Jump to content

Kozmos

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    70
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

3 Takipçiler

Kozmos Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Güncel Profil Ziyaretleri

1.465 profil görüntüleme
  1. Kozmos

    Dinsizliğin ahlâksızlıkla eşdeğer olması üzerine..

    ...daha iyidir, değil mi? Uzun bir aradan sonra esenlikler... Başlığım, insanlık adına adaleti sağlamakla kalmıştı, ancak anlaşılan o ki kaldığı yerde hiçbir gelişme gökstermeksizin öylece kalmış.
  2. Kozmos

    Göcmen Kuslar

    İnsan, yaşadığı doğal ortamı belirli ölçülerde manüple edebilir; ancak bunun tersi durumlarda göz önünde bulundurulmalıdır. Bu ters durumlar için verebileceğimiz en güncel örnek, özellikle sıcak bölgelerde yazın yaylaya çıkan insanlardır. Yazın o bölgelerde, şehirdeki nemli ve sıcak havanın etkisiyle daha serin yerlere gitme isteği insanlarda doğar. Genellikle yaşlı ve emekli insanların bu isteği daha fazladır. Şehir yaşamı hızlı, iş yaşamı süreğen ve hava kirliliği yoğun olduğu için şehirden uzaklaşılarak şehire oranla daha serin ve temiz yerler seçilir. Bu saydıklarınıza insanı da eklemek gerekir, insanlık tarihinde birçok göç süreçlerine rastlamak olanaklıdır. Evrimi gerçekleşmemiş, "ortama uyum sağmamamış" diye birşey evrimde söz konusudur değildir; çünkü ortam 'durağan' bir olgu değil, 'devingen'dir. Okumanız için bu konuda bazı makaleler vereceğim. Bilim & Teknik dergisinden;(Eski sayılardan) Göçmen Kuşlar Kuşlarda Göç Olayı Esenlikler!
  3. Dinsizliğin ahlâksızlıkla eşdeğer olmasının ahlâk kurallarını dinlerin belirlemesinin yanında bir diğer nedeni, popüler kültürde sözde inançlı insanların olumsuz davranışlarının üstünü örtmek için dine sarılıp yalan söylemesidir. Popüler kültürde kötü bir davranış sergileyen insandan, kendine temize çıkarmak için: “Ben Müslüman bir adamım, beş vakit namazımı kılarım, yapmayın etmeyin!” gibi şeyler duymak hiçte umulmayacak bir durum değildir. Bu insanlar yüzünden dinsizlik, ahlâksızlıkla eşdeğer bir seviyeye gelmiştir. Bu olay, bizim kültürümüz dışında olmuyor olabilir ancak söz konusu biz isek, bunun fütursuzca gerçekleştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu insanlar dini, sadece günlük yaşantıda “iyi bir insan” olarak görünmek için kullanırlar, kendilerini kamufle ederler. Ağızlara sakız olan birkaç dini sözü ezberleyip sıkıştıkları zaman dillerine getirirler. Dinini iyi bilen ve bunu yaşam felsefesi haline getiren insanlar bunun dışındadır, ancak onlarda dinsel duygularının coşkusuyla kendi ahlâk kurallarını benimsemeyenleri bir kaşık suda boğabilecek hale gelebilirler; bunlara örnek vermek zor değildir. Dini kuralları benimseyip bunu kötü emelleri için kullanmayan insanları bir kenara koyarsak, diğer grup için ne demeliyiz? Dindarlar hep, “din olmazsa insanlar kötü olurlar, düşünsenize hiçbir kural yok!” derler ama bunu derinlemesine düşünmezler. Şimdi, derinlemesine olmasa da biraz açalım konuyu, din midir insanı iyi yapan? Din midir insanın kötü davranışlarını önceden öngörüp bunu engelleyici bir sistem yapan? Eğer bunları kabul ediyorsanız size kötü bir haberim var. Kötü haber şu: Bu düşüncenizi kötü insanlar iyi görünmek için kullanıyor! Şimdi, az önce derinlemesine olmasa da açtığımız konuyu bir adım daha aşağı indirelim. Temel attığımız kavramlar, iyilik-kötülüktü ve bunun üzerinden kötü insanların kendilerini gizleme çabasını söyledik. Bir adım daha indirdiğimiz konunun iyilik ve kötülük bölümü, dinlerden bağımsız objektif bir değer taşımaktadır. İyiliğin ve kötülüğün derinlemesine felsefesini yapmadan söylemek istediğim şey, dindarların bu kavramları kabul etmesi ve bunu idare etmek istemesidir. Bu idare etmek istemesi bir yan ürün olarak kötü insanların kendilerini kamufle edecekleri bir avantaj oluşturmaktadır. Bu avantaj seçilime uğrayarak aynı gen havuzunda olduğu gibi davranış havuzunda baskın hale gelmekte, kötülüğün niteliği değişip iyiliğe yaklaşmakta ve bu ayırt edilemez duruma gelmektedir.* Şimdi, indiğimiz derinlikten yukarı çıkalım ve konumuza şu yönden bakalım: “Neden iyi ve kötü insanı dini kurallar dışında gözlemleyemiyoruz? Neden bu hak bize tanınmıyor?” Bu savımız, yani bu insanları dini kuralların dışında gözlemleyemememiz, dini kuralların tutuculuğu ve baskısı yüzündendir. Eğer kötü insanları dinlerden bağımsız tanımlayabileceğimiz bir yön bırakılırsa, bu daha net bir şekilde ayırt edilecek ve bunun önüne geçme şansları elde edilecektir. Bu, dinsiz ya da şuan belirlemediğimiz herhangi bir nitelikteki insan açısından avantajlıdır; özellikle de dindar insanları kendi dini ahlâk kuralları ile aldatanlar açısından. Dolayısıyla bu gibi ahlâk kuralları koymak, yukarıda saydığımız nedenlerden ötürü kararlı bir strateji değildir; çünkü kötü insanların bu kurallar altında kendini kamufle etme olasılığı vardır. Öte yandan iyi insanların niteliği düşmekte ve iyilik-kötülük kavramları tersyüz edilmektedir. Şimdi dindarların çoğu burada kırmızı bir bayrak kaldırıp: “Tanrı zaten iyiyi ve kötüyü bilir, öteki dünyada cezasını verir” diyebilirler; ancak sınanamayan bir kavrama, yani “ölümden sonra yaşama” bel bağlamaktansa, bu dünyada gerçeği kavrayıp hiç olmazsa burada adaleti insanlık adına sağlamak daha iyidir, değil mi? *İyilik niteliğinin değişmesi, dindar kümesi içinde ayırt edilemez durumda kötü insanların olmasıdır. Yazının temel savı da budur; dindar olarak iyi insan kümesi içinde dinsiz insandan bağımsız kötü insanın bulunmasıdır; bunun nedeni de, dindar insanların "iyi insan" olarak tanımlanmasıdır. Esenlikler.
  4. Kozmos

    Michael Behe

    Öyle birşey dediğinizi söylemiyorum. O paragrafımdaki nesnelere değil, yönteme bakınız. Esenlikler!
  5. Kozmos

    Michael Behe

    (NOT: Yazının bir bölümünden sonra size hitap etmekten çıkmaktadır.) Sayın Anibal, Sonus için, verdiğiniz örnekler bir şey ifade etmiyor; çünkü siz son model bir arabanın eski model arabalardan ileri geldiğini savlayarak, şuan ki arabanın rahatlıkla bu haline gelebileceğini söylüyorsunuz, yani döngüsel bir akıl yürütüyorsunuz. Elbette bu örneğin sizin için ne ifade ettiğini anlıyorum, tutarlı olduğunu da biliyorum; fakat bu örneği sonus’un düşündüğü şekle çevirmek biraz zor gibi görülüyor. Şimdi, otomobil bir canlı değildir ve üreyemez, kendi kopyalarını oluşturamaz; ancak canlılık için böyle bir ayrıcalığı –canlılık tanımı gereği- vermemiz gerekiyor. Şuan da bulunan karmaşık bir sistemden geriye doğru adımlar attığımız zaman, aynı sizin verdiğiniz örnek gibi bir durum ortaya çıkacaktır. Sonus ise böyle bir geri gitmenin yapılmayacağını, karmaşık bir sistemin “şuan ki halini” ele alarak onun indirgenemez olduğunu söylüyor. Sonus kısaca şöyle diyor: “Gelişmiş canlıların birçok ‘olmazsa olmaz’ yapısı vardır; örneğin kalp yapısı. Şimdi siz bana kalbin yapısındaki bileşenleri anlatarak bir açıklama yapmış olmazsınız; çünkü yapısal bütün, bileşenleri öncelemiştir. Dolayısıyla, bu yapı bir ‘bütün’ olarak amaçlanmıştır ve indirgenebilir değildir.” Eğer türsel gelişmeyi ve karmaşıklaşmayı hesaba katmasam, birey üzerinde değerlendirsem: Evet, indirgenemeyen yapılar vardır ve bu indirgenemeyen yapıların bileşimini söyleyerek bunu indirgenebilir bir şey yapamazsınız. Ancak bunu sadece “indirgenemez” olarak tanımlamalıyım, yapı basit olsa dahi mutlaka indirgenemez bir özelliği olabilir, karmaşıklığı eklememeliyim. (Burası çok önemli) Şimdi, sürekli türsel gelişmeyi tekrar etmemin ve bu şekilde düşünülmesini istememin nedeni nedir? Nedeni şudur: Canlılar kendi kopyalarını yaratırlar ve evrim bu küme içerisinde ilerler. Evrim, bireysel olarak yapıyı karmaşıklaştırmaz, geliştirmez. Türsel olarak kopyalamada gerçekleşir ve birikim elde edilir. Gelişmiş yapıdan bir önceki yapı bireysel bazda değil, türsel bazda değerlendirilmelidir. Bu şekilde değerlendirirsek işte o zaman yapı indirgenebilir bir konuma gelecektir. Bu bir ön kabul değildir, bunu savlayıp üzerine argümanlar dizilmez, tam aksine, canlılık üremek demektir ve evrim de üreme hattı üzerindeki değişimler anlamına gelir. Bir bütün olarak amaçlanma konusuna gelirsek: Yukarıdaki iletilerimde sonuçları gözlemleyen özneden söz ettim. Bir şeyin bir “amaç” uğruna bir araya geldiğini söylemek ancak o şeyin sonucunu gözleyerek elde edilir. Ortaya çıkan bu sonuç, herhangi bir şey olabilir. Oksijen ve hidrojen atomunun birleşmesiyle ortaya “su” çıkması da olabilir. Sonus’un tanımlamaları gereği ben ortaya çıkması amaçlanan şeyi, yani “suyu” oksijen ve hidrojen atomlarına dayanarak anlatamam, bunu indirgeyemem; çünkü bunlar bir bütün için –su için- öncelenmiştir. (Doğru, bu bileşenler çıkarılırsa su, su olmaz. Dolayısıyla indirgenemez. Oksijen ve hidrojen atomlarının yapısal özelliklerini sayarak da bunu indirgeyemezsiniz.) Burada altını çizmek istediğim nokta, oksijen veya hidrojen atomunu başka bir atomla sentezleyince ortaya başka bir “sonucun” çıkmasıdır. Bu takdirde ortaya çıkan bir başka sonucu, aynı etkenlere öncelemiş oluruz. Bu da ortaya çıkan sonucun öznel, o anki bilgiye dayalı olduğunu gösterir. Dolayısıyla “amacın” objektif bir değer olmadığını belirtir. Atomik düzeyin aksine moleküler düzeyde bu konuya daha ilginç örnekler verilebilir. Richard Dawkins’in dediği gibi, yüksek katlı bir inşaat’ın son halini görmekte ısrar ediyorsunuz, oysa o katlar çıkılırken yardımcı direkler kullanıldı ve sonra çıkarıldı. Bu bir sihirbazlık numarası değildir, basit bir tekniktir. Sayın Sonus için şunu da eklemek istiyorum: Arabanın aynaları da yaşamsal önem taşımaktadır. Örneğin, araba yolda giderken eğer sol şeride geçecekse aynalara ihtiyacı vardır. Aynalar olmazsa kaza yapabilir ve bir hurda yığınına dönüşebilir (ölebilir.) Ayrıca kaportasının da önemi vardır çünkü rüzgârın araba üzerinden geçişini ve yol tutuşunu belirler, bunlarda yaşamsal önem taşımaktadır. Bu da demek oluyor ki, küçük önemsiz ayrıntılar dediğimiz şeyler de yaşamsal önem taşımaktadır. Önemli olduğu gibi bunlarda “doğal seçilim” etkisindedir.. Esenlikler!
  6. Kozmos

    Michael Behe

    DNA hakkında akademik düzeyde bir bilgi birikimine sahip değilim; ama bunu bilgisayar üzerinde sizin söylediğiniz şekilde modelleyebilirim. Bu modellemeye geçmeden önce şunu bir kez daha dile getiriyorum: DNA’yı canlı organizmadan bağımsızmış gibi tanımlıyorsunuz. Buradan hangi sonucu elde etmek istediğinizi anlamış değilim. Demişsiniz ki; “Çünkü DNA’daki içerik canlıda karşılık bulmaktadır.” Şimdi benim anlam veremediğim nokta, DNA kümesi ile “canlı organizma” kümesi farklı mıdır? Öncelikle bu konuda uzlaşmalıyız. Canlının tanımı gereği maddesel olarak içerisinde DNA var ve içerisindeki bu bilgiler bir sonraki nesle geçiyor. Dışarıdan bir etki olmaksızın tamamen küme içerisinde ilerliyor.(Dış dünyadaki maddesel etkilerden bahsetmiyorum.) Sizin belirttiğinizden anladığım, DNA’nın kendi başına bir varlık olması ve niteliksel olarak bilinçlice kodlanmasıdır. Dikkat edin, DNA’daki içeriğin karşılığını yadsımıyorum, bunu soyutlarken dış kümeye koymamamıza dikkat etmemizi istiyorum. Yani DNA’yı bilgisayara “sonradan“ yüklenen bir program olarak görmememizi söylüyorum. Bilgisayarın içinde doğal olarak zaten program/işletim sistemi vardır diyorum. Bununla birlikte bilgisayar kendini kopyalarken bu birikiyor ve kendi niteliğini kendi yaratıyor diyorum. İlk tümcemde bahsettiğim modellemeye gelirsek: Bilirsiniz, bilgisayarımızdaki herhangi profesyonel bir grafik programında “renk kodları” vardır. Bu renk kodları yardımıyla elde etmek istediğimiz renkleri sayısal olarak görebiliriz. Bu demek oluyor ki bu sistem üzerinde herhangi bir sayının renk olarak karşılığı vardır. Örneğin kırmızı renk ile pembe renk arasında şöyle bir kod “ff004e” elde ettim. Bu kodu programda uygulayarak düşündüğüm rengi elde edebiliyorum. İşte tam burada ben "nitelik" kavramını biraz genişletiyorum. Diyorum ki, bu sayıların ortaya çıkardığı “sonucu” görmem tamamen özneye dayalı bir niteliktir; çünkü gözlemden elde edilen bir sonuç vardır. Gözlem daha farklı sonuçlanabilirdi, bilincim dışında geliştiği için gözlemlediğim sonuçtan daha farklı bir şey olabilirdi; fakat ben orada bir gözlemci olarak bulundum ve bunu ben nitelendirdim: “ff004e” kodları ile “kırmızı/pembe karışımı” bir renk ortaya çıkıyor dedim. Bu sonucu çıkarmamıza algılarımızı da katabilirsiniz, monitörünüzdeki piksellerden tutun, nöronsal etkileşimlere kadar her şey önemlidir. Şimdi, bir kez daha, “canlıda karşılık bulan veri” konusunda nitelendirmemizi değerlendirelim. DNA’daki bilgiler sizin belirttiğiniz “nitelik” şeklinde “objektif” değildir; işin içinde canlıda ortaya çıkan “sonucu” gözlemleyen bir özne vardır.(İşin komik yanı, özne'de DNA ürünüdür) İşte benim bahsettiğim öznel olarak “nitelik” budur. Bana göre nesnel olarak sizin tanımladığınız şekilde “nitelik”, maddenin kararlılığından başka bir şey değildir. Madde kararlı olduktan sonra ister "A" olsun, ister "B" olsun bir sonuç ortaya çıkar. NOT: Biraz karmaşık ve tutarsız şeyler söylediysem üzgünüm. Şu sıralar bu tür konuları kaldırabilecek ruh halinde değilim. Esenlikler!
  7. Kozmos

    Michael Behe

    Başlığın konusu olan iletiyi dikkate almamışım. "İndirgenemez karmaşıklık" hakkında R.Dawkins'in birçok kitabı var ancak kısa kesitler olarak alıntılayabileceğim kitap sadece Tanrı Yanılgısı'dır. "Kör Saatçi" ise geniş ölçekte derinlemesine açıklamalar getirmiştir, kitabı satın almanızı tavsiye ederim. "Tanrı Yanılgısı" kitabından alıntı: -İndirgenemez Karmaşıklık- Darwin ve Wallace’nin çözdüğü sorunun önemini şişirmek imkânsızdır. Yaşayan her organizmanın anatomisi, hücre yapısı, biyokimyası ve davranış özelliklerinden, ayrıntılı örnekler vererek söz edebilirim. Ancak görünürde tasarımın en dikkat çekici ve başarılı örnekleri, (bariz sebeplerden ötürü) elbette yaradılışçı yazarlar tarafından ortaya çıkarılmıştır ve benim kibar ironimi hak eden yaradılışçı kitap şudur: Yaşam – Buraya nasıl geldim? İsimsiz bir yazardır ancak Watchtower Bible and Trackt Society tarafından on altı dilde, 11 milyon kopyası basılmıştır. Ancak bu kitap bana yalnızca yayıncı firma tarafından takdir edilmiş gibi geliyor, çünkü 11 milyon adet basılan bir kitabın dünyanın dört bir yanındaki iyilikseverlerden sadece 6 kişinin, bana istemediğim bir hediye olarak göndermesi bunun en sağlam kanıtıdır. Bu anonim ve savurganca dağıtılmış çalışmanın bir sayfasını rastgele açtığınızda, Venüs Çiçek Sepeti (Euplectella aspergillum) adıyla bilinen süngeri ve beraberindeki Sir David Attenborough alıntısından fazlasını bulamayız: ‘Venüs Çiçek sepeti adıyla bilinen ve silikon dikenlerle bezeli karmaşık bir süngerin temel çatısını incelediğiz de, hayal gücünüz şaşkına döner. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen mikroskobik hücreler nasıl bir iş birliği yaparak milyonlarca camsı kıymığı ve bu kadar karmaşık ve güzel bir kafesi oluşturur? Bunu bilemeyiz’ The Watchtower yazarları son cümlemeyi eklemekte zaman kaybetmez: ‘Ancak bildiğimiz bir şey var: ‘Bu sünger rastlantı sonucu tasarlanmış olamaz.’ Bu gerçekten doğru, rastlantıyla tasarlanmış olamaz. Hepimizin bu konuyla ilgili hemfikir olacağımız bir durum vardır. Euplectella aspergillum iskeleti gibi fenomenlerin istatistiksel ihtimalsizlik ne kadar yüksek olursa, rastlantısallık mantıklı bir çözüm olmaya o kadar uzaklaşır: İhtimalsizlik kelimesi de zaten bu durumu tanımlar. Ancak ihtimalsizlik bilmecesiyle aday çözümler, yanlış yorumlanan tasarım ve rastlantısallık değil tasarım ve doğal seçilimdir. Rastlantısallık canlı organizmalarda gözlemlediğimiz yüksek seviyedeki ihtimalsizliklerle açıklamaya getirilen bir çözüm değildir ve aklı başında hiçbir biyolog, böyle olduğunu iddia etmemiştir. Aslında daha sonra açıklayacağım üzere tasarım da gerçek bir çözüm değildir; ancak şimdilik her yaşam teorisinin çözmek zorunda olduğu sorunu açıklamakla devam etmek isterim: raslantısallıktan kurtulma sorunu. Watchtower’in sayfalarını çevirdikçe, Loğusa Otu (Aristolochia trilobata) adıyla bilinen şahane bitkiye rastlarız ki her parçası mükemmelce tuzağa düşürmek üzere tasarlanmış gibi görünür. Böcekler polenlerle kaplanır ve başka bir Loğusa Otu’na sevk edilirler. Çiçeğin karmaşık zaferi Watchtower’i şu soruyu sormaya iter: ‘Bunların hepsi rastlantı sonucu mu oluşmuştur? Ya da akıllı tasarımcı tarafından mı yaratılmıştır?’ Bir kez daha, hayır, elbette rastlantı sonucu oluşmamıştır. Bir kez daha, akıllı tasarım rastlantısallığın tek doğru alternatifi değildir. Doğal seçilim yalnızca sade, mantıklı ve hoş bir çözüm değildir; rastlantısallığa karşı şu ana kadar önerilmiş tek alternatifidir. Akıllı tasarımcı tıpkı rastlantısallık gibi aynı sakıncadan zarar görür. Bu açıkça anlaşılır biçimde istatistiksel ihtimalsizliğe akılcı bir çözüm getirmez. Ve ihtimalsizlik ne kadar yükselirse, akıllı tasarımcı da aynı oranda mantıksız kaçar. Akıllı tasarımcının sorunu iki katına çıkardığı çok açıktır. Sorunun artmasına bizzat tasarımcı sebep olur çünkü doğrudan doğruya kendi kökeniyle ilgili daha bir sorunu açığa çıkarır. Bir Loğusa Otu kadar olanak dışı bir canlıyı zekâsıyla tasarlama kapasitesine sahip herhangi bir varlık başlı başına en az Loğusa Otu (ya da kâinat) kadar olanak dışı olmalıdır. Bu berbat kısır döngüyü sonlandırmaktan çok uzak olarak Tanrı, döngüyü olabildiğince kötü bir hale sokar. Watctower’in sayfalarını çevirmeye devam ettiğimizde dev kızılağacın (Sequoiadendrongiganteun) dokunaklı bir açıklamasına ulaşırız. Bahçemde bir tane var çünkü bu özellikle sevdiğim bir ağaçtır; henüz sadece bir bebek, hemen hemen yüz yaşında ancak çevredeki en kısa ağaç. ‘Kızılağacın yanında duran sıska bir adam yalnızca bakışlarını sessizce yukarı diker ve bu heybetli ağaç karşısında saygı duyar. O halde bu görkemli devin yapısı ve onu oluşturan küçük tohumların bir tasarım eseri olduğuna inanmak mantıklı değil midir?’ Bir kez daha, eğer tasarımın tek alternatifinin rastlantı olduğunu düşünürseniz, o halde hayır, mantıklı değildir. Ancak yazarlar ya zekâları yetmeyip kavrayamadıkların ya da bunu yapmayı istemediklerinden, bir kez daha gerçek alternatif doğal seçilimi ima etmeyi unuturlar. Bitkilerin (ister küçük Farekulakları ister devasa Kaliforniya Çamları) kendilerini inşa edecek enerjiyi kazandıkları sürece fotosentez denir. Watchtower: Bir biyolog şöyle der, “Fotosentez sırasında, yaklaşık olarak yetmiş farklı kimyasal tepkime olur,”. “Bu gerçekten de mucizevî bir olaydır.” Yeşil bitkiler doğanın “fabrikaları” unvanını almışlardır; güzel, dingin, çevre kirletmeyen, oksijen üreten, bitkiler suyun geri dönüşümünü sağlar ve dünyayı besler. Bunun açıklaması rastlantısallık olabilir mi? Buna sahiden inanır mıyız?’ Hayır, buna inanmamalıyız; ancak örneğin ardından örnek tekrarlaması bizi hiçbir şeye ulaştırmaz. Yaradılışçı ‘mantığı’ hep aynıdır. Bazı doğal fenomenlerin rastlantısal olarak var olması istatistiksel olarak çok imkânsızdır ve ilaveten bu fenomenler çok karmaşık, çok güzel, çok huşu uyandırıcıdır. Bu yazarların rastlantısallığa sunabildikleri tek alternatif tasarımdır. Bunların hepsi bir tasarımcı tarafından yaratılmış olmalıdır. Ve bilimin bu hatalı mantığa yanıtı aynıdır. Rastlantısallığın tek alternatifi tasarım değildir. Doğal seçilim daha iyi bir alternatiftir. Aslında, tasarım daha en başında gerçek bir alternatif değildir çünkü çözdüğü sorudan daha büyük bir sorun doğurur: tasarımcıyı kim tasarladı? Rastlantısallık ve tasarım, her ikisi de istatistiksel ihtimalsizliğin çözümü olarak başarısızdırlar çünkü biri başka bir sorun doğurur, diğeriyse sorunu kısır döngüye çevirir. Doğal seçilim gerçek bir çözümdür. Şimdiye kadar sunulmuş yegâne işleyen çözümdür. Ve yalnızca işleyen bir çözüm değil aynı zamanda müthiş bir şıklığın ve gücün açıklamasıdır. Doğal seçilimi ihtimalsizlik probleminin başarılı bir çözümü yapan ancak aynı anda rastlantısallık ve tasarımı daha ilk adımda başarısızlığa uğratan nedir? Yanıt doğal seçilimin ihtimalsizlik problemini küçük parçalara ayıran birikimli bir süreç olmasıdır. Bu küçük parçaların her biri belli belirsiz imkânsızdır ancak bu o kadar ket vurucu bir durum değildir. Belli belirsiz sonuçlar yüksek miktarda olup, bunlardan bir yığın oluşturulduğu takdirde, bu yığının sonuç ürünü gerçekten çok ama çok imkânsızdır, o kadar imkânsızdır ki rastlantısallığın menzili dışına çıkar. Bunlar yaradılışçının bıktırıcı biçimde geri dönüştürdüğü kanıtın ana fikrini veren sonuç ürünleridir. Yaradılışçı esas sonucu tamamen es geçer çünkü istatistiksel ihtimalsizlik oluşumunu bir kerelik, eşsiz bir sonuç olarak görmekte ısrar eder. Birikimin gücünü idrak edemez. İhtimalsizlik Dağına Tırmanmak’ta, konuyu bir mesel yardımıyla izah ettim. Dağın bir tarafı tırmanılması imkânsız dik bir kayalıktır ancak diğer tarafta zirveye doğru yumuşak bir eğim bulunur. Dorukta karmaşık bir makine vardır, bu bir göz ya da bakterisel kamçı motoru olabilir. Böyle bir karmaşıklığın parçalarının kendiliğinden birleşebilmesi mantıksız görüşü, dağın eteğinden doruğa sadece tek bir sıçrayışıyla sembolize edilmiştir. Evrim, bunun aksine, dağın diğer tarafında bulunur ve zirveye kadar yumuşak eğimi kullanarak emekler: kolay! Doruğa bir sıçrayışla erişmek yerine yumuşak eğimi ağır ağır tırmanma prensibi oldukça yalındır, insan bir Darwin’in sahneye çıkarak bunu keşfetmesinin bu kadar uzun sürmesine şaşırmadan edemiyor. Başardığı zamanda, Newton’un annus mirabilis’inin üzerinden yaklaşık üç asır geçmişti ki Newton bu başarıyı Darwin’e göre çok daha zor koşullar altında gerçekleştirmiş gibi görünüyor. Mutlak ihtimalsizliğe bir diğer metafor bir banka kasasındaki şifreli kilittir. Teorik olarak, bir banka soyguncusu şansı olabilir ve rastlantı eseri doğru sayı birleşimini tuşlayabilir. Bankanın şifreli kilidi pratikte bu rastlantısallığı imkânsız kılmaya yeter ihtimalsizlikte tasarlanmıştır; şifreyi çözmek hemen hemen Fred Hoyle’nin Boing 747’si kadar olanak dışıdır. Ancak, her adımda küçük ipuçları veren kötü tasarlanmış bir şifreli kilidimiz olduğunun düşünün; Tıpkı Sıcak-Soğuk oyunu oynayan çocukların ebenin konumuna göre ‘sıcak-soğuk’ diye bağırmaları gibi. (Ebe hedefe yaklaştıkça “sıcak, uzaklaştıkça “soğuk” diye tüyo verilir.) Şifreli kilidin kadran mekanizmasının hırsız her doğru rakama yaklaştığında belirleyici metalik sesler çıkardığını varsayın. Hırsız eninde sonunda büyük piyangoya ulaşır. İhtimalsizlikten kanıtı kendi lehlerine kullanmayı deneyen yaradılışçıların biyolojik adaptasyonu daima, sonucu belli olmamış bir “ya büyük piyango, ya elde var sıfır” bulmacası olarak sayarlar. ‘Ya büyük piyango, ya elde var sıfır’ safsatasının diğer bir adı da ‘indirgenemez karmaşıklık’tır (İK). Göz görür ya da görmez. Kanat uçar ya da uçmaz. Faydasız orta ürünler oldukları zannedilse de bu açıkça hatalı bir sanıdır. Bu gibi orta ürünler pratikte boldur ki teoride de bunun tam anlamıyla böyle olmasını beklememiz gerekir. Yaşamın şifreli kilidi bir, ‘ısınıyor, soğuyor, ısınıyor’ cihazıdır. Yaradılışçılar İmkânsızlık Dağı’nın yıldırıcı dik kayalığı dışındaki her şeye kör kalırken, gerçek yaşam İmkânsızlık Dağı’nın diğer tarafındaki yumuşak eğimlerin arayışındadır. Darwin Türlerin Kökeni’nin bütün bir bölümünü ‘Değişiklik geçiren nesil kuramındaki anlaşılmazlıklar’ konusuna ayırmıştır ve şu doğru bir ifade olacaktır ki bu kısa bölüm o zamana kadar ileri sürülmüş bu sözüm ona anlaşılmazlıkların her birini önceden kestirmiş ve günümüz için etkisiz hale getirmiştir. En zorlu sorunlar Darwin’in ‘aşırı kusursuz ve karmaşık organlarıdır’ ki bunlar bazen hatalı bir mantıkla ‘indirgenemez karmaşıklık’ olarak tnımlamıştır. Darwin gözün özel bir sorun çıkardığı belirlemiştir: ‘Gözü, farklı mesafeleri odaklanmaya, farklı miktardaki ışığı içeri almaya ve küresel ve renksel sapmaları düzeltmeye yarayan eşsiz düzeneklerin hepsiyle ele aldığımızda, bu organın doğal seçilimin etkisiyle meydana gelmiş olma olasılığı dürüstçe itiraf ederim ki bana son derece saçma geliyor.’ Yaradılışçılar bu ifadeyi sinsice tekrar tekrar vurgularlar. Darwin’in konuyla ilgili diğer yorumlarını asla vurgulamadıkları söylemeye bile gerek yoktur. Darwin’in oldukça rahat görünen bu itirafı aslında tumturaklı bir hiledir. Bu şekilde rakiplerini tam karşısına almayı ve zamanı gelip de yumruğunu attığında en güçlü etkiyi vermek istemişti. Bu yumruk, elbette ki Darwin’in gözün kademeli olarak nasıl evrim geçirdiğini basitçe izah etmesiydi. Darwin ‘indirgenemez karmaşıklık’ ya da ‘imkânsızlık dağına çıkan yumuşak eğilim’ ifadesini kullanmamış olabilirdi ancak her ikisinin de temelini açıkça anlatmıştı. ‘Yarım gözün faydası nedir?’ ve ‘Yarım kanadın faydası nedir?’ sorularının her ikisi de ‘indirgenemez karmaşıklık’ kanıtının tanımlanmasıyla ilgilidir. İşleyen bir birimin parçalarından birinin çıkarılması eğer tüm birimin işlemesini engelliyorsa, bu birimin indirgenemez karmaşıklıkta olduğu söylenir. Bunun, hem göz hem de kanatlar için bariz bir durum olduğu düşünülür. Ancak bu sanıları dikkatlice gözden geçirmeye vakit tanıdığımızda yanlışlığı hemen fark ederiz. Göz lensi ameliyatla çıkarılmış bir katarakt hastası gözlükleri olmadan net göremez ancak bir ağaca çarpmayacak kadar ya da bir uçurumdan düşmeyecek kadar iyi görür. Bir yarım kanat gerçekten de tam bir kanat kadar iyi değildir ancak hiç kanat olmamasından kuşkusuz daha iyidir. Bir yarım kanat bir ağaçtan ya da belirli bir yükseklikten düşüşünüzü hafifleterek hayatınızı kurtarabilir. Ve bir kanadın yüzde 51’lik bölümü biraz daha uzun bir ağaçtan düştüğünüzde sizi kurtarabilir. Bir kanadın hangi oranda bölümüne sahip olursanız olun, düştüğünüzde hayatınızı kurtaracağı bir yükseklik vardır ki buna göre biraz daha küçük bir kanatçık aynı düşüşte size fayda sağlamayacaktır. “İnsanların üzerinden düşebileceği farklı boylardaki ağaçlar” deneyi teorik olarak dikkate alınması gereken bir yöntemdir ve yüzde 1’den yüzde 100’e kadar olan her bir kanat kendine özgü bir yumuşak düşüş avantajı sağlamalıdır. Ormanlar havada süzülen ya da paraşüt yapan hayvanlarla doludur ve bunlar pratikte İmkânsızlık Dağı’nın özel eğiliminden yukarı tırmanan her adımda örnek teşkil ederler. Farklı boylardaki ağaçtan düşüşe kıyasla, yarım bir göz (yüzde 50’lik) bir hayvanın hayatını kurtarabilirken, yüzde 49’luk bir gözün bunu yapamayacağı durumları akla getirmek oldukça basittir. Yumuşak düşüşlerin buradaki karşılığı, ışıklandırma şartlarındaki değişiklikler ve avınızı ya da avcınızı görebildiğiniz mesafedeki değişiklerdir. Ve kanatlar veya uçmayı elverişli bedensel yapılar gibi mantıklı orta ürünleri akla getirmek oldukça basittir: Hayvanlar âleminin her köşesinde bolca bulunurlar. Yassı solucanın, tüm mantıklı ölçümler dâhilinde, yarım insan gözünden daha düşük yetenekte bir gözü vardır. Nautilus (ve belki de soyu tükenmiş fosil kuzenleri ki Paleozoik ve Mesozoik suların hâkimiydiler) yassı kurt ve insan arasında, orta düzeyde bir göze sahiptir. Işığı ve gölgeyi fark edebilen ancak görüntüden yoksun yassı kurt gözünün aksine, Nautilus’un ‘iğne deliği kamera’ gözü gerçek bir görüntü elde eder; Ancak bizimkisine kıyasla bu, bulanık ve karanlık bir görüntüdür. Görüntü netliklerine rakamsal bir değer atamak sahte bir kesinlik olacaktır ancak aklıselim hiç kimse inkâr edemeyecektir ki omurgalıların ve birçok diğer canlının bu gibi gözlere sahip olması gözsüz olmaktan çok daha iyidir ve dolayısıyla bu varlıkların tümü İmkânsızlık Dağı’nın zincirleme ve yüzeysel yamacı boyunca uzanırlar. Bizim gözümüz ise zirveye çok yakındır; en tepede değildir ama buna çok yakındır. İmkânsızlık Dağına Tırmanmak’da, bir konuyu bütünüyle göz ve kanatlara ayırdım. Ve bunu varlıklar için yavaş ve kademeli derecelerle evrim geçirmenin ne kadar kolay olduğunu göstermek için yaptım. Şimdi başka bir konuya geçiyorum. Böylece, gözlerin ve kanatların kesinlikle indirgenemez karmaşıklık olmadıklarını gördük; ancak bu ayrıntılı örneklerden daha ilginç olanını kazanmamız gereken genel ibrettir. Birçok kişinin bu apaçık kanıtlarla kör kalarak ölmesi bizi daha belirsiz diğer kanıt örnekleri konusunda uyarmaya hizmet etmelidir. Mesela ‘akıllı tasarım kuramcılarının’ siyasi avantajlı örtmecesinden yararlanan yaradılışçıların günümüzde çığırtkanlığını yaptıkları hücresel ve biyokimyasal kanıtlar. Burada eğitici bir hikâyemiz vardı ve bize şu fikri verdi: Hiçbir şeyin indirgenemez karmaşıklıkta olduğunu beyan etmeyin; bununla ilgili olasılıklar şu yöndedir ki, ya ayrıntıları yeterince özenle incelememişsinizdir ya da yeterince özen gösterdiğinizi zannetmişsinizdir. Diğer taraftan biz bilim yanlıları kesin biçimde aşırı güvenli olmamalıyız. Belki de etrafımızda, doğada, hakiki indirgenemez karmaşasıyla gerçekten de İmkânsızlık Dağı’nın yumuşak eğiminin önüne geçen bir şey vardır. Yaradılışçılar, “eğer gerçek indirgenemez karmaşıklık tam anlamıyla kanıtlanabilseydi Darwin’in teorisine zarar verirdi” derken haklıydılar. Darwin bunu zaten söylemişti: ‘Eğer çok sayıda başarılı ve irili ufaklı değişiklikler sayesinde oluşturulması mümkün olmayan herhangi bir karmaşık organın varlığı kanıtlanabilseydi, teorim kesinlikle hezimete uğrardı. Ancak ben böyle bir durum göremiyorum.’ Darwin böyle bir durumu göremezdi ve tüm o gayretli, gerçekten umutsuz çabalara rağmen onun zamanından itibaren hiç kimse de göremedi. Yaradılışçılığın bu kutsal efsanesi için birçok aday çözüm getirmeye çalışmış, nitekim sunulan hiçbir çözümün savunması yapılamamıştır. Öyle ya da böyle, indirgenemez karmaşıklığın gerçek örneklerinin keşfedilip Darwin’in teorisinin yıkılmış olduğunu düşünsek bile, bu keşiflerin beraberinde akıllı tasarım teorisini de yıkmayacağını kim söyleyebilir? Aslında, akıllı tasarım teorisi çoktan zedelendi, çünkü söylemekten usanmayacağım üzere, Tanrı hakkında her ne kadar az bilgi sahibi olsak da onun son derece karmaşık ve muhtemelen indirgenemez olduğundan emin olabiliriz! (Boşluk İbadeti / Bilgi Boşluklarına Tapınmak) İndirgenemez karmaşıklığın detaylı örneklerini bulmaya çalışmak aslen bilimsel bir ilerleme yöntemi değildir; mevcut bilgisizlikten kanıt çıkarmaya çalışmaktır. İlahiyatçı Dietrich Bonhoeffer tarafından ortaya atılan ‘Boşlukların Tanrısı’ kurnazlığı gibi aynı hatalı mantığa başvurur. Yaratılışçılar günümüzün bilim ya da bilgi birikiminde boşluklar bulmak için can atarlar. Eğer açık bir boşluk bulunursa, bu boşluğu hükmen Tanrı’nın doldurma zorunluluğu olduğu addedilir. Bonhoeffer gibi düşünceli (!) ilahiyatçılarımızı endişelendiren ise bilimin ilerlemesiyle bu boşlukların küçülmesi ve bunun sonucunda Tanrı’nın görevsiz ve sığınaksız kalma tehdidiyle karşı karşıya kalmasıdır. Bilim adamları farklı endişeler duyarlar. Cehaleti kabullenmek bilimsel atılımın başlıca görevlerindendir. Üstelik bilim adamları gelecekte zaferle sonuçlanacak araştırmaları göz önünde bulundurup, bu tür bir cehalete sevinmelidirler. Arkadaşım Matt Ridley’in yazdığı gibi, ‘Bilim adamlarının çoğunluğu önceki keşiflerinden sıkılmışlardır. Onları alevlendiren bilgisizliktir.’ Mistikler gizeme sevinirler ve gizemli kalmasını isterler. Bilim adamları gizeme farklı bir nedenle sevinirler: bu onlara keşfedecek bir şey sunar. Daha genel anlamda, Bölüm 8’de tekrarlayacağım üzere, dinin gerçekten de kötü etkilerinden biri de bize, anlamadan tatmin olmanın bir üstünlük olduğunu öğretmesidir. Bilgisizliğin itiraf edilmesi ve geçici gizem, sağlam bilim için yaşamsaldır. Ancak bu sebepten ötürü, ne yazık ki yaratılış propagandacıların ana stratejisinin, bilimsel tecrübede boşluk arayan ve bu boşlukları hükmen ‘akıllı tasarımın’ doldurması gerektiğini öne sürenlerinkiyle ters düştüğünü söylemeden geçemeyiz. Aşağıdaki ifade kuramsaldır ancak tamamen tipiktir. Bir yaratılışçı der ki: ‘Küçük benekli gelincik kurbağasının bacak eklemi indirgenemez karmaşıklıktır. Tüm parçaları yerli yerinde olmazsa, hiçbir parçası işlev getiremez. Bahse girerim gelincik kurbağasının bacak ekleminin, yavaş ve kademeli derecelerle evrimleştiğini söyleyecek görüşte olmazsınız.’ Eğer bilim adamları hızlı ve anlaşılır bir yanıt vermeyi başaramazlarsa, yaratılışçı hükmen bir sonuç elde eder: ‘Tamam o zaman, alternatif teori, “akıllı tasarım”, hükmen kazanır.’ Buradaki önyargılı mantığı fark ettiniz mi: Eğer A teorisi bazı noktalarda başarısız oluyorsa, teori B doğru olmak zorundadır. Kanıtın ters yüz edilerek uygulanmadığını söylemeye dahi gerek duymuyorum. Sözüm ona yerini alacağı teorinin tıpatıp aynı detay üzerinde verimli olup olmayacağını kontrol etmeden, şipşak zorunlu teoriyi benimsemeye teşvik ediliriz. Akıllı tasarıma (AT) bir Hapisten Çık Kartı bağışlanır ki bu evrimin yarattığı güçlü iddialara karşı sihirli bir dokunulmazlıktır. Ancak burada altını çizmek istediğim nokta, yaratılışçının dalaveresinin bilim adamı için gerçekten elzem olan “(geçici) şüpheden haz almayı” baltalamasıdır. Bütünüyle politik nedenlerden ötürü, günümüz bilim adamları şu tarz ifadelerden kaygı duyarak kaçınırlar: ‘Hım, ilginç bir konu. Merak ediyorum, acaba gelincik kurbağasının atalarının bacak eklemi nasıl evrim geçirdi? Ben gelincik kurbağalarının uzmanı değilim, Üniversite Kütüphanesi’ne uğrayıp inceleme yapmam gerekir. Bu bir son sınıf öğrencisi için ilginç bir proje olabilir.’ Bir bilim adamı böyle bir söz söylediği anda yaratılışçının kitabında zorunlu bir sonuç doğacaktır: ‘Gelincik kurbağasını yalnızca Tanrı tasarlamış olabilir.’ Ayrıca, bilimin yeni araştırma hedeflerini belirlemek için bilgisizlik alanlarının açığa çıkarılmasıyla ilgili metodolojik gereksinimiyle, Akıllı Tasarım’ın hükmen zaferini ilan etmek için aynı alanları ele geçirme gereksinimi arasında talihsiz bir bağlantı vardır. Bu kesin bir tanımla, Akıllı Tasarım’ın kendi ispatının olmaması ancak bilim tecrübesinin boş bırakıldığı alanlarda tıpkı bir yabani ot gibi serpilmesinden ileri gelir. Ve Akıllı Tasarım’ın bu yönü, bilimin aynı boşlukları tanımlama ve araştırmaya başlama planıyla rahatsız edici şekilde örtüşür. Bu bağlamda, bilim Bonhoeffer gibi bilge ilahiyatçılarla ittifak oluşturmak zorunda kalır ki her iki taraf da naif, popülist ilahiyatın ve akıllı tasarımın boşluk ilahiyatının ortak düşmanlarına karşı birleşmiş olurlar. Yaratılışçıların fosil kayıtlarındaki ‘boşluklar’ ile olan aşk meselesi tamamen boş olan ilahiyatlarını sergiler. Bir keresinde sözüm ona Cambrian Patlaması’yla ilgili bir konuyu şu ifadeyle açtım, ‘Sanki fosiller hiçbir evrimsel geçmiş olmaksızın dünyaya öylece bırakıldılar.’ Bu ifadeyi seçmemdeki amacım okuyucuların iştahını kabartıp, hemen akabinde geniş bir açıklamaya yer vermekti. Bunun önemini sonradan kavradım ancak hoşgörülü açıklamam bir yerinden kesilerek ve açılış cümlem sinsice alıntı yapılarak saptırılacaktı. Keşke bunu tahmin edebilseydim. Yaratılışçılar fosil kayıtlarındaki ‘boşluklara’ bayılırlar, tıpkı genel anlamda boşluklara bayılmaları gibi. Birçok evrimsel geçiş, kademeli olarak değişim geçiren ara fosillerin daha kısa ya da uzun süreli serileri sayesinde açıkça belgelenmiştir. Bazıları belgelenmemiştir ve bunlar şu ünlü ‘boşlulardır.’ Michael Shermer’in de zekice belirttiği üzere, ‘eğer yeni bir fosilin keşfi bir ‘boşluğu’ temizce ortadan ikiye ayırırsa, yaratılışçı artık iki kat fazla boşluk olduğunu iddia edecektir! Ve her koşulda yersiz bir düşünce olan gıyabında hüküm vermeye yönelecektir. Eğer doğru varsaydığımız bir evrimsel geçiş belgeleyecek fosiller ortada yoksa evrimsel geçiş yok farz edilir ve Tanrı’nın müdahalesi hükmen kazanır.’ Gerek evrimde gerekse diğer herhangi bir konuda, öykünün her adımının eksiksizce belgelenmesini talep etmek düpedüz mantıksızlıktır. Birisini cinayetten mahküm etmeden önce pekâlâ katili cinayete ilişkilendiren her adımın eksiksiz bir sinematik kaydını hiçbir kareyi atlamadan talep edebilirsiniz. Ölen canlıların bedenlerinin yalnızca küçük bir bölümü fosilleşir ve bulabildiğimiz kadar ara fosil bulduğumuzda şanslı sayılırız. Oysa elimizde hiçbir fosil olmayabilirdi ki bu durumda evrim için moleküler genetik ve coğrafi dağılım gibi diğer kaynaklardan kanıt elde edebilirdik. Bu kanıtlar da karşı konulmaz derecede güçlü olurlardı. Diğer yandan, yalnızca bir fosilin yanlış bir jeolojik katmanda ortaya çıkması halinde, evrim teorisi patlak vermiş olurdu. Bağnaz bir Popperian evrimin yanlışlığını git gide daha ispatlanabilir olduğunu söyleyerek bir tartışma başlattığında, J.B.B.Haldane güçlü bir şekilde kükredi: ‘Precambrian’daki fosil ödlekleri. Yaratılışçıların, yanlışlığıyla bilinen, Coal Measures’daki insan kafatasları efsaneleri ve dinozor ayak izlerinin arasında karışmış insan ayak izleri hikâyelerine rağmen kronolojik açıdan hatalı fosiller asla gerçekten bulunamamıştır. Boşluklar yaradılışçının zihninde, hükmen Tanrı tarafından doldurulur. Aynı tutumu ayrıca Olasılıksız Dağı kitlesinin görünüşte olan boşlukları için de sürdüler; yani kademeli eğimin ayrıntılarıyla keşfedilmemiş olduğunu veya keşfedilmeye gerek duyulmadığı bölgelerde. Bilgi ya da kavrayış eksikliği olan alanların kendiliğinden, hükmen Tanrı’ya ait oldukları addedilir. Pratik bir çareymiş gibi ‘İndirgenemez karmaşıklığın’ etkili bir beyanına başvurmak, gerçekte hayal gücünün başarısızlığını simgeler. Bazı biyolojik organların, mesela bir bakterisel kamçı motorunun ya da bir gözün biyokimyasal bir yol izlememesi durumunda, daha fazla kanıta gerek duyulmadan bunların indirgenemez karmaşıklık olduğu hükmü verilir. İndirgenemez karmaşıklığa delil göstermek için hiçbir girişimde bulunulmaz. Eğitici göz, kanat ve birçok başka organ öykülerinin anlatılmasına rağmen, şüpheli övgüye layık görülen (İndirgenemez karmaşıklık övgüsü) yeni adayların her birinin apaçık biçimde indirgenemez karmaşıklık oldukları varsayılır ve bu konumları hür iradeye bağlı olarak geçerlilik kazanmış olur. Ancak bu konuda biraz düşünmelisiniz. Eğer indirgenemez karmaşıklık tasarımın bir kanıtıysa, bu kanıt ancak ve ancak hür iradeyle sağlanmış olabilir. Siz de bu durumda daha fazla kanıt ya da doğrulamaya ihtiyaç duymadan yalın bir şekilde, gelincik kurbağasının karmaşık yapısının (Bombardıman böceğinin, vs.) tasarımı ispatladığını iddia edebilirsiniz. Bunun bilimsellikle uzaktan yakından alakası yoktur. Hür irade mantığını aşağıdaki bir metin üzerinde uygulayıp inandırıcılığı sınayalım: ‘Ben [kendi isminizi yerleştirin] kişisel olarak [biyolojik bir fenomeni yerleştirin] adım adım gelişmiş olabileceği hiçbir gidişatı aklıma getiremem. Bu yüzden bu bir indirgenemez karmaşadır. Dolayısıyla tasarlanmıştır.’ Bu şekilde deneyin ve bazı bilim adamları için bir orta ürün keşfederek ortaya çıkmanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlayın; ya da en azından mantıklı bir orta ürünü hayal etmenin. Üstelik bilim adamları ilginç bir açıklamayla ortaya çıkmasalar da, ‘tasarımın’ iyi sonuç verdiği varsaymak su katılmamış kötü mantıktır. ‘Akıllı tasarım’ teorisinin altında yatan düşünce tembel ve bozguncudur; klasik ‘Boşlukların Tanrısı’ düşüncesi. Buna daha önceleri Kişisel Kuşkuculuktan Kanıt ismini vermiştim. Gerçekten muhteşem bir sihirbazlık numarası izlediğinizi hayal edin. Meşhur sihirbaz ikilisi Penn ve Teller’ın rutin bir gösterisinde, bu kişiler birbirlerine aynı anda tabancayla ateş eder ve her ikisi de mermiyi ağızlarında yakalamış gibi yaparlar. Tedbir almak amacıyla, mermileri silahlara doldurmadan önce üstlerine tanımlayıcı çizgiler atılır ve bu prosedürün tamımı izleyiciler arasındaki ateşli silah tecrübesi olan gönüllülerin yakın şahitliğinde gerçekleşir. Görünürde tüm hilekârlık olasılıkları elimine olmuştur. Teller’ın işaretli mermisi Penn’in ağzını boylar ve Penn’in işaretli mermisi de Teller’ın. Ben [Richard Dawkins] bunun bir hile olabileceği hiçbir durumu akla getirecek yeterlilikte değilim. Kişisel Kuşkuculuktan Kanıt, önsezinsel beyin merkezlerimin derinliklerinden bağırır ve neredeyse beni şunu söylemeye zorlar, ‘Bu bir mucize olmalı. Burada bilimsel bir izah yok. Mutlaka doğaüstü bir güçtür.’ Ancak bilimsel eğitimin sakin sesi farklı bir mesaj iletir. Penn ve Teller dünya çapında nam salmış sihirbazlardır. O halde bunun mutlaka mantıklı bir açıklaması vardır. Belki de ben çok saf ya da çok dikkatsizim. Ya da hayal gücünden yoksunum. Bu, hokkabazlık numarası için uygun bir yanıt olduğu gibi ayrıca indirgenemez karmaşıklık olduğu sanılan bir biyolojik fenomen için de uygun bir yanıttır. Doğal bir fenomene olan kişisel şaşkınlığın karşısında ivedi biçimde doğaüstü bir gücü akla getiren insanlar, kaşığı büken bir hokkabazı gördüklerinde bunun ‘paranormal’ bir olay olduğu sonucuna atlayan delilerden farksızdırlar. İskoç kimyacı A.G.Cairns-Smith, kitabı Hayatın Kaynağına Dair Yedi İşaret’te bir su kemeri benzetmesinden faydalanarak ek bir noktaya parmak basar. Yontulmamış taşlardan ve harçsız yapılan bir kemer hiçbir yerden destek almasa da dengeli bir yapı olabilir ancak indirgenemez karmaşıklıktır: eğer taşlardan bir tanesi yerinden sökülürse kemer yıkılır. O halde bunun ilk inşası nasıl yapıldı? Bunun bir yolu, sağlam bir taş yığınının etrafına kazık döşemek ve ardından dikkatlice kazıkları teker teker çıkarmaktır. Daha genel bir tanımla, bir parçasının eksiltilmesiyle ayakta kalamaması anlamında indirgenemez olan birçok yapı vardır ancak bu yapılar sonradan çıkarılan ve bir daha gözükmeyen iskelelerin yardımıyla inşa edilir. Yapı bir kez tamamlandığında, iskele güvenle kaldırılabilir ve yapı sabit kalmayı korur. Evrimde de böyle olur, incelediğimiz organ ya da yapı, canlının atalarında var olan ancak artık gerek duyulmayan bir iskele sayesinde oluşmuş olabilir. ‘İndirgenemez karmaşıklık’ yeni bir fikir değildir ama tabir yaradılışçı Michael Behe tarafından 1996’da uydurulmuştur. Bu zat, yaradılışçılığı biyolojinin yeni bir alanına taşımakla itibar kazanmıştır. (Eğer itibar doğru bir deyişse.) Bu alanlar biyokimya ve hücre biyolojisidir ki bunları boşluklar için gözlerden ve kanatlardan daha keyifli bir avlanma zemini olarak görmüş olabilir. İyi bir örnek vermeye en yaklaştığı an (ki bu hâlâ kötü bir örnektir) bakterisel kamçı motoru konusudur. Bakterisel kamçı bir doğa harikasıdır. İnsan teknolojisinin dışında, bağımsızca bir eksen çevresinde döndüğü bilinen tek aks örneğidir. Sanırım büyük hayvanlar tekerlekli olsalardı bu durum indirgenemez karmaşıklığa gerçek bir örnek teşkil edebilirdi ki büyük ihtimalle bu yüzden tekerleksizdirler. Sinirler ve kan damarları bir mil yatağının içinden geçseler nasıl olurdu? Kamçı ince bir pervanedir ve sayesinde bakteri suyun içinde oyuklar açarak yol alabilir. ‘Yüzmek’ değil de ‘oyuk açmak’ diyorum çünkü varoluşun bakterisel ölçeğinde su çok daha farklı bir etkidedir. Daha çok, pekmez, jöle hatta kum gibidir ve bakteriler suyun içinde yüzüyor görünmekten ziyade suda tünel açıyor ya da vida gibi kıvrılıyormuş gibi görünür. Daha büyük organizmalar olan tek hücrelilerin sözde kamçılarının aksine, bakterisel kamçı gibi dalgalanmaz ya da kürek gibi çekilmez. Bir mil yatağının içinde gerçekten serbest bir eksende devamlı olarak dönen bir aks vardır ki fevkalade, küçük bir moleküler motorla güç alır. Molekül seviyede, bu motor tıpkı bir kas prensibiyle çalışır ancak aralıklı kasılmalardan ziyade serbest bir rotasyon izler. Kamçı motor, tıpkı minik bir tekne dışı motor olarak tanımlanır. (mühendislik standartlarına rağmen şaşırtıcı derecede yetersiz ve bir biyolojik mekanizma için alışılmadık bir tanım) Behe tek bir doğrulama, açıklama ya da ayrıntıya rağbet etmeden, bakterisel kamçı motorunun bir indirgenemez karmaşıklık olduğunu açık bir şekilde beyan eder. İddiasının lehine bir kanıt sunmadığından, hayal gücüyle ilgili bir eksiklikten şüphe ederek başlayabiliriz. Bundan başka, ilgili biyolojik literatürün sorunu es geçtiğini iddia eder. İddiasının yanlışlığını ayrıntılarıyla ve (Behe için) utanç verici şekilde, 2005’de Pennsylvania’da Yargıç John E. Jones’un mahkemesinde belgelenir. Bu mahkemede Behe, yerel bir devlet lisesinin fen müfredatına ‘akıllı tasarım’ yaradılışçılığını dayatmaya çalışmış bir grup yaradılışçının namına uzman bilirkişi olarak ifade vermişti. Yargıç Jones’ten alıntı yaparsak bu ‘olağanüstü bir saçmalık’ hareketiydi. (İfade ve ifadenin sahibi kişinin kaderinde kesinlikle uzun süreli şöhret varmış.) Birazdan göreceğiniz üzere, bu Behe’nin duruşma sırasında çektiği tek utanç değildi. İndirgenemez karmaşayı ispat etmenin kilit noktası, hiçbir parçanın kendi kendine kullanışlı olmayacağını göstermektir. Herhangi bir işlev yerine getirebilmesinden önce tüm parçalar yerli yerinde olmak zorundadır (Behe’nin gözde benzetmesi, bir fare kapanıdır.) Aslında biyologlar, hem kamçı motoru için hem de Behe’nin diğer sözde indirgenemez karmaşıklık örnekleri için, bir bütünün dışında işleyebilen bu bütüne ait parçalar bulmakta zorluk çekmezler. Bu mesele Brown Üniversitesi’inde görev yapan Kenneth Miller tarafından ustalıkla ele alınmış ve böylelikle ‘akıllı tasarım’ın en inandırıcı intikamı alınmıştır. Üstelik bu intikamın önemi küçümsenemez çünkü kendisi dindar bir Hıristiyan’dır. Miller’in, Darwin’in Tanrısını Keşfetmek isimli kitabını, bilhassa Behe tarafından kandırılarak bana mektup yazan dindar kişilere tavsiye ederim. Bakterisel rotasyonlu (çark gibi dönen) makine meselesinde Miller dikkatimizi (Üçüncü Tip Salgılayıcı Sistem, ÜTSS) isimli bir mekanizmaya çeker. ÜTSS dairesel bir hareket için kullanılmaz. Bu, parazit bakterilerin, içinde bulundukları ev sahibi organizmaları zehirlemek için, zehirli maddeleri hücre çeperinden dışarı pompalamakla kullandıkları birkaç sistemden biridir. İnsan ölçeğinde, bir sıvıyı bir delikten boşaltmak ya da fışkırtmak olarak düşünebiliriz; ancak, bir kez daha, bu durum bakterisel ölçekte farklı görünür. Salgılanan maddenin her molekülü, ÜTSS ile aynı ölçekteki belirli ve üç boyutlu bir yapısı olan büyük bir proteindir: bir sıvıdan ziyade sağlam bir heykelciliği andırır. Her molekül dikkatle biçimlendirilmiş bir mekanizma tarafından, bir borudan çok, oyuncak veya içecek dağıtan otomatların karmaşık kanalları gibi yapılardan tek tek itilir. Molekül dağıtıcısı oldukça az sayıdaki protein moleküllerinden oluşmuştur ki bu protein molekülleri, dağıtılan moleküllerle boyut ve karmaşıklık yönünden karşılaştırılabilir. İlginçtir ki, bu bakterisel otomat mekanizmaları kendilerine yakın akraba olmayan bakterilerle de genel bir benzerlik içindedir. Oluşumlarındaki genler büyük ihtimalle diğer bakterilerden ‘kopyalanmıştır.’ Bu, bakterilerin başarmakta çarpıcı biçimde uzman oldukları bir konudur ve kendi çapında büyüleyici bir meseledir ancak burada kesmek zorundayım. ÜTSS’nin yapısını oluşturan protein molekülleri kamçı motorun parçalarıyla oldukça benzeşir. Evrimci için çok açıktır ki ÜTSS bileşenleri (ya da parçaları), kamçı motor evrim geçirdiğinde yeni ama bütünüyle farklı olmayan bir işlevi benimsemek zorunda kaldılar. ÜTSS’nin kendi molekülleriyle uğraştığı bilindiğinden, kamçı motor tarafından kullanılan prensibin ilkel bir türünü kullanması hiç şaşırtıcı değildir ki bu da aks moleküllerine dairesel bir hareket verir. Açıkça görülüyor ki, kamçı motorun yaşamsal önemi olan parçaları kamçı motor evrim geçirmeden önce zaten vardı ve çalışmaktaydı. Var olan mekanizmaları ele geçirmek açık bir yöntemdir ki bu yolla mekanizmanın görünürde indirgenemez karmaşıklık parçası, Olasılıksız Dağı’nın kademeli eğimindeki yerini alabilir. Elbette, daha fazla çalışma yapmak gereklidir ve yapılacağından eminim. Bu gibi çalışmalar, eğer bilim adamları ‘akıllı tasarım teorisi’ gibi zorunlu ve tembel bir sonuçla tatmin olup, cesaretlenmeselerdi asla yapılmazdı. İşte, hayali bir ‘akıllı tasarım kuramcısının’ bilim adamlarına gönderebileceği bir mesaj: ‘Bir şeyin nasıl çalıştığını anlamazsanız bunu dert etmeyin: tek yapmanız gereken pes etmek ve bunu Tanrı yapmıştır demek. Sinir içtepilerin nasıl çalıştığını bilmiyor musunuz? Güzel! Hatıraların beyne nasıl yerleştiklerini anlamıyor musunuz? Harika! Fotosentez oldukça kafa karıştıran karmaşık bir süreç midir? Şahane! Lütfen sorunu çözmeye çalışmayın, sadece vazgeçin ve Tanrı’ya başvurun. Sevgili bilim adamları, sırlarınız üzerine gayret sarf etmeyin. Sırlarınızı bize getirin ki onları kullanalım. Değerli bilgisizliği araştırmalarınızla çarçur etmeyin. Bu şanlı boşluklara Tanrı’nın son bir sığınağı olarak ihtiyacımız var.’ St.Augustine’in epey aleni bir tabiri vardır: ‘Günah işlemenin farklı bir yöntemi vardır ki bu yöntem tehlikeyle doludur. Bu, merak hastalığıdır. Bize doğanın sırlarını keşfettirmeye çalışan ve keşfettiren budur ancak bu sırlar bizim kavrayışımızın ötesindedir. Merağın bize hiçbir yararı dokunmaz ve hiçbir insan öğrenmeyi umut etmemelidir.’ (Freeman 2002’den alıntı yapıldı.) Behe’nin diğer gözde ve sözde ‘indirgenemez karmaşıklık’ örneklerinden birisi de bağışıklık sistemidir. Hikâyeyi bizzat Yargıç Jones’in sözleriyle aktarıyorum: Çapraz sorgulama esnasında, Profesör Behe, 1996 senesindeki “bilim bağışıklık için asla evrimsel bir açıklama keşfedemeyecektir” iddiasıyla ilgili sorgulandı. Bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili elli sekiz bilimsel onaylı yayın, dokuz kitap ve birkaç immünoloji ders kitabı kendisine sunuldu; ancak, bunların evrimi kanıtlamakta hala yeterli olmadığında açıkça ısrar etti ve bu savunması bence ‘yeterince sağlam’ değildi. Şikâyetçilerin avukatı Eric Rothschild tarafından çapraz sorguya alınan Behe, bu elli sekiz bilimsel onaylı yazının çoğunu anlamadığını itiraf etmeye zorlandı. İmmünolojinin ona ağır gelmiş olması hiç şaşırtıcı değildi. Daha az mazur görülebilen ise Behe’nin bu gibi araştırmaları ‘verimsiz’ görüp, azletmesiydi. Eğer hedefiniz gerçek dünyayla ilgili mühim gerçeklikleri keşfetmekten ziyade kolay aldanan halk ve politikacılar içinde propaganda yapmaksa elbette bunlar verimsiz çalışmalardır. Behe’yi dinledikten sonra Rothschild güzel bir konuşma tarzıyla, mahkeme salonundaki her dürüst insanın mutlaka kavramış oldukları dokunaklı bir özet çıkarır: Minnettarız ki, bağışıklık sisteminin kaynağının sorgusuna cevap arayan bilim adamları vardır… Bu sistem güçten düşme ve ölümcül hastalıklar karşısındaki savunmamızdır. Bu kitapları ve makaleleri hazırlayan bilim adamları, kitap imtiyazları ya da konuşma sözleşmeleri olmadan gizlilik içinde didinirler. Çabaları ciddi tıbbi koşulları tedavi etmekte ve onlara karşı savaşmakta bize yardım eder. Tüm bunların aksine, Profesör Behe ve akıllı tasarım hareketinin bütünü bilimsel ve tıbbi irfanı ilerletmek adına hiçbir gelişme kaydetmedikleri gibi, gelecek nesil bilim adamlarına kaygılanmamaları gerektiği nasihatini verirler. Amerikan genetik bilimci Jerry Coyne, Behe’nin kitabını eleştirirken konuyu şöyle ele alır: ‘Eğer bilim tarihi bize herhangi bir şey ispatlayacaksa bu, cahilliğimize “Tanrı” ismini vererek bir yere ulaşamayacağımızdır.’ Coyne, benim vasıtamla Guardian’da, akıllı tasarımla ilgili bir makale üzerine yorum yapmıştır, Neden Tanrı her şeyin bir açıklaması olarak kabul edilsin? Değildir. Bu bir açıklama noksanlığıdır, bir omuz silkmedir, ‘bilmiyorum’ demenin ruhsal ve ayinsel kılık değiştirmesidir. Eğer bir insan bir şeyi Tanrı’yla ilişkilendirirse genelde bunun anlamı bu kişinin elinde bir ipucu olmamasıdır. Böylelikle bu bilinmezi erişilmez, çözülmez bir gök perisine dayandırır. Bu yaşlı adamın nereden geldiğinin açıklamasını talep edin. Büyük ihtimalle bu yaşlı adamın her zaman var olduğunu söyleyen hayal meyal, sahte felsefi bir yanıt alacaksınız. Lakin bu yanıt elbette hiçbir şeyin izahı değildir. Darwinizm bizi farklı yollarla bilinçlendirir. Evrim geçirmiş organlar, genelde zeki ve güçlüdürler, aynı zamanda açıklayıcı kusurları vardır; bu, eğer evrimsel bir geçmişleri varsa tam da beklememiz gerekendir ancak eğer tasarlanmışlarsa tam anlamıyla beklenmedik bir durumdur. Diğer kitaplarımda da bazı örnekler üzerine yorum yaptım: mesela yinelenen gırtlak siniri, hedefe doğru ilerlediği müsrif, geniş ve dolambaçlı bir yolda evrim geçmişine ihanet etmiştir. Sırt ağrısından fıtığa, sarkık rahimden sinüs iltihaplarına kadar çoğu insani rahatsızlığa karşı hassaslığımız, doğrudan doğruya şu anda dik yürüdüğümüz bedenimizin, dört ayak üzerinde durmayı terk etmek için yüzlerce milyon yıldan fazla şekil değiştirmiş olmasından kaynaklanır. Ayrıca bilincimiz doğal seçilimin acımasızlığı ve savurganlığıyla artmıştır. Yırtıcılar, kurban hayvanları yakalamak için mükemmelce ‘tasarlanmış’ gibi görünürken, kurban hayvanları da kaçabilmek için en az onlar kadar mükemmelce ‘tasarlanmış’ gibi görünür. Peki, Tanrı kimin tarafındadır?
  8. Kozmos

    Michael Behe

    Hem niceliksel özelliklerin hesaba katılmasını, hem de niteliğin unutulmamasını istiyorsunuz ve sezgisel örnekler vererek okuyucuları duygusal yönden etkileyerek sonuca varmaya çalışıyorsunuz. Sizin, bizim anlamamızı istediğiniz tek şey, herhangi bir şeyin bir yerde karşılığı olması ve sistemli bir şekilde karşılığı ile bir sonuç vermesidir. Yukarıda bahsettiğiniz şeyler indirgenemez karmaşıklık argümanı değil, akıllı tasarımdır. Siz olgulara idealist olarak yaklaştığınız için bu çıkarsamaları elde etmeniz oldukça doğaldır. Size göre herhangi bir şey başka bir şeyle etkileşime girerek tutarlı bir sonuç veriyorsa, kesinlikle burada bilişsel bir şey olmalıdır ve bundan başka izlenecek bir yöntem de yoktur; kesinlikle tasarlanmıştır. Size göre, uygun koşullarda gayet normal olarak maddenin etkileşimi ve evrimi önemli değildir; bunlar niceliksel değil niteliksel olarak ele alınmalı ve bu koşullarda yorumlanmalıdır. T.G ve T.V yöntemleri dışında konuşmak istiyorum. Ben bu söylediklerinizi (kişisel olarak) kabul etmiyor değilim, benim tek isteğim bu örnekleri insan bilinci dışında değerlendirmektir. Bir gün yolda giderken bir apartman kapısının önünden geçiyordum. Birden otomatik olarak lamba yandı ve duraksadım. İçimden şu sözler geçti: “Bu lamba bilinçli olarak bir araya getirildi ve belirli etkileşimlerde istenilen sonucu veriyor. Maddesel olaylar atomik boyutta böyle değil mi sanki?” Sonra benim o insan bilinci dışında yorumlamalarım aklıma geldi: Bir şeyin tasarlanmış/yaratılmış olmasını hep insani örneklerle yapıyoruz, bu insani kümeden çıkabilirsek ya da bu kümedeki bilgileri dış dünyaya indirgemezsek işte o zaman sonuç tutarlı olabilir! Kabul etmeliyiz, Da Vinci’nin tablosunu niceliksel olarak değerlendirirsek fırça vuruşlarından başka bir şey değildir, basit birer etkileşimdir; fakat ortaya çıkan o tabloyu niteliksel olarak değerlendirirsek ve işin içine sezgilerimizi de katarsak: Kesinlikle o kadar basit değildir, Da Vinci’nin ruhu ve düşüncesi önemlidir… Ruh dediğimiz üstü kapalı kavramın da evrildiğini umarım söylemeye gerek yoktur; biraz tarihe bakarsak rahatlıkla görebiliriz. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Da Vinci’nin tablosu niceliksel olarak fırça vuruşlarından ibarettir, niteliksel olarak ise mükemmel bir sanat eseridir; ancak o nitelik benimle birlikte ölecektir!.. Esenlikler!
  9. Kozmos

    Michael Behe

    Tasarım öyle demiyor ise "kopyalama" diye birşeyi de umarım biliyordur ve yine umarım bu kopyalamadaki değişiklikleri ve "birikimi" aklının ucundan geçirecek kadar zekidir. Ben oradaki tümcemde "yaşamsal" önem taşıyan organlardan bahsettim ve verdiğiniz örnek olan "kalp" üzerinden değerlendirdim. Kalbi özne üzerine düşünürsek elbette bu indirgenemez, bir canlının kalbini çıkarırsanız elbette yaşayamaz. Benim burada önemle belirtmek istediğim şey, olayı soyutlayarak nesilden nesile görmenizdir, evrim bilincine iye olmanızdır. Bu özne üzerindeki "kalp" olayına dayanarak elbette indirgenemez karmaşıklık olmalıdır; fakat bu sadece birey/özne için geçerlidir. Nesnel olarak nesilden nesile birikimi ve değişimi aklınızın bir kenarına koyarsanız, konuyu düşünme yetinize bu verileride eklerseniz sorunun yanıtını kendiniz bulacaksınız; ancak bunu yapmak istemediğinizin ya da yapacak bilişsel yetiye erişemediğinizin bilincindeyim. Öngörüldüğü gibi evrimleşmek diye birşey yoktur; gözleme dayalı çıkarsamalar vardır. Doğa bilimleri ile formel bilimleri bu kadar iç içe geçirip olayı sulandırmaktan başka birşey yapmıyorsunuz. Esenlikler!
  10. Kozmos

    Michael Behe

    Ben yaşamımda bu kadar berbat bir analoji, bu kadar berbat bir "indirgenemez karmaşıklık" akıl yürütmesi görmedim. Siz, sanırım canlıların "yürek" gibi yaşamsal önem taşıyan organların canlı organizma dışında sözümona "fabrika" gibi biryerde özenle yapılarak ilgili canlıya entegre edildiğini falan sanıyorsunuz. Evrim Kuramı'nın iddiasına göre düşünürsek yeni doğan gelişmiş bir organizma da zaten yürek var, evrim geçirirken bu "yürek" organı organizma dışında da gelişmiyor, evrilmiyor...Evrim kuramı, "varolan" bir yapının nesilden nesile gelişmesini ve karmaşıklaşmasını anlatıyor; bu "varolan" yapı karmaşıklaştıkça da yine nesilden nesilen o varolan yapının "yan ürünleri" oluyor...O halde daha ne? İndirgenemez karmaşıklık zaten evrim için gerekli, canlılığın üremesi için gerekli. Yaşamsal önem taşıyan yapılar olmazsa zaten "evrim" olmaz; çünkü bahsettiğimiz şey yaşamdır. Şimdi bütün bunlara birer totoloji diyelim, kötü bir usavurum diyelim.. Peki birşey gerçekten indirgenemez karmaşıklıkta olsa, indirgenemez karmaşıklık tanımı göreği bunu hangi sonuca bağlarız? Bu yapı indirgenemiyor, o halde kesinlikle birisi tasarlamış olmalı mı? Peki bu Tanrı mı?! Esenlikler!
  11. "Tanrı yanılgısı'nın yanılgısı" İlgili kitap: [link] Yayımlanan kitabın adı kötü olmakla birlikte, yazarın teoloji üzerine bilgilerinin kötü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu sonucu çıkarmamızdaki temel neden, kitabın daha ilk başlarında konu hakkında yeterli düzeyde bilgi sahibi olmadığını yansıtan tümcelerinin olmasıdır. Kitapların önsözleri önemlidir; çünkü yazarın ilerleyen sayfalarda hangi konulara değineceğini, nasıl bir yöntem izleyeceğini ve size ne aktaracağını belirten sözler içermektedir. İşte bu kitaptaki önsöz, Richard Dawkins'in ironilerine oranla düşük seviyededir ve herhangi bir bilgi kırıntısı içermemekle birlikte yazarın acınası bilişsel seviyesini gözler önüne sermektedir. Yazarın adı Erhan Ayşan'dır ve kendisi bir tıp dokturudur. Kişisel web sitesinden "Hakkımda" bölümüne baktığınız zaman bir tıp doktorumu yoksa popüler bir ses sanatçısımı olduğu belli olmayacak derecede ironiktir. 'Kulağımın küpeleri' adlı bölümden beğendiği düşünürlerin aforizmalarına bakarsanız, bu doktorumuzun amatör bir felsefeci olduğu açığa çıkacaktır. Bütün bunların aksine bir tıp doktorunun bu gibi konularda bir kitap yazması ve küçümsenecek derecede "yanıt niteliğinde" demesi, yukarıda bahsettiğimiz bilişsel seviyesinin ne denli yerlerde süründüğünün en iyi işaretidir. Kitabın önsözüne bakarak küçük bir yargıya vardım ve kendimce satın almama kararı aldım; fakat son günlerde bazı internet sayfalarında popülerleşmesi üzerine fikrimi değiştirdim. Online kitap satışı yapan bir siteden "iç sayfalarına" göz gezdirdim ve hangi konulara değindiğini inceledim. Karşımda ne göreyim? Kitabın tanıtımında yapılan cahilce açıklamalar kitabın içeriğini oldum olası dolduruyor! Daha ilk tümcesinde ateizm için "Tanrı'nın varolmadığına inananlar" diyor. Şunu dediğinizi duyar gibiyim: "Ne zırvalıyor bu adam!." Evet bu bir ironi değildir, tanrı yanılgısı kitabına yanıt niteliğinde yazılan bir kitabın yazarından yazılmış bir sözdür. Bu cahilce savurulmuş sözlerinden ardından şöyle bir zırıltı daha duyuyoruz: "Hiç bir teist Tanrı'sının varolduğunu ve hiçbir ateist de Tanrı'nın varolmadığını kanıtlayamadı." Evet bu da bir ironi değildir ve olmamanın kanıtını ampirik düzlemde istemiş gibi görülmektedir. Yazar, ilerleyen sayfalarda Richard Dawkins'in bilimsel kariyerine dair aşağılayıcı sözlerde bulunmuştur. Richard Dawkins'in yaşamının son 35 yılını bilim üretmemekle geçirdiğini, darwinizm ve ateizm üzerine argümanlar ürettiğini söylemiştir. Muhtemelen yazarımız burada bilişsel seviyesinin düşük olması nedeniyle gönderme yapacağı tümcedeki sözcükleri yanlış seçmiştir, aslında yazar "popüler" konuları ele almasından şikayetçi olmuştur. Ne büyük tesadüftür ki Tanrı Yanılgısı kitabını önemle okumadığını, hiç ilgisini çekmeyip kitaplığına kaldırdığını ve kitaplıkta unuttuğunu belirtmiştir. Bundan ötürü olsa gerek Tanrı Yanılgısı kitabının ilk sayfalarını okusaydı şunu rahatlıkla görebilirdi: "Richard Dawkins, bilimin halkça anlaşılması için oluşturulmuş Oxford Üniversitesi Charles Simonyi kürsüsünde profesör ve aynı zamanda New College kurulunun bir üyesidir." Richard Dawkins'in bilimsel konulara özen göstermediğinden yakınan yazarımız, The Selfish Gene (Gen Bencildir) adlı kitap için, içerisinde geçen bilimsel terimler hakkında (DNA, gen, amino asit vs.) "sıkıcı" demiştir ve bu kitabın neden popüler olduğuna akıl sır erdirememiştir. Kitabının 4. sayfasında kendi çapında bir Tanrı tanımlaması yapmıştır ve içerisinde "ölümden sonra yaşama" inanıyorum demiştir; kibarca parantez içinde "eğer varsa" diye belirtmiştir. Bir "Tıp doktoru" ölümden sonra yaşam hakkında böylesine us ve mantığa sığmayacak şeyler söylüyorsa, kitabın ilerleyen sayfalarındaki zırvalıkları umarım tahmin edebilirsiniz. Bütün bu zırvalıkların yanında birde öylesine derin ve anlamlı bir safsata yapar ki, buna mantıkta "ya siyah ya beyaz safsatası" deriz. Yazarımız Ayşan bey der ki: "Tanrı'nın varlığı iddiası iki tarafa sahiptir, sadece iki seçenek vardır, üçüncüsü yoktur, arada gri yoktur. Ateizm bunlardan birini tercih etmiştir, teizm de diğerini." Tahminlerinde yanılmadığım üzere bu yazar klasik müslümanların aksine biraz daha gelişmiş bir modeldir. Kendi çapında teizm'e katkıda bulunmak isteyen bir vatandaşdır. Hatta Tanrı Yanılgısı kitabını okuduktan sonra bazı ilahiyatçı tanıdıklarına telefon açmış, kitabı nasıl bulduğunu sormuş, eleştirisel bakışlarını merak etmiş ve yanıt verip vermeyecekleri sormuşdur. Bunun üzerine arkadaşlarından yanıt gelmeyince kendi adına bir nevi "vatandaşlık görevi" yapmaya soyunmuş ancak bunu eline yüzüne bulaştırmıştır. Richard Dawkins'in bütün o kitaplarına yanıt niteliğinde kendisi 111 sayfalık bir mürekkep yığını çıkarmıştır. Türk telekom bile evlere gönderilen fatura bildirimleri için bir kampanya başlatmış, kağıtları boşa kullanmamak adına halkı bilinçlendirmiştir. Bu yazar için harcanan kağıtlara üzülüyor, tıp yaşamında başarılar diliyorum. Esenlikler... NOT: Kitabı alıp okumadım. Yukarıda söylediğim üzere online satış yapan bir siteden ilk 10 sayfasına baktım. İsteyen varsa kendisine en yakın kitapçıdan temin edebilir.
  12. Kozmos

    Sigarayi birakmanin 101 yontemi

    Hiç öyle "kolayca başaracaksınız", "üstesinden gelirsiniz", "kendinize güvenin" falan demeyin. Sigara yüksek derecede bağımlılık yaratır ve yoksunluğunu çok kötü durumlarda sanrı görürcesine yaşarsınız. Sigara bağımlısının ilk olarak dikkat ettiği nokta, sabah kalktığı anda sigara bulup içmesidir. Kahvaltı falan dinlemez, nikotinin kanına karışmasına, sinir sisteminin tetiklenmesine, bilincinin yerine gelmesine ihtiyacı vardır. Ardından yemek sonrası sigara içme ihtiyacı vardır ki bu en kötü durumdur. Yemeği yersiniz ama karnınız doymaz, sürekli bir eksiklik "doymama" durumu yaşarsınız. Hemen sigara yakmanız ihtiyacınızı bir an önce gidermeniz gerekir; eğer bu ihtiyaç giderilmezse etrafınızdaki kişilere olumsuz etkiler yayarak hem kendinizi hem de olumsuz etkiler yaydığınız insanları rahatsız edersiniz. Sinirleriniz çok gerilir ve agresifleşirsiniz. Olur olmadık konulara kızar, öfke patlamaları yaşarsınız. Hele ki sigara bağımlısının bazı özel durumlarda sigara yakma alışkanlığı varsa işler daha da çıkmazda demektir. Örneğin foruma sağlam iletiler göndermek üzere oturduğunuzda ve yazmaya iyi başlayıp iyi devam ettiğinizde, beyniniz hemen eksikliği fark edecek ve sigaranın alınması sinyalini gönderecektir; çünkü önceden bu özel bir durum edilmiştir, iyi yazılar yazarken yanınızda bulunan en iyi dinleyici ve arkadaşınız sigaradır. Daha farklı özel durumlarda söz konusudur. Seksten sonra yakılan sigaradan tutun, tuvalette büyük dışkınızı yaparken içtiğiniz sigaraya kadar. Akşam üzeri yemek sonrası yenilen meyvelerin üzerine sigara o kadar iyi gider ki sigara tiryakisine bu durumu hiç sormayın. Meyve ile birlikte kan temizlenme başlar ve acilen nikotinle bastırılması gerekir. Elbette bunlar işin ilginç yanı, işin ciddi yanı ise oldukça büyük bir sorun: sağlık sorunu.. Sağlığımız alışkanlıklarımızdan daha önemlidir ve dikkat edilmesi gerekilmektedir. Eselikler!
  13. Kozmos

    Sınav ve Sigara ?

    Forumda daha önceleri dile getirdim ve şimdi de getiriyorum: Sigaranın sakinleştirici ve rahatlatıcı etkisi vardır, psikolojik değildir. Maddesel bazda etkiler yapar, merkezi sinir sistemini uyarır ve bunun yanında "deprasan" etkisi yaratır. Lütfen bu gibi konularda dayanak sunarak konuşma yapın ya da hiç konuşmayın. Esenlikler!
  14. Kozmos

    Sıkıldım

    Müslümanlara göre inançsızlar akılsızdır, Allah'ın verdiği o muhteşem aklı kullanamazlar ve Allah'ın varlığını akledemezler. Ateistlerin aralarında az çok yer edinmiş müslümanlar ise bundan biraz daha farklı davranarak ama özündeki aşağılama hevesini kırmayarak usluplarını korurlar. Özellikle bu forumda çok rastladığım üzere "Ateit" demeleri bunun en sağlam kanıtıdır. Bu aşağılama seviyesi öyle boyutlara gelmiştir ki, karşısındaki bir yetişkine çocuğa davranırcasına yaklaşır ve şöyle söyler: "Gel sana onun ne demek olduğunu öğreteyim","Bak aslında biraz düşünsen çok kolay","Aslında herkes inanır ama farkında değildir" vb. Toplum kalıp ve durağan olduğu için bu gibi durumların ortaya çıkması olasıdır; çünkü toplumdaki herkes inanır ve "inanmamak" gibi birşey olmamalıdır. Dindarların size bakışları sözel olmasada bir küfürdür ki "dinsiz" ya da "kâfir" derken bile ses tonu ve bakış ilişkisiyle size küfür ederler. Bunların yanında gözlemlediğim ilginç bir mucize var: Tanrı inancı olan kişilerin kişilik yapısı, diğer inanırlarınkiyle hemen hemen aynıdır. Bu kişiler ısrarcıdır, onun görüşlerini kabul etmenizi beklerler ve kabul etmediğinizde kendi görüşlerinin olumlu yanlarını durmadan sayarak üste çıkmaya çalışırlar. Bir diğer ortak yanları ise cahil olmalıdır ve bu cehalete rağmen karşısındakini cahil sanmalarıdır, yani zırcahildirler. Esenlikler!
  15. Neden "georgia" yazı tipini kullanmıyorsun? Bu forumda sana sıkıntı yaşatmıyorlar değil mi?

×
×
  • Yeni Oluştur...