Jump to content

isabettin

Normal Üye
  • İçerik sayısı

    466
  • Katılım

  • Son ziyaret

Topluluk Puanı

0 Neutral

isabettin Hakkında

  • Derece
    Advanced Member

Profile Information

  • Gender
    Male

Güncel Profil Ziyaretleri

862 profil görüntüleme
  1. Edip Yüksel: Bir Ateist, İsterse Kız Kardeşiyle Yatabilmelidir

    Ahlakın kökeninin, rasyonel ve tutarlı temelinin tanrı inancı olduğu görüşü teist bir görüştür. Dahası hayatın içinden bakıldığında, "Allah var, o yüzden bunu yapmamalıyım" soyutlaması pek ahlakı açıklar bir temellendirme değildir. Ahlakın temeli tanrı inancı değildir, bu yüzden de gerekçelendirilmesinin önşartı da göksel inançlara sahip olmak değildir. Kökleri çok farklı bir yerdedir çünkü, hayatın maddi ilişkilerinde, toplumsal ilişkilerin somut sürdürülebilirliğinden dayanağını ve rasyonalitesini alır. Tanrıya inanmamakla birlikte, ahlakı bu teist bakış açısıyla gören diğer inançlı ya da inançsızlar da bu konuda teisttirler. Diyeceğim o ki, Anibal sana müsloş derken, senin kendini ne zannettiğinden ziyade kendini ne duruma düşürdüğünle ilgileniyor. Müslümanların seni rumuzun yüzünden kendilerinden saymamaları senin onlardan biri gibi değerlendirilmene bir engel değil anlayacağın. Müslümanların sana pis kafir demeleri seni ateist ya da agnostik yapmıyor. Ahlak, iyi ya da kötü olmak tartışması bir yana, seçilmiştir. Bizi toplum halinde yaşamaya iten nedenlerle ahlak müessesesinin oluşumuna iten nedenler aynıdır: Toprağın bire birden fazla verebilmesi, akıllı olmamıza rağmen hükmedilebilir ve yönlendirilebilir olmamız, ara toplamda toplumsal yaşamın güvenlik ve uzun yaşam sunup karşılığında sömürü kurumlarını -ilerleme adı altında- meşrulaştırması. Son toplamda, ahlakın temeli sömürüdür, yani ahlaksızca bir şey kendini zihinlerde böyle kodlamıştır. Ahlakın temeli sömürüdür. Ne kadar çok sömürü, o kadar çok ahlak kuralı. Ne kadar çok ahlaksızlık o kadar çok ahlak kuralı. Para çokomel. Onu bırak da, sen strong agnostik değil misin? Osun dimi. Adını değiştirmişsin ama kafa hala aynı. Hala idealistsin.
  2. Her ateist Alevi sempatizanı olmak zorunda mı?

    "Soydan alevi olunmaz" falan bunlar alevi olmayı bir üstünlük sayanların, ruhbanların bakış açısıdır. Sosyolojik olarak soydan alevi olunur. Gayet rahat olunur hatta. Nasıl mı? Eski başlıklardan birinde bundan konuşmuştuk: "Bir gün geliyor, bazı güçlerin canı ortalığı karıştırmak istediğinde, akıllarına gelen ilk şeylerden biri alevi katletmek oluyor. Kuduz köpek gibi piyonlarını alevi dedikleri insanların üzerine kışkırtıyorlar. O kuduz köpekler saldırdıklarında neye alevi diyorlarsa, alevi o oluyor. Yani, onların elinden "ben alevi değilim, ateistim" diyerek kurtulamıyorsun. Ben kendime ne dersem diyeyim, eğer soydan soptan aleviysem, o gün yine gelip çattığında alevi olarak muamele görürüm. Sen sünni kökenli ateist, ben alevi kökenli ateist olarak güzel güzel yaşarken, kırmızı çarpı işareti senin kapın üzerine değil, benim kapım üzerine konacak. O zaman ben ne olduğumu sana göre de yeniden tarif etmek durumundayım. O yüzden ben kendime ne dersem diyeyim, bir alevi olduğumu unutmamalıyım." Bu, işin sosyolojik kısmı: İkincisi de, alevilik bir göksel inanç ortaklığı değil. Yersel inanç ortaklığı. Bütün insanlar eşittir gibisinden ortak inançlar var. Yani, ben ister gökte bir tanrının varlığına inanayım, ister inanmayayım, yerde yaşayan insanların aralarında bir eşitlik olduğu konusuna katılıyorsam, alevilik inancına (yersel, somut bir inançtır bu) yakınımdır. Aleviliğin tanrıya inanıp inanmamakla ilgisi yok, insana inanıp inanmamakla ilgisi var. Aleviliğin manası buradadır. Ben, şunu da belirteyim, aleviliğin tüm görüşlerini de toptan kabul etmiyorum. Örneğin, "okunacak en büyük kitap insandır" diyerek insan merkezci bir anlayış gütmektedir, sünniliğin "eşref-i mahluk" anlayışı ile paralelleşen bir açıya gelmekten kurtulamamakta, "doğa insanın hizmetindedir" dogmasını besler bir çizgiye sürüklenmektedir, benimsemiyorum. Onun yerine, kendimi "doğa bize ait değildir, biz ona aitiz" diyen Kızılderililer daha iyi. Yaşadığımız çağın temel özelliği bir çok farklı kaynaktan gelen düşünceyi birleştirip onlardan yeni anlayışlara ulaşma şansını vermesi. Hem ateist, hem alevi, hem anarşist, hem primitivist olunca kendimi kötü hissetmiyorum. Ben sonuçta düşünen bir bireyim. Dinlerin mana algımızı iğdiş ettiği bu dünyada bu manasızlığa manalar bulmaya çalışan biriyim. Düşünce akımı değilim.
  3. Her ateist Alevi sempatizanı olmak zorunda mı?

    Tamam arkadaşım tamam, mana var ve biz anlayamıyoruz, çünkü dededen el almadık, hayırlı uğurlu olsuun. Hadi yattık uyuduk.
  4. Her ateist Alevi sempatizanı olmak zorunda mı?

    Alevilerin içinde şu var bu var diye saydığın eğilimler sünnilerde de var arkadaşım. Aleviler, baskın olarak, Batı terminolojisiyle konuşursak, deist-hümanist bir yaşam görüşüne sahiptirler. Onun dışında iti de vardır, kopuğu da vardır, meleği de puştu da herşeyi vardır. O videodaki adam gerçek otantik alevidir, ne tam olarak deist diyebilirsin ona, ne ateist, ne panteist. Sofu hiç diyemezsin. Anlattığı fıkrayı dinlemedin galiba.
  5. Her ateist Alevi sempatizanı olmak zorunda mı?

    Bilince aktarılan bilgi anlamında söyledim onu. Sel eki iyidir ya. Severim. Tarihi diyeceğime tarihsel derim. Sel en azından Türkçe. Tarihi de derim, çok katı değilim. Bağlanma duygusunun ulusal aidiyet halini alması sonradan öğretilen bir şeydir. Bunun tartışılacak bir yanı yok. İnanç sınıfına girer, "Bir Türk dünyaya bedeldir" sözünde olduğu gibi, dogmatiktir. İnançların ve dogmaların göksel dogmalardan ibaret olduğunu düşünenlere bu hatırlatma ters gelebilir, ama yersel dogmalar da vardır. Dikkat edilirse, burada inancın, bir gruba aidiyetin, dogmaların Anibal'in kullandığı terimle 'insan sürülerine' sağladığı avantajları tartışmıyoruz. Dogmatik formülasyonlar sürüye bir şekilde bir avantaj sağlıyor olmalı ki, gökseliyle, yerseliyle bugüne kadar varlıklarını korumuşlar. Din ve ulus aidiyeti insan topluluklarına net manada kaybettirseydi, bugüne gelemezdi, çoktan tarih olmuştu, bütün insan toplulukları ateist olmuştu. Şu bir gerçek ki, insanlar bilimsel bulgulara göre yapılan sınıflandırmaların etrafında değil, dogma (yani doğruluğu sınanmadan bir düşüncenin temeli yapılan sav) temelli fikriyatın etrafında toplanır. Çünkü, gerçeklerle insanoğlu arasında doğrudan bir zihinsel bağ insanın, hatta canlılığın tanımına aykırıdır. Bizim tartıştığımız şey, yani benim parmak bastığım şey, bu aidiyetlerin sonradan benimsetilen şeyler olduğu. Irkla, soyla ilgisinin olmadığı. Bir Çinli çocuğu da alır, Türk ve müslüman olarak yetiştirebilirsiniz. Cin, melek, şeytan metafizik kavramlar değil mi? Deisttir derken, kastım daha çok şuydu: Alevilik tam olarak ne teizmdir, ne deizmdir, ne panteizmdir, bunların hiçbirine uymaz. Pratik hayatta deistlerdir. Yani, bir yaratıcıya inanırlar ama, pratik hayatta dinsel referansları kullanarak işlerini ve ilişkilerini yürütmezler. Türkiye'deki sünnilerin de belli bir kısmı böyledir, deisttir. Anlatmak istediğim buydu. Bu videodaki adam deist mi, panteist mi, teist mi, budist mi, şaman mı, zerdüşt mü, ateist mi, ne bu adam biri söylesin bana. Hangi sınıfa koyarsınız? Endekslemedim ya. Buyurma falan yok hocam. Tartışmaya devam.
  6. Her ateist Alevi sempatizanı olmak zorunda mı?

    Çok süper ateist adamlar var burda. Onların peşinden gidersek kesin kurtulduk demektir. Ulus da ulus diye bir şeyin olduğuna, onun bütünlüğünü sağlayan devletin vatandaşı olduğuna dair bazı bilinçsel girdileri ve bu girdilerin belirleyiciliği altında yoğrulmuş bir bilinç yapısını varsayar. Yani, bir ulusa aidiyet, bizimle doğuştan gelen bir özellik değil, aynı din gibi sonradan aşılanan bir kültürel öğedir. Dawkins'in memleri vardı ya, o memlerdendir. Dinsel aidiyet gibi o da sonradan kazanılır. Alevilik ise, tamamen farklı bir konu. Defalarca dedik, aleviliğin bir inançsal boyutu, bir de sosyolojik boyutu vardır. Göksel inanç boyutu hepimizin bildiği gibi içerik olarak metafizik kusurları bol içerse de bu topraklar için hiç de fena sayılmayacak boyutta iyi yaşam yolu öğelerini içerir. Metafizik kısmı körelmiştir. Ali'nin velinin gerçekten göksel yönlerine inanan alevilerin sayısı alevilerin içindeki deist ve ateistlerden azdır. Alevilik, çoğunlukla bir tür deizmdir, deizm bu coğrafyada böyle örneğe dökülmüştür. Saf deizm yoktur, bunu da dikkate alalım. Yani, arkadaşlar, yahudi ve alevi düşmanları, alevi düşmanı diye yanlış anlaşılan ancak öyle olmayan diğer arkadaşlar: Maksat aleviliği olduğu gibi görelim. Ne büyültelim, ne de küçültelim. Gerçeğini görmeye çalışalım. Yobazı, şekilcisi de vardır alevilerin. Hepsini birlikte düşünelim. Ama, baskın yönü dini değildir, alevilerin farkı budur.
  7. Her ateist Alevi sempatizanı olmak zorunda mı?

    Bir insanın laiklik diye bir derdi varsa, alevilerin önemini kavrayamaması imkansız. Bundan, alevilerin laikliğin tek sigortası olduklarını düşündüğüm sonucuna varılmasını istemiyorum, Alevilerin laikliği doğru kavradıkları sonucunun çıkarılmasını da keza istemiyorum. Ateizmi din düşmanlığı olarak anlayanlar bence kolaya kaçıyorlar. Din her zaman kültürün bir parçasını oluşturacaktır. Yani, o her şeyi bilim adamı gibi düşünen insanlardan ibaret bir toplum hiçbir zaman olmayacak, o hayali bırakın. Önemli olan, dinin, kültürün lokomotifi olmaktan çıktığı bir toplum yapısına erişilmesi. Alevilerde bu şimdiden sağlanmıştır. Bu yüzden olumlu bir örnektir. Yahudi nefretini hiç tartışmaya gerek görmüyorum. Bu tipik müslüman söylenmeleriyle uğraşacak hali yok kimsenin.
  8. Rukye ile çıkan 1000 yaşında yahudi cini

    Doktorların iyileştiremediği kanserler de var, o zaman o kanserler doğaüstü mü oluyor? Doktorlar iyileştiremedi diye doğaüstü nitelik kazanmıyor, o lafı bırak. Doktorların iyileştirememesi argümanını kenara aldık. Dışarıdan bakarak ablanın durumu hakkında karar verilebilecek tek şey bunun bir davranış bozukluğu olduğu. Başka bir yorum yapamazsın. Doğaüstü hiç bir şey yok bunda. Doğaüstünde ısrar ettikçe tartışmayı çıkmaza sokarsın. Ha, diyeceksin ki Kuran'la sureyle ablam nasıl iyileşti? Kuran'da da, rukyede de doğaüstü bir şey yok. Doğal onlar. Biz yazdık hepsini. Ablan uçan Sabri gibi kendi kendine havada durmuş olsa, bak o zaman doğaüstü olabilirdi. Ama öyle bir şey yok. Ailecek yaşadığınız sıkıntıları sizi çevreleyen kültürel algıyla birleştirince durumu böyle anlamlandırman normal. Ama, lütfen, çevrenin sana sunduğu fikirlerle yetinme. Kolaya kaçmaktır metafizik.
  9. Rukye ile çıkan 1000 yaşında yahudi cini

    İnsan beynini bilmiyorsunuz. Yapısını ve işlevlerini tanımadan sallayıp duruyorsunuz. Bu tür psikodavranışsal sorunlara böyle çareler ve törenler eskiden hoş görülebilirdi, ama artık görmüyoruz. Hele bir de başka insan topluluklarına nefret uyandırıcı (yahudi cin) yakıştırmalar olunca işin rengi değişiyor. Sen buradaki herkesi önyargılı olmakla, gerzek olmakla, olmayan bir cini de yalancı olmakla suçluyorsun. Belki de gerzek, önyargılı ve kendini yalanlarla kandıran o cin sensindir ha? Hiç düşündün mü? Hiç kendine bir şans verip bu tür psikolojik bozuklukların altında doğaüstü olmayan sorunlar yatıyor olabileceğini söyleyen kaynakları inceledin mi? İncelemedin. Çünkü, önyargılısın. Önyargılarını kır, doğruya yaklaş artık. Açıklaması var bunların. Çok vaka var böyle.
  10. Çin resmen kapitalizme geçiyor

    O zaman sosyalizmin kralı şu an Türkiye'de yaşanıyor. Kar amacı gütmeyen bir ekonomi mi anlatılmak istenen? Diğer maddelerden ipucu edinmeye çalışalım. Çin'de bugüne dek yapılmış en "büyük" reform işçilerin iş koşulları ve ücret haklarının neredeyse tümüyle piyasanın insafına bırakıldığı mülksüzleştirme sürecidir. Demek ki bu "reform" kapsamlanarak ve kapsüllenerek devam edecek. "Gelişim" denince farklı sınıflardan insanların aklına farklı şeyler gelir. Ama, burjuvaların sözünü ettiği "gelişim" mülk sahibi olmayan sınıflar ve doğa için genellikle yıkım anlamına gelir. Dolayısıyla bu maddeyi "İnsan ve doğanın yıkımı için yeni bir film senaryosuna yönelik tatlı telaş" diye okuyabiliriz. Bak bu konuda kısmen fırsat adaletinin olduğu bir ülke bu Çin. Partiye girersen, parti genel sekreterliğine, devlet başkanlığına kadar yardırma fırsatın var. Demokrasiyle alakası yok, ama yönetime katılma bürokrasiye biat etmek şartıyla çok geniş olarak mümkün yani. Orman kanunları o kanunların yanında serenat gibi kalır. Temel sosyalist değer bellidir: Herkesten emeğine göre, herkese emeği kadar. Çin'de böyle bir şey olsaydı, "Çin mucizesi" diye bir şey olmazdı. Çin mucizesi bir mucize olmayıp, emek hırsızlığı sonucunda doğal olarak oluşmuş bir durumdur. İşte, gerçekleşirse, asıl mucize bu olur. Burada şunu soralım: Anamızı da alıp gelebiliyor muyuz? Uyumu sağlamış da, geriye sağlama almak kalmış yalnızca. Doğa insana uydurulmaz, insan doğaya uymak zorundadır. Doğa seninle masaya oturur mu amcık. Doğaya uymak istiyorsan, büyük şehirleri bırakacak, küçük topluluklar halinde bir yaşama geçeceksin. Doğaya uyacaksın ya da yok olacaksın. Bunların yönetici kadrolarının gelip bizde biraz staj görmeleri çok işlevsel olur. Bunlar yemin ediyorum bizden kopya çekiyorlar. Hong Kong'tan bahsediyor. Yani, Hong Kong'ta kapitalizm olsun, Çin'in geri kalanında da sosyalizm adı altında parti bürokrasisi hüküm sürüp dursun, geçinip gidelim. Uzun konu. Hem ulusal güvenlikten bahsediyorsun, hem de enternasyonalizmden dem vuruyorsun, senin bu dramın ne zaman bitecek ey marksist? İnsanlığın ortak geleceği başka bir faaliyetle gerçekleştirilemezdi zaten!
  11. İşçi sınıfı ilerici mi?

    İlericilik kavramı Batı'da ortaya çıktı. Başka toplumların zenginliklerine el koymak ve kendi uygarlıklarını dünyaya yaymak için bir meşruiyet arayışı içindeydiler. Bu arayışın karşılığını başlarda İspanyollar ve Portekizliler Hıristiyanlıkta buluyorlardı. Güç bakımından üstün geldikleri Yeni Dünya'daki insanlarla yaptıkları savaşları "Onlara Tanrı'nın hak dinini götürüyoruz" söylemiyle meşrulaştırıyorlardı. Böylece "onları barbarlıktan, günahkarlıktan kurtarıyoruz" diyor, bir yandan da altınlarını alıyorlardı. Bu arada kendi aralarında Avrupa'da yaptıkları din savaşlarından yorulunca, bu iş böyle olmuyor deyip laikliği geliştirdiler. Teknolojinin savaşlarda ve başka coğrafyaları boyunduruk altına almada sağladığı üstünlüğü görünce, bilimin önünü açtılar ve aynı niyetlerle, bu kez akılcılık-ilericilik misyonu taşıma ve barbarlığı yok etme adına aynı yürüyüşü sürdürdüler. Ama bu kez altınlarını alıp giderek değil, oraya yerleşerek, oradaki insan gücünü üretken sermaye yaratmakta kullanarak. Bu, İspanyollar ve Portekizlilerin hakim olduğu altın çalma döneminden çok daha acılı bir süreç demekti. Aklın ve bilimin elinin değmediği hiç bir yer kalmıyordu, din akıl dışı oldu, ama üretim toplumun eseri olduğu halde üretim araçlarının ve sermayenin özel mülkiyette olması akıl dışı olmadı ne hikmetse. Sosyalistler, özellikle de Marks, dehşetini yer yer ayıplayarak da olsa, bu gidişatı hayra yordu, dünya tek pazar haline geliyor, insanlık tarihi herkes için ortaklaşıyor, burjuvazi ilerici bir misyon oynuyor dedi. Burjuvazi neden ilericiydi? Çünkü, ileride kurulacak ve komünizmin yolunu açacak dünya işçi devletinin ön koşullarını gezegene yayıyordu. O yüzden de ilericiydi. O sırada gidip Marks'a "Ama bu arada doğa tahribata uğruyor, İngilizler Mançester'deki dokuma fabrikaları iş yapacak diye Hindistan'da elini kesmedik dokumacı bırakmadı" deseydiniz, Marks büyük ihtimalle size "Lan olum git, gerici misin nesin" diyecekti. Dedi de. Zamanın burjuva gazetelerine yazdığı yazılarda İngilizleri, 1700'lerin sonlarına doğru Hindistan'da giriştikleri yıkımdan dolayı alkışladı. Ya da 1853'te dünya genelinde iktidara el koysaydı, Marks, işçi sınıfına, Hindistan'a dair ne önerecekti acaba? Artık dokumacılardan parmakları kesilmemiş olanlar işlerine dönebilirler, tek dünya pazarını kaldırıyoruz mu diyecekti, yoksa sosyalizm ayağına Hindistan'ın henüz girilmemiş bölgelerine de Avrupalı ayağı basmaya devam mı edecekti? İkincisi daha ağır basan bir olasılık bence. Peki, öyle mi oldu, dünya pazarının ortaya çıkması gezegeni kurtaracak olan işçi sınıfının "ilerici misyonunu" gerçekleştirmesine mi hizmet etti? Pek de etmedi. Marks'ın 1848'de Komünist Manifesto'da yazdığına göre işçi sınıfı kendini kurtarmak için tüm toplumu beraber kurtarmak zorunda olan, bunu sağlamak için de tüm sınıfları ortadan kaldırmak zorunda olan sınıftı. üzerinden daha 10 yıl geçmişti ki, Engels Marks'a 1858'de yazdığı mektupta İngiltere işçi sınıfının burjuvalaştığından dert yanıyordu. Hesapta işçi sınıfı burjuvaziyi yenip bütün sınıfları ortadan kaldıracağına, işçi sınıfını burjuva yaparak adeta ortadan kaldıran burjuvazi olmuştu. Engels bunun nedenini aynı mektupta şöyle açıklıyor: "Açıktır ki, tüm dünyayı sömüren bir ulus için bu normal bir durum." Hani burjuvalar işçileri sömürüyordu, İngilizler de dünyaya uygarlık götürüyordu? İşçiler 10 yılda burjuva oldu, Marx'ın 1853 yılında köşe yazılarında Hindistan'a uygarlık götürüyor diye övdüğü İngilizler de 5 yıl sonra "bütün dünyayı sömüren ulus" oldular. Tabi ben olayı biraz çarpıtıyorum, ama gene de Marks ve Engels'in Avrupa, uygarlık, kurtuluş ve özgürlük konularında kafaları karışıktır, aynı yazının içinde hem burjuvaziyi överler, hem de vahşetini kınarlar, böyle yaparak objektif olduklarını düşünürler. Nasıl olsa tarihte benzer vahşetler oldu, bari İngilizler bu işi geri dönülmez bir biçimde yapıp Hindistan'ı dünyaya bağladılar da, küresel bir dünya yarattılar, bu da zaten mecbur böyle olacaktı, "tarihsel bakımdan zorunluydu" diyerek sosyalistleri yatıştırırlar. Bu "tarihsel olarak zorunlu olma" muhabbeti de ayrı konu zaten. O da Hegel'den geliyor. Hegel idealisttir ve erekçidir, tarihin bir amacı olduğunu düşünür, bütün tarihin akışının "mutlak ruh"a erişmek için bir açılım olduğunu işler felsefesinde. Marks bunu görünürde tersine çevirmiş ve materyalist yapmış, ama özüne dokunmamıştır. Gizli erekçidir hala. Erekçiliğini mantıksal hale getirmek için bin türlü çember sallar, işçi sınıfının nasıl da kapitalizmin bağrından çıkıp onun bizzat onun mezar kazıcısı haline geldiğini, burjuvazi dünyayı talan ettikçe sosyalizmin şartlarının "tarihsel bir zorunluluk olarak" nasıl daha da fazla olgunlaştığını anlatır durur. Bilindiği gibi, Marks'ın en önemli keşfi artı değer. Artı değer sömürüsü işçide bir bilinç yaratmalıdır Marks'a göre. Bu bilinçle de işçiler burjuvaziyi devirmelidir ve hazır devirmişken, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına varacak bir sürecin lokomotifi olmalıdır. Bu potansiyel bu sınıfta vardır, yapsa yapsa işçi sınıfı yapar, aslan işçi sınıfı, şu bu derken on yıl sonra işçi sınıfı İngiltere'de, ondan birkaç on yıl sonra da bütün Avrupa'da burjuvalaşır. Avrupa'da bunlar olduktan sonra, olay Asya'ya, Afrika'ya kayınca işin rengi ortaya çıkmaya başladı. Bu, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki bir kavga değil, işçisiyle burjuvasıyla, monarkıyla birleşmiş Avrupa'nın dünyanın uygarlığına girmeye zorladığı geri kalanıyla olan kavgasıydı. Türkiye'de Atatürk'ün önderliğinde hem silahlı direniş hareketi, hem de Batı normlarına maddi - manevi entegrasyon manevrasıyla adeta "Yav he he" diyerek bu manyak orospu çocuklarından biraz kendimizi koruduk da bugünlere geldik. Ama, biz de onlar gibi ulus olacağız diye ulus olmak isteyen Kürtlerle ve Ermenilerle birbirimizi boğazladık, çok kan döküldü. Kimse de demedi ki, bu ulus ne? Ulus, esasında, Batı'nın Doğu'ya giydirdiği deli gömleğidir. Nasıl o uğruna binlerce lira kredi çekilen, ödemesi yıllar süren kümes gibi apartman daireleri modern insanın gönüllü giydiği deli gömleği ise, bu da öyledir. Fırsatını bulan herkes bu deli gömleğinin içine girmek için can atıyor. Bağımsız olmak istiyorsan, bağlı olduklarından olduğu kadar, kendine bağlı tuttuklarından da çözeceksin kendini. Neyse, konu acayip yerlere gidiyor, ben en iyisi işçi sınıfı olayına geri döneyim Hayır, bu işçi sınıfı iktidarı ele geçirip tüm dünyada egemenlik sağlasa ne olacak, Avrupa'nın dünya üzerindeki tek tipçi, tek uygarlıkçı dayatması son bulacak mı? İkna edilmeye açık olarak soruyorum. Yoksa, sosyalizmi dünyanın her bir santimetrekaresine yayacağız diye bütün kıtaları sanayi tarlasına mı çevirecekler? Yoksa, kendi halinde köylerden mi oluşacak yeni uygarlık? Bu konuda siciller çok karanlık efendim. Çok iyi tahminlerde bulunamıyorum. Bir tür olarak dünyanın kaynaklarını aşırı tüketen ve onu aşırı fazla nüfusla dolduran insan soyu olarak İNSANI DEĞİL, DOĞAYI MERKEZİNE ALAN bir kurtuluş hareketi göremiyorum ufukta. Demek ki insan bilinci sadece belli bölümlere ayrılmış insan topluluklarını diğer insanlar ve diğer hayvanlar karşısında üstün konuma geçirmekten öte bir şeye yaramıyormuş, zeka ancak bunu sağlayabilen bir enstrümanmış sonucuna ulaşıyorum. İşçi sınıfı ilerici midir, onu bilmiyorum, ama ilericiyse yandık demektir. Dilerim, yerinde sayıcı ya da gericidir.
  12. İşçi sınıfı ilerici mi?

    Hepsini geçtim de, ileri - geri diye bir kavramlaştırma niye var yani? İlerici olmak nasıl bir misyon? Aynı tarihi ve uygarlık biçimini bütün insan toplumlarına dayamak ilericilik mi? Galiba, tam da bu. O zaman ben ilerici değilim. İlerlemek istemiyorum. Bu kavram sosyalistlerin burjuvalardan devraldığı ve altında kaldığı bir kavramdır. Yola böyle devam edilemez.
  13. Teoriye takılmayın, evrime bakın.

    Gazeteci ve siyasetçilerin güncel olaylarda olduğu gibi bilimsel konularda da görüşlerini ders verir gibi açıklayabileceklerini, hatta güncel olayları yorumlarken çarpıttıkları gibi bilimsel konuları da kesip biçip çarpıtabileceklerini sandıklarını görmek gerçekten hem gülünç, hem de düşündürücü. Diğer konularda da kendine kuyruklu yalanlar söylüyordur bu insan.
  14. Madde mi bilinci yaratır, bilinç mi maddeyi?..

    Bilinci maddenin, duyumsal kesinliğini bildiğimiz tek şey olan maddenin örgütlülüğünün ürünü olarak açıklamak en basit açıklamadır, bilincimizi en az yoran açıklamadır. Bu açıklamayla, bilinç kendine dönüp ayrı bir kaynak bulmaya çalışmaz, kendi kaynağını görüngüsel olarak da kendi kaynağı olan bir öğenin içinde kolayca bulmuştur. Böylelikle, duyuların kaynağı da, bilincin kendisinin kaynağı da aynı şey olarak belirlenir, madde. Sen bilince sürekli bir yanılgı vehmi aşılamaya çalışarak kendini inkar ettirmeye çalışıyorsun, idealizm budur. Madde ve bilinçten hangisinin gerçek olduğu bilinemez demek de idealizmdir. Kuran allahı allah da kuranı ispatlar formülünün bilinç-madde ilişkisinden farkı doğurgan olmayışı. Madde-bilinç ilişkisinde durum böyle değildir, dinamiktir, madde bilinci, bilinç maddeyi şekillendirir. Atomların örgütlülüğünden bilinç oluşur, sonra bilinç kendisini oluşturan atomların örgütlülüğünü incelerken gittiği çözümlemelerle yeni bir element bulur ve maddi gerçekliğin içine bir yenilik ekler (amerikyum, vs). Madde bilinci, bilinç de maddeyi yapar. Ama, bilinci yapan maddedir, çünkü elementlerin büyük çoğunluğunu önce önünde hazır olarak doğadan bulmuştur. Onları bulduktan sonra, onlardan öğrendikten sonra, keşif mertebesini aşıp, yenilerini yapıp kendisi eklemiştir. Dolayısıyla, maddi gerçekliğin kendisi ile zihnin kavradığı arasında genel anlamıyla bir ayrılık olmadığı da ortaya koyulmuştur. Bu örnek, hem tarihsel planda bilincin maddeden doğduğunu, hem bilincin maddeyi doğru kavradığını, hem de madde ve bilincin ayrı tözlerden oluşmadığını ortaya koymaya yetmektedir. Özetle, ben bana maddi gerçekliğin içinden yaptığı çözümleme ve muhakemeyle doğada bulunmayan yeni bir elementi ortaya koymaya başaran bir canlı türünün yetkinliği ile söylüyorum: Bilincin kaynağı içinden çıktığı maddedir. Öyle olduğu içindir ki maddeyle hem parçalamak hem de yeni elementler oluşturmak anlamında çok verimli bir iç içeliği söz konusudur. Madde bilinçten doğuyor olamaz, öyle olsaydı, baştan madde hakkında her şey bilinirdi ve bu değişmez bilgi olarak bugünlere kadar gelirdi. Oysa, tarih çok farklı bir seyir izlemiş, basitten karmaşığa bir beyin şekillendiren doğa bilinciyle öne çıkan bir tür olan insanı geliştirmiş, insan da bu bilinciyle doğayı keşfetmiş, ona yeni öğeler eklemiştir. İnsan doğanın da ağzına sıçmıştır ama bu başka bir konu. Beynime bakıp, bilincimle değerlendirip, bunun benim bilincimin kaynağı olan maddesel örgütlülük olduğuna karar veriyorum. Şu ana dek kararımı gözden geçirmemi gerektirecek bir olaya rastlamadım. Özetle, maddenin bilincin temelini oluşturduğunu söylemek daha basit bir şey söylemektir, basit olan açıklama kazanacağından hareketle, bilinç maddeden gelir diyoruz.
  15. Madde mi bilinci yaratır, bilinç mi maddeyi?..

    Bilincim olduğuna göre varabilirim. İdealistin bilinci ona maddenin değil, bilincin kaynak olduğunu söylüyor, benim bilincim de gördüğüm geçirdiğim hayat ve edindiğim bilgiler ışığında bana maddenin asıl olduğunu söylüyor, ben maddenin ürünüyüm diyor. Bu kadar basit.
×