Jump to content

Yeni Üye

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    441
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

1 Takipçi

Yeni Üye Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Güncel Profil Ziyaretleri

2.493 profil görüntüleme
  1. Yeni Üye

    İLAHİYAT OKUYORUM İNANCIM KALMADI

    Aklı inananlara değil başkalarına danışmamışsın ama ben yine de bir kaç yorum yapayım. Malum, dijital bir mecradayız. Herkes olmadık maskeler takıyor burada. Bir ihtimal, senin samimi olmamam. Başka bir dinin propogandası için bu başlığı açmış olabilirsin. Çünkü bu başlığı ilk açtığında İslama göre başka inançtan iyi insanların cehenneme gitmesi ve peygamberin evlilikleri felan yazıyordu. Meselen İslamla gibiydi. Yani madem İslam kafana yatmıyor Hristiyan olursun. Ya da Yahudi olamasan da onların inanacına göre yahudi olmayanların pek yükümlülüğü yok zaten. Tek tanrıya inanıp Nuhun 7 temel yasasına riayet etmen yeterli. Ama nerede durduğun da anlaşılmıyor. Derdin İslamla mı, dinle mi, gelenekle mi, Tanrıyla mı belli değil. İkinci ihtimal senin samimi olman. Eğer öyleyse çok naifsin. Aklını peynir ekmekle yemiş olana(ateist), aklı senden iki kat karışık olana ya da kendi dininin misyonerliğini yapmak için burada olana akıl danışıyorsun. Allah sonunu hayra çıkarsın. Bir zamanlar müslüman idiysen yazdıklarım sana yabancı değildir ama yine yazacağım. Kendini, ruh halini, başına gelenleri, yaşadıklarını anlamaya çalış. Ben sana ne olduğunu kendi anlayışıma göre yazayım. Kafanda bir çoğu masum ve doğru görünen sorular vardı. O soruları cevaplayabilsen ilmin artacaktı, marifetin artacaktı, olgunluğun artacaktı. Hem kendin ikna olacaktın, hem belki başkalarına ışık olacaktın. Ama beklediğin gibi olmadı, sonunda da karanlık bir kuyuya ve boşluğa ulaştın. Ne oldu sana? Ben sana ne olduğunu söyleyeyim: Yahudileri aldatan münafıkların durumu da, tıpkı şeytanın durumuna benzer ki; Şeytan insana “İnkar et!” dedi, insan da inkâr edince: “Ben senden uzağım, senin yaptıklarından sorumlu değilim, ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım” dedi. O masum sorularla sana yaklaşan istediğini aldı ve seni yüzüstü bıraktı. Bundan önce taklit te olsa bir imanın vardı. O iman seni kendi karanlığından kurtarıyordu. İman öyle bir şeydir ki, hakikisi belki milyon kişide bir kişide bulunur ama taklidi bile sahibine ışık olur. Bu da Allah ın rahmetidir. Şimdi sen hakikisini ararken bulamayıp taklidini de reddettin. Artık kendi(nefs) karanlığınla başbasasın. Boşuna burada akıl danışıp ışık arama. Buradaki kırk yıllık katmerli ateistler bile o boşluktan, o karanlıktan kurtulamadı ki sana yardım edebilsinler. Peki doğru yolda olsan böyle mi olurdu? Seni geliştirecek, sana fayda verecek bir yolsa tuttuğun yol, neden hem kendini boşlukta hisssediyorsun, hem de çevrendekileri karşına alman gerekiyor. Tercihinin seni getirdiği yol ayrımında önündeki seçeneklere bakar mısın. 1) Samimiyetsiz ve yalan üzerine kurulu bir hayat ve meslek 2) Bunu reddedip seni, seven herkesle papaz olmak. Bunu yaparken de yaptığın şeyin doğruluğuna seni ikna edecek bir yakin(kesinlik) seviyesinde olmamak. Musab bin Umeyr i duymuşsundur. O da senin yaşadığını yaşamıştı. İki seçeneği vardı. Ya peygamberi tasdik edip atalarının dininini rededecekti. Bunu yaptığında ailesiyle papaz olacaktı. Zenginliği sıfırlacaktı. Ya da atalarının dinine tabi olup mekkenin en zengin en yakışıklı delikanlısı olarak yaşamaya devam edecekti. O ilkini yapabildi ve bunu yaparken biran bile tereddüt etmedi ve bunu yaptığı için hiç pişman olmadı. Ama sen doğru olduğunu zannettiğin şeyi yapamıyorsun. Neden acaba? Bu, imanın insana getridiğiyle, imansızlığın insana getridiğinin farkı olmasın. Musab bin Umeyr ne yapması gerektiğini Kuran a sordu ve Kuran da onu şöyle irşad etti: sen ne yapman gerektiğini kime soruyorsun ve sordukların sana ne gibi bir hikmetli yol gösteriyor? Biz insana, anne-babasına mümkün olan en iyi şekilde davranmasını emrettik. Annesi onu nice zahmetlere katlanarak karnında taşımış; sütten kesilmesi de iki yılı bulmuştur. Onun için, ey insan, bana şükret, ana-babana da teşekkür et. Unutma ki, sonunda bana dönecek ve yaptıklarının hesabını vereceksin. Eğer anne-baban seni, ilâhlığına dâir bilgin olmayan şeyleri bana ortak koşmaya zorlayacak olurlarsa, o takdirde onlara itaat etme. Fakat yine de dünyada onlara gerektiği ölçüde sahip çık. Sen, her işinde bütün gönlüyle bana yönelmiş, sürekli benim rızâmı arayan seçkin kulların yolunu izle. Sonunda dönüşünüz bana olacak, ben de bütün yaptıklarınızı size tek tek haber vereceğim.
  2. Yeni Üye

    Yaratıcı Varmış Gibi Düşünelim

    Madem yaratıcının olduğunu var sayıyoruz, bir de şu açıdan akıl yürütelim. Bu yaratıcının bir iğne ucuna yaklaşık 4 trilyon atomu sığdırabilecek ve her bir atomda da muntazam bir güç saklayabilecek bir ilmi ve kudreti varsa çok büyük, çok bilgili ve çok güçlüdür. Biz insan olarak sanatı ve güzelliği onun yarattığı ve tasarladığı şeylere bakarak, onlardan öğrenerek ya da ilham alarak geliştiriyorsak muhakkak O çok güzel yaratıyordur. Dinler aracılığıyla efendi olun, güzel ahlaklı olun, iyi olun diye emirler gönderiyorsa iyi olmamızı bekliyor ve istiyordur. Peki çok bilgili, çok güçlü, çok güzel yaratan ve bizden iyi olmamızı isteyen bir yaratıcının yarattığı şeylere anlam veremiyorsak ya da eşitsizlik, kötülüğün varlığı vb. bazı şeylerin arkasında meşru bir gerekçe görmüyorsak, bu durumun O'nun eksiliği ya da yanlışlığından değil de bizim bilgimizin ve görüş açımızın kısıtlılığından kaynaklanma ihtimali daha yüksek değil midir? Yani yaratanın şizofren olması için bir sebep mi var ki, bir yandan çok bilgili, çok güçlü olsun, güzelliği ve iyiliği yaratıp övsün diğer yandan da eksik ya da haksız işler yapsın?
  3. Yeni Üye

    BİZLER TANRIYIZ....

    Maşallah. Varoluşu ve Varoluşta yansıyan, kendini gösteren hakiki Varlığı tam da hacı dan beklenen bir üslupla ifade etmişsiniz. Bence insan kendini ne olarak tanımlarsa tanımlasın, kurumsallaşmış dinlere karşı tavrı ne olursa olsun, Tanrı demekten korkmaması lazım. Çünkü insanın kendini tanıması ve arayışıyla Tanrı yı arayışı iç içedir. Yemek yemek ne kadar insana ait bir şeyse, dua etmek de o kadar insana aittir ve gerçektir. Hepimiz arıyoruz. Arayışımızın sonuçları konusunda ön yargılardan ve peşin hükümlerden olabildiğince uzak olmak ise tarafsız ve entellektüel olmaya çalışan ateistlerden özellikle beklenen bir şeydir. Din ya da Tanrı insanın bir gerçeğidir. O kadar gerçeğidir ki mesela Einstein ın evreni anlamak için en temel sabit olarak ışığı ve ışık hızını koymasıyla yaratılış kitabında geçen sıralamada önce ışığın yaratılmasının ilişkili olduğunu düşünüyorum. Acizane fikrim şudur: Tarihsel, toplumsal ve dünyevi durumlarda ortaya çıkan eksiklikler, kusurlar ve hatalara bakarak vicdanımızın ve kalbimizin hakikat ve mükemmellik beklentisini çöpe atmak doğru olmaz. İnsan böyledir. Niyetiyle ve kalbiyle en güzeli, en doğruyu ve mükemmeli yaşayabilir ama davranışları ve amelleri eksik olur, kusurlu olur, hatalı olur, tarihe ait olur. Bu böyle diye kalbimizin kıblesini inkar etmemek, şaşırmamak lazımdır. Çünkü olgunlaşma ve terbiye hep o kalbimizdeki ve niyetlerimizdeki mükemmel ve ideal duruma, yani Tanrısallığa yakınlaşmaya çalışmak suretiyle olur. Bir müslüman olarak bunu şöyle ifade edebilirim: batınımızı hakikat ile zahirimizi de şeriat ile terbiye edeceğiz.
  4. Yeni Üye

    Din: hayatı anlamsız, saçma sapan bir hale getirir

    Maddeden tamamen bağımsız olmasa da maddeyi aşan bir şey bu. Düşünsene ne ışık var, ne göz ama görüyorsun. Ne ses var ne lisan rüyada ama konuşuyor ve işitiyorsun. Buradan şunu söyleyebiliriz. Gerçekte gören göz değil. İşiten kulak değil. Güzellik hissi maddeye bağlı bir şey değil. Bütün bunları deneyimleyen Ruh. Ruh gözün penceresinden görüyor, kulağın penceresinden işitiyor.
  5. Yeni Üye

    Din: hayatı anlamsız, saçma sapan bir hale getirir

    Anlamak, açıklamak, tahmin etmek istemenizi anlayışla karşılıyorum. Ama her şeyin herkesçe anlaşılabilen bir açıklamasının olması gerektiğini kabul etmiyorum. Bilimin metodu da özellikle sadece madde ile maddenin fiziksel ya da kimyasal etkileşim ve ilişkilerini izah etmede oldukça başarılı olduğunu kabul ediyorum. Arabayı yürütebiliyoruz, bilgisayarları geliştirebiliyoruz vb. Ama ıskalamamız gereken bir konu var ki anlayan, açıklayan, izah etmek isteyen bir canlı olarak, her şeyin merkezinde bir özne olarak, biz varız. Bu oldukça bilimsel olmayan ve özel bir durum. Biz özneler işin içine dahil olduğumuzda, kendi aramızdaki ilişkileri, tarihi, ekonomiyi, psikolojiyi vb. anlamaya çalıştığımızda, maddenin kendi içerisinde çok güzel işleyen eşitlikleri muğlaklaşıyor. Özneyi, duyguları, inançları, insani özelliklerimizi dışlayan, tamamen mekanik işleyen anlama ve bilme mekanizmaları tanımlamak insanların ve özellikle bilim adamlarının son yüzyıllarda yapmak istediği şeydi. Ama konu tam tersi bir noktaya geldi. Aslında çok küçük ölçeklerde madde gözlemciden(özneden) bağımsız hareket etmiyor demeye başladık. Yani özne bir anda steril bir gözlemciden, yönlendirici bir müdahile dönüştü. Bu madde için bile böyleyse insanı anlamaya geldiğimizde durum çok daha karmaşık bir hale bürünüyor. Şimdi bilimin kabulleriyle belki çelişen ama bence çok açık bir durum var. Herkes eşit değil. Örneğin modern bilimin bazı alanlarda geldiği noktayı anlayacak kapasitede olmayan bir sürü insan var. Ya da çok zeki olanlar ve yeterince çalışanlar ve şansı yaver gidenler bilimde ufuk açabiliyor. Bu böyle, yani bilimde zekanın, metodun, çalışmanın ve şansın yeri yadsınamaz. Peki, işi bir ileri aşamaya taşıyıp şunu iddia etmenin neresi garip? İnsanda akıl diye bir merkez olduğu gibi kalp diye de bir merkez vardır. Bu merkez inançla, sevgiyle, güzel ahlakla, iyilikle beslenir ve gelişir. Aklın okumakla, düşünmekle, tedrisle, tartışmayla ve taklitle geliştiği gibi. Bu merkezini yeterince geliştirebilen bir insan maddenin bağlayıcılığının ötesine geçebilir. Basit bir şeklide açıklanamayan, sadece tadılabilen şeyler yaşar. Nasibi(şansı) varsa İlham, vahiy vb. şeylerle muhatap olabilir.... Bunları hemen reddetmeyin. Basit bir örnek vermek istiyorum. Son zamanlarda bazı rüyalarımda oldukça tatmin edici cinsel deneyimler yaşıyorum. Belki ayıp olduğu için yapamadığım ya da bastırdığım bir çok fanteziyi özgürce ve hiç bir utanma hissetmeden gerçekleştirebiliyorum. Aldığım hazlar itibariyle bütün bu tecrübeleri gerçekten ve mükemmel derecede yaşamış olmaktan da hiç bir farkı olmuyor. Şimdi benim karşımda maddi ve fiziksel bedeniyle bir kadın yok. Ama bir ya da birkaç kadınla yaşadığım ne varsa onlar olmadan da yaşayabiliyorum. Bu durumda cinsellik benim için maddeye ya da bedensel güzelliğe ve da temasa bağlı bir haz olmaktan çıkıyor. Diğer hisler ve duygular için de aynı şey geçerli. O zaman belki de bu hazlar ve duygular gerçekten de maddeden öte ve bağımsızdır. Yani esas olan bu manalardır ama bu manalar belki maddede tezahür ediyordur. Maddeden bağımsız tezahürleride mümkündür vb... Karşında mükemmel bir doğa manzarası eşliğinde dinleniyor olmayı düşün. Şimdi bu hissi ve tecrübeyi yaşayabilmek neden, karşında gerçekten fiziksel bir manzara olmasına bağlı olsun ki? Bu fikir bana belli tekniklerle (meditasyon vb.) insanın fiziğe ya da maddeye tabi olan değil Onu aşabilen bir noktaya ulaşabileceğini anlatıyor. Ama bu söylediğim maddeyi ya da Onun doğasını değiştirebilmek mümkündür şeklinde kesin bir yargı değil. Aynı anda birden fazla yerde olabilme, zamanın genişlemesi vb. tecrübelerin mümkün olduğuna inanıyorum ama tecrübe etmedim. Bunlar nasıl olduğunu bilmiyorum ama kendimizi değiştirerek ve geliştirerek maddeye bağlılığı aşabileceğimizi ufaktan da olsa tecrübe ediyor ve biliyorum.
  6. Yeni Üye

    Her şeyin teorisini hep birlikte biz oluşturalım

    Rüya ile bilim yapılmaz ama yapmaya çalıştığım şey, bilimden ziyade gerçekliği anlamaya çalışmak, zaten. O yüzden bir rüyamı buraya not düşmek istiyorum. Rüyamda maddi ve fiziksel gerçekliğin 4 şeyden oluştuğunu gördüm. Elementler, Uzay+, Uzay- ve Uzay nötr. Bu, daha önce dile getirilmiş mi bilmiyorum ama uzayın ya da mekanın(space) da artısı, eksisi ve nötrü olamaz mı? Ya da anti-madde gibi bir anti-space imkan dahilinde değil mi? Hani evren genişliyor ama neye doğru genişliyor sorusunu açıklarken, ya da paralel gerçeklikleri açıklarken kullanılabilecek bir şey olabilir mi acaba bu mekanın da farklı karakteristiklerde olabileceği fikri. Mekanı(space) doğru anlamak ve maddenin mekan ile nasıl bir ilişki içerisinde var olabildiğini tanımlamak bence çok önemli.
  7. Yeni Üye

    Tanrı’nın varlığının anlamı

    Bir kaç durum olabilir. Trans halinde yaşamış olabilir. Uyku ile uyanıklık arasında (yakaza) bu halleri yaşamış olabilir. Uyurken bu halleri sadık rüya olarak yaşamış olabilir. Dikkat edersek bütün bunları bir rehber (mürşit) bulup zikretmeye başladıktan sonra yaşıyor. Zikir nefsi zayıflatıp, kalbi ve ruhu güçlendirince insandaki gizli manevi merkezler çalışmaya başlıyor. İnsan da kendisindeki bu merkezlerin çalıştığını fark etmeye başlıyor. Bu farkındalık bilincinin zayıfladığı zamanlarda yaşanan bilinç ötesi ruhsal tecrübelerle gün yüzüne çıkıyor.
  8. Yeni Üye

    Tanrı’nın varlığının anlamı

    Akıl yürütme dışında ariflerin Nirvana, Tanrı'da yok olma(fena) ya da Tanrıyla ebedilik bulma(beka) dedikleri bazı mertebeler vardır ki, bu mertebelerde Tanrı'nın varlığı insanın varlığını kaplar ve Tanrı insanda kendini bilir. Bu durum nedir ve nasıl bir şeydir derseniz İmam rabbaniden aşağıdaki pasajları alıntılayabilirim. Anlayabileceğimizden emin olmamakla birlikte. "Kardeşim! Allahü teâlâ, seni doğru yola ulaşdırsın! Bu fakîr, bu yola özendiğim zemân, Allahü teâlâ, işimi kolaylaşdırdı. Vilâyet kaynağ, şeyhimiz ve imâmımız, şeyh Muhammed Bâkî "kaddesallahü teâlâ sirreh" hazretlerine kavuşdurdu. Bu yoldaki büyüklerin seçkinlerinden olan bu yüksek zât, Allahü teâlânın ismini zikr etmeği öğretdi. Teveccüh buyurdu. Bu fakîrde, zikrin tadı tâm hâsıl oldu. Sevincimin çokluğundan ağladım. Birgün sonra, bu büyüklerin kıymet verdikleri ve (Gaybet) dedikleri, şü'ûrsuzluk hâsıl oldu. Kendimden geçince, büyük bir deniz gördüm. Dünyâdaki şeklleri, sûretleri, bu deniz içinde gölge gibi gördüm. Şü'ûrsuzluğum çoğaldı. Bir sâ'at, iki sâ'at sürdüğü günler oldu. Bütün geceyi kaplamağa başladı. Olanları, kendilerine arz etdim. (Fenâ) dan biraz hâsıl olmuş buyurdu. Zikr etmeği yasakladı. (Bu huzûru elden kaçırma!) dedi. İki gün sonra, bilinen (Fenâ) hâsıl oldu. Arz eyleyince, (Vazîfeni yap!) buyurdu. Fenânın Fenâsı hâsıl oldu. Arz eyledim. (Bütün âlemi bir birleşmiş topluluk olarak görüyor musun?) buyurdu. (Evet) dedim. (Fenânın Fenâsında, âlemi böyle birleşik görmekle birlikde, şü'ûrsuzluk da hâsıl olur) buyurdu. Hemen o gece, buyurduğu gibi, Fenâ hâsıl oldu. Bunu ve bundan sonra olanı arz eyledim ve Allahü teâlâyı, ilm-i huzûrî ile bildiğimi ve kendisinde bulunmıyan sıfatlarla birlikde bildim dedim. Bundan sonra, bütün eşyâyı kaplıyan bir nûr göründü. Onu Hak teâlâ sandım. Bu nûr siyâh idi. Arz eyledim. (Nûr perdesi arkasında Hak teâlâ görülmüşdür. Bu nûrdaki genişlik, ilmdedir. Zât-i teâlâ herşeyle ilgili olduğu için, geniş görünmekdedir. Bunu yok etmek lâzımdır) buyurdu. Sonra, bu nûr küçülmeğe başladı. Darlaşdı. Nokta gibi oldu. (Noktayı da yok etmek, hayrete gelmek lâzımdır) buyurdu. Öyle yapdım. Hayâl olan nokta da yok oldu. Hayrete daldım. Hak teâlâ, kendini kendi görür gibi göründü. Arz eyledim. (İşte, Nakşibendiyyenin huzûru, bu huzûrdur) buyurdu. Bu yoldakilerin nisbeti, bu huzûr demekdir. Bu huzûra, gayb olmıyan huzûr da denir. Nihâyetin bidâyetde yerleşmesi, burada olur. Bu yolda, tâlibe bu nisbetin hâsıl olması, başka yollarda, tâlibin maksada kavuşmak için, çalışılacak zikrleri ve vazîfeleri rehberlerinden almalarına benzer. Bu fakîrde bu nisbetin hâsıl olması, zikr öğrendiğim günden, iki ay ve birkaç gün sonra başladı. Bu nisbet hâsıl oldukdan sonra, (Fenâ-i hakîkî) denilen, başka bir fenâ hâsıl oldu. Kalb o kadar genişledi ki, yer küresinin ortasından Arşa kadar, bütün âlem, bu genişlik yanında, hardal dânesi kadar bile değildi. Bundan sonra, kendimi ve âlemin her parçasını, hattâ her zerreyi, Hak teâlâ olarak gördüm. Bundan sonra âlemin her zerresini birer birer hep kendim gördüm. Kendimi onların herbiri olarak gördüm. Sonra, bütün âlemi, bir zerrede yok buldum. Sonra, kendimi ve her zerreyi, o kadar geniş gördüm ki, bütün âlemi hattâ âlemin birkaç katını içimde gördüm. Kendimi ve her zerreyi, her zerreye yayılmış, sızmış olan nûr gördüm. Âlemdeki şekller, sûretler, bu nûrda yok oldular. Sonra kendimi ve hattâ her zerreyi, bütün âlemi tutuyor, varlıkda durduruyor gördüm. Arz eyledim. Tevhîdde (hakk-ul-yakîn) mertebesi işte budur. (Cem'ul-Cem') bu makâmdır, buyurdu. Önce, âlemin şekllerini, sûretlerini hep Hak teâlâ bulmuş olduğum gibi, bunlardan sonra, hepsini hayâl gördüm. Önce, Hak bulduğum her zerreyi, şimdi hep vehm ve hayâl buldum. Çok şaşırdım. Bu sırada, (Füsûs) kitâbındaki, kıymetli babamdan işitdiğim, (Bu âleme isterseniz Hak deyiniz, isterseniz mahlûk deyiniz. İsterseniz, bir bakımdan Hak deyiniz ve başka bir bakımdan, mahlûk deyiniz. İsterseniz, ikisi arasını ayıramıyarak şaşkına döndüğünüzü söyleyiniz!) sözünü hâtırladım. Bu söz sıkıntımı giderdi. Bundan sonra yanlarına giderek arz eyledim. (Huzûrun dahâ sâf olmamışdır. Vazîfene devâm et de, var ile yok birbirinden tâm ayrılsınlar) buyurdu. Ayrılamıyacağını anlatan, (Füsûs) ün yazısını okudum. (Şeyh Muhyiddîn-i arabî "kaddesallahü sirrehül'azîz", olgun bir Velînin hâlini bildirmemiş. Birçoklarına göre de ayrılamazlar) buyurdu. Emrlerine uyarak, verdikleri vazîfeye devâm etdim. Onların çok kıymetli yardımları ile, Allahü teâlâ, iki gün sonra, var ile yokun ayrıldığını gösterdi. Hakîkî varlığı, hayâl olandan ayrı buldum. Dışarda, bir varlıkdan başka, hiçbir var görmedim. Kendilerine bunu bildirince, (Fark-ı ba'del-cem') mertebesi, işte budur. Çalışmakla, buraya kadar varılabilir. Bundan ilerisi herkesin yaradılışında bulunana uygun olarak ihsân olunur. Tesavvuf büyükleri, bu mertebeye (Tekmîl makâmı) demişlerdir buyurdu. Bu fakîri "kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz" ilk olarak, sekrden(manevi sarhoşluktan) sahva(ayıklığa) ve Fenâdan Bekâya getirdikleri zemân, kendi bedenimin her zerresine bakdığım zemân, Hak teâlâdan başka birşey bulamadım. Her zerremi, Onu gösteren bir ayna gibi gördüm. Bu makâmdan, yine hayrete götürdüler. Kendime getirdiklerinde, Hak teâlâyı kendi vücûdümün, her zerresinde değil, her zerresi ile buldum. Önceki makâmı, ikinci makâmdan aşağı gördüm. Yine hayrete daldırdılar. Kendime gelince, Hak teâlâyı, âlemle ne bitişik, ne ayrı, ne içinde, ne de dışında bulamadım. Önce bulmuş olduğum, berâberlik, etrâfını çevirmek ve içine işlemek gibi şeylerin hepsi, şimdi yok oldu. Böyle olmakla berâber, yine öyle görüldü. Sanki his olunuyordu. Âlem de, o ânda görülmekde idi. Fekat, bu bağlantıların hiçbiri, Allahü teâlâda yokdu. Yine hayrete daldırdılar. Sahva getirdikleri zemân, Allahü teâlânın, âlem ile, önce görülen bağlılıklardan başka bir bağlılığı olduğu anlaşıldı. Bu, hiç anlaşılamıyan bir bağlılıkdır. Hak teâlâ, hiç anlaşılamıyan bir nisbet ile görüldü. Yine hayrete daldırdılar. Bu mertebede biraz kabz, sıkıntı hâsıl oldu. Yine kendime getirdiklerinde, Hak teâlâ, o anlaşılamaz nisbetden başka olarak göründü. Bu âlemle, anlaşılan ve anlaşılamıyan hiçbir nisbeti, bağlılığı yok idi. Âlem de böylece görülmekde idi. O ânda, öyle bir ilm ihsân olundu ki, bu ilm, Hak teâlâ ile mahlûklar arasında hiçbir bağlılık bırakmadı. Her iki şühûd var iken, bildirdiler ki, böylece, hiçbir bağlılık olmadan görülen, Hak teâlânın kendi değildir. Tekvîn sıfatının âlemle olan bağının, Âlem-i misâlde olan sûretidir. Çünki, Onun zâtı, mahlûklarla bir ilgisi olmakdan çok uzakdır. Anlaşılabilen veyâ anlaşılamıyan hiçbir bağlantısı yokdur. "
  9. Yeni Üye

    Tanrı’nın varlığının anlamı

    Tanrı ile empati yapmak ya da Onun varlığında yok olup, varlığın huzurunu ve zevkini tatmak biraz mümkün galiba ama bunun için en isabetli yol akıl yürütme değil. Akıl yürütme ile en fazla aşağıda yazdıklarımı söyleyebilirim. Tanrı'nın varlığının kendi dışında, ötesinde ya da üstünde bir anlamı olamaz çünkü zaten O'nun dışı, ötesi ya da üstü yok. Anlam, hedef, plan vb. şeyler hep Varlık mertebelerinin alt tabakalarında ortaya çıkan şeylerdir. Tanrı'nın zat mertebesinde O'na Var olmak dışında bir durum ya da sıfat iliştirilemez. Varlık ta Onun için bir durum değildir zaten. Varlık O nun bizzat kendisidir. Sıfatlar, fiiller, ve bunların mahlukatta tecelli edip görünür hale gelmesi Varlığın git gide aşağıya inen mertebelerinde ortaya çıkar. O yüzden Var olmak yani kendi olmak O'nun tek ve en yüksek anlamıdır.
  10. Varoluşun anlamına insan açısından bakınca bu size saçma gelebilir ama varoluşun Tanrı merkezli bir anlamı ve açıklaması olduğu için saçma değil. Ortada aktör olarak bir Tanrı ve bir de insanlar yok. Sadece Tanrı var. Hepimiz Onun varlığının, birliğinin ve bütünlüğünün parçaları ve görüntüleriyiz. Onun kendi aynasında kendisini seyretmesiyle varoluş ve onun detayları ortaya çıkıyor. Gizli bir hazine alemlerde farklı görüntülerle görünüyor. Kimde ne şekilde, ne oranda, hangi yönüyle görüneceği tamamen Onun iradesi. Umarın bu durumun eşitlik, demokrasi, çoğulculuk vb. fikirlerine aykırı olması dolayısıyla itiraz etmiyorsunuzdur Tanrının yarattıklarına bir şeyler sormadığında ya da eşitlik vb. fikirlerin etkisinde karar vermediğinde hemfikiriz sanırım.
  11. Kuran'da ahiret ile ilgili tasvirlerde geçen bir durum var. Örneğin şu ayetlere dikkat edelim: Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi kötülük ve iyilik ile deneyerek ne olduğunuzu ortaya çıkartırız. Ve en son Bize döneceksiniz. Ey İnsanlar! Sizin taşkınlığınız, sırf kendi aleyhinizedir. (Bununla) sadece dünya hayatının yararını elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz bizedir. (Biz de) bütün yaptıklarınızı size haber vereceğiz. Şimdi biz hayatı doğumla başlayıp ölümle biten bir ileri gidiş olarak görüyoruz ama aslında durum daha farklı. Hayat aynı anda hem bir ilerleme hem de bir flashback (geriye dönüş) aslında. Yani herkesin ezelde ilahi huzurda ve düzende bir yeri, bir konumu var. Bizim yaşadığımız hayat ve alem zaten önceden belirli olan bu mertebelerin ortaya çıkması, gizliyken açıklığa kavuşmasına hizmet ediyor. Rüyadan uyandığımızda, "a ben buradaymışım aslında, bütün o gördüklerim görüntülerden ibaretmiş" deriz ya, öldükten sonra da öyle olacak işte. Bir derecemiz var zaten. Tanrı tarafından belirlenmiş, bize gizli olan... Hayat bitince aa demek ki benim ilahi huzurdaki mertebemin açıklaması ve tafsilatı yaşadığım dünya hayatında tecelli etmiş diyeceğiz. Tanrıya malum olan dünyada bize ilam ediliyor. Bu fikir biraz ürkütücü olsa da esas olan Tanrı ve Onun iradesi ise, kimse Onun kime ne verdiğinin ve yaptığının hesabını soramaz ise, sebepler, insani beklentiler ve kısıtlar falan hepsi hikaye. Nefse ağır gelse de gerçek kulluk ta işte Onun mutlak iradesine itiraz etmemektir.
  12. Tanrının insanı korkutması ya da kızması ona bir şeyler talim etmek ve öğretmek içindir. Tanrı insana konuştuğunda bu hitabı her zaman insan açısından anlamamız lazımdır. Çünkü sınırsız bir varlık sınırlı bir varlıkla muhatap olduğunda onun sınırlarında ve mizacınca muhatap olur. Bunu bir örnekle açıklayalım. Mesela Onun teşekküre ihtiyacı yok ama bana şükredin diyor. Bize bunu söylemese, bir iyilik karşısında teşekkür etmemiz gerektiğini bilemezdik. Ya da şükrettiğimizde hayatta daha mutlu ve pozitif olabileceğimizi keşfedemezdik. Bu şuna benzer senin çocuğun olsa ve ona bir hediye versen. Çocuk sana teşekkür etmese. Bu belki senin açından önemli bir şey değildir. Bunu gündeme bile getirmesen hiç bir şeyin eksilmez. Ama sen o çocuğa teşekkür etmeyi öğretmek istiyorsan küçükten itibaren teşekkür etmeyi öğretmeli, teşekkür etmediği her seferinde teşekkür etmesi gerektiğini hatırlatmalısın. Sen bunu yaptığında o çocuk sana, "amma egon varmış be baba, iyi ki ufacık bir şey verdin, hemen de teşekkür bekliyorsun" derse, ne düşünürsün? O çocuğun seni ve senin amacını ve mesajını anlamaktan çok uzak olduğunu düşünürsün muhtemelen. İşte Tanrı nın hitabını anlarken o emirle ve o ayetle bize öğretmek istediği şeyleri ya da bizim için gözettiği maslahatları hesaba katmadan anlarsak, anladığımızla da Tanrı nın zatını yargılarsak o çocuğun düştüğü absürt duruma düşeriz. Kızıp köpürmesi bize öğretmek ve talim için. Gerçekten zatında böyle olduğu için değil. İncil, Tevrat ya da Kuran herhangi bir kutsal metni okurken bu bakış açısını korumalıyız. Zaten hem ibranice hem arapça bol mecazın ve benzetmenin bulunduğu, edebi yönü kuvvetli diller. Bu kitapları yunan aklıyla ya da düz mantıkla okursak hataya düşeriz. Bu yazdıklarım bilinen şeyler. Bir sonraki iletide yazacaklarım ise dinin açık haberlerinde geçmiyor ama içime doğan ve gizli bilgiler olduğunu düşündüğüm ruhani şeyler.
  13. Bunun tüm nedenlerini ben bilemem ama bence olaya bir de şu açıdan bak. Cennetten inilmesiyle ilgili ayet şu şekilde: Dedik ki "Oradan hepiniz inin. Artık size Ben'den bir yol gösteren geldiğinde bu doğru yola uyanlar için hiçbir korku yoktur, onlar (üzülüp) mahzun da olacak değillerdir". İnsanlar yeryüzüne indiğinde eğer şaşırıp sapıtmasaydı, doğru düzgün yaşamaya devam etseydi, Tanrı da kendisinin varlığı ve birliği ilgili bir hatırlatmaya ihtiyaç duymazdı şüphesiz. Ama insanın içindeki tapınma duygusu yanlış yönlenince insanlar birbirlerini ya da birilerini Rab edindiler. İnsan onuruna yakışmayacak haksız düzenleri ve yapıları batıl ilahlarla temellendirdiler. Güçlü olanın haklı sayıldığı sistemler kurdular. Bütün zulüm düzenlerinin temeli batıl ilahlara dayanır. Tanrı bu durumda ne yaptı? Bir yandan lokal olarak her topluma ilahın birliğini ve gerçek patronu içlerinden seçtiği kişilerle hatırlattı. Sapıklıkta aşırıya kaçanları dünyadan gönderdi. Diğer yandan da milletler içerisinden bir milleti (israiloğulları) seçerek doğru dini ve düzeni yaşama konusunda onlara sorumluluk yükledi ve insanlara örnek olmalarını istedi. Böylece hristiyanlık ve özellikle de İslam la evrenselleşecek tevhid dininin ufak ufak yerleşip kökleşmesini istedi. Tanrının neden ısrarla tek ilahlık inancında ısrar ettiğini, batıl dinlere neden bu kadar tahammülsüz olduğunu hristiyanlara yönelik şu eleştirilerden anlayabilirsin: De ki: “Ey ehl-i kitab! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin!(1) Şöyle ki: 'Allah'dan başkasına ibâdet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da bazımız bazımızı rabler edinmesin!' ” Buna rağmen (onlar yine de) yüz çevirirlerse artık: “Şâhid olun ki gerçekten biz Müslümanlarız” deyin! Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. Yani ne demek bu? Batıl ilahlara dayalı batıl bir sosyal düzende gücü ellerinde bulunduranlar güçsüz olanlara tahakküm eder. Din adamları olsun, idareciler olsun, askerler olsun insanların mallarını gasp eder, onurlarını çiğner, haklarını ellerinden alır. İnsan ki dünyanın en onurlu, en şerefli varlığıdır, dünyanın en sefil, en şerefsiz canlısı olur. İşte her bir insanın hakkını, onurunu ve şerefini korumak, bir kısmını diğer bir kısmına kul etmemek için Tanrı, insanlara bu kadar sert hitap eder. Yoksa bize azap etmek isteyen bir Tanrıyı bundan alıkoyacak bir şey mi var ki, bunun için bir de bu kadar tiyatroya ihtiyaç duysun.
  14. Teknik olarak din başka bir şeydir, inanç başka bir şeydir. İnanç, ayetlerin ya da tarihsel olayların anlaşılması, yorumlanması, ya da uygulanmasıyla alakalı bir durum değildir. İnanç ya da iman kalp ile alakalı bir tasdiktir ve inanılacak şey bellidir: Yaratanın varlığına ve birliğine inanmak. Bu, bütün alemlerde(evrenlerde) değişmez olan biricik hakikattir. Bundan sonra Onu nasıl bilebiliriz, Onu nasıl anlayabiliriz, ya da Ona nasıl yaklaşabiliriz vb. soruları gündeme gelince, farklı dinler, farklı mezhepler, farklı disiplinler beliriyor. Burada farklılıklar söz konusu olabilir ki zaten inanan birisi için bu da İlahi iradenin taktiridir. Ama nerede durursa dursun niyetini düzelten ve dengeli bir kişilik ortaya koymaya çalışan kişiyi Tanrı muhakkak yollarından birisine ulaştırır. Akıl, mantık, rivayet, amel, sezgi, duygu, vicdan... İnsan olarak neye sahipsek, kendimizi hangi yönümüzle tanımlıyorsak hayatta ya da dinde o yönümüze ağırlık verdiğimiz bir pozisyon alıyoruz. Aslında çok büyük oranda da insanların niyetleri iyi oluyor. Doğruluk ideası ortak ama bu ideanın nerede, hangi pozisyonda ya da görüşte tecelli ettiği kişiden kişiye değişiyor. Buna da kişisel kader diyoruz. Peki sıkıntı nereden doğuyor? Amacımız bir noktada Tanrıya yaklaşmak ya da kendimizi düzeltmek değil de, sanki üzerimize vazifeymiş gibi Tanrıyı ya da Kutsal kitapları açıklamak ya da aklamak, kendi anlayışımızı başkalarına dayatmak, inancımızı insanların ve Tanrının başına kakmak, herkese yargı dağıtmak, milleti istediğimiz şekilde yontup düzeltmek oluveriyor ve sonra da din diye nefsimizin beklentilerinin peşinden koşuyoruz.
  15. Yeni Üye

    tanrı sonradan ortaya çıkma

    Bu konu Tanrı'nın evreni neden 14 milyar yılda yarattığını sorduğunuz diğer başlığınızla da alakalı aslında. Bence cevapları da aynı temele dayanıyor. Ben iki konunun da kendimce açıklamasını buraya yazacağım. Tanrının gerçekliği ile ya da katı ile bizim gerçekliğimiz ya da katımız aynı değil, bu yüzden iki gerçekliği kıyaslamak elmalarla armutları kıyaslamak gibi bir şey. Aslında Tanrının gerçekliği bütün gerçekliklerin üstünde ve hepsini kuşatan evrensel küme gibi bir şey. Tanrı ne? Sonradan olmayan. Her şeyden önce var olan. Orjinal olan. Her şeyin, Ondan sonra olduğu. Sonradan olanların(evrenlerin, alemlerin) hepsini kuşatıyor. Ama sonradan olanlar (alemler) Onu kuşatamıyor. Tanrı ilk kalemi yarattı, ona yaz dedi, o da olacak her şeyi yazdı. Olacak her şeyin bilgisi ve emri en başında Tanrının planında ve zihninde var. Mükemmellik basitlikten önce ya da en azından onunla birlikte mevcut. Plan ve proje daha ilk kazmayı vurmadan belli. Oluşlar ve değişimler Tanrının bilgisinde yer alan o planın uygulamaya geçmesi ve tahakkuk etmesi. Bismillah diyorsun, toprağa ilk kazmayı vuruyorsun, sonunda bir bakıyorsun gökdeleni bitirmişsin. O gökdelenin planı ve mükemmel hali onu yapanın zihninde daha ilk kazmayı vururken vardı. Zaten, mantıken bir şeyin bilgisi ya da planı o şeyin gerçekleşmesinden öncedir. O yüzden basitten mükemmelliğe gidiliyorsa basitin ne olduğu, mükemmelin ne olduğu, basitten mükemmele nasıl gidildiği bilgileri başından belli olması lazım. Buna bir de var oluşun ezeli olmasını eklersek basitten karmaşığa gidilip sonunda daha önce hiç olmayan bir mükemmelliğe ulaşılması olası bir şey değil. O mükemmelliğe şimdiye çoktan ulaşılmış olması lazım. Bu arada zaman sorusuyla alakalı da cevabım şu: Alemler dedik ya, konumuz açısından iki alem önemli. Emir alemi ile Halk alemi. Emir alemi maddesiz, ölçüsüz, zamansız, değişmeyen, latif bir alem. Bir nevi komutların alemi. Şu ayetlerde geçen alem. "Bizim emrimiz bir göz kırpması gibi anidir." "O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece "Ol!" demektir. O da hemen oluverir." Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir." Bir de Halk alemi var. Maddenin, zamanın, zamanın, değişim ve gelişmenin yaşandığı kesif bir alem. Şu ayetlerde geçen alem. "O Allah ki, her şeyin yaratılışını(halkını) güzel yaptı ve insanı yaratmaya(halk) çamurdan başladı." "İnkar edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişikken biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık(halk)? Hala iman etmeyecekler mi?" "Bilesiniz ki, yaratmak(halk) da emretmek(emir) de O'na mahsustur. " Bu iki alemden emir aleminde belli olan bir şeyin halk aleminde de ortaya çıkması ve şekillenmesi maddeyle, zamanla, sebeplerle vb. oluyor. O yüzden canlılığın sudan başlayıp, milyonlarca ya da milyarlarca yılda oluşmasını gözlemliyoruz. "Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkarcılara gelecek ve savunulması imkansız olacak azabı soruyor. Melekler ve Cebrail o derecelere, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler." Düşün, meleklerin ve Cebralin elli bin yılda yükselebildiği Tanrı katından gelen bir emrin, bizim gerçekliğimize inmesi ve fiziksel dünyamızda tahakkuk etmesi ne kadar sürer.
×
×
  • Yeni Oluştur...