Jump to content

Yeni Üye

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    341
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

1 Takipçi

Yeni Üye Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Güncel Profil Ziyaretleri

1.900 profil görüntüleme
  1. Yeni Üye

    Kutsal Kitap Göndermek İmtihana Uygun mu?

    Budizmden değil Budha dan bahsettik. Budha nın Tanrıya inanıp inanmadığı, inandı ise ne şekilde inandığı Türkçe wikipedia ile çözülecek bir konu değil.
  2. Yeni Üye

    Kutsal Kitap Göndermek İmtihana Uygun mu?

    İşte burada çuvallamışsın. Budanın ateist olduğu iddiası delilsiz ve desteksiz bir iddia.
  3. Yeni Üye

    Kutsal Kitap Göndermek İmtihana Uygun mu?

    Ne diyon kardeş ya. Öldürmenin kötülüğünü mü konuşuyoruz burada? Adam müslümanları öldürmekle malum ve meşhur bir örgütü dinin temsili olarak verdi, ona cevap verdim. Şu an dünyada öldürülen müslümanların çok büyük bir kısmı müslümanlar tarafından öldürülüyor ve bu da dinin kendi mesajıyla taban tabana zıt bir şey. Zaten öldürülen gayri müslimlerin çok çok küçük bir kısmı müslümanlar tarafından öldürülüyor. Müslümanlar gayri müslim öldürüyor şeklinde bir olgu neredeyse yok. Şu an müslümanların başlarındaki fitne, bela ve musibetin birbirlerini yemek ve öldürmek olduğunu anlayamıyor musun. İslam dünyası temizlenene kadar bu böyle olacak. Sonra birbirlerini öldürmeyi terk edecekler ve o zaman İslam ikinci yükselişini yaşayacak.
  4. Yeni Üye

    Kutsal Kitap Göndermek İmtihana Uygun mu?

    Hadi ya, neden o zaman bir tane inançsız evliya yok. Aziz yok. İnsani olgunluğu, ahlaki güzelliği ve iyiliğiyle yüzyıllar sonra bile adından söz edilen bir tane örneğiniz yok. bak şu videoda Celal şengör bile inançlı bir jeologtan bahsederken hayırsever, şahane bir adam diyor. 22. dakikalarda. Acaba Şengörün kendisi için şahane bir adam ve insan diyebilecek bir ateist bile var mı?
  5. Yeni Üye

    Kutsal Kitap Göndermek İmtihana Uygun mu?

    Haşa, ben kimim ki inanan birisini küçümseyeyim ya da aşağılayayım. Kibir, en büyük günahtır. İnanmayanı da küçümsemem. Zaten, benim gözümde inanmayan yoktur. Sadece inancının örtülü olduğu ya da henüz aşikar olmadığı kişiler vardır. İnanç kalu belada herkese hediye olarak verilmiştir ve muhakkak bir gün aşikar olacaktır.
  6. Yeni Üye

    Kutsal Kitap Göndermek İmtihana Uygun mu?

    Orada yatan kişi müslüman mı? Çok büyük ihtimalle Evet. Peki şu ayet nerede yazıyor? Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. O kişiyi ya da başka bir müslümanı öldüren bir müslüman bu kitaba ne kadar inanmış olabilir? Kim peki bu kişiler? Ârâbîler küfürce ve nifakça daha şiddetlidirler, bununla beraber Allahın Resulüne indirdiği ahkâmın hududunu bilmemeye daha lâyıktırlar, Allah alîmdir, hakîmdir
  7. Yeni Üye

    Kutsal Kitap Göndermek İmtihana Uygun mu?

    Sevginin kurbağayı prense çevirebileceği masalına inanmayı insanın vahşi hayvanlardan bir farkının olmadığı masalına inanmaya tercih ederim. Çünkü inançlar insanı yapar. Sevginin yüceliğine inanan o yüceliğe ulaşır. İnsanın vahşi hayvanlar seviyesinde olduğuna inanan da o vahşiliğe ulaşır. İnanmayan yok, mesele neye inandığımız. On tane büyük iş başarmış, büyük eser ortaya koymuş adam say desem acaba aklına inancı olmayan tek bir kişi gelir mi? İnsanları yargılamadan da inanabilirsin. Ya da Tanrı yok diyerek de insanları yargılayabilirsin. Ben sana inan demiyorum, bu nasip işi sonuçta ama hiç bir şeyi, hele inanmış bir insanı asla küçümseme. Erenlerin himmeti dağı yerinden oynatırmış derler ya, bu laf boş laf değil. Atomda gizli enerjiyi keşfedene kadar bir atomun bir şehri haritadan silebileceğine inan deseler inanmazdık ama öyleymiş işte. Her bir insan bir atomdan çok daha öte sırlar sahibidir. İnsan, evrenin en müstesna varlığıdır, bir insan dünyayı mahrekinden(yörüngesinden) oynatabilir derlerse imkansız deme. İmkana inanmak insanın ufkunu ve kalbini açar. Aklını geliştirdiğin kadar kalbini de geliştirdiğinde iki kanadın olacak ve uçacaksın ama önce reddi reddederek başlamalısın. Bugün fizikte olsun diğer bilimlerde olsun insanlar en uçuk teorileri konuşabiliyor. Aynı anda birden fazla yerde olabilen parçacıklardan bahsediyor, evrenin bir ucundan diğer ucuna bir anda ulaşmanın imkanından bahsediyor, aklın sınırlarını ve imkanını aşan bir çok olgu gündeme geliyor. Elbet bir gün gelecek kutsal kitaplarda geçen ve senin masal dediğin şu an örtülü ve gizli bilgiler ve sırlar da insana aşikar olacak. O gün inananlar kazanmış olacak, kuru bir inat uğruna red edenler de pişman olacak.
  8. Yeni Üye

    Kutsal Kitap Göndermek İmtihana Uygun mu?

    Peki o zaman sizi sınav stresine sokmamak için imtihan yok diyelim. Özgür irade de yok. İnsan denilen canlı tarih içerisinde, coğrafya, kültür, ekonomi vb. bir çok değişkene bağlı olarak çok farklı hayatlar yaşamış ve yaşıyor. Bütün bu olan bitene insanı merkeze alan bir açıklama getirmek ve amaç atfetmek sizin de anladığınız gibi pek mümkün değil. Yani Tanrı varsa zaten olan bitenin üst açıklaması Onu merkeze almalı. Buna da itirazım yok ama Tanrının merkeze konduğu bir açıklamadan İnsana yönelik, onu ilgilendiren bir teşvik ya da motivasyon çıkmaz. Yani Tanrıdan bahsedersek sıra insana gelmez. Halbuki bizim insana dokunan bir açıklamaya ihtiyacımız var. İşte din bunun için. Din, insan için. Tanrı için değil. Dolayısıyla bir çok yönüyle insani. Merkezindeki amaç ta şu: muhatabını bulunduğu olgunluk seviyesinden alıp yükseltmek ve ulaşabileceği en üst olgunluk seviyesine (kemale) ulaştırmak. Olgunluk dediğimiz ahlaki, vicdani ve ameli bir olgunluk. Yani insana kültürden, ekonomiden, tarihten, bütün dış şartlardan bağımsız bir hedef tanımlayabiliyorsak işte dinin nihai amacı insanı buna ulaştırmaktır. Ama din insan için olduğundan insani her şeyi içerir. İnsanların farklı algı seviyelerinde olduğunu, tarih içerisinde, farklı coğrafyalarda farklı olduğunu, zamanla ekonomik, kültürel bir çok değişim geçirdiğini vb. Bu yüzden dinin pratiği farklı coğrafyalarda, farklı milletlerde farklıdır. Hatta, tek bir insanın hayatında bile her konuda bir çok değişim ve gelişim olur. Çocukluk, gençlik, orta yaş ve ileriki yıllarda hayatın algılanması, yaşanması, olayların yorumlanması değişir ve genelde de daha iyiye doğru evrilir. Bu böyleyken sizinle dinin algılanma ve ifade biçimiyle alakalı bir tartışmaya girmemize gerek yok. Buradan bir yere ulaşamayız. Önce Tanrıya inanacaksınız. Sonra neyi nasıl algılayıp ifade edeceğiniz size kalmış. Hangi mertebede iseniz hayatı o mertebede anlar ve yaşarsınız. Ama Tanrıya inanan birisinden olup biteni hayra yorması beklenir. İşte İmtihan argümanı inananlara başlarına gelen zorluklara sabretmek, zahiri olarak kötü gibi görünen şeyleri iyiye yormak için bir motivasyon sağlıyor. Ama bu motivasyonu da daha basit algı seviyesindeki ve mertebesindeki insanlara sağlıyor. Bunu anlamak için Mevlanın şu hikayesi çok uygun: Akıllı birisi, atına binmiş gidiyordu. Yol kenarında uyumakta olan birisinin de ağzına yılan kaçmak üzereydi. Atlı, yılanı ürkütüp kaçırmak ve adamı kurtarmak için atını koşturdu, fakat yetişemedi. Tutup o adama kırbacıyla birkaç kere vurdu. Uyanan adam, dar­belerin acısıyla bir ağacın altına kadar kaçtı. Oraya bir hayli çürük elma dökülmüştü. Atlı: - Bunları ye, diye emretti. - Beyim, dedi adam, ben sana ne yaptım. Eğer bana hakikaten kastın varsa, vur kılıcı öldür. Sana çattığım saat ne uğursuzmuş. Ne mutlu senin yüzünü görmeyene. Dinsizler bile kimseye sebepsiz böyle yapmazlar. Bir yandan da lanetler okuyor, beddua ediyordu: - Ya Rabbi, cezasını sen ver, diyordu. Atlı ise onu dövüyor: - Koş, diyordu. Atlı adamı epeyce bir zaman koşturdu. Nihayet adamın safrası kabardı, yediklerini kusmaya başladı. Bu arada yılan da çıktı. Adam yılanı görünce atlının ayağına kapandı: - Sen bir rahmet meleğisin, dedi, ne mübarek saatmiş ki seni gördüm. Sen beni analar gibi ararken ben eşekler gibi kaçıyordum. Durumu biraz olsun bilseydim sana bu kadar kötü sözleri söyler miydim?! Sükut ederek kızgın göründün, hiçbir şey söylemeksizin kafama vurmaya başladın. Bağışla! - Eğer ben biraz olsun sana hali çıtlatsaydım derhal ödün patlar­dı, içindeki yılanı bilseydin ne elma yiyebilir, ne koşabilir ne de kusabilirdin. Sen bana söverken ben gizlice, "Ya Rabbi, işimi kolaylaştır" diye dua ediyordum. İşte mesele bu. İçimizdeki yılandan(nefis) kurtulana kadar başımıza gelene imtihan diyerek sabrediyoruz. Tanrıya inanmazsak ya da O yılandan kurtulamazsak burada bir çok insanın düşündüğü gibi dünyada cehennemi yaşadığımızı inanmaya başlarız. O yılandan kurtulduğumuzda ise aslında cennette olduğumuzu fark edeceğiz. Tanrı cevher dağıtmak istiyor ama cevherin kıymetini cevherden anlayan bilir. Benim gözümde cevher ile taşın farkı yok ya da aslında taş cevherden daha kıymetli diye inanan ve düşünen birisine cevher vermek iyilik değildir. Taş vermek iyiliktir. Tanrı da herkese iyilik yapıyor. Cevher isteyene cevher veriyor, taş isteyene taş. Egosunun peşinden koşana egosunun arzuladıklarını veriyor, ruhunu takip edene ruhunun... Çocukluktan çıkamayana oyuncak veriyor. Çocukluktan çıkana rıza ve yakınlık.. Siz, neyin peşinde olduğunuza bakın. Kendinize bakın. Kendinizi yargılayın. Boyunuz ve gücünüz buna yeter. Hayatınızı Tanrıyı yargılamaya, dini yargılamaya, anne babanızı ya da diğer insanları yargılamaya harcarsanız buna gücünüz yetmez. Gücünüzü gücünüz yetmeyecek bir şey için harcadığınız için gücünüzün yettiğini de ıskalamış olursunuz.
  9. Yeni Üye

    Hepiniz Mutluydunuz...Sonra Ne Çektiniz Be!!

    İlla Tanrıyı teraziye vurup, Onu hesaba çekeceksin değil mi? Halbuki terazin, Tanrıyı değil kendini hesaba çekip tartman için verilmiş sana. Evet, tavşana kaç diyen de Tanrı'dır, tazıya tut diyen de Tanrıdır. Tavşan kaçarak tavşanlığının kemaline erişir, tazı da kovalayarak tazılığının sırrına varır. Aydınlık ta Ondan, karanlık ta. Hayır da Ondan Şer de. Şeytan dahil herkes Tanrının kendini koyduğu yerde. Herkesin bir yeri ve görevi var. Peki sana göre sen nesin ve senin yerin neresi? Ben sana söyleyeyim: senin yerin İyilerin yeri. Tanrı, iyi nedir kötü nedir bilmeyi ve iyi olmayı sadece sana vermiş. İnsandan başka bildiğin bir iyi var mı? Yok. Bundan büyük bir onur olur mu? Bundan büyük bir ikram olur mu? Öyle yapmasaydı ne bilecektik var olmayı, ne bilecektik iyi olmayı? Ey kulum, gerçekte iyi olan ve iyi olmanın ne demek olduğunu bilen sadece benim ama seninle de bu bilgiyi paylaşıyorum, böylece senin elinle iyilik yapacağım, senin elinle yoksulu, darda kalmışı, muhtacı teselli edeceğim demiş. Tanrının iyiliğinin eli olmuşsun. Hala neyin peşindesin? Kötüyü bilmeden, onunla mücadele etmeden iyi olunur mu? İyi olmadan, insan olunur mu?
  10. Yeni Üye

    Hepiniz Mutluydunuz...Sonra Ne Çektiniz Be!!

    Bu emrin hikmeti ve doğruluğu bizim gözümüzde gün gibi aşikardır. İnsan bu hikmeti en çok evlendiğinde anlayabilir. Evli birisi gözünü ne kadar eşine çevirir, ondan başkasında bir şey aramazsa, eşi o oranda güzelleşir ve onunla tatmin ve mutlu olabilir. Ne kadar da gözünü yabancı kadınlara çevirirse, ailesinden o oranda uzaklaşır ve huzursuz olur. Zinanın çirkin ve kötü bir yol olduğu bizim için yakin olarak bildiğimiz bir şey. Ama, diyelim ki insan bu hikmeti tam anlayamadı ve bu işten vaz geçemedi. Zararı bir başkasına verecek değil ya. Kendi bedenine, aile hayatına, çevresine verecek. Bir gün gelecek, hatalarından ders alacak, olgunlaşacak ve nefsi zayıfladığında artık bu işten vazgeçebilecek. Vaz geçtiğinde bu emrin doğrulunu ve hikmetini bizzat tecrübe etmiş olacak ve tevbe edecek. Ne oldu? Yine mutlu son. Ne yani kızlarla öpüşemiyorum ya da sevişemiyorum diye Tanrıya mı küseceğiz. Tanrının rahmeti zaten günahkarlar için değil mi? Hz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Miraç gecesi Allah-u Zülcelal’in huzurundan ayrılırken, Allah-u Zülcelal: “Ben ‘den bir şey istemiyor musun, Ya Muhammed!” buyurunca, Hz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Ya Rabbi! Sen ‘den ümmetimi istiyorum. Ümmetimin halinin kıyamet gününde ne olacağını merak ediyorum. Başka bir şey istemiyorum; makam istemiyorum. “ diye cevap verdi. Allah-u Zülcelal: “0 zaman ileriye bak, Ya Muhammed!” diye buyurdu. Hz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle devam etti: “İleriye baktığım zaman, öyle bir deniz gördüm ki; ne başı vardı ne de sonu, ancak Allah-u Zülcelal biliyor. Denizin içinde bir ağaç vardı. 0 ağacın üzerinde bir kuş vardı. 0 kuşun ağzında da bir mercimek tanesi kadar bir parça toprak vardı” Allah-u Zülcelal: “Bunları gördün mü? Ya Muhammed!” buyurdu. “Ya Rabbi! Bir deniz görüyorum. Denizin içinde bir ağaç var. Ağacın üzerinde bir kuş var. Kuşun ağzında da bir mercimek tanesi kadar bir toprak var.” dedim. Allah-u Zülcelal: “Ya Muhammed, o deniz benim rahmetimdir. Ağaç da dünyadır. Benim rahmetime karşılık bir deniz içinde dünya şu ağaç kadardır. Ağaç üzerindeki kuş da senin ümmetindir. Kuşun ağzındaki mercimek tanesi kadar toprak da, senin ümmetinin günahıdır. 0 toprak o denize girerse, o denize bişey yapabilir mi?” buyurdu. “Ya Rabbi! Hiçbir şey yapmaz.” dedim. Allah-u Zülcelal: “Deniz o toprakla bulanır mı?” buyurduğunda: “Ya Rabbi! Bulanık olmaz.” dedim. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal şöyle buyurdu: “Öyleyse senin ümmetinin günahı benim yanımda işte o toprak kadardır. “ (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai)
  11. Yeni Üye

    Hepiniz Mutluydunuz...Sonra Ne Çektiniz Be!!

    Bir yönüyle doğru bir tespit. İnsanın mutsuzluğunu isteyen Şeytandır. Ona zarar veren ve Onu mutsuz eden şey şeytandandır. Şeytanda her yol var. Gerekirse ibadetlere bile sızar. Bazen yaptığını beğenmeni ve kibirlenmeni telkin eder, bazen de olmadı, eksik oldu, kabul olmadı gibi vesveseler verir. İnsanın anlayışı ile kutsal kitaplar dini emirler arasına girer ve onları yanlış anlamasını sağlar. Sonra insan da yanlış anladığı bu emirler ve ayetlerin kendi üzerinde stres ve yük oluşturduğunu düşünerek üzerindeki yükün Tanrı dan geldiğini zanneder. Diğer yönüyle yanlış bir tespit. İnsanın mutluluğunu isteyen Tanrıdır. Onu mutlu eden ve kalbine huzur ve sekine veren şeyler Tanrıdandır. Tanrı bize zorluk çıkarmak ya da yük yüklemek değil yükümüzü hafifletmek ister. Sıkıldığında, yorulduğunda, bunaldığında beni çağır, rahmetimi hatırla, yardımımı ve affımı iste, anında kalbinden kederi gideririm der. Sakın benim katımda seni değerli kılan şeyin ibadetlerin falan olduğunu düşünüp, iyiliklerini beğenme ya da yargılama, bir tüccar gibi onların muhasebesini tutup karşılık bekleme. Bilakis ben sana değeri bir bağış olarak kendiliğimden verdim. Sonrası için yapman gereken en önemli şey benim hakkımda hüsnü zan etmek ve niyetini düzeltmektir der. Tanrının seni sevmediğini, seni terk ettiğini, cezalandırdığını ya da ileride cezalandıracağını aklına bile getirme, çünkü bu, Onun hakkında sui zan etmektir ve en büyük günahlardan birisidir. Ama sırtımızda yük olan şeyi ve mutsuzluğumuzun kaynağını da görmek gerekir. Bu yükün kaynağı dünyaya tamah etmek, onu gözünde fazlaca büyütmek ve mutlaklaştırmak, nefsin arzularının peşine takılmak, şeytanın vesveselerine kapılmaktır. Bütün bunlar yücelerden gelen ruhumuzu daraltır. Tanrı ise bizi bu aşağılıkları aşarak selam ve esenlik yurduna ulaşmaya çağırır. Ama bu yurda erişmenin yolu öfkemizi Tanrı ya yöneltmek değildir. Bilakis bunu yaptığımızda en büyük destekçimizin yardımını elimizin tersiyle reddetmiş oluruz. Sonra aşağılıklar içerisinde bir başımıza, yardımsız kalırız.
  12. Yeni Üye

    ÖZGÜR VAROLUŞLAR VE ÖZGÜRLER BİLDİRGESİ /MANİFESTOSU -edim1

    Güzel yazı. Tebrik ederim. Bu kadar tefekkürü mümin olarak yapsaydınız şimdiye ermiştiniz. Ama inanan birisinin gözüyle bazı itirazlarım olacak. İlk sebep, ilk var, Baş var vb. şeylere ihtiyaç yok, Varlığın bizzat kendisi bu ontoloji ihtiyacını karşılıyor diyorsunuz. Tanrıyı zaten ilk Varlık tan ziyade Zorunlu Varlık ya da Gerçek Varlık olarak nitelemek daha doğru. Çünkü Tanrının varlığı, sıfatları ya da fiillerinin (örneğin yaratma) ilkliği zamansal bir ilklik değil. Yani bir zaman vardı Tanrı hiçbir şey yaratmamıştı, t zamanında Tanrı yaratmaya başladı diye bir şey yok. Yaratma ezeli ve ebedi. Tanrı ile Varlık ın aynı şey olması aslında inanç açısından itiraz edilecek bir şey değil. Bilakis Tanrı nın Varlık olduğu ariflere ve havassa ait, zevk ile, tadarak elde ettikleri bir bilgidir. Peki Tanrı yerine Varlık diyelim. Varlık nedir? ve Onu nasıl bilebiliriz? Onu bilemeyiz ama O bize kendini açtığı, gösterdiği ölçüde onun bazı özelliklerini(sıfatlarını) tespit edebiliriz. - Nedir Varlığı sonradan olanlardan ayıran özellikler? Vücud: Varlığın kendinden olması Kıdem: Varlığın başlangıcının olmaması Beka: Varlığın sonunun olmaması Vahdaniyet: Varlığın bir olması Muhalefetün lil havadis: Varlığın sonradan olanlardan farklı olması - Peki Varlıkta başka neler var? Hayat var, İlim var, İrade var, Görüp işitme var, Kelam var, Kudret var, Var etme var, Rahmet var, Sevgi, Kahır var ... Bu böyle gider. Nereye kadar? Tarif ettiğin şeyin Tanrı ile birebir olduğunu anlayana kadar. - İkinci itirazım bilgi ile inancı bu kadar birbirinden ayrı ve zıt görmenize. İnançsız bir bilgi mümkün olamaz. Bilakis bilgi delillendirilmiş inanç demektir. Bugün insanlık olarak bütün bilgimiz inanç temellidir. Siz de mesela, Düşünceyle gerçeği bulabileceğine ya da ona yaklaşabileceğinize inanmasanız bunu denemezsiniz herhalde. Kişisel bir Tanrı ile alakalı şunu söylemek istiyorum. Bilim, metodu itibariyle özneyi ispat edemez ya da var sayamaz. Bilimin iradi bir varlığı ya da özneyi var saymadan her şeyi açıklamasına şu örneği vermek istiyorum. Yatağınızdan kalktınız, kahvaltı yaptınız, bilgisayarın başına oturdunuz ve bu iletiyi yazdınız diyelim. Sizi bir evren olarak kabul edersek, bütün bu yaptıklarınız irade sahibi bir özne olarak sizi varsaymadan bilimsel olarak açıklanabilir. Bütün hareketleriniz, enerji dönüşümleri ve korunumları vb. çerçevesinde bilimsel olarak açıklanabilir. Peki iyi de bütün bunları yapan bir özne var mı, yok mu sorusu ise bilimsel olarak cevaplanamaz ve açıklanamaz. Öznenin varlığına giden ispat, yol ve sır bizzat bir özne olarak bizdedir. Özne yoksa biz neyiz? Her şey bir takım kurallar ve açıklamalar çerçevesinde oluyor da her şeyi kim yapıyor? Akıl ve düşünceyle Tanrıyı bilmeye gidilen yolda ulaşacağın son nokta Tanrıyı gerçekten bilmekle ilgili yolun giriş noktasıdır. O da teslimiyet ve güven- islam ve iman. Sonrası ibadet ve zikirle benliğini(egonu) temizlemek(tezkiye) ve yaratılmışlara iyilik(ihsan) ile her geçen gün O na biraz daha yakın olmak ve sonunda kavuşmaktır. Ona kavuşanlar ancak yok olarak kavuşabilirler. Birlik mertebesinde ben de varım, benim aklım da var demek en büyük edepsizliktir, şeytanlıktır.
  13. Yeni Üye

    Allah neden kendisine tapmamız için yarattı?

    Ben vermediğim imtihan hakkında tıp tutamam ama bak şurada bu imtihanı verenlerin görüşlerini okuyabilirsin. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/gulben-ergen/gulben-ergen-engellilerin-hikayelerini-yazdi-40059121 Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? - Zeynep: Bana şu an bir imkan sunsalar kalmak ister misin deseler, kalkmak istemem. Mutluyum ve huzurluyum. Kendimi böyle seviyorum. Çok enteresan gelebilir ama öyle. - Senem: Çok insan görüyoruz. Sağlıklılar, her şeyleri yerinde ama ne huzurları var ne de mutlulukları. Hiçbir şeyden zevk almıyorlar. Bizim hiçbir şeyimiz yok ama çok mutluyuz. Bu hastalık bize Allahtan gelen bir misafir. Bizim de bunu en güzel şekilde karşılamamız lazım. - Zeynep: Ben 21 yaşındayım. Sağlıklı olan arkadaşlarımla düşüncelerim çok farklı.◊ Ne gibi farklı düşünceler?- Zeynep: Onlar en ufak şeyleri dert ediniyorlar. Bedenin, yaşam tarzın ne olursa olsun mutlu olmak senin elinde. Dünya bizim elimizde. ◊ Tefekkür dedikleri bu olsa gerek.- Senem: Yüzümde sivilce çıktı diyorlar onun mutsuzluğunu yaşıyorlar. Bir de bize bakın. Bizim şeklimiz bile belli değil. Ama mutluyuz çok şükür.◊ Ama siz insanın şekilden ibaret olmadığının bilincindesiniz.- Senem: Evet. Ama herkes bizim bilincimizde değil.◊ Burası sizin hayatınızı nasıl etkiledi?- Senem: Bu merkez açıldı bizim engelimiz ortadan kalktı.◊ Akülü tekerlekli sandalye hayatınızı nasıl değiştirdi?- Senem: Sandalyeniz olmazsa tek başınıza hiçbir şey yapamazsınız. Çay bardağınızı biri önünüze koysa bile alamazsınız. Yanınızda hep birileri olmak zorunda. Ben akülü sandalyem olduğundan beri son üç yıldır kendi ihtiyaçlarımı kendim karşılıyorum.- Zeynep: Akülü sandalyem olduğundan beri vücudumdaki kırılmalar azaldı.
  14. Yeni Üye

    Allah neden kendisine tapmamız için yarattı?

    Sonrasını bilmem ama şu anki durumda, size göre siz ulaşılabilecek en yüksek idrak ve mertebeye ulaşmışsınız zaten. Kendinize göre ,olmuşsunuz yani. Daha ilerisini kabul de etmiyorsunuz da istemiyorsunuz da. Beklentiniz belli, ödülünüz belli. Dünyadaki varlığınız, başı, sonu, sınırları ve anlamı belli. Tanrı da varsa, size bu anlayışınıza ve beklentinize uygun olarak muamele ediyor ve edecek olması Onu sinirli ya da egoist yapmaz. Kendinizden ve bakışınızdan bu kadar emin ve memnun olmanızı bir istisna sanmayın ama. Bu milyarlarca insanın herbirisinin kendisi hakkında düşündüğü şeydir. Herkesle kavga eden, kimseyi beğenmeyen, kimseyle geçinemeyen insanlara göre bile kendi davranışları ve yaptıkları mükemmel, eksik ve hatalı olan ise karşısındakiler. Tanrı da diyor ki madem egonuzdan memnunsunuz, onunla dünyada geçirebildiğiniz kadar zaman geçirin. Ama sonra, öte tarafta, kaçırdığınız yüksek mertebelerin pişmanlığı sizi bekliyor olacak. Başkalarını yargılamak ise ne size düşer ne bana. Kimin hangi saikle hareket ettiğini bir başkası bilemez. Dindarları sayılarla yargılayıp, kendinizi bir ideali temsil eder halde onlarla kıyaslamanız, nefsinizi temize çıkarmak oluyor işte. Ben de sayılara girsem, seküler, hümanist ve din dışı- karşıtı söylemlerle dünyada yapılan fesad ve zulümü gündeme getirsem, haksız çıkan siz olabilirsiniz. Sonra bakmayın siz milyarlarla din mensubunun varlığına, tarih boyunca gerçek inanan sayısı bir avucu geçmez ve geçmemiştir. Bu ,bilinmeyen bir şey değil. Mesele şu, Tanrı yaratıyor, alemler inşa ediyor. Bu alemlerin yüksekleri de var, düşükleri de. Yüksekleri isteyene ve çabalayanı yükseklere çıkarıyor, düşüklere razı olanı düşüklerde bırakıyor. Bir sarayda mesela kralın tacını süslemek için de taş kullanılır, sarayın kenefinin çukurunun kenarlarını örmek için de taş kullanılır. Ama kenefte kullanılacak taşı alıp kralın tacına koymazlar.
  15. Yeni Üye

    Allah neden kendisine tapmamız için yarattı?

    Emir, iki türlü. Birisi "Bir şeyi istediğinde O'nun emri sadece ona: Ol demesidir. O da hemen oluverir." deki emir. Bu varlığın kaynağı olan emirdir ve acziyetle alakası yoktur. Bilakis kudrettir. Birisi de "Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor." daki ahlaki davranışın kaynağı olan emirdir. Bir nevi vaaz ve nasihat yani. Tanrı kendi mükemmelliği içerisinde vaaz ve nasihata elbette ihtiyaç duymaz. Eğer bu mükemmelikten yarattıklarına ve özellikle de insana da bir pay vermek istemeseydi, elbette bu türlü vaaz ve nasihat etmezdi. Ve İsa şakirtlerine dedi: Doğrusu size derim ki, göklerin melekûtuna zengin adam güçlükle girer. Yine size derim: Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin adamın Allahın melekûtuna girmesinden daha kolaydır. Bizim böyle bir niyetimiz var mı? Göklerin melekutuna girmek gibi? Yoksa, mesele yok zaten. “İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur. "Allah bize tam olarak istediğimizi ve umduğumuzu veriyor. Bunu da açıkça söylüyor. Diyor ki insan olmak size göre şükredilecek, şerefli bir paye ise ve benden daha fazlasını da istiyorsanız bunu size veririm. Ama, mesela hiç olmamış olmayı tercih ediyorsanız, ya da algı seviyeniz, insan olmak şerefi diye bir şey yok, maymun olmak ya da domuz olmaktan farklı bir şey değil seviyesinde ise, öldükten sonra başka alemlerde sizi razı olduğunuz o seviyelerde tekrar var ederim. Böylece gökyüzüne bakıp 14 milyar yıl öncesine dair çıkarımlarda bulunabilecek bir seviyeden, daha çok hoşunuza gidecek, hayvanat bahçesinde birbirinizi parmaklayan maymunlar seviyesine, ya da çamurda mutlu mutlu yaşayan domuzlar seviyesine inersiniz ve bunun farkında da olursunuz. Sence de oldukça adil ve gerçekçi değil mi? Ama dünyanın düşüklüğü beni tatmin etmiyor, içimde melekuta doğru yükselmem gerektiğine yönelik bir davet var ve ben de bu davete uymak istiyorum diyorsak bunun da yolunu gösteriyor peygamberler. Ne diyorlar? Gökyüzünden insana inen en büyük emir temiz olmak ve temiz kalmaktır. Manevi pisliklerden temizlenir ve temiz kalabilirseniz melekuta doğru yavaş yavaş yükselirsiniz. Manevi pisliklerin en büyüğü ise bizzat kendi egomuz ve onun hastalıklarıdır. Nefsimizin en büyük hastalığı ve pisliği de açık ve gizli şirktir. Ben diyen adamın melekutta ya da Tanrıya yakınlıkla ne işi olabilir? Şeytan ben dediği için huzurdan kovulmuş değil midir zaten. Onun katı birliğin, ebediliğin ve mükemmelliğin katıdır. Orada çokluğun ve benliğin ne yeri olabilir. Hz. Yusuf: "Doğrusu, ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevkeder..." Hz. Muhammed: Ey Allahım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar (da olsa) nefsimle başbaşa bırakma. Beyazıd-ı Bestâmi Hazretleri: «Kendi nefsini Firavun’dan, Nemrut’tan, Ebu Cehil’den ve iblis’ten daha aşağı görmeyen kimse bi­zim bu yolumuzun kokusunu alamaz" Peygamberler ve arifler böyleyken bize ne oluyor da burnumuzdan kıl aldırmıyoruz? Halimizden memnunsak manevi olarak yükselemeyiz zaten. Hep başkasını suçlar, itham eder, kendimizi temize çekeriz. Halimizden memnun değilsek nefsimizin hasta olduğunu, manevi pislik içinde olduğunu itiraf edip terbiyeye ihtiyaç duyduğunu kabul etmek neden zorumuza gidiyor?
×