Jump to content

Yeni Üye

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    450
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

1 Takipçi

Yeni Üye Hakkında

Güncel Profil Ziyaretleri

2.552 profil görüntüleme
  1. Yeni Üye

    İLAHİYAT OKUYORUM İNANCIM KALMADI

    Kavak, senin mutlu ateizmini rahatsız etmek istemem." Hak" ya da seni aşkın bir gerçek olduğunu kabul etmeden de hayatını sağlam temellere oturtabilmen senin açından bir şans. Dışarıdan bakınca anlamlı bir temel gibi görünmüyor, uydurulmuş, yapay, heran yıkılmaya namzet bir temele benziyor, ama olsun. Şimdilik seni idare ediyorsa sorun yok. Gün gelir daha sağlam temelleri keşfedersin inşallah. Yalnız şu ağzına sakız ettiğin maassailere baktım da, bildiğin tek tanrıcıymış bunlar. Geleneksel bir çok afrika inancı gibi. "The Maasai belief system is monotheistic. The deity is called Engai and has a dual nature—both benevolent and vengeful." Celal ve cemal sahibi bir Tanrıya inanıyorlar. Adının Tanrı olması, God olması, Allah olması, Engai olması fark eder mi? Sonsuz ismi olsa da tek müsemma var. O işte...
  2. Yeni Üye

    İLAHİYAT OKUYORUM İNANCIM KALMADI

    Cümlenin Halikı Birdir, Niçin bazısı kafirdir, Bu ne hikmet, bu ne sırdır, Bilen gelsin bu meydane...
  3. Yeni Üye

    İLAHİYAT OKUYORUM İNANCIM KALMADI

    Özgür olmak falan... Bunlar büyük iddialar genç adam. Özgürlük bağlarından kurtulmaktır. En büyük bağ ise bizzat benliğimizdir. Egosundan(nefis) dan kurtulan gerçek anlamda özgür olabilir. Bunu yapabildiysen ne mutlu sana. Kendimize söz geçirebiliyor muyuz? Şehvetimize, gazabımiza , egomuza hakimiyet kurabiliyor muyuz? Sinirlenmemeyi, strese girmemeyi, kavga etmemeyi, büyüklenmemeyi, kendimizi ya da çevremizdekileri birileriyle karşılaştırmamayı, yarıştırmamayı başarabiliyor muyuz? Neden başaramıyoruz ki? Yoksa kendimize söz geçiremiyor muyuz? Günümüzün çoğunda bize en büyük zararları veren egomuzun kontrolü altında iken, nasıl özgür olduğumuzu söyleyebiliriz?
  4. Yeni Üye

    Peygamber başarılı oldu mu?

    Emir yasak önemli ama birinci dereceden önemli değil. Her peygamberin bir misyonu ve derecesi var. Bütün misyonların ve derecelerin en üstünü de ahir zaman peygamberine mahsustur. Peki naptı ahir zaman nebisi? - Tevhidin merkezlerinden biri olan Harem topraklarını şirkten ve putperestlikten temizledi. - Bütün insanlar için geçerli olan tanrının varlığı ve birliği davetini en yalın haliyle tablig etti. - ehli kitaba(yahudi ve hristiyanlara) dinimizde aşırı gitmeyin Meryem oğlu İsa Allah değildir. Yalancı da değildir. O'nun mübarek bir elçisidir gerçeğini tebliğ etti. - bugün tanrının varlığı ve birliği mesajı yeryüzünde ya da senin içinde yankı buluyorsa, bu peygamberin başarısıdır. Peygamberin manevi başarısı ise daha büyüktür. Onun olağanüstü olduğuna dair hiç bir iddiası yoktur. Meryem oğlu İsa gibi olağan üstülükler şahikası ya da mucizeler odağı da değildir. Karşısında titreyen birine "titreme , ben kral değilim kuru et yiyen bir kadının oğluyum" demiştir. Sadece kulluk(abd) denilen makamın ve rütbenin talibidir. Böylelikle insan için en büyük rütbenin sadelik, basitlik ve normallik olduğunu manen ilan etmiştir.
  5. Yeni Üye

    İLAHİYAT OKUYORUM İNANCIM KALMADI

    Kafandan uydurduğun, sahte Tanrı'lara tapınmaman. Gerçek bir Tanrı var. Gerçek varsa Tanrı var. Sen varsan Gerçek var. Sen varsan Gerçek bir Tanrı var.
  6. Yeni Üye

    Hadis Saçmalıkları

    Bu forumda bunları yazmanın nasıl bir mantığı olabilir anlayamadım doğrusu. Adamlar zaten reddetmiş. Hadisi de Kuranı da, Peygamberi de Allah ı da. Reddetmekte seni geçmişler yani. Ama ben bir müslüman olarak bu konuda bir şeyler yazacağım. Bu sabah aklıma bu konu gelmişti. Madem siz de bu forumda bu başlığı açmışsınız bir hikmeti vardır elbette. Hadisi reddetme tercihinizi anlayabilirim ama üslubunuzu problemli buluyorum. Olgunluktan uzak maalesef. Fazlasıyla sığ ve tepkisel. Neden böyle düşündüğümü size bir örnekle anlatmaya çalışacağım. Bugün Fizik bilimine en büyük katkı sağlamış, en büyük iki fizikçi ismi say desem herhalde herkesin aklına gelen iki isim Newton ve Einstein olur. Herkes onları saygıyla anar. Peki bilimin bugün ulaştığı noktada Newton ve Einsten ın zamanındaki fikirlerini haksız, dahası komik konuma düşürmüş gelişmeler olmadı mı? Oldu. Ne yapacağız öyleyse? Newton u reddediyorum, Einsteni reddediyorum mu diyeceğiz? Bu ne kadar çocukça bir tepkiyse sizin yaptığınız da o kadar çocukça. Her bilimin bir konusu olur ve bir de amacı. Hadis ilminin konusu Hz. peygambere atfedilen rivayetlerdir. Amacı da bu rivayetleri derlemektir. Hadis usulünün amacı da bu rivayetlerden en sağlıklılarını tespit edebilmektir. Bu rivayetleri var eden Hadis ilmi değildir. Peygamber öldükten sonra O şöyle yapardı, böyle söylerdi, şu şekilde davranırdı gibi bir sürü anlatım ortaya çıkmış. Birileri bu anlatımları derlemiş, birileri de bunların doğru olma ihtimali yüksek olanlarını seçip, kitaplarını oluşturmuş. Bunların amacı derlemek, bir araya getirmek, tasnif etmek. Amel ise başka bir konu. Amel İslam tarihinde daha çok fıkıh ilminin alanına girer. Fıkıh ilmi karşılaşılan yeni ameli durumlara inancımız çerçevesinde çözümler ve cevap üretmeye çalışırken Kuran'ı, Peygamberin sünnetini, ümmetin konsensusunu, kıyası vb. delilleri kullanır. Yani ehli hadisin işi derlemek, fakihin işi de amel edilecek kuvvetli delillere göre çözüm üretmek. Sen hadis ilmine, hepsi okuyup amel etmek için yazılmış şeyler gibi bakarsan yanılırsın. İmam malik hem hadisçi hem de fakih. ama mesela hadis kitabına aldığı bir hadise muhalif bir içtihad fıkıh kitabında mevcut. Hadis söz konusu olduğunda kitaplardaki bütün hadislerle amel etmek ne kadar absürt ve olanaksız ise toptan red de o kadar absürttür. Tevratta Yeşaya 29:12 de şöyle bir ayet geçer: ve kitap okuma bilmiyen bir adama: Rica ederiz, bunu oku, diye verilir; o da: Okuma bilmem, der. bu ayet size neyi çağrıştırıyor? Reddeceğim, eleştireceğim diye bazen doğru yorumla doğru bir şekilde anlayabileceğiniz şeylere de karşı çıkıyorsunuz.
  7. Yeni Üye

    İLAHİYAT OKUYORUM İNANCIM KALMADI

    Aslına bakarsan diğer taraftaki adalet buradaki adaletin tesisi gibi değil. Diğer taraftaki adalet bu dünyada yaptıklaryla herkesin orada hak ettiği seviye, derece ve mertebeye kavuşması gibi bir şey. Yani birisi senden para aldı ve vermedi. O adam kötü niyeti ve davranışı için karşılık görecek. Senden para aldığı için değil. Çünkü aslında o parayı senden alan Allah. Bütün işlerin asıl faili Allah'tır. İnsanlar bu işler gerçekleşirken nefislerine mahsus niyetleri nedeniyle sorumludur. Bak kardeşim müslüman isek sorularımızı ve halimizi inandığımız Allah'a arz etmek en doğrusu. Onun merhamet, cömertlik hazinelerinin sahibi olduğunu ve her şeyi bildiğine inanıp ta cevapları Ondan beklemeyip nefsimizin, ya da bir takım insanların peşinden gidersek gece karanlığında amaya yol sorandan farkımız kalmaz. Ben de bu konuda dertliydim Allah'a bunu arz ettim ve bu konuda beni Kuran'la irşat etmesi için dua ettim. O bana şu ayetle yol gösterdi: "Bunun üzerine Yûsuf, kendi kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra da eşyayı, kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte biz Yûsuf'a böyle bir tedbir öğrettik; yoksa kralın hukukuna göre kardeşini alıkoyamayacaktı. Ancak Allah'ın dilemesi hariç. Biz kimi dilersek onu derecelerle yükseltiriz. Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır." Bu ayette ve Kuran da katından ilim verilen Hızır kıssasındaki ayetlerde geçenlerden anladığımız şu ki, Allah'ın katındaki bilgi bizim zahir hükümlerimizden ve algılarımızdan farklı bir bilgi. O belirli maslahatlar gözeterek ve bizim iyiliğimiz için bazı tedbirler almış. Kurandaki öte dünyaya ait manzaralar da Allahın bildiği maslahatlar için anlatılmış. Bunları bu dünyadaki ölçülere göre anlamak doğru bir anlama yöntemi değil. Zaten bizzat Allah ne zaman cennetten bahsetse cehennemden de bahsediyor, ya da tersi, böylece bizi korkutmak ve ümitlendirmek için bu manzaraları anlatıyor. Korku ile ümit arasında olmamızı istiyor. Ama korku Ondan değil, nefsimizin başına açacağı işlerden olmalı. Ümidimiz ise Ondan olmalı. "Onlar için üstlerinde ateşten katmanlar, altlarında (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım, bana karşı gelmekten sakının." Sana cevap yazmakta acele etmiyordum ama Allah'ın hikmeti bu sabah manevi alemde bir tevil ve yorum illham oldu bana. İnsanın neyi yanacak? Ruhu desen ateş ruhu yakmaz. Zaten ruhumuz Allah tan. Nefsi ya da bedeni desen, nefis ya da beden ruh üzerindeyken işliyor günahları, ruhsuz sadece onlara ceza olmaz. İlham şuydu, insanın cemali (güzelliği) yanacak. İnsanın insanlığı yanacak. İnsan olmanın kıymetini bilemeyenin insanlığı yanacak. Birileri insanlık mertebesini kaybedecek ve bir daha o mertebeye çıkamayacak. Ebedi olarak ta kıymetini bilmediği için elinden kaybettiği hazineye yanacak. Belki başka bir canlı olarak var olacak, belki bazılarına insan olmak için bir şans daha verilecek: Onlar: “Ey Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin. Biz günahlarımızı itiraf ediyoruz. Buradan çıkmak için bir yol yok mudur?” derler. Onlara: "Yalnız Allah çağrıldığı zaman inkar ederdiniz de, O'na eş koşulunca inanırdınız. Bugün hüküm, yüce Allah'ındır" denir. Ateistler için zaten insanın bir şerefi ve kıymeti yok. Çünkü onlar insanın zaten ahseni takvim yönünü kabul etmiyor. Sadece hayvanlarla eşit ya da onlardan daha aşağı yönlerini kabul ediyor ve onlara tabi oluyor. Dolayısıyla insanlığın elden gitmesi onlar için mesele değil. Maymun olmaya da razılar, domuz olmaya da. İnsan olmanın gereğini yapıp gözlerini yukarı dikmeyen adama domuz olup çamurda yuvarlanmaktan büyük keyif mi var. İşin özeti şu: Allah bizi çok kıymetli bir hazine ve sonsuz bir potansiyelle dünyaya göndermiş. Bunu inkar eden, bunu kabul etmeyenler bir sonraki varoluş mertebelerinde bu hazineden mahrum kalacak. Ama bu zaten, onların seviyesine uygun bir şey olacak. Bunu kabul edip, ikrar eden de öte tarafta yükselmeye ve potansiyelini gerçekleştirmeye devam edecek. EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR.
  8. Yeni Üye

    İLAHİYAT OKUYORUM İNANCIM KALMADI

    Dua etmek başka bir şeydir, başkalarını yargılamak başka bir şeydir. Allah hükmünü ahirete bırakmıştır. Genel kaideleri söylemiş, herkese yaptıklarını gösterecek. Sonuçta dilerse affedecek dilerse ceza verecek. Falan kişiyi kesinlikle affedecek ya da falan kişiyi kesinlikle affetmeyecek demek edepsizliktir. Dua ise istemektir. Allah ın en sevdiği şey vermektir. Onun vermesinin bir yolu senin istemendir. Sen istemeden de verebilir ama bir şeyi isteyen kişi o şeyin kıymetinin farkına varmış demektir. İstemeyene verse bile verilenin kıyemtini u-yeterince idrak edemez. Allah kendi haklarını affeder. Onun için kolay bir şey. Sen de kul olarak sana yapılan haksızlıkları ve zulümleri affedersen hiç bir kul ceza çekmez işte. Hakkını yemiş herkesi affedebileceksen Allah uzun süreli ya da kısa süreli kimseye ceza vermesin diye beklentiye girebilirsin. Var mı öyle bir olgunluğun?
  9. Yeni Üye

    İLAHİYAT OKUYORUM İNANCIM KALMADI

    Bu konuda bazı hassas dengeleri gözeterek bir şeyler söyleyemeye çalışacağım. Öncelikle esas olan Yaratıcının varlığına inanamak ve Ona güvenmektir. Ona inanıp güvendikten, herşeyi ilmiyle ve rahmetiyle kuşatmış olduğuna ikrar getirdikten sonra Onun yarattıkları arasında nasıl hüküm vereceği konusunda spekülasyon yapmak doğru olmaz. Bizim O şöyle yapacak, böyle yapacak, böyle yapabilir, böyle yapamaz dememiz edepsizlik olur. Bu konunun hassalığı bu konunun bir yönünün dünyaya ve insanın ahlaki gelişimine etki ediyor olmasından kaynaklanır. Yani öte taraftaki terazi kurulacağına, amellerin tartılacağına, ameli hafif gelenin ebedi ceza, ağır gelenin ebedi saadet bulacağına inanmak aslında bu dünyada kendimizi kontrol etmek ve disipline etmek için önemlidir. Şimdi din dese ki, ne yaparsan yap, nasıl yaşarsan yaşa bunların hiç bir önemi yok, ya hiç ceza çekmeden ya da yaptığının aynısı bir karşılık gördükten sonra kurtulacaksın. İnsanların çoğunluğu ibaha denilen mezhebe kayar. Dinin tehditlerine rağmen herkes dünyaya meyilli, bir de din tehdit etmese insanlar her şeyin meşru ve mübah olduğu inancıyla hiç bir ahlaki gelişme ve kemal gösteremeden yaşar. Yani din tehdit ediyorsa bunu gerçekten ciddiye aldığımızda biz faydasını görürüz. Mesela bir çocuğu yetiştirirken önüne belirli kurallar ve kaideler koyarsın. Tehditler savurursun, vaatlerde bulunursun. Bu tehditleri Onu sevmediğin için ya da o cezaları gerçekten yerine getireceğin için yapmazsın. Bunlarla korkutup doğruya yönlendirmek için yaparsın. Kendi haline bıraksan, korkutmasan, sınırlamasan Onun gelişmesini ve olgunlaşmasını olumsuz yönlendirmiş olursun. Dinin tehditlerine de böyle bakmak lazım diyeceğim ama bunu dediğim anda bu tehditlerin ciddiyetini yitirip yine her şeyin mübah olması söz konusu olmasın. Ama bir tür inanç ta taşımamız gerekiyorsa O'nun rahmetinin gazabına galip geldiğine inanmak lazımdır. Herkes yaptıklarının(amellerinin) karşılığını gördükten sonra genel af ilan edeceğine inanmak lazımdır. İnanç zaten bütün insanlara başlangıçta verilmiş bir şey. Kuranda şöyle buyuruyor: Rabbin Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin rabbiniz değil miyim? "Elbette öyle! Tanıklık ederiz" dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, "Bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz;Yahut, "Önce atalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi bâtıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin!" demeye kalkışmayasınız. Bu ayetlerde demeyesiniz ya da demeye kalkışmayasanız diye çevrilen yer arapça orjinalinde aslında olumsuz değil olumlu. Dersiniz diye, ya da demeniz için. Yani Allah insanların imansızlık için haklı mazeretleri olacağını bunun için herkese en başta bu inancı verdiğini, hibe ettiğiniz söylüyor. Dolayısıyla bizim inancımız herkese imanın hibe edildiği, son nefeste de olsa gelip imanın kişiyi bulacağı yönünde. Geriye ameller , iyilikler, kötülükler ve onların hesabı kalıyor. Yine kuranda şöyle buyuruyor: Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez. Kullarına kendi haklarınızı affedin diyen Allah insanları kendilerine imanlarını izhar etmediği için(kendi hakkını yerine getirmediği için) sonsuz ceza vereceğine inanmak ne kadar anlamlı? Ama işte sorun bu tür şeylerin söylenmesinin imansızlığa meşruiyet verme tehlikesi olması. Bu konuda Kurandan ve hadislerden başka deliller de getirebilirim ama İbni arabi, said nursi gibi bir çok alim de cehennemin sonsuz olmadığını ifade etmişlerdir. Aynı şekilde yahudiler de cehnennemin sonsuz olmadığına inanır. Çünkü cehennemin sonsuz olması kötülüğün sonsuz olması manasına gelir, derler. Müslümanın da bu şekilde rabbinin merhametinin ve afffını ngalip geleceğine inanması meşrudur. Kişiyi dinin dışına çıkarmaz.
  10. Yeni Üye

    İLAHİYAT OKUYORUM İNANCIM KALMADI

    Aklı inananlara değil başkalarına danışmamışsın ama ben yine de bir kaç yorum yapayım. Malum, dijital bir mecradayız. Herkes olmadık maskeler takıyor burada. Bir ihtimal, senin samimi olmamam. Başka bir dinin propogandası için bu başlığı açmış olabilirsin. Çünkü bu başlığı ilk açtığında İslama göre başka inançtan iyi insanların cehenneme gitmesi ve peygamberin evlilikleri felan yazıyordu. Meselen İslamla gibiydi. Yani madem İslam kafana yatmıyor Hristiyan olursun. Ya da Yahudi olamasan da onların inanacına göre yahudi olmayanların pek yükümlülüğü yok zaten. Tek tanrıya inanıp Nuhun 7 temel yasasına riayet etmen yeterli. Ama nerede durduğun da anlaşılmıyor. Derdin İslamla mı, dinle mi, gelenekle mi, Tanrıyla mı belli değil. İkinci ihtimal senin samimi olman. Eğer öyleyse çok naifsin. Aklını peynir ekmekle yemiş olana(ateist), aklı senden iki kat karışık olana ya da kendi dininin misyonerliğini yapmak için burada olana akıl danışıyorsun. Allah sonunu hayra çıkarsın. Bir zamanlar müslüman idiysen yazdıklarım sana yabancı değildir ama yine yazacağım. Kendini, ruh halini, başına gelenleri, yaşadıklarını anlamaya çalış. Ben sana ne olduğunu kendi anlayışıma göre yazayım. Kafanda bir çoğu masum ve doğru görünen sorular vardı. O soruları cevaplayabilsen ilmin artacaktı, marifetin artacaktı, olgunluğun artacaktı. Hem kendin ikna olacaktın, hem belki başkalarına ışık olacaktın. Ama beklediğin gibi olmadı, sonunda da karanlık bir kuyuya ve boşluğa ulaştın. Ne oldu sana? Ben sana ne olduğunu söyleyeyim: Yahudileri aldatan münafıkların durumu da, tıpkı şeytanın durumuna benzer ki; Şeytan insana “İnkar et!” dedi, insan da inkâr edince: “Ben senden uzağım, senin yaptıklarından sorumlu değilim, ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım” dedi. O masum sorularla sana yaklaşan istediğini aldı ve seni yüzüstü bıraktı. Bundan önce taklit te olsa bir imanın vardı. O iman seni kendi karanlığından kurtarıyordu. İman öyle bir şeydir ki, hakikisi belki milyon kişide bir kişide bulunur ama taklidi bile sahibine ışık olur. Bu da Allah ın rahmetidir. Şimdi sen hakikisini ararken bulamayıp taklidini de reddettin. Artık kendi(nefs) karanlığınla başbasasın. Boşuna burada akıl danışıp ışık arama. Buradaki kırk yıllık katmerli ateistler bile o boşluktan, o karanlıktan kurtulamadı ki sana yardım edebilsinler. Peki doğru yolda olsan böyle mi olurdu? Seni geliştirecek, sana fayda verecek bir yolsa tuttuğun yol, neden hem kendini boşlukta hisssediyorsun, hem de çevrendekileri karşına alman gerekiyor. Tercihinin seni getirdiği yol ayrımında önündeki seçeneklere bakar mısın. 1) Samimiyetsiz ve yalan üzerine kurulu bir hayat ve meslek 2) Bunu reddedip seni, seven herkesle papaz olmak. Bunu yaparken de yaptığın şeyin doğruluğuna seni ikna edecek bir yakin(kesinlik) seviyesinde olmamak. Musab bin Umeyr i duymuşsundur. O da senin yaşadığını yaşamıştı. İki seçeneği vardı. Ya peygamberi tasdik edip atalarının dininini rededecekti. Bunu yaptığında ailesiyle papaz olacaktı. Zenginliği sıfırlacaktı. Ya da atalarının dinine tabi olup mekkenin en zengin en yakışıklı delikanlısı olarak yaşamaya devam edecekti. O ilkini yapabildi ve bunu yaparken biran bile tereddüt etmedi ve bunu yaptığı için hiç pişman olmadı. Ama sen doğru olduğunu zannettiğin şeyi yapamıyorsun. Neden acaba? Bu, imanın insana getridiğiyle, imansızlığın insana getridiğinin farkı olmasın. Musab bin Umeyr ne yapması gerektiğini Kuran a sordu ve Kuran da onu şöyle irşad etti: sen ne yapman gerektiğini kime soruyorsun ve sordukların sana ne gibi bir hikmetli yol gösteriyor? Biz insana, anne-babasına mümkün olan en iyi şekilde davranmasını emrettik. Annesi onu nice zahmetlere katlanarak karnında taşımış; sütten kesilmesi de iki yılı bulmuştur. Onun için, ey insan, bana şükret, ana-babana da teşekkür et. Unutma ki, sonunda bana dönecek ve yaptıklarının hesabını vereceksin. Eğer anne-baban seni, ilâhlığına dâir bilgin olmayan şeyleri bana ortak koşmaya zorlayacak olurlarsa, o takdirde onlara itaat etme. Fakat yine de dünyada onlara gerektiği ölçüde sahip çık. Sen, her işinde bütün gönlüyle bana yönelmiş, sürekli benim rızâmı arayan seçkin kulların yolunu izle. Sonunda dönüşünüz bana olacak, ben de bütün yaptıklarınızı size tek tek haber vereceğim.
  11. Yeni Üye

    Yaratıcı Varmış Gibi Düşünelim

    Madem yaratıcının olduğunu var sayıyoruz, bir de şu açıdan akıl yürütelim. Bu yaratıcının bir iğne ucuna yaklaşık 4 trilyon atomu sığdırabilecek ve her bir atomda da muntazam bir güç saklayabilecek bir ilmi ve kudreti varsa çok büyük, çok bilgili ve çok güçlüdür. Biz insan olarak sanatı ve güzelliği onun yarattığı ve tasarladığı şeylere bakarak, onlardan öğrenerek ya da ilham alarak geliştiriyorsak muhakkak O çok güzel yaratıyordur. Dinler aracılığıyla efendi olun, güzel ahlaklı olun, iyi olun diye emirler gönderiyorsa iyi olmamızı bekliyor ve istiyordur. Peki çok bilgili, çok güçlü, çok güzel yaratan ve bizden iyi olmamızı isteyen bir yaratıcının yarattığı şeylere anlam veremiyorsak ya da eşitsizlik, kötülüğün varlığı vb. bazı şeylerin arkasında meşru bir gerekçe görmüyorsak, bu durumun O'nun eksiliği ya da yanlışlığından değil de bizim bilgimizin ve görüş açımızın kısıtlılığından kaynaklanma ihtimali daha yüksek değil midir? Yani yaratanın şizofren olması için bir sebep mi var ki, bir yandan çok bilgili, çok güçlü olsun, güzelliği ve iyiliği yaratıp övsün diğer yandan da eksik ya da haksız işler yapsın?
  12. Yeni Üye

    BİZLER TANRIYIZ....

    Maşallah. Varoluşu ve Varoluşta yansıyan, kendini gösteren hakiki Varlığı tam da hacı dan beklenen bir üslupla ifade etmişsiniz. Bence insan kendini ne olarak tanımlarsa tanımlasın, kurumsallaşmış dinlere karşı tavrı ne olursa olsun, Tanrı demekten korkmaması lazım. Çünkü insanın kendini tanıması ve arayışıyla Tanrı yı arayışı iç içedir. Yemek yemek ne kadar insana ait bir şeyse, dua etmek de o kadar insana aittir ve gerçektir. Hepimiz arıyoruz. Arayışımızın sonuçları konusunda ön yargılardan ve peşin hükümlerden olabildiğince uzak olmak ise tarafsız ve entellektüel olmaya çalışan ateistlerden özellikle beklenen bir şeydir. Din ya da Tanrı insanın bir gerçeğidir. O kadar gerçeğidir ki mesela Einstein ın evreni anlamak için en temel sabit olarak ışığı ve ışık hızını koymasıyla yaratılış kitabında geçen sıralamada önce ışığın yaratılmasının ilişkili olduğunu düşünüyorum. Acizane fikrim şudur: Tarihsel, toplumsal ve dünyevi durumlarda ortaya çıkan eksiklikler, kusurlar ve hatalara bakarak vicdanımızın ve kalbimizin hakikat ve mükemmellik beklentisini çöpe atmak doğru olmaz. İnsan böyledir. Niyetiyle ve kalbiyle en güzeli, en doğruyu ve mükemmeli yaşayabilir ama davranışları ve amelleri eksik olur, kusurlu olur, hatalı olur, tarihe ait olur. Bu böyle diye kalbimizin kıblesini inkar etmemek, şaşırmamak lazımdır. Çünkü olgunlaşma ve terbiye hep o kalbimizdeki ve niyetlerimizdeki mükemmel ve ideal duruma, yani Tanrısallığa yakınlaşmaya çalışmak suretiyle olur. Bir müslüman olarak bunu şöyle ifade edebilirim: batınımızı hakikat ile zahirimizi de şeriat ile terbiye edeceğiz.
  13. Yeni Üye

    Din: hayatı anlamsız, saçma sapan bir hale getirir

    Maddeden tamamen bağımsız olmasa da maddeyi aşan bir şey bu. Düşünsene ne ışık var, ne göz ama görüyorsun. Ne ses var ne lisan rüyada ama konuşuyor ve işitiyorsun. Buradan şunu söyleyebiliriz. Gerçekte gören göz değil. İşiten kulak değil. Güzellik hissi maddeye bağlı bir şey değil. Bütün bunları deneyimleyen Ruh. Ruh gözün penceresinden görüyor, kulağın penceresinden işitiyor.
  14. Yeni Üye

    Din: hayatı anlamsız, saçma sapan bir hale getirir

    Anlamak, açıklamak, tahmin etmek istemenizi anlayışla karşılıyorum. Ama her şeyin herkesçe anlaşılabilen bir açıklamasının olması gerektiğini kabul etmiyorum. Bilimin metodu da özellikle sadece madde ile maddenin fiziksel ya da kimyasal etkileşim ve ilişkilerini izah etmede oldukça başarılı olduğunu kabul ediyorum. Arabayı yürütebiliyoruz, bilgisayarları geliştirebiliyoruz vb. Ama ıskalamamız gereken bir konu var ki anlayan, açıklayan, izah etmek isteyen bir canlı olarak, her şeyin merkezinde bir özne olarak, biz varız. Bu oldukça bilimsel olmayan ve özel bir durum. Biz özneler işin içine dahil olduğumuzda, kendi aramızdaki ilişkileri, tarihi, ekonomiyi, psikolojiyi vb. anlamaya çalıştığımızda, maddenin kendi içerisinde çok güzel işleyen eşitlikleri muğlaklaşıyor. Özneyi, duyguları, inançları, insani özelliklerimizi dışlayan, tamamen mekanik işleyen anlama ve bilme mekanizmaları tanımlamak insanların ve özellikle bilim adamlarının son yüzyıllarda yapmak istediği şeydi. Ama konu tam tersi bir noktaya geldi. Aslında çok küçük ölçeklerde madde gözlemciden(özneden) bağımsız hareket etmiyor demeye başladık. Yani özne bir anda steril bir gözlemciden, yönlendirici bir müdahile dönüştü. Bu madde için bile böyleyse insanı anlamaya geldiğimizde durum çok daha karmaşık bir hale bürünüyor. Şimdi bilimin kabulleriyle belki çelişen ama bence çok açık bir durum var. Herkes eşit değil. Örneğin modern bilimin bazı alanlarda geldiği noktayı anlayacak kapasitede olmayan bir sürü insan var. Ya da çok zeki olanlar ve yeterince çalışanlar ve şansı yaver gidenler bilimde ufuk açabiliyor. Bu böyle, yani bilimde zekanın, metodun, çalışmanın ve şansın yeri yadsınamaz. Peki, işi bir ileri aşamaya taşıyıp şunu iddia etmenin neresi garip? İnsanda akıl diye bir merkez olduğu gibi kalp diye de bir merkez vardır. Bu merkez inançla, sevgiyle, güzel ahlakla, iyilikle beslenir ve gelişir. Aklın okumakla, düşünmekle, tedrisle, tartışmayla ve taklitle geliştiği gibi. Bu merkezini yeterince geliştirebilen bir insan maddenin bağlayıcılığının ötesine geçebilir. Basit bir şeklide açıklanamayan, sadece tadılabilen şeyler yaşar. Nasibi(şansı) varsa İlham, vahiy vb. şeylerle muhatap olabilir.... Bunları hemen reddetmeyin. Basit bir örnek vermek istiyorum. Son zamanlarda bazı rüyalarımda oldukça tatmin edici cinsel deneyimler yaşıyorum. Belki ayıp olduğu için yapamadığım ya da bastırdığım bir çok fanteziyi özgürce ve hiç bir utanma hissetmeden gerçekleştirebiliyorum. Aldığım hazlar itibariyle bütün bu tecrübeleri gerçekten ve mükemmel derecede yaşamış olmaktan da hiç bir farkı olmuyor. Şimdi benim karşımda maddi ve fiziksel bedeniyle bir kadın yok. Ama bir ya da birkaç kadınla yaşadığım ne varsa onlar olmadan da yaşayabiliyorum. Bu durumda cinsellik benim için maddeye ya da bedensel güzelliğe ve da temasa bağlı bir haz olmaktan çıkıyor. Diğer hisler ve duygular için de aynı şey geçerli. O zaman belki de bu hazlar ve duygular gerçekten de maddeden öte ve bağımsızdır. Yani esas olan bu manalardır ama bu manalar belki maddede tezahür ediyordur. Maddeden bağımsız tezahürleride mümkündür vb... Karşında mükemmel bir doğa manzarası eşliğinde dinleniyor olmayı düşün. Şimdi bu hissi ve tecrübeyi yaşayabilmek neden, karşında gerçekten fiziksel bir manzara olmasına bağlı olsun ki? Bu fikir bana belli tekniklerle (meditasyon vb.) insanın fiziğe ya da maddeye tabi olan değil Onu aşabilen bir noktaya ulaşabileceğini anlatıyor. Ama bu söylediğim maddeyi ya da Onun doğasını değiştirebilmek mümkündür şeklinde kesin bir yargı değil. Aynı anda birden fazla yerde olabilme, zamanın genişlemesi vb. tecrübelerin mümkün olduğuna inanıyorum ama tecrübe etmedim. Bunlar nasıl olduğunu bilmiyorum ama kendimizi değiştirerek ve geliştirerek maddeye bağlılığı aşabileceğimizi ufaktan da olsa tecrübe ediyor ve biliyorum.
  15. Yeni Üye

    Her şeyin teorisini hep birlikte biz oluşturalım

    Rüya ile bilim yapılmaz ama yapmaya çalıştığım şey, bilimden ziyade gerçekliği anlamaya çalışmak, zaten. O yüzden bir rüyamı buraya not düşmek istiyorum. Rüyamda maddi ve fiziksel gerçekliğin 4 şeyden oluştuğunu gördüm. Elementler, Uzay+, Uzay- ve Uzay nötr. Bu, daha önce dile getirilmiş mi bilmiyorum ama uzayın ya da mekanın(space) da artısı, eksisi ve nötrü olamaz mı? Ya da anti-madde gibi bir anti-space imkan dahilinde değil mi? Hani evren genişliyor ama neye doğru genişliyor sorusunu açıklarken, ya da paralel gerçeklikleri açıklarken kullanılabilecek bir şey olabilir mi acaba bu mekanın da farklı karakteristiklerde olabileceği fikri. Mekanı(space) doğru anlamak ve maddenin mekan ile nasıl bir ilişki içerisinde var olabildiğini tanımlamak bence çok önemli.
×
×
  • Yeni Oluştur...