekmek... 04.03.2017 Aydın ve düşünürlerimiz, bundan böyle Gazali’yi veya bir başka Müslüman filozofunu İslam uygarlığının çöküşünün veya mevcut geriliğimizin müsebbini olarak görmekten vazgeçmelidirler. Gazali’nin günah keçisi ilan edilmesi artık terk edilmelidir. Yıkılışın ve çözülüşün gerçek ekonomik-siyasi-felsefi-toplumsal nedenlerini araştırmalı ve özümsemelidir. Amacım İslam uygarlığının çöküşüne ve Gazali’nin bundaki rolüne ilişkin yıllardır ileri sürülen bir hurafeye dikkat çekmek... Tarihte eşine az rastlanır bir hızda ve bir insan ömrü süresi içinde Çin sınırından Cebelitarık Boğazı’na kadar büyük bir imparatorluk (kuşkusuz bu yayılmanın birçok nedeni var) kuran Müslümanlar, gelişmelerinin 3. yüzyılında yeniden çöküş sürecine girmişlerdi. Çöküşün en önemli nedenlerinden biri halifelik tartışmasıyla başlayan iç bölünmeydi. Dört halifeden üçü komplo ve suikastlere kurban gitmişti. Hatta bu süreçte Hz. Muhammed’in en çok sevdiği torunu Hüseyin bile Kerbela’da bütün ailesiyle birlikte katledilcekti. Müslümanlar arasındaki bölünme çok derindi ve kalıcılaşmıştı... Dolayısıyla karşılıklı intikam duyguları, tarihin hiçbir döneminde dinmedi... Abbasi hükümdarları ve sonrasındaki bilimsel, ekonomik, edebi ve felsefi gelişmenin en verimli döneminde bile iç çatışmalar durulmamıştı... Hatta bölünme, Afrika’ya ve oradan da Endülüs’e sıçramıştı... 10. yüzyılın başlarında, iktisadi farklılaşma, mevcut durumun (zengin-yoksul, etnik ve dinsel ayrımcılık) niteliğini açığa vuran sosyal huzursuzluğa, toplumsal-dini hareketlerin isyanlarına ve ayaklanmalarına yol açmıştı. Genel anlamda Ayyarun ve Şuttar Hareketi olarak bilinen yoksullar hareketi, ki bunların sayısı bazen Basra’daki Zenc Ayaklanması gibi 300 bin kişiye kadar genişleyebiliyordu; Bahreyn ve Yemen’e kadar yayılan Karmati hareketi veya genel anlamda uzun erimli devletler de kurabilen İsmaili akımı, milyonlarca insanı kucaklamakla kalmamış, 100-150 yıl süren, sonra dinmeyen ve bütün bölgeyi de etkisi altına alan kargaşalık ortamına neden olmuştu. Bu öylesine bir kargaşalıktı ki ünlü Selçuklu Veziri Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde bu hareketlerin onlarcasından ve genel olarak bölgede yarattıkları tehlikeden bahsederek (Şiiler, Hariciler, Fatimiler, Karmatlar, Kızılbaşlar vs) durumun ne kadar kırılgan olduğunu anlatır... Haraç ve yağmalar, savaşların finans kaynağı olan vergiler, siyasi ve toplumsal baskının yanı sıra, yoksul halk üzerindeki inanılmaz sömürü sistemi; baskın basanındır düsturundan hareketle yüz binlerce insanın köleleştirilerek satılması (bu icraatlara dair yüzlerce bilgi ve kanıt bulunmaktadır) isyanlar ve ayaklanmalar çoktan iç barışı, üretimin ve pazarların ihtiyaç duyduğu huzuru yok etmişti. 10. yüzyılın ortalarından sonra da bırakalım Mekke ve Medine’yi ki bunlar çoktan sıradan kasabalara dönüşmüşlerdi, ticaretin ve üretimin merkezleri olan Suriye ve Irak bile göz ardı edilemeyecek çapta ekonomik kayba uğramıştı. Kervan rotaları çoktan kuzeye doğru kaymıştı... İmparatorluğun bedensel bütünlüğü fiilen parçalanmıştı, ancak çeşitli bölgelere dağılmış uzuvlarında hala kasılmaya benzer canlılık belirtisi de görülmekteydi. Endülüs Emevileri, Gazneliler, Selçuklular ve Moğol sonrasındaki Türk hakanlarının bilimsel başarılar da bunun ifadesiydi... 10. yüzyılın ortalarından itibaren bir İslam İmparatorluğu’ndan bahsetmek artık mümkün değildi, İslam uygarlığı kendi içinde birbiriyle rekabet eden ve savaşan devletlere çoktan bölünmüştü... Rüstemliler, İdrisiler, Aglebiler, Tahiriler, Seferiler, Samaniler ve Gazneliler...Bu devletlerden sadece bazılarıdır... UYGARLIKLAR NE ZAMAN ÇÖKER? Bu arada parantez açarak şunları belirtelim. Uygarlıkların taşıyıcısı olan imparatorlukların çöküşü birkaç on yıl içinde gerçekleşmez. Çöküş süreci, önemli ekonomik, bilimsel ve siyasi ataklar devam ettiği halde başlamış olabilir... Örneğin Hellen uygarlığı; başlangıcını Sparta ve Atina’nın yükseliş dönemi olarak alırsak, bu 7. yüzyılın ortalarına denk gelir. Çöküşüyse 4. yüzyılın ortalarında son bulur (Büyük İskender’in çürüyen devletleri silip süpürmesi). Atina ve Batı Anadolu’daki eşitlikçi devlet tasarıları da esas olarak bu dönemlerde ortaya çıkmıştı. Veya Roma’nın çöküşü, 1. yüzyıldan itibaren çoktan başlamıştı, ancak bütünüyle dağılması için dört yüz yıl daha beklemek gerekecekti. Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu da 17. yüzyıldan sonra çöküş sürecine girmişti, ancak bütünüyle dağılması 1920’ye kadar sürmüştü... İngiltere, 1776’da Amerika’nın bağımsızlık savaşıyla birlikte çöküş sürecine girmişti bile, ama bütünüyle havlu atması için 150 yıl daha gerekliydi... ÇÖKÜŞTEN GAZALİ Mİ SORUMLU? Şimdi gelelim en çok tartışılmasını istediğim görüşlerime... Yani İslam uygarlığının, dolayısıyla bilimsel ve felsefi gelişmenin Gazali’nin tutucu görüş ve felsefesi nedeniyle çöktüğü hurafesine... Gazali’yi henüz anasından doğmadığı bir çağdan sorumlu tutmak, onu çökmekte olan bir uygarlığın müsebbibi ilan etmek hem gerçeçi değildir hem de yüzyılların en demagojik-etkin hurafesidir... Hele bazılarının Gazali’yi karşı devrimin başlatıcısı, karşı-devrimin filozofu olarak göstermeleri yok mu... Bu iddialar tarihsel gerçeklere uymuyor. Gazali’nin rolü en fazla, yıkılmakta olan Hellen uygarlığının çöküşünü, Sparta’nın tutucu ama göreceli eşitlikçi yasalarını yeniden uygulayarak durdurmak isteyen Platon’un rolü kadardır. Platon, Yunan uygarlığının çöküşünün başladığını çoktan görmüştü (filozof olmak da budur zaten), ancak çöküşü durdurabilmek için zamanı geçmiş, dönemin ihtiyacına uygun olmayan muhafazakar görüşler ileri sürmekteydi. Platon da Gazali gibi materyalistlere düşmandı ve hatta “elimden gelse onların (Demokrit vs) yazdılarını yakar yıkarım” diyerek fetvalar da veriyordu, ama günün siyasetini o değil, Atina’nın aristokratları, felsefeyi de kısa bir sonra o değil, Aristoteles belirlemeye başlamıştı... (Bu konuda daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler özgün metinlerin de bulunduğu Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı çalışmalarımıza bakabilir). Hellen uygarlığının çöküşünden Platon ne kadar sorumluysa, İslam Uygarlığının çöküşünden de Gazali o kadar sorumludur. Bu konuyu başlı başına tartışmak da yarar var... Ama başka bir zaman... Esas konumuza dönersek... Siyasi bölünme, ekonomik durgunluk ve kültürel gerileme doğal olarak yoksul-zengin farkını büyütmüş, siyaseti radikalleştirmiş, bilimsel gelişmeyi duraklatmış, felsefi gelişmeyi de kesintiye uğratmıştır... Yani Gazali, Nizamülmülk vs. çökmekte olan bir uygarlığın yıkılışını engellemeye çalışan muhafazakar düşünür ve siyaset adamlarıydı. Rolleri sadece bu kadardı... Doğru anlaşılmak için bir kez daha vurgulamakta yarar var: Gazaliler çöküşü başlatmadılar, çöküş sürecine girmiş olan bir uygarlığın yıkılışını durdurmak için muhafazakar programlar önermişlerdi. O gün açısından İslam uygarlığının yıkılışının alternatifi yoktu. Ne İbn Sina, ne İbn Tufeyl ne de İbn Rüşd bir alternatif sunabiliyordu. Eğer yükselmekte olan Avrupa, Rönesans döneminde, İbn Rüşd’e başvurmuş ve ondan öğrenmişse, bunun nedeni felsefi değil, ekonomik ve toplumsal ihtiyaçtır. Ayrıca İbn Rüşd’ler yıkılan bir uygarlığın son demlerinde ortaya çıktılar, Rönesans Avrupa’sı ise ihtiyacı olan felsefenin ilk heyecanını, uygarlık aşısını İbn Rüşd’te bulmaktaydı... Bu haliyle İbn Rüşd, yıkılan İslam uygarlığının değil, fakat yükselen Avrupa uygarlığının temeli ve mirasıdır. Bu da bilinmesi gereken bir gerçektir. Peki, Antik Yunan uygarlığının siyasi, bilimsel ve felsefi eserlerini okuyan, bunlara şerhler yazan Müslüman düşünürler, bilimsel gelişmenin bir ifadesi olan merak duygusuna neden yol vermediler, aklı neden her şeyin üstünde tutmadılar veya sorgulamayı neden devam ettiremediler... Veya neden münzevi bir yaşamı tercih ettiler... Veya yazılarında neden otosansüre başvurdular... Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, Müslüman toplumların gelişmişlik düzeyi (ekonomik anlamda) sıradan bir feodal üretim tarzının (üretim ve paylaşım ilişkilerinin) üzerine hiçbir zaman çıkamadı. 1500’lü yıllardaki gibi kapitalist üretim ilişkilerinin (Kuzey İtalya’da veya Kuzey Avrupa’da olduğu gibi) orta dereceli düzeyine bile hiçbir zaman erişilemedi. Manifaktür sistemine dayanan üretim tarzı, her ne kadar El Cezeri’nin muhteşem teknolojik tasarımları olsa da, yine de çok sınırlı bir teknolojiyle yapılmaya devam etti. Gerçek anlamda bir emek-sermaye çelişmesinin ortaya çıkacağı gelişmiş bir üretimin yoğunluğu hiçbir zaman yaşanmadı... Kapitalizmin gelişmediği yerde, hümanist düşüncenin (filozof Terens’in “insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” düsturu), sorgulayan felsefenin, farklı siyasi program ve arayışların, yaygın bir sorgulama zihniyetinin, seçkin bir kültürel ve sanatsal etkinliğin, gelişkin bir sivil toplumun, özerk kamu alanlarının (örn. özerk kentler) yeşermesi mümkün değildir. 15. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan hümanizm akımıyla eşitlikçi toplumlardan bize miras olarak kalan ve insanlığı, dayanışmacı ruhu ve kardeşliği öne çıkaran (Yunus Emre, Mevlana vs) çağrılar birbirinden farklıdır. Müslüman toplumlar bu aşamaya hiçbir zaman varamamışlardı. Ekonomik gelişme şundan önemlidir: Bilimin temel dürtüsü üretim faaliyetidir veya üretime koşullu durumlardır (savaş gibi). Bilim, üretimin düzeyini yükseltir ama bilimi de üretimin hızı, yoğunluğu ve tarzı belirler. Bilimsel araştırma sıkışmışsa, bunun nedenini felsefenin gericileşmesinde (tıkanmasında) değil ama doğrudan üretimin sıkışmışlığında aramak gerekir. İhtiyaç->üretim->bilim->felsefe dörtlü formülasyonun kavramları hem birbirinden ayrıdır hem de birbirini etkileyen-tetikleyen süreçlerdir ki bazen de felsefe->bilim->üretim olabilir. Ama ihtiyaç her zaman temeldir. Müslüman düşünürlerin, Rönesans ve Aydınlanma döneminden bildiğimiz başı dik, korkusuz (ama bazen ürkek ve korkaklar da vardı), sorgulayan, aklı her şeyin üzerinde tutan, yaratıcılıklarını konuşturan aydınlar olarak ortaya çıkmalarını beklemek bir anakronizmdir. Bu bir yönüyle, karasabanla üretim yapan bir köylüden Kuantum teorisini bilmesini beklemek gibi bir şeydir. Kısacası birinci neden, tarihsel koşulların (ekonomik, bilimsel gelişme, kültür-sanat, felsefe) yoksunluğudur. İkincisi, Müslüman düşünürler de her bilim adamı ve düşünür gibi, araştıran, sorgulayan ve yeni yollar arayan insanlardı. Ama onlar aynı zamanda korkuları olan, geçim sıkıntısı çeken ölümlü insanlardı. Dolayısıyla onların arasından başı dik veya kısmen başı dik olanlar (Hallac, Nesimi, Al Maari, İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşd) çıktığı gibi, konformist ve gerici olanlar da çıkmıştır. Müslüman düşünürlerin en ileri düşünenleri bile kritik anda mevcut iktidarlarla uzlaşmaya hazırdı. İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşd’ler tartışmasız büyük adamlardı, ama aynı zamanda bunlar saraylarda ağırlanıyorlardı ya da her an devlet görevleri üstlenmeye (kimi zaman istemeyerek de olsa) hazırdılar... Rönesans ve Aydınlanma döneminin büyük adamları arasından da çok sayıda konformist çıkmıştı. Ama buna rağmen onlar büyük adamlardır. Kopernik, bir ilahiyatçı olarak insanlığa çağ atlatacak astronomik bulgularını açıklamaktan korkmuştu. Ama bu bulgulara dayanarak yeni bir çığır açansa yarı deli Kepler oldu. Galilei kesin bilimsel bulgularını inkar etmek durumunda kalmadı mı... Büyük tanrıtanımaz Jean Meslier ki bizim Turan Dursun’umuzla karşılaştırılır ve Sağduyu adlı eseri Atatürk’ün talimatıyla 1928’de basılmıştır, görüşlerini açıklamaktan korkmuştu. Felsefeye ve düşüncelere yön veren muhteşem eseri ölümünden sonra bulundu hem de ünlü vasiyetnamesiyle birlikte. Vasiyetnamesinde mealen, “Kusura bakmayın ey cemaat, yaşarken size gerçekleri açıklamaya cesaret edemedim... Kilisede vaaz verirken size anlattığım bütün hikaye yalandı”, demedi mi... Bugün üniversitelerimizden binlerce solcu ve ilerici akademisyen atılmıyor mu? 21. yüzyılda yaşamıyor muyuz, herkesin yeterince aydınlandığını varsayamaz mıyız... Ama kaç kişi bu zulme ve kıyıma tepki göstermektedir? Nerede Türkiye’nin aydınları... Kenan Evren gibi astığı astık kestiği kestik bir adama kafa tutan Aziz Nesinlerimiz nerede? BİLGİ KURAMININ DİYALEKTİĞİ Ayrıca ve en önemlisi, Müslüman düşünürlerin düşünsel sınırlılıklarının en önemli nedeni, bilgi kuramının insanoğluna dayattığı zorunluluklardır. Bir bilgiye, eğer o bilgi mevcut değilse ulaşamazsınız. Spekülatif bilgi de her daim belirli bir gerçeklik zemininde yükselir. İster parçalı bilgiden bütünsel olana, isterse bütünsel bilgiden parçalı bilgiye ulaşmak isteyelim, elimizde bulunması gereken en önemli şey somut veri ve bilgilerdir. Somut bilgiden hareketle daha üst düzeyde mantıklı (akıl) bağlantılar kurar ve düşünceyi zihnimizde bütünleştiririz. Somut bilginin kaynağı ise toplumsal (üretim, siyaset, felsefe, kültür) olgular ve koşullardır. Sorgulamak, merak etmek, farklılığı görmek ve tahmin etmek, bilgiyle donanmak ve tasarılarla oynamak, tasavvur yoluyla zihnin sınırlarına dayanmak, “fantezi” üretmek, insan aklının ve yaratıcı düşüncenin sınırlarında gezinmek, keşfedilmemiş ve bilinmez olanı tutkuyla merak etmek ve arzulamak... Bunların hepsi insan merkezli, kısmen de bireyin ve göreceli yetkinleşmiş kişiliğin gelişmişlik düzeyiyle ilgilidir... Hümanizm nedir? Az önce saydıklarımızı içselleştiren insani birikim... Söz konusu birikiminin, toplumsal bir zemini olmadan bu türden bir insanın varlığını görmek halüsinasyondur veya beyhudece bir beklentidir. Müslüman düşünür ölümüne inat eder ama felsefi açıdan yukarıda saydığımız sıfatları ve nitelikleri edinebilmesi için bilgiden hareket eden felsefi duruşun ilkeli, sistemli, mantıklı ve sürekli gösterilebilmesi için toplumsal alt yapı hazır değildi! Üçüncüsü, Müslüman düşünürlerin felsefede ileriye gidememelerinin (sorgulama, tartışma, yaratıcılık vs) en önemli nedenlerinden biri de din ile bilim arasındaki ilişkide henüz gerekli aydınlanmaya nesnel olarak ulaşmamamış olmalarıdır. Dinler ilk dönemlerde bilimi geliştiren bir rol oynarlar, çünkü dinsel-metafizik düşünme tarzı aynı zamanda zihinsel etkinliği artıran bir rol de oynar. Spekülatif düşünce alanı, kısmen dinsel düşünüşün alanına da girer. Dolayısıyla dinsel düşünüşle felsefe, çoğu zaman içiçe geçer. Müslüman düşünürler ve filozoflar, Rönesans ve sonraki süreçte Aydınlanma döneminden bildiğimiz düşünürlerin deney ve gözlem yoluyla edindikleri açık bilimsel aydınlanmaya henüz varamamışlardı. Bunun alt yapısı hiçbir açıdan tamamlanmamıştı. Bu işler peygamberliğe soyunarak olmaz. Bilim ve düşüncenin dinle çatıştığı yerde, dini düşünce tarzına meyletme eğilimi hep baskın çıktı, çünkü onların aynı zamanda kaybedecekleri çok şeyleri vardı. Soruna temas etmeden teğet geçmek, konuyu başkasının (Aristo) ağzından aktarmak veya yorumlamak, meramı mecazi, batıni anlamlarla ifade etmek, olguları alabildiğince soyutlaştırmak, dili, mantığı, düşünme tarzını ve yöntemi körelten yollara başvurmak, Müslüman düşünürlerin en büyük zaaflarıydı. Ama bunlar genel anlamda bütün Ortaçağ süresince görülen insani zaaflardı. İki örnek verelim: Biri yine İbn Tufeyl’den... Hayvanların anatomisini inceleyen Hayy İbn Yakzan, bedende hangi organın daha önemli olduğunu düşünme yoluyla anlamaya çalışır. Hayy’a (aslında İbn Tufeyl) göre kalp, bütün organların, hatta beyin ve ciğerin de üstünde yer alır. Kalp o kadar önemlidir ki Hayy, onun uğruna beyin ve kafadan da vazgeçebilmektedir. Aslında bununla eski bir tartışmaya atıfta bulunulmaktadır. Aristoteles de kalbi her şeyin üzerinde tutardı, ancak onlardan beş yüz yıl sonra gelen hekim Galen (130-210), yaptığı birçok buluşun yanı sıra düşünme ve yönetim organı olarak beyni de öne çıkarmıştı. Açıktan Aristo’dan yana tutum alan İbn Tufeyl, bir bakıma felsefi açıdan geri adım atarak dinin ve inancın merkezi olduğu düşünülen kalbi her şeyin üzerinde tutmaktadır. Böylece akıl ve bilim, inanç ve dini dogmalara feda edilmiş olmaktadır. Gazali’nin de organlar içinde kalbi en üstte tutması tabii ki tesadüf değildi... Aynı şekilde dünyanın yuvarlaklığı veya evrende neyin (güneş-dünya) merkez olduğu tartışmasında da en kritik anda Müslüman bilim adamları, Aristoteles’ten yana tutum alarak kendi zihinsel etkinliklerini kötürümleşmişlerdir. Kendilerine otosansür uygulamışlardır. Tam da burada Biruni’den bahsederek olayı daha da netleştirelim. “Biruni evren tartışması üzerine açıktan, Müslümanların bu konuda verecekleri kararın, astronomiyi ilgilendiren bir sorun olmaktan ziyade metafiziğin ve teolojinin bir sorunu olduğunu kavramıştı. Bu nedenle de bu gibi kritik konularda insanlığın dengesini kaybettirecek girişimlerde bulunmayı kendilerine yasaklamışlardı.” Biruniler, “Tedbirsiz adımın uğursuz sonuçlara neden olacağını” düşünüyorlardı. (Seyyid Hüsiyen Nasr, İslam ve Bilim). Toplumun içinde kargaşalığa neden olmaktansa kenara çekilmeyi, münzevi bir hayata kapılmayı salık veren İbn Tufeyller, aslında bu tutumlarıyla toplumun artık, boğazına kadar çamura battığını, dünyevi zaaftan kurtarılamayacağını ve haliyle çöküşe gittiklerini, onları ancak ahiret gününün paklayacağını da ilan etmiş olmaktadırlar. Geri çekilmekte olan düşünürler, bir bakıma uygarlığın çöküşünü de ilan etmiş olmaktadırlar... Birçoğumuz da bugün kenara çekilerek aynı şeyi yapmıyor muyuz? Aydın ve düşünürlerimiz, bundan böyle Gazali’yi veya bir başka Müslüman filozofunu İslam uygarlığının çöküşünün veya mevcut geriliğimizin müsebbini olarak görmekten vazgeçmelidirler. Gazali’nin günah keçisi ilan edilmesi artık terk edilmelidir. Yıkılışın ve çözülüşün gerçek ekonomik-siyasi-felsefi-toplumsal nedenlerini araştırmalı ve özümsemelidir. Bu tutumda ısrar etmek aslında kolayıcılıktır. Sadece kolaycılık değil, aynı zamanda tutuculuktur ki bir bakıma Gazali’nin tutumunun tekrar edilmesidir... Gelecek hafta da gelen soru ve yapılan yorumlar üzerine “aydın nedir”, “aydın kime denir”, “aydınlar hep devrimci ve solcu mu olur”, “sağcı aydın olmaz mı” sorununu tartışacağız... Sorular yönelten veya yazışmak isteyen okurlarımız bize sadik.usta@gmail.com adresinden ulaşabilirler. Sadık Usta OdaTV
  5. Önder Limoncuoğlu'ndan herkes için faydalı ve ders çıkarılabilecek bir yazı.. Akıl mı, Nakil mi? “Bundan M. S. 1000’li yıllar! İslam Skolâstik düşünürlerinden İbn-i Rüşt ile İmam Gazzali arasında, “İslam’ın nasıl anlaşılması” konusundaki bir polemik yaşanır! Türkçesi kalem kavgası! Bu iki düşünür de Sünni/Hanefi mezhebinden! Peki, neden böyle bir tartışmaya girmişler ve bunun sonuçları ne olmuş? Önemine dayanarak, bu tartışmaları önünüze getirmek görevim! Çünkü İslam’da bu anlayış farklılığı, bu gün dahi geçerliliğini korumakta ve İslam dünyasının Batı’dan geri kalmasının sebebi olarak gösterilmektedir! “Ben İnsana İnanıyorum” adlı kitabım da İbn-i Rüşt’ü bitirirken şöyle demiştim; “İbn-i Rüşt, Aristo’nun düşünce sistemini İslam ile kaynaştırmaya çalışmıştır. O’na göre; İslam’la felsefe arasında bir çatışma yoktur. Kişinin hem felsefe, hem din yoluyla hakikate erişebileceğini savunmuştur!… Felsefenin temel konusunun varlık olduğunu, felsefenin var olanı, genel bir bütünlük içinde insana verileni incelemeye, açıklamaya çalıştığını savunan İbn-i Rüşt, “Bütün varlık türlerinin en tepesinde bulunan yüce bir varlık olan Tanrı’ya, yalnızca var olandan, beş duyu ile algılanıp akıl ilkeleri ile açıklanan varlıklardan yola çıkarak gidebileceğimizi” belirtmiştir. Felsefenin, varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri konu edinen disiplin olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle düşünce sisteminde felsefe, teolojiden önce gelir. Bununla birlikte, felsefe ve teolojiden her birinin kendisine özgü bir fonksiyonu olduğunu söylemiştir!.. İbn-i Rüşt, en çok Aristo’nun eserlerinden yaptığı tercüme ve şerhleriyle ünlüdür!.. 1150′ den önce Avrupa’da, Aristo’nun eserlerinin bir kaç tercümesinden başkası yoktu ve bunlar da din adamlarınca rağbet görüp, incelenmiyorlardı. Batı’da, Aristo’nun mirasının yeniden keşfedilmesi, İbn-i Rüşt’ün eserlerinin 12. yüzyıl başlarında Latinceye tercümesiyle başlamıştır!.. İbn-i Rüşt’ün Aristo üzerine çalışmaları otuz yıllık bir dönemi kapsar ve bu dönem içinde, erişemediği Eflatun’un “Politika” kitabı dışında, bütün eski Yunan eserlerine şerhler yazmıştır. Eserlerinin İbranice tercümeleri de, İbrani Felsefesi üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. İbn-i Rüşt’ün düşünceleri, Hıristiyan skolâstik gelenekten, Aristo’nun mantık çalışmalarına değer veren [Brabant’lı Siger], [Thomas Aquinas] ve (bilhassa Paris Üniversitesi’ndeki) diğerleri tarafından özümsenmiştir. Thomas Aquinas gibi meşhur skolâstik filozoflar ona ismi yerine “Şârih” (Yorumcu) derlerdi.” İmam Gazzali’yi de şöyle bitirmiştim; “Gazzali’ye göre; Bir taraftan Yunan felsefesi ile İslam inancını yeniden yazmaya çalışan filozoflar, diğer yandan Kuran’ın apaçık ayetlerini karanlık ve gizemli tefsirlere konu yapan Bâtınîler, İslam dinine ve Ehl-i Sünnet itikadının bütünlüğüne büyük zarar veriyordu!..” Gene, “Tehatüful Felasife” yani “Felsefenin Tutarsızlığı” kitabında Gazzali; Felsefeyi ve felşefî düşünüşü reddeder! İslam’da “Aklın” değil “Naklin” esas olduğunu söyler! Ümmetin yani Müslümanların; “Soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk insanı olması gerektiğini söyler ve öyle tanımlar!..” İşte, İmam Gazzali’nin bu görüşlerine karşı, o yıllarda İspanya’da yaşayan ve Kordoba Kadısı olan, Gazzali gibi Hanefi-Sünni öğretisinin içinden gelen İbn-i Rüşt; Gazali’nin yazdığı ‘Tehatüful Felasife’ yani “Felsefenin Tutarsızlığı” kitabındaki; • Felsefeyi ve felsefî düşünüşü reddetmesi, • İslam’da “Aklın” değil “Naklin” esas olduğunu kabul etmesi, • Ümmetin soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlaması, Görüşlerine karşı çıkar ve adı “Tehatüfül-ü Tehafül” yani “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” olan bir reddiye (kitap) yazar!.. İbn-i Rüşt bu reddiyesinde; – Bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, – İnsan aklının da Allah vergisi bir yetenek olduğunu, bu sebeple insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, – Din kurallarının akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağını, – Akla uygun olanın, nakle (kutsal söz, vahiy) aykırı olamayacağını, – Felsefenin ve felsefecilerin, gerçeğin bilgisine ulaşmanın yolunu açtığını, tutarsızlığın buna karşı çıkmak olduğunu” söyler. Bölümünde okudunuz, İbn-i Rüşt Aristo’dan Platon’a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yapan ve onlara şerhler düşen bir İslam filozofudur. Antik Çağın filozoflarının kitaplarını aklı esas alarak yorumlayan İbn-i Rüşt, Hıristiyan dünyasında etkili olmuş ve onları aklına vardırmış, Batı dünyasına düşünebilmeyi tekrar öğretmiştir. Hele, matbaanın keşfiyle! Doğal olarak Kilise İbn-i Rüşt’ün bu yorum kitaplarını “Sapkınlık” diyerek okunmasını engellemeye çalışmışsa da Rönesans durdurulamamıştır. Ancak İslam dünyasına gelince, burada İbn-i Rüşt’ün görüşleri benimsenmemiş ve Gazzali’nin İslam tanımı, Sünni’lere dolaysısıyla Müslümanlığa egemen olmuştur!.. İşte burada sizi İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’e götüreceğim! İstanbul fethedilmiş ve Fatih Sultan Mehmet ulemayı toplar; “İslâm nasıl anlaşılmalı, İbn’i Rüşt’ün yorumu gibi mi, İmam Gazzali’in yorumu gibi mi? Uzun tartışmalar sonucu ulemanın kararı; “İmam Gazzali’nin yorumu gibi” olur!.. Zaten her otoritenin istediği “Düşünemeyen, teba insan değil mi?..” Kimileri, İmam Gazali için şöyle der; “İmam Gazali, ünlü risalesi ‘Tehatüful Felasife’ yani “Felsefenin Tutarsızlığı” kitabını yazarak, İslam’da “Aklın” değil, “Naklin” esas alındığı yılları başlatan ve İslam’da içtihat kapısını kapatan kişidir!..Gazali; “Ümmeti yani Müslümanları soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır!” Kutsal kitaplar dışında hiçbir eser İslam tarihinde bu kadar etkili olmamış ve trajik sonuçlar yaratmamıştır. İslam dünyasının yükselişini sonlandıran, bilimin ve felsefenin kâfirlik sayıldığı, insan aklının teslim alındığı büyük gericilik dönemi Gazali ile başlamıştır!.. Gazali sadece günümüze kadar gelen egemen Sünni teolojisini kurmamış, Şia öğretisi üzerinde de etkili olmuştur! Artık, İçtihat (yorum, yeni kural koyma) kapısını kapatarak, dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uydurulmasının önünü kesmiş, onu dondurmuş ve böylece İslam dinini, insanlığın tarihsel yürüyüşünün önünde gerici bir engele dönüştürmüştür!.. Gazali, bu anlayış içinde, İbn-i Sina’yı, Farabi’yi kâfirlikle suçlamıştır!.. İmam Gazali’nin öğretisi, bugünün geri ve Batı’nın kölesi olan İslam dünyasını yaratan anlayıştır!..” Hep “Sorgulayıcı olun” diye öğütledim ya!.. Hemen bir soru; “ Acaba, o tarihte siyasi oluşumlar bakımından olsun, fikir bakımından olsun İslam’ın Arap dünyasında yaşanan büyük kargaşa nedeniyle, “O tarihte, var olan siyasal nitelikli İslam oluşumlarının, varlıklarını sürdürebilmek için, düşünmeden itaat eden tutucu Müslümanlara mı gereksinimi vardı? ” Nasıl yorumlarsanız, yorumlayın sonuçta Gazali’nin İslam anlayışı hala Müslüman dünyasını etkiliyor!.. Taliban ve Suudi rejimleri buna örnektir!.. İbn-i Rüşt’ün aklı esas alan İslam anlayışını bu gün bile İslam dünyasında yalnızca 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde görebilmekteyiz!.. Ne yazık ki, İslam dünyasında, hala eski çağların değerleriyle yaşamak alışkanlığını sürdürmek isteyen siyasî oluşumlar var! İşte, İran, Afganistan, Pakistan ve Mısır!.. Elbet, tarihin akışına, insan doğasına, akla ve bilime karşı savaşanların uzun vadede kazanması mümkün değildir!.. Akıl mı, Nakil mi? İnsan Kul mu, Tanrının Görüntüsü mü? Karar sizin!.
  6. Çeşitli tiplerdeki ateizm, monoteizm ve hatta panteizm için pek çok felsefî argüman var. Ancak politeizm için herhangi bir felsefî-tabanlı argüman duymadım. Politeizm ya da paganizm felsefî olarak savunulabilir mi? Politeizm hakkında felsefî bir literatür var mı?
  7. Düşünbil ve Libido dergilerinin katkılarıyla ve ODTÜ Felsefe Topluluğu'nun organizasyonuyla 15-16-17 Şubat 2013 tarihlerinde yapılan 1 Teoloji Sempozyumu çok renkli geçti. Türkiye'nin ve dünyanın pek çok yerinden düşünür, yazar, akademisyenin konuşmacı olarak yer aldığı sempozyumun videolarını ben kaydettim ve montajları tamamlandıkça bu başlık altında yayımlayacağım. Ayrıca YouTube oynatma listesi buradadır: https://www.youtube.com/playlist?lis...TcuM4LrAWSxU6t
  8. Merhabalar, Insanların hepsi aynı gezegende yasamalarına ragmen, çevrelerini algılamaları farklı hatta zannedilenden çok farklıdır. Hiç bir dil konusmayan bir insan düsünelim. Bu insan çevresini tamamen bizden farklı algılayacakrtır. Onun için rüzgar bir görünmez varlık, ve onu itiyorsa bunu kasıtlı gibi algılayacaktır. Hatta konusan, belki Oxford Üniversitesinde okumus bir bilim adami ayagini çarptigi sandalyeyi azarlayıp çarparak bir nevi cezalandıracaktır... Farkındalık, çevremizdeki fenomen ve esyaları algılama kabiliyetimizdir. Bir İnuit kendisi için hayati önem tasiyan kar için inuktitutça John Steckley'ca en az 52 kelime kullanmaktadır : kayganlıgı, sertlik derecesi, düsüs biçimi gibi detaylara nazaren. Araplarda develerin cinsiyeti, yasi, rengi gibi detaylar üzerinden 255 isim kullanılır. Deve onlar için çok hayati bir gıda, binek ve yasam vesilesi oldugu için. Japonyada, tatlı, ekşi,acı ve tuzlu'dan tamamen ayrı umami tadı vardır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Umami) A. Sommerfelt, Arandalar'ın ninta (tekil) ve tara (çift) olarak saydıklarını farketmisti : 3 için tara-mi-ninta, 4'ten itibaren ise " çok " kelimesiyle yetinmekteymisler... Dogu Asyada farkındalık çesitleri çok sayıdadır. Insanlar bir insan sesini, bir hayvan sesinden, veya bir esya sesinden nasıl ayırt ederler hiç düsündünüzmü ? Hatta, örnegin bir Afrikalı L ile R harflerini ayırt etmekte güçlük çeker. Ve çinlerin sesli harflerindeki nüansları diger milletler ayıklamak için çok uzun çalısma gerekir. Hatta asla tam onlar gibi telafuz edemezler. Bebeklerde bu varyasionlar denenir, ve ilginç olarak en ufak detayı farkettikleri gözlemlenir. Hatta aynı seye bakan iki ayrı kültüre mensup iki kimse, degisik seyler algılayabilmekteler ?! Birisinin bir silah gördügü yerde, bir baskasi bir anlamsız esya görür. Birisine göre uzun olan saç digerine göre tuhaf biçimde kısa görünür... http://www.maniacwor...al-Illusion.gif Bu farkındalık degisikligi insanlar arasında çevrelerini algılamada inanılmaz uçuruma neden olmaktadır. Ana dilinden baska dilde konusan insan, o dilin anlamsallık ve sosyo-antropolojik havzasını kendi dili ve anlamsallıgı prizması ile degistirir. Ve aynı dilde konusuyor oldukları halde, aslında baska seyler çıkarabiliyorlar ?! Birisine göre ayıp olan ve yüz kızartan, digerinde kıvanç nedeni olabiliyor, birisinin bir tavrı kendisine olagan gelirken, digerini ürkütüp akli dengesi üzerinde süphe ettirebiliyor...
  9. bakifani

    Felsefe ve Bilim

    Bilim ve Felsefenin ilgi alanları farklı olarak söylense de hem felsefenin bilim üzerinde hem de bilimin felsefe üzerinde etkisi vardır. Felsefe bilime bakış açısı kazandırırken, bilim de felsefe de yeni ufuklar açar. Bilim, her toplumda felsefi akımlara göre farklı algılanmış, bilgi kaynağı ve meşru bilgiye ulaşma konularında aynen bu forumda olduğu gibi değişik görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ampirizm kendi içerisinde İdealist ve Materyalist olarak ikiye ayrılır. Mateyalist deneycilere göre; objektif olarak var olan dış dünyanın gözlem, deney ve deneyimle kavranabileceği varsayılır. İdealist Ampiristler ise, deneyimlere dayanır ve bunu duyumlarla sınırlarlar. Gerçek, embollerden ibaret olup insanların bilgi birikiminde ve algılamalarında saklıdır. Varlıklar, 'ideler aleminin' (düşünceler ve idealar) birer yansımasıdır. İsealistlerden bazıları deneyciliği de yetersiz bulur, zira deney ve duyumlara aşırı önem verip aklı geri plana itmektedir. Tümevarımın nasıl sağlanacağı net değildir. Pozitivizm (akılcılık, olguculuk) metafiziğin yerine olgulara dayanan bilimi savunur. Bilim olguları, başka olgulara dayanarak savunmalıdır. Aslında hem metafiziğin hem de materyalizmin arasında orta bir yol gibidir. Pozitivizme göre, doğrulanabilen bilgi gerçek bilgidir. Metafizik bilgiyi bilimsel bilgiden ayırmak için doğrulanabilirliği kullanır. Bir önermenin doğruluğu, onun doğrulanabilirliğine bağlıdır. Bununla beraber insanlar yanlış yönlendirildiklerinde yanılabilirler ve bu yüzden objektiflikten uzaklaşabilirler. Bu suretle bilim ve araştırmacı arasındaki en büyük engellerden biri ,önceden var olan kalıp yargılardır. Sonuç olarak, bilimin oluşması mantıksal bir süreçten geçmek zorundadır, yani somut olan soyut bir mantıktan geçerek var olur, hiç bir önerme de akıl uyürütmek için tek başına yeterli değildir. Eğer öncül önermeniz yanlış ise, sonuç önermeniz ve varacağınız sonuç ta yanlış olacaktır.
  10. 1-2 Şubat 2013 Felsefe, Tanrı ve Din 1 Şubat Cuma: 13:00 Halil Turan: “Eski Çağ’da Tanrılar, Tanrı, Tanrısızlık ve Ahlak” 14:30 Türker Armaner: “Tapınak Yıkılırken Spinoza” 16:00 Örsan K. Öymen: “Hume’un Agnostisizmi ve Nietzsche’nin Ateizmi” 17:30 Barış Parkan: “Feuerbach, Marx ve Kierkegaard’da Din ve Bireyin Oluşumu” 19:30 Akşam Yemeği (Grand Assos Otel Restaurant) 2 Şubat Cumartesi: 13:00 Ayhan Sol: “Natüralizm, Ateizm ve Darwinizm” 14:30 Cemil Güzey: “Şair, Sezgi ve Hakikat” 16:00 Oruç Aruoba: “‘Tanrı’ Nasıl ‘Öldü’?” 17:30 Uluğ Nutku: “Tanrı İnancı ve Felsefe” 19:30 Akşam Yemeği (Nazlıhan Otel Restaurant) 22:30 Uzun Ev’de Parti (DJ Örsan & DJ Resul) Not: Toplantılar Liman bölgesinde Nazlıhan Otel’de (0-286-7217385) gerçekleşecektir. Tüm konuşmalar ve diyaloglar Türkçe’dir. Behramkale Köy-Liman arasında ücretli dolmuş seferleri bulunmaktadır. Yemekler ve Uzun Ev’deki parti tüm katılımcılara açıktır. Ücretleri herkes kendisi doğrudan restaurant ve kafe işletmesine ödemektedir. Konuşmacılar hakkında kısaca: Uluğ Nutku: Cumhuriyet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden emekli olmuştur. (Profesör). Lisans ve Doktora derecelerini İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden almıştır. İlgi ve çalışma alanları: Felsefi Antropoloji, Epistemoloji, Etik. Descartes, Locke, Leibniz, Spinoza, Hume, Kant. “İnanmanın Felsefesi”, “Daha Güncel Felsefe”, “Felsefe ve Güncellik”, “Ur Uruk Urşu”, "Gezgin Felsefe", “İnsan Felsefesi Çalışmaları” kitaplarının yazarıdır. Alanında birçok makalesi ve çevirisi bulunmaktadır. Oruç Aruoba: Yüksek Lisans ve Doktora derecesini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden aldı. İlgi ve çalışma alanları: Epistemoloji, Etik, Hume, Kant, Kierkegaard, Nietzsche, Marx, Heidegger, Sartre ve Wittgenstein. “Benlik”, “Sayıklamalar”, “Kesik Esintiler”, “Geç Gelen Ağıtlar”, “Ol / An”, “Doğançay'ın Çınarları”, “Zilif”, “Çengelköy Defteri”, “İle İlişki Defteri”, “Yakın”, “Ne Ki Hiç Haikular”, “Tümceler Bir Yerlerden Bir Zamanlar”, “De ki İşte”, “Yürüme”, “Uzak”, “Hani”, “Olmayalı”, “Ne Otuz Altı Tanzaku” kitaplarının yazarıdır. Alanında birçok makalesi ve çevirisi bulunmaktadır. Halil Turan: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi (Profesör). Yüksek Lisans ve Doktora derecelerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden aldı. İlgi ve çalışma alanları: Epistemoloji, Ontoloji, Etik, Bilim Felsefesi, Descartes, Hume, Kant, Kuhn. “Mantık Terimleri Sözlüğü” kitabının yazarıdır. (Teo Grünberg, David Grünberg ve Adnan Onart ile birlikte). Alanında birçok makalesi ve çevirisi bulunmaktadır. Ayhan Sol: Orta Doğu Teknik Ünversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. (Profesör). Doktora derecesini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden almıştır. İlgi ve çalışma alanları: Epistemoloji, Bilim Felsefesi, Biyoloji Felsefesi, Çevre Felsefesi, Etik. Alanında birçok makalesi ve çevirisi bulunmaktadır. Örsan K. Öymen: Işık Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi (Profesör), Felsefe Sanat Bilim Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, Assos'ta Felsefe projesinin kurucusu ve direktörü. Lisans ve Doktora derecesini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden, Yüksek Lisans derecesini New York Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden aldı. İlgi ve çalışma alanları: Epistemoloji, Etik, Siyaset Felsefesi, Kuşkuculuk, Varoluşçuluk, Sextus, Hume, Nietzsche, Marx, Heidegger, Sartre. “Hume” kitabının yazarı ve derleyicisidir. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır. Cemil Güzey: Mimar Sinan Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi (Doçent). Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora derecelerini İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden aldı. İlgi ve çalışma alanları: Ontoloji, Etik, Dil Felsefesi, Hint Felsefesi, Herakleitos, Wittgenstein. Alanında birçok makalesi bulunmaktadır. Türker Armaner: Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. (Doçent). Lisans derecesini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden, Yüksek Lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden, Doktora derecesini Paris Saint Dennis VIII Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden aldı. İlgi ve çalışma alanları: Estetik, Siyaset Felsefesi, 19. Yüzyıl Felsefesi, Dil Felsefesi, Frege, Wittgenstein, Boethius, Fichte, Schopenhauer, Marx, Kierkegaard. “Dalgakıran,” “Taş Hücre”, “Kıyısız” (kısa öykü) ve “Tahta Saplı Bıçak” (roman) kitaplarının yazarıdır. Alanında birçok makalesi ve çevirisi bulunmaktadır. "Lapsus" dergisinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni'dir. Barış Parkan: Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi (Doçent). Yüksek Lisans derecesini Milwaukee Wisconsin Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden, Doktora derecesini Texas Üniversitesi (Austin) Felsefe Bölümü’nden aldı. İlgi ve çalışma alanları: Siyaset Felsefesi, Etik, Ontoloji, Marx, Hegel, Whitehead. “Marx” kitabının yazarı ve derleyicisidir. Alanında çeşitli makaleleri bulunmaktadır. http://www.youtube.com/watch?v=5SPzqJUZCkI
×
×
  • Yeni Oluştur...